Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Hegel sol için hâlâ önemli bir düşünür

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz Samuel McIlhagga makalesi, son zamanlarda dikkat çekici bir biçimde artan ‘anti-postmodernizm’ akımına yeni bir katkıyı değerlendiriyor. Modernite savunusu ve ilerleme fikri, nedenleri tartışılmaya muhtaç olsa da, batı düşüncesinde yeniden itibar kazanmaya başlıyor. Elbette Hegel; Aydınlanma, ilerleme, rasyonel düşünce ve sivil toplum gibi fikirler denince ilk akla gelen filozoftur. Eksikleri bir yana, Hegel tarihte üçüncü kez ‘yeniden keşfediliyor’ ve siyasi mücadeleler için ilham kaynağı olmaya devam ediyor.


Hegel sol için hâlâ önemli bir düşünür

Samuel McIlhagga
Jacobin
16 Kasım 2023

Geçtiğimiz yüzyılda liberaller Hegel’in faşizme ilham verdiğini iddia etmiş, sosyalistler ise onu Marksist teoriyi kısıtlamakla suçlamıştı. Bugün Alman idealist bilinmezliğe sürüklenmiş durumda. Yeni bir kitap Hegel’in günümüzdeki önemini ortaya koyuyor.

Richard Bourke’un Hegel’s World Revolutions [Hegel’in Dünya Devrimleri] (Princeton University Press, 2023) kitabının değerlendirmesi

Alman filozof G. W. F. Hegel’in ünü, neredeyse iki yüzyıl önceki ölümünden bu yana bir dizi olumlu ve olumsuz yeniden değerlendirmeden geçmiştir. Hegel, en parlak döneminde hem Prusya devletinin baş filozofu hem de yeni doğmakta olan Alman solu için bir ilham kaynağıydı. İdealistlerden esinlenen otorite karşıtı grup olarak bilinen Sol-Hegelciler, Hegel’in felsefesini sağ-Hegelcilerin yücelttiğine inandıkları ilkelere bir saldırı olarak görüyorlardı: piyasa, devlet ve Tanrı. Karl Marx, Hegel’den esinlenen siyasal iktisadını geliştirmeye başladığında, büyük Alman filozofun gelecek kuşaklar tarafından bir kenara atıldığını ve ‘ölü bir köpek’ muamelesi gördüğünü gözlemleyebilmişti.

Dünya Savaşı, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında başlayan ikinci Hegel coşkusu dalgasının üzerine soğuk su döktü. Hem soldan hem de sağdan eleştirmenler Tinin Fenomenolojisi’nin yazarını totaliterlikle suçladılar ve iki büyük savaşın yarattığı dehşetten sonra savunulamaz olarak gördükleri ilerlemeye pembe gözlüklerle bakmasından yakındılar.

Fakat Hegel, farklı ilerleme vizyonlarına bağlı kalan entelektüeller üzerinde etkili olmaya devam etti. Solda György Lukács, Hegelciliğin hümanist bir varyantını savunurken, sağda İtalyan faşizminin öncü filozofu Giovanni Gentile, İtalyan toplumunu palingenetik totaliter bir devlet içinde ifade edilen volkanik bir ‘geist’ aracılığıyla yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir inanç olan ‘aktüalizm’ olarak yeniden adlandırdığı idealizme bağlılığını ilan etti. Rus göçmeni Alexandre Kojève, Hegel’i liberal pan-Avrupa post-ulusal federalizminin bir peygamberi olarak yeniden hayal ederek belki de en iddialı ve ileri görüşlü sentezi sağladı.

Ne var ki, siyasi ve entelektüel ana akım içinde Hegel’e duyulan ilgi acayip bir hobi haline geldi. Görünüşe göre çok az insan ilerlemenin gerçek olup olmadığı ya da devletin toplumsal örgütlenmenin en rasyonel biçimi olup olmadığı gibi temel sorularla ilgileniyordu. Bu nedenle, sözde siyasi çözüm çağımızda yazan liberal filozof Richard Rorty, sol ve sağ Hegelcilerin ‘sonunda Stalingrad Savaşı adı verilen altı aylık bir seminerde farklılıklarını çözdüklerini’ muzaffer bir şekilde söyleyebildi.

