Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Ucuz silahlar, yeni savaşlar

Yayınlanma

Çevirmenin notu: İsrail son yıllarda Orta Doğu’nun Silikon Vadisi olduğu şeklinde yakıştırmalar alıyor. Apartheid uygulamaları, Güney Afrika’daki muadiline kıyasla çok daha alengirli, yüksek teknoloji araçlarla taçlandırılıyor. 7 Ekim’de Aksa Tufanı saldırısı bunun söylendiği kadar olmadığının, hatta bütünüyle başarısız ve beyhude bir girişim olduğunu ispatlar nitelikteydi.


Ucuz silahlar, yeni savaşlar

Savaş giderek yüksek teknolojili silahlarla değil düşük teknolojili silahlarla ilgili hale geliyor ve ABD bunun gerisinde kalıyor.

Malcom Kyeyune

New Statesman

27 Kasım 2023

ABD hem iktisadi hem de askeri krizlerle boğuşurken ve İsrail bir yandan Gazze’de Hamas’ı yenmeye çalışırken bir yandan da kuzeyinde Hizbullah’ın ve güneyinde Husi isyancıların saldırılarını savuşturmaya çalışırken, Orta Doğu’daki mevcut durum ile Orta Avrupa’da yaklaşık 600 yıl önce yaşanan bir çatışma arasında bir dizi benzerlik ortaya çıkıyor. 1419-1431 yılları arasında gerçekleşen Hussit Devrimi sadece dinsel bir çatışma değildi; bugün hala devam eden askeri bir devrimin erken bir örneğiydi.

Orta Avrupa 15. yüzyılın başında bir kargaşa dönemine girdi. Bu, Bohemya Krallığı merkezli dini bir anlaşmazlık olarak başladı; Çek teolog ve Hıristiyan reformcu Jan Hus’un sözleri Prag ve civarında yayılmaya başladı ve tam anlamıyla bir devrimi ateşledi. Jan Hus’un 1415 yılında sapkınlık suçundan idam edilmesi savaş ve felaketi durdurmak için çok az şey yaptı; Hus’un kendilerini Hussitler olarak adlandıran takipçileri yeni bir hükümdar seçmeyi reddettiler ve Hıristiyan inancının reformist yorumunda ısrar ettiler. Bu durum onları art arda beş papalık haçlı seferinin hedefi haline getirdi. Bohemya, komşularının pek çoğu tarafından kuşatılmış küçük bir ülke olduğundan, sonuç kaçınılmaz gibi görünüyordu; devrimci Hussitler savaşı daha başlamadan kaybetmiş gibi görünüyordu.

Ama Hussitler kaybetmedi. Sayıca az olmalarına ve askerlerinin Orta Avrupa’nın en iyi askeri seçkinleriyle karşı karşıya gelen köylüler olmasına rağmen Hussitler, erken dönemde muhteşem zaferler kazandılar ve kazanmaya devam ettiler. Mükemmel komutanlara sahip olmalarının yanı sıra —Jan Žižka, genelde tarihteki en iyi askeri komutanlardan biri olarak kabul edilir ve en meşhurudur— Hussitler savaş tarihinin dönüm noktasında yaşadıkları için şanslıydılar.

Toplar ve tabancalar 1419’da yeni değildi ama sistemli bir şekilde kullanılmamışlardı ve savaşta kullanılmaları için henüz taktikler geliştirilmemişti. Böylece Žižka, düşmanlarının daha önce hiç görmediği ve karşı koymanın etkili bir yolunu bulamadıkları yeni stratejilere öncülük ederek gerçek bir avantaj elde etti. Nispeten ucuz seri üretim silahlarla donanmış köylüler, profesyonel askerlerden oluşan çok daha büyük güçleri yenememeliydi, fakat tam olarak böyle oldu. Žižka’nın yenilikçi savunma stratejileri (mobil, kolayca savunulabilir güçlü noktalar oluşturabilen Çek “savaş vagonları” etrafında inşa edilmiş) yeni barutlu silahları daha önce olmadığı şekilde bütünleyici hale getirdi. Vagon kalenin göreli güvenliği içinde, zaman alan yeniden doldurma işlemi o kadar da sorun değildi ve seçkin Alman şövalyelerinin ağır süvari hücumları kolayca geri püskürtülebiliyordu.

Hem İsrail hem de ABD, geleneksel olarak rakiplerinden çok daha güçlü ordulara sahip. İsrail’in binlerce tankı ve dünyanın en büyük hava kuvvetlerinden biri (on milyondan az nüfusa sahip küçük, kaynak yoksulu bir ülke olduğu düşünüldüğünde bu oldukça kayda değer), ABD’nin ise bir düzine uçak gemisi, 10 binden fazla savaş uçağı ve büyük (ancak küçülmekte olan) bir ordusu var. Karşılarında ise çoğunlukla hava kuvvetleri, donanmaları ya da büyük tank ordularına sahip olmayan devlet dışı aktörler var. O halde 2023’teki uluslararası durum neden 20 ya da 30 yıl öncesine göre çok daha içinden çıkılmaz görünüyor?

1419’un (ve giderek 2020’lerin) dinamiğini anlamak açısından faydalı çerçevelerden biri, platformlar ve silahlar arasındaki güç dengesinde süregelen bir değişim olduğudur. Askeri platformlar kaynak ve işgücü açısından pahalı olma eğilimindedir. Genelde karmaşıktırlar ve bu karmaşıklık onlara kimin erişebileceğini sınırlar. Bir tank ya da modern bir savaş uçağı “platforma” iyi bir örnektir. Bunların üretilmesi için son derece karmaşık bir endüstriyel zincir gerekir. Bir savaş uçağı eğitimli bir pilot (ve eğitim masrafları on milyonlarca doları bulabilir), hava üssü altyapısı, yakıt, yedek parça, silah, mekanik ve bakım için diğer destek personeli gerektirir.

Alman ağır süvarileri 1419’un savaş uçağıydı. Atlı, ağır zırhlı bir şövalyeyi ayakta tutmak için bol miktarda servet ve işgücü gerekiyordu; savaş atları özel olarak yetiştiriliyordu ve ucuz da değildi; yüksek kaliteli silahlar ve zırhlar üretmek için çok fazla zaman ve vasıflı iş gerekiyordu, vb. Bugün (biraz anakronik bir şekilde) “feodalizm” olarak adlandırdığımız sistem, bu pahalı tam zamanlı savaşçıları üretmek ve sürdürmek üzere kurulduğu için öyle görünüyordu. İsveç’te soyluluk için kullanılan eski kelime —frälse— “muaf” anlamına gelir: soyluluk, tam anlamıyla monarşiye eğitimli, atlı ve iyi silahlanmış savaşçılar sağladığı için sıradan vergilerden muaf olma statüsüydü.

Bu şövalyeler köylü askerlerle karşılaştıklarında her zaman kazanırlardı. Fakat Hussit savaşları sırasında, Alman şövalyeleri aniden yeni ve nispeten ucuz silahların —zayıflıklarını telafi edecek şekilde kullanıldığında— nispeten eğitimsiz ellerde bile çok fazla hasar verebileceği bir hakikatle karşı karşıya kaldı. Sonraki on yıllar ve yüzyıllarda, ağır süvariler Orta Çağ boyunca sahip oldukları avantajlardan giderek daha fazlasını kaybetti.

Batı askeri teçhizatının ne kadar eski olduğunu unutmak kolay. Tek tek tanklar ya da uçaklar genellikle onlarca yıldır kullanılıyor ve modellerin çoğu 1970’lerden ya da 1980’lerin başından kalma. Bir an için ABD’nin Apollo uzay programının emrinde 72 kilobaytlık salt okunur belleğe sahip bir kılavuz bilgisayar olduğunu düşünün. Bugün, sıradan bir telefon bundan milyonlarca kat daha fazla hesaplama gücüne sahip ve maliyeti de dünyanın dört bir yanındaki çoğu kişi tarafından karşılanabilecek kadar düşük.

Pek çok hava kuvvetinin beygirleri olmaya devam eden F-15 ve F-16 savaş uçakları ilk uçuşlarını 1970’lerin başında gerçekleştirdi. Zaman içinde daha iyi sensörler ve bilgisayarlarla geliştirilmiş olsalar da insanlı savaş uçağı konsepti hala elektroniğin ilkel ve “bilgisayarların” akıl almaz derecede sermaye yoğun olduğu bir zamanda tasarlandı. Havadan bomba atmanın tek yolu oraya uçmak ve bunu bizzat yapmaktı; başka bir deyişle, son derece karmaşık ve pahalı bir platforma yatırım yapmaktı. Uzun zamandır ham askeri gücün sembolü olarak görülen modern uçak gemisi de aynı mantığı izler; temelde elektronik öncesi bir askeri platformdur ve o zamandan beri üzerine elektronik eklenmiştir.

Gerçekten ucuz, ev yapımı silahların ortaya çıkmasının ne kadar devrimci olacağını anlamak için bir savaş uçağından bomba atmanın maliyetini düşünün. Bir F-35 hayalet savaş uçağının maliyeti yaklaşık 90 milyon dolar. Uçağı uçuracak bir pilotu eğitmek kolaylıkla 10 milyon dolara daha mal olabilir. Uçağın hizmette olduğu her yıl için idame masrafları da yaklaşık 10 milyon dolar. Bu da bir uçak, bir pilot ve bir yıllık kullanım için yaklaşık 110 milyon dolar eder. Elbette silahlar ve bu uçakları kullanmak için gereken hava üsleri ya da uçak gemileri de ekstra. Buna karşın İran yapımı yeni Şahid-136 intihar insansız hava aracının fiyatı 20 bin dolar civarında. Bir silah olarak sınırlamaları yok değil (örneğin savaş başlığı yaklaşık 50 kilogram) ama saf maliyet açısından büyük bir avantaja sahip. Sadece bir F-35 pilotunun eğitim maliyetine karşılık bir hava kuvveti bu intihar insansız hava araçlarından 500 tane edinebilir ki bunun ek faydası da çalıştırmak için çok daha az üs altyapısı ya da eğitimli personel gerektirmesidir.

Başka bir örnek vermek gerekirse; tek bir Javelin tanksavar füzesinin fiyatı yaklaşık 200 bin dolar. 2022’deki Ukrayna savaşının başlangıcında, bu silah sistemi etrafında çok fazla abartı vardı: askeri modernitenin ve Batı’nın yoksul ve geri kalmış Rusya’ya karşı yüksek teknoloji üstünlüğünün zirvesiydi. Övgüyle bahsedilen “Azize Javelin”in Ukrayna’yı zafere taşıması bekleniyordu. Fakat Javelin’ler, gösterinin gerçek yıldızları olan ucuz FPV (birinci şahıs görüşü) insansız hava araçları ile karşılaştırıldığında modası geçmiş ve oldukça önemsiz kaldı. Eski, ucuz tanksavar savaş başlıkları bile uzaktan kumandalı küçük bir helikoptere bağlandığında büyük bir hassasiyetle ve operatör için neredeyse hiç risk oluşturmadan kullanılabilir; operatörün tek yapması gereken aracı bir tankın zayıf noktasına ya da askerlerle dolu bir sipere yönlendirmektir.

Yirmi yıl önce, İsrail askerlerine havadan saldıran bir “Hamas hava gücü” fikri gülünç karşılanırdı. Bugün Hamas’ın tam da bunu yaptığına —hem İsrail askerlerine hem de tanklara el bombası atmak için bu ucuz, kamera donanımlı araçların kullanıldığına— dair videolar var. Sıradan tüketiciler bugün 1000 dolar gibi düşük bir fiyata bir FPV drone satın alabiliyor; organize bir ordu için maliyet muhtemelen daha düşük olacaktır. Rusya ordusu, başlangıçta bu araçların faydasına şüpheyle yaklaşsa da potansiyellerini görmeye başladı; artık oldukça basit garaj tarzı atölyelerde, önceden üretilmiş bileşenler ve basit el aletleri kullanarak bu araçlardan günde binlerce üretiyor.

Ucuz elektronik, ucuz roketçilik, ucuz patlayıcılar; savaşta etkinliği büyük, pahalı, karmaşık ve sermaye yoğun platformlardan ucuz ve bol silahlara doğru itiyor. Tek bir Javelin füzesi, bir insansız hava aracına takılan eski bir yüksek patlayıcılı tanksavar savaş başlığından iki kat, hatta on kat daha etkili olabilir, ama 200 kat daha etkili olmadığı gibi, kullanımı da o kadar güvenli ve kolay değildir. 12 yaşındaki bir çocuk, aslında bir video oyunu kumandası olan FPV drone ile bir tankı tek başına imha edebilir. Taşınabilir bir füze rampasını bırakın kullanmayı, kaldırmayı bile beceremezler.

Bu, savaş uçaklarının artık bir anlamının kalmadığı ya da İsrail Apache helikopterlerinin değersizleştiği anlamına mı geliyor? Trajik bir anlamda, İkinci Dünya Savaşı’nın arifesindeki savaş gemileri gibi, bu eskimiş ve fevkalade pahalı silahlar artık hayal gücü büyük ölçüde tükenmiş, dünyaya bakışı zaman içinde donmuş bir Batı’yı temsil ediyor.

Tıpkı 1419’da olduğu gibi 2023’te de Batı dünyası, askerî açıdan baskın durumda. Ya da en azından kendimize böyle söylüyoruz. Uçak gemilerimiz giderek eskimiş olabilir, silahlarımız onları ateşleyen askerlerden iki hatta üç kat daha yaşlı olabilir ve uçaklarımız pas ve metal yorgunluğu nedeniyle yavaş yavaş gökyüzünden düşüyor olabilir. Bununla birlikte, 100 yıllık geleneksel bilgeliğe göre, en pahalı ve karmaşık silahlara sahip olan taraf kazanacaktır. Oysa Ukrayna ve Orta Doğu’da Batı, bizim gibi düşünmeyen düşmanlarla karşı karşıya. Yemen’deki Husilerden Lübnan’daki Hizbullah’a ve Irak’taki Haşdi Şabi’ye kadar, bize sorun çıkarmaması gereken dinci ve milliyetçi ordularla karşı karşıyayız. Aynı şey Rusya için de geçerli: GSYİH’si Belçika’nınkinden daha küçük olan bir ülkenin aylar önce yenilmesi, üstün silahlar ve büyük ekonomiler tarafından yerle bir edilmesi gerekirdi ama olmadı.

Geçtiğimiz birkaç on yıl içinde bir noktada dünya anlayışımız demode oldu. İsrail, savunma bütçesinin çok küçük bir kısmıyla gerçek zararlar verebilen devlet dışı aktörlere karşı giderek daha fazla zorlanırken, füzeler ve insansız hava araçları bölgedeki ABD askeri üsleri el-Esad ve et-Tanf’a giderek daha fazla yağarken, yeni bir Orta Doğu Hussit isyanının parıltısı görülebilir. Ne yazık ki burada biz Çekler değil, Almanlarız.

ASYA

‘Yeni Pakistan yönetimi, çatışmaya değil ticarete öncelik vererek komşularıyla sorunlarını çözmeli’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, 8 Şubat’taki seçimlerin ardından koalisyon tartışmalarının devam ettiği Pakistan’da iç ve dış huzura kavuşabilmek için izlenmesi gereken dış politikaya dair öneriler sunuyor. Lahor Yönetim Bilimleri Üniversitesi’nde siyaset alanında yardımcı doçent olarak görev yapan Salman Rafi Sheikh tarafından Nikkei Asia için kaleme alınan makale, Pakistanlı politika yapıcılara “dış politika sorunlarını sıfırlama” ve “iç politikaya ve ekonomiye odaklanma” çağrısı yapıyor.

Yeni Pakistan Başbakanı’nın dış politikası isyancılara değil ticarete odaklanmalı

Salman Rafi Sheikh, Nikkei Asia
20.02.2024

İran ordusunun geçtiğimiz ay Pakistan’daki hedeflere yönelik beklenmedik füze ve insansız hava aracı saldırıları pek çok şok dalgası yarattı.

Siyasi huzursuzluk, ülke içinde giderek sıklaşan terör saldırıları ve Pakistan’ı iflasın eşiğine getiren ağır ekonomik krizin ortasında ülke, Keşmir konusunda Hindistan’la uzun süredir devam eden çatışmasına ve sınır ötesi İslamcı saldırılar nedeniyle Afganistan’la yaşadığı gerginliğe ek olarak aniden üçüncü bir sınırda çatışmanın patlak vermesinden endişe duymak zorunda kaldı.

Pakistan’ın bir sonraki hükümetinin kurulmasına ilişkin tartışmalar sürerken, ülkenin siyasi liderlerinin, korkutucu iç sorunlara doğru bir şekilde odaklamalarını sağlayacak bir dış politika sıfırlamasına duyulan ihtiyacı akıllarında tutmaları önemlidir.

İran’ın saldırısının temel motivasyonu Pakistan’ın İran’ın etnik Beluç bölgelerinin bağımsızlığı için mücadele eden Ceyşu’l Adl’i dizginleyememesi ya da dizginlemek istememesidir.

İslamabad’ın Ceyşu’l Adl ile olan bağları, İran’ın 1979 İslam Devrimi ve Afganistan’da Sovyetler tarafından kurulan komünist rejime karşı mücahit gerilla direniş mücadelesini takip eden karmaşık jeopolitik dinamiklere kadar uzanıyor.

1980’lerin sonlarında İran, radikalleşen Sünni grupların Pakistan’daki Şii azınlığı hedef almaya başlamasının ardından Pakistan’daki bazı Şii militan grupları dayanışma gösterisi olarak desteklemeye başladı.

Pakistan da buna karşılık olarak Ceyşu’l Adl’e bir miktar destek verdi. Bunun üzerine İran, Pakistan’ın Belucistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden militan gruplarla bağlar kurarak karşılık verdi. Son yıllarda sınırın her iki tarafındaki Beluç bölgelerinde şiddet olayları arttı.

Keşmir de benzer şekilde Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş durumda. İslamabad, Hindistan işgali altındaki bölgeleri kurtarmaya yönelik resmi politikası nedeniyle, Ceyş-i Muhammed gibi Hindistan’a düşman militan gruplara uzun süredir bir dereceye kadar destek veriyor.

2019 yılında Hindistan ve Pakistan, tıpkı İran ve Pakistan’ın geçen ay yaptığı gibi karşılıklı hava saldırıları düzenledi. Bu kısasa kısas da, Hindistan’ın kontrolündeki Keşmir’de Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed tarafından gerçekleştirildiğini söylediği bir intihar saldırısının ardından başlamıştı.

Afganistan örneğinde ise Pakistan, Hindistan ile savaşa yönelik acil durum planlarının bir parçasını oluşturan “stratejik derinlik” doktrini doğrultusunda ülkedeki Taliban hareketini uzun süre besledi. Taliban Ağustos 2021’de Kabil’de iktidarı ele geçirdiğinde, dönemin Pakistan başbakanı İmran Han, hareketi “kölelik zincirlerini kırdığı” için tebrik etti.

Ancak bu duruş son iki buçuk yılda büyük ölçüde geri tepti. Afganistan’daki rejim değişikliğine, Pakistan Talibanı olarak adlandırılan Tehrik-e-Taliban Pakistan’ın (TTP) Pakistan içindeki militan saldırılarındaki artış eşlik etti. Geçtiğimiz yıl bombalama ve silahlı saldırılarda yaklaşık bin sivil ve güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

İslamabad, TTP’nin Afganistan’daki sığınaklarda faaliyet gösterdiğini iddia ederek Kabil’den bu örgütü çökertmesini talep ederken, Afgan hükümeti TTP’yi Pakistan’ın iç sorunu olarak görüyor.

İslamabad, Afganistan’ın geri kabul edebilecek durumda olmamasına rağmen 1,7 milyon kadar belgesiz Afgan mülteciyi sınır dışı etmek için harekete geçerek Kabil üzerindeki baskıyı artırdı.

Pakistan’ın dört kara sınırından sadece Çin ile olan sınırı sorunsuz.

İki ülke arasında uzun bir geçmişe dayanan yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler mevcut ve Pakistan’ın Pekin’e karşı herhangi bir dış politika ya da güvenlik hedefine ulaşmak için isyancı grupları desteklemesi için bir neden yok. Nitekim Kuşak ve Yol Girişimi altında geliştirilen bir altyapı projeleri paketi olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan’ı kuzey komşusuna daha da bağımlı hale getirdi.

İslamabad CPEC’i kolaylaştırmak için güvenliği artırmaya çalışırken bile bazı militan gruplar Pakistan’da, özellikle de Belucistan’da Çinli personeli hedef aldı.

Ancak bu grupların Pakistan’ın Çin sınırında herhangi bir saldırı girişiminde bulunduğu bilinmiyor. Bu sınır Pakistan’ın coğrafi açıdan en zorlu sınırı ve dünyanın en yüksek dağlarından birkaçına sahip.

Öyle olsa bile Pakistan’ın ekonomik koşulları üç ayrı cephede daha yüksek bir askeri duruşa izin vermiyor.

Pakistan’ın militan grupları bir dış politika aracı olarak kullanmaktan kararlılıkla vazgeçerek ve onlara yönelik tüm devlet desteğini keserek yeni bir sayfa açmasının zamanı gelmiştir. Bu aynı zamanda Pakistan içinde militanlığı yüceltmekten vazgeçmek ve “silahlı siyasetten” uzaklaşmak anlamına da gelmelidir.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın 29 Ocak’ta İslamabad’a yaptığı ziyarette görüldüğü gibi sadece ikili temaslar yeterli olmayacaktır. Bu tür ziyaretler gerginliğin geçici olarak yatıştırılmasına yardımcı olabilir ancak kalıcı bir çözüm değildir.

Pakistan, ticarete çatışmadan daha fazla öncelik veren ve devlet dışı militan grupların karmaşık ağları yerine karmaşık ekonomik karşılıklı bağımlılığın inşasını destekleyen yeni bir dış politika çerçevesi geliştirmelidir. Bu, Pakistan’ın ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmasına yardımcı olacak ve yetkililerin uzun süredir acı çeken vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasını sağlayacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki askeri müdahalesiyle beraber Rusya, tarihteki en ağır ambargo rejiminin muhatabı haline geldi. Yaptırımlar, başta petrol ve doğalgazda Rusya’nın Avrupa pazarını komple kaybetmesine neden oldu. Yaptırımların etkilerinin hafifletilmesi konusunda Çin, İran ve Hindistan gibi aktörlerle ticari ilişkilerin derinleştirilmesi henüz yeterli birer alternatif değil ve bu ülkeler, ayrıca Batı’nın ikincil yaptırımlarına dair epey temkinli. Bunun yanında Rusya ekonomisinin performansı uzaktan bakınca fena görünmüyor.


Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yaptırımların Rusya’nın ekonomisini boğması gerekiyordu ama ekonomi gelişiyor gibi görünüyor

Simon Wilson

MoneyWeek

14 Şubat 2024

İki yıl önce Batı’da yaygın olan beklentilerle —yaptırımlar ve Vladimir Putin’in Ukrayna savaşının yıpratıcı etkileri ekonomik çöküşe yol açabilecekti— karşılaştırıldığında Rusya ekonomisi çarpıcı bir şekilde iyi durumda.

On iki ay önce Batılı analistler, 2023 yılı boyunca genel bir daralma bekliyordu. Bunun yerine Rusya ekonomisi, Batılı ülkelerden (Britanya dahil) çok daha güçlü bir şekilde büyüdü ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) yüzde 3’ün üzerinde arttı. Yüksek petrol fiyatları ve Çin ile Hindistan’a yapılan ihracatın artması, Rusya’yı pek çoklarının öngördüğü felaketten korumaya yardımcı oldu.

Batılı firmaların çekilmesi Rusya’daki firmalara yeni alanlar açarken, sermaye kontrolleri de ülkede kalıp yatırım yapmaktan başka seçenek bırakmadı. Asker maaşları ve ailelere ödenen tazminatların yanı sıra silah üretimi de dahil olmak üzere savunma harcamalarındaki devasa artış, ülkenin yoksul kesimlerinde ufak çaplı bir patlamanın yaşanmasına ön ayak oldu.

Bu gerçekten sürdürülebilir mi? Rusya Maliye Bakanlığı’nın rakamlarına göre hükümetin toplam mali teşvikleri GSYİH’nin yüzde 5’i civarında ve Kovid-19 pandemisi sırasında uygulanandan daha fazla. Bir noktada tüm bunların bedelinin ödenmesi gerekiyor. Fakat Rusya Devlet Başkanı, şimdilik bir savaş ekonomisi inşa etmekle meşgul.

2024 bütçesinde askeri harcamalar Sovyet döneminden bu yana ilk kez GSYİH’nin yüzde 6’sına ulaşacak ve Kremlin’in bütçesinin yüzde 39’unu oluşturacak (ve sağlık ve sosyal refah için ayrılan fonları azaltacak). The Economist’e göre şimdilik en büyük sorun çöküş ya da durgunluktan ziyade ekonominin “tehlikeli bir şekilde sıcak” ilerlemesi. İşsizlik rekor seviyede (yüzde 3’ün altında), nominal ücretler yıllık yüzde 15 arttı ve enflasyon yaklaşık yüzde 8’e yükseldi; bu da merkez bankasını faiz oranlarını yüzde 16’ya yükseltmeye zorladı.

Putin kazanıyor mu? Bu sonuca varmak için henüz çok erken. İki Yale akademisyeni, Putin’i 2023’ün “kazananlarından” biri olarak gösteren yılsonu fikir yazılarına sert bir yanıt olarak, Noel’den hemen önce Foreign Policy sayfalarında Rusya’nın iktisadi beklentileri hakkında daha fazla kuşkucu olunması çağrısında bulundu. Jeffrey Sonnenfeld ve Steven Tian, makalelerinde savaşın ve buna bağlı olarak Batılı şirketlerin ülkeyi terk etmesinin Rusya ekonomisine zarar verdiğini söyledikleri yedi maddeyi sıraladılar.

Birincisi, beyin göçü. Şubat 2022’deki işgalden bu yana, bazı tahminlere göre Rusya’nın tüm teknoloji işgücünün yüzde 10’unu ve milyonerlerinin yüzde 33’ünü oluşturan en az bir milyon yüksek vasıflı çalışan ülkeyi terk etti.

İkincisi, sermaye kaçışı. Rusya Merkez Bankası’nın kendi değerlendirmesine göre, işgali takip eden 16 ay içinde 253 milyar dolarlık rekor bir özel sermaye Rusya’dan çıktı ki bu daha önceki çıkışların dört katı.

Üçüncüsü, Batı teknolojisi ve know-how’ının kaybı teknoloji ve enerji arama gibi kilit sektörlere zarar verdi. Örneğin Rosneft, sermaye harcamaları için yaklaşık 10 milyar dolar fazladan harcama yapmak zorunda kaldı ve ihraç ettiği her bir varil petrole yaklaşık 10 dolar ilave maliyet ekledi.

Dördüncüsü, savaştan önce yılda yaklaşık 100 milyar dolar olan doğrudan yabancı yatırımın yaklaşık 250 milyar dolar geri çekilmesi ve Rusya’ya yeni doğrudan yabancı yatırımın neredeyse tamamen durması.

Beşincisi, rublenin konvertibl ve takas edilebilir bir para birimi olma özelliğini kaybetmesi.

Altıncısı, küresel sermaye piyasalarına erişimin kaybedilmesi.

Son olarak, “servetin büyük ölçüde yok edilmesi ve varlık değerlerinin düşmesi”: Bazı kamu iktisadi teşebbüslerinin değerleri işgalden bu yana yüzde 75 düştü ve pek çok özel sektör varlığının değeri yarıya indi.

Rusya ekonomisi neden büyüyor?

Bugüne dek savaş makinesi, artık devlet kontrolünde olan işletmelerin yamyamlaştırılması ve ekonominin kamu harcamalarıyla desteklenmesiyle finanse edildi. Fakat bu son derece kısa vadeden ötesi için uygulanabilir bir iktisadi strateji değil. Çin, Hindistan ve malların Türkiye ve Kazakistan gibi dost ülkeler üzerinden sevk edildiği “paralel pazarlar” sayesinde yaptırımlar Rusya’nın ekonomisini çökertmedi. Ancak lastik, baskı kâğıdı, uçak parçaları ve ilaç gibi çok çeşitli mallarda kıtlık giderek artıyor. ABD Hazinesinin analizine göre Rusya ekonomisi, Putin’in savaşı başlatmadığı senaryodan yüzde 5 daha küçük.

Bakanlığın baş yaptırım ekonomisti Rachel Lyngaas, savaş, yaptırımlar ve Moskova’nın siyasi tepkisinin birleşiminin “hızla artan harcamalara, değer kaybeden rubleye, artan enflasyona ve istihdam kaybını yansıtan sıkı bir işgücü piyasasına katkıda bulunarak” ülke ekonomisini “ciddi bir ekonomik baskı altına soktuğunu” söyledi. Rusya’ya zarar veren temel faktörler arasında göç, yüksek teknoloji ithalatında yaşanan zorluklar, tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmek zorunda kalması ve Batı pazarlarına erişim eksikliği yer alıyor.

Putin bundan sonra ne yapacak?

The Times’tan Roger Boyes, Putin’in mart ayındaki devlet başkanlığı seçimlerini atlattıktan sonra sivil seferberliğin kapsamını genişletmeye hazırlandığını ifade ediyor. Rusya’nın uzun vadeli ve yıpratıcı bir savaşta kuvvetlerini yenileme kabiliyeti, Ukrayna’ya karşı en önemli avantajı. Fakat bu durum sivil ekonomide halihazırda ciddi boyutlarda olan işgücü sıkıntısını daha da artıracak ve savunma sanayisini de giderek daha fazla etkileyecektir. Halihazırda yaklaşık iki milyon mühendis ve diğer işçileri istihdam eden savunma sanayisinde 400 bin açık var.

Capital Economics’ten Liam Peach, asıl önemli olanın arz faktörleri üzerindeki kısıtlamalar olduğu görüşünde. Peach, Rusya’nın GSYİH’sine şu ana kadar vurulan darbenin ABD Hazinesinin yüzde 5 tahmininden ziyade yaklaşık yüzde 3 olduğunu ama daha da önemlisi, “arz kısıtlamalarının uzun yıllardır olmadığı kadar bağlayıcı olduğunu” söylüyor.

Peach, “Savaşın ve yaptırımların en büyük ve belki de daha uzun süreli sonuçlarından biri, son iki yılda Rusya’nın arz kapasitesindeki devasa düşüşün, ekonominin enflasyon baskısı yaratmadan büyüme kabiliyetini kayda değer ölçüde sınırlamasıdır. Dolayısıyla ekonomi şimdiye dek yaptırımlarla başa çıkmış olsa da daha büyük bir savaş çabası Rusya’nın makro istikrarı açısından istikrarsızlaştırıcı olabilir,” diyor.

Putin açısından, kurgulanmış bir oylamada yeniden seçilmeyi “kazanmak” kolay olacaktır. Önümüzdeki yıllarda ekonomisini yönetmek ise çok daha zor olacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 10 Şubat’ta Bloomberg, “Almanya’nın endüstriyel süper güç olarak günleri sayılı” başlığıyla bir makale yayımladı ve makalenin özeti başındaydı: “Enerji krizi pek çok işletmeye ölümcül darbe vurdu. Siyasi olarak felç olmuş Berlin’in herhangi bir reçetesi yok gibi görünüyor.”

Genel olarak, enerji krizinin Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden ve Brüksel’in müteakip tek taraflı yaptırımlarından sonra doğalgaz tedarikinin azalmasıyla başladığı iddia edilse de mesele çok daha öncesine dayanıyor. Gaz fiyatları 2021 yılı sonunda 1000 metreküp başına 2 bin dolar seviyesindeydi ki bu rakam Gazprom’un Avrupalı müşterilerinden aldığı fiyatın on katıydı.

Bu, anlatılanın aksine bizzat Brüksel’in eliyle yaratılmış bir sorun: Jean-Claude Juncker yönetimindeki AB Komisyonu, Avrupa doğalgaz piyasasında reforma giderek gazı borsa spekülasyonu nesnesi haline getirdi. Bu sayede gaz kıtlığı olduğunda ithalatçılar için kazançlı bir durum ortaya çıktı, zira Gazprom’dan ucuza aldıkları gazı borsada fahiş kârla satabiliyorlardı. AB yaptığı reformla, daha önce neredeyse 50 yıl boyunca düşük fiyatlarla yeterli gazı garanti eden uzun vadeli tedarik sözleşmelerini hedef almıştı.

Bu ucuz enerji, Alman sanayisinin temel taşıydı. ABD on yılı aşkın bir süredir LNG’sini Avrupa’ya satmaya çalışıyor ama LNG Rus gazından çok daha pahalı ve bu nedenle normal şartlar altında Avrupa’da rekabetçi bir ortam olamazdı. Juncker’ın gaz piyasası reformu ve Şubat 2022’nin sonundan itibaren Brüksel ve Berlin’in Rusya’dan doğalgaz ithalatını azaltma çabaları sayesinde ABD, 2022 yazında hedefine ulaşmış oldu. Nitekim Kuzey Akım sabotajı da ucuz Rus gazının devrinin nihai anlamda kapanmasını sağladı.

Avrupa’daki enerji fiyatları, sürecin 2021 yazında başlamış olmasından da anlaşılacağı üzere, Ukrayna krizinden tamamen bağımsız olarak yükselişe geçti. Ukrayna krizine Brüksel ve Berlin’den gelen tepkiler bunu sadece hızlandırmış ve pekiştirmiş oldu.


Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

AB’de endüstriyel elektrik kullanımı çöküyor. ABD’li karar mercilerinin “Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretleri yok.”

Robert Bryce

12 Şubat 2024

Bloomberg’in 9 Şubat tarihli haberinin başlığı Avrupa’da yaşanan felaketi özetliyor: “Almanya’nın endüstriyel bir süper güç olarak geçirdiği günler sona eriyor.” Makalede şöyle deniyor: “Avrupa’nın en büyük ekonomisinde imalat üretimi 2017’den bu yana düşüş eğiliminde ve rekabet gücü azaldıkça düşüş hızlanıyor.”

Almanya bir kez daha “Avrupa’nın hasta adamı” oldu. Ancak mesele sadece Almanya değil. Tüm Avrupa’da sanayi kapasitesi daralıyor. Geçtiğimiz ay Tata Steel, Britanya’daki son iki ocağını bu yılın sonuna kadar kapatacağını duyurdu; bu hamle “Galler’deki Port Talbot çelik fabrikasında 2 bin 800’e varan iş kaybına” neden olacak.

Slovalco, 70 yıllık faaliyetinin ardından Ocak 2023’te Slovakya’daki alüminyum izabe tesislerini kalıcı olarak kapatacağını duyurdu. Ülkenin en büyük elektrik tüketicisi olan şirket, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle izabe tesislerini kapattığını söyledi.

Avrupa, kendi kendini şarampole sürükledi. Net sıfır hayalleri, alternatif enerjiye hücum, agresif karbonsuzlaştırma zorunlulukları ve artık mevcut olmayan Rus doğalgazına bel bağlama yönündeki stratejik gaf gibi kötü politika kararları sanayisizleşmeyi tetikliyor. Durum ne kadar kötü? Heritage Foundation’da araştırma görevlisi olan Mario Loyola, 28 Ocak’ta The Hill’de Avrupa’nın erimesi hakkında keskin bir makale yazdı. Avrupa Komisyonu verilerine göre, kıtadaki sanayi üretimi “Kasım 2023’te sona eren 12 ayda yüzde 5,8 düştü. Sermaye malları üretimi yaklaşık yüzde 8,7 azaldı. Tesis ve ekipman yatırımları dibe vurdu,” diye yazdı.

Tüm bu berbat politikaların sonucu; elektrik fiyatlarında şaşırtıcı artışlar. Loyola, Avrupa’da elektrik fiyatlarının “pandemi öncesi seviyelerinin üç katına ulaştığını” belirtiyor. Enerji analisti Rupert Darwall, kısa bir süre önce Britanya’daki büyük işletmelerin 2004 yılına kıyasla beş kata kadar daha fazla elektrik ücreti ödediğini bildirdi.

Elektrik kullanımı ekonomik canlılığın en güvenilir barometrelerinden biridir. Sahiden de elektrik, dünyanın en önemli ve en hızlı büyüyen enerji türü. Ekonomik büyüme elektrik kullanımına yön verir ve bunun tersi de geçerlidir. Sağlıklı ekonomiler elektriğe ihtiyaç duyar, hem de çok fazla. Kötüleşen ekonomilerde ise elektrik kullanımı azalır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre geçen yıl küresel elektrik talebi yüzde 2,2 oranında arttı. Paris merkezli ajans, küresel elektrik talebinin 2026 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,4 artmasını bekliyor ve “talep hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde daha hızlı elektrik büyümesine katkıda bulunacak olan iyileşen ekonomik görünüm tarafından yönlendirilecektir,” diyor.

Çin ve Hindistan hızlı büyümelerini sürdürüyor. IEA, Çin’in elektrik talebinin 2023 yılında yüzde 6,4 gibi yüksek bir oranda arttığını tahmin ediyor. Ajans, Çin’in elektrik talebinin 2026 yılına kadar saatte 1400 teravat artmasını bekliyor ki bu da “AB’nin mevcut yıllık elektrik tüketiminin yarısından daha fazla” bir enerji miktarı anlamına geliyor. Hindistan’daki elektrik talebi 2023’te yüzde 7 artarken, 2022’deki yüzde 8,6’lık büyümeye kıyasla hafif bir düşüş gösterdi. IEA, Hindistan’da “devam eden hızlı iktisadi genişleme ve alan soğutmaya yönelik güçlü talebin büyümenin ana dayanakları olduğunu” belirtti. Aralık ayında bu sayfalarda da belirttiğim üzere, Çin ve Hindistan’daki yeni elektrik talebinin büyük bir kısmı kömür yakılarak karşılanıyor (ABD’de elektrik talebi geçen yıl yüzde 1,6 oranında azaldı; IEA bu azalmadan daha ılıman hava koşullarını, azalan üretimi ve “otomotiv sektöründeki grevleri ve genel enflasyonist baskıları” sorumlu tuttu).

Çin ve Hindistan’daki yüksek büyüme, elektrik kullanımının geçen yıl yüzde 3,2 oranında azaldığı Avrupa’daki durumla net bir tezat oluşturuyor. IEA, elektrik kullanımındaki düşüşün 2022’deki yüzde 3,1’lik düşüşü takip ettiğini ve AB’deki elektrik talebinin “en son yirmi yıl önce görülen seviyelere düştüğünü” belirtiyor: “2022’de olduğu gibi, sanayi sektöründeki zayıf tüketim elektrik talebini azaltan ana faktör oldu.” AB’nin sanayi elektriği kullanımındaki düşüş çarpıcı olmaktan öte bir şey değil. 2022 yılında AB’de endüstriyel elektrik talebi yüzde 5,8 oranında azaldı. IEA, 2023’te yüzde 6 daha düşeceğini tahmin ediyor.

Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve IEA raporu, 26 Şubat’ta Washington D.C.’de düzenlenecek olan Ulusal Düzenleyici Kamu Hizmetleri Komisyoncuları Birliği toplantısındaki açılış konuşmam için slaytlar hazırladığım bu hafta aklımda. Bu beş grafik Avrupa’nın sanayisizleşmesini ve bunun neden devam edeceğini gösteriyor.

Grafik 1

IEA’ya göre, Almanya’daki elektrik talebi “2023’te yüzde 4,8 gibi kayda değer bir oranda azaldı… Talep azalması özellikle 2023’ün ilk altı ayında üretimde yüzde 13’lük bir düşüşle karşı karşıya kalan enerji yoğun sanayide öne çıkıyor.” Elektrik kullanımındaki bu azalma, Almanya’nın sanayi üretimindeki süregelen düşüşü yansıtıyor. Bu (biraz bulanık) grafikte, bu makalenin başında bahsedilen Bloomberg’ün haberinden bir ekran görüntüsü kullanılmıştır.

Grafik 2

Grafik 3

Grafik 4

Grafik 5

Bu slaytlar ve Avrupa ağır sanayisinin süregelen yıkımı, Britanya Yenilenebilir Enerji Vakfı’ndan John Constable’ın beş bölümlük yeni belgesel dizimiz Juice: Power, Politics & The Grid’de ifade ettiği keskin sözleri akla getiriyor.

Aynı zamanda Küresel Isınma Politikası Vakfı’nda enerji editörü olan Constable, sert bir uyarıda bulunuyor. Üçüncü bölümde şöyle diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karar mercilerine Avrupa örneğini çok ama çok dikkatli incelemelerini söylüyorum. Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretiniz yok. Biz bunu sizin için test ettik.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English