Hegel Yeniden Değerlendiriliyor

Yine de birçokları için Hegel’in cenaze çanı çok erken çaldı. Bu düşünürler arasında Cambridge’de siyasi düşünce tarihi profesörü olan Richard Bourke da yer alıyor. Bourke’un yeni kitabı Hegel’s World Revolutions (2023), ‘savaş sonrası Hegel karşıtı isyan’ olarak adlandırdığı şeye karşı koymayı amaçlıyor. Bourke’a göre düşman taraftaki savaşçılar, ‘analitik’ olarak bilinen Anglo-Amerikan felsefesinin baskın bir kolu olan postmodernizm ve geçmiş düşünceyi geriye dönük olarak ‘totaliter’ olarak teşhis etmekle ilgilenen bir dizi anakronik Soğuk Savaş liberal teorisyenidir.

Bourke, Hegel üzerine yaptığı çalışmada bu revizyonist yaklaşımı benimsiyor ve Alman filozofun ‘ütopyacılığı’ ve ‘otoriterliği’ hakkındaki önyargılara saldırıyor. Bourke’un kendisinin entelektüel kökenleri, bazen Cambridge Tarihsel Bağlamcılık Okulu olarak adlandırılan yaklaşıma dayanmaktadır. Siyasi düşünce tarihini zamansız sorunlardan ziyade yerel sorunlara verilen yanıtlar olarak okumakta ısrar eden bu yaklaşım, Bourke’un ‘antikacılık’ olarak reddettiği bir dar görüşlülük eğilimine sahiptir. Bunun yerine, Hegelciliğin çağdaş siyasi uygunluğu için sınırlı bir durum ortaya koymaktadır.

Hegel’in Dünya Devrimleri, Avrupa paganizminin yerini Hıristiyanlığın alması, Protestan Reformu, feodalizmin çöküşü, Kutsal Roma İmparatorluğunun yıkılışı, Aydınlanma düşüncesinin yükselişi ve Fransız Devrimi de dahil olmak üzere Hegel’in ilerleme ve modernite için hayati gördüğü on dokuzuncu yüzyıl öncesi devrimlerin haritasını çıkarıyor. Bununla birlikte Bourke, Hegel’in itibarını hem başarısız totaliter projelere hem de modernitenin kendisine bağlayan on dokuzuncu, yirminci ve yirmi birinci yüzyıldaki siyaset ve bilimdeki paradigma değişimlerini de inceliyor.

Hegel Karşıtı İsyan

Bourke öncelikle Karl Popper’ın Açık Toplum ve Düşmanları’nda (1945) Hegelciliği protototaliter olarak yorumlayan “’klasik liberal’ yaklaşımı gibi yirminci yüzyıl ortası Hegel yorumlarının yapısökümüyle ilgilenmektedir. Hegel’in Dünya Devrimleri bu paranoyak Soğuk Savaş okumalarına meydan okuyarak, öznesinin insan özgürleşmesi, demokrasinin gelişmesi, anayasacılık, sivil toplum ve tarihsel ilerleme ile ilgilenen geniş bir hümanist olduğunu savunur. Bourke’a göre Hegel’in reddi, modernitenin kazanımlarına karşı daha geniş bir düşmanlık ve kurunun yanında yaşı da yakma eğilimiyle aynı zamana denk gelmiştir. ‘Zorla kazanılan değerler baskı araçları olarak bir kenara atılmakta’ ve ‘buna bağlı olarak evrensellik kınanmakta ve haklar küçümsenmektedir.’

Bourke, bir grup Avrupalı filozofu ‘savaş sonrası Hegel karşıtı isyanı’ etkilemek ve yönetmekle suçluyor. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Theodor Adorno, Jacques Derrida ve Michel Foucault başlıca suçlulardır. Bourke’a göre, bu figürlerin son üçü, Hegel’in ‘olumsuzun emeği’ olarak adlandırdığı şeye girmeden ‘hayal kırıklığına uğramış’ bir şimdiki zamandan kaçarak, insanın kurtuluşunu bireysel terimlerle kişisel kendini gerçekleştirme olarak yeniden şekillendirmek istemişlerdir.

Buna karşılık Nietzsche ve Nazi filozof Heidegger, Yunanistan ve Roma’nın acımasız antik aristokratik köle uygarlıklarına nostaljik bir dönüşü benimsemişlerdir. Bourke’a göre Hegel’in düşüncesinin en hayati kısmı, zamanı geri alma ya da olmuş bitmiş olanın mirasından kurtulmayı dileme yeteneğimizi reddetmesidir. Bunun yerine, siyaset ve felsefe özür dilemeden ileriye bakmalı ve Hegel’in Hukuk Felsefesinin İlkeleri’nde (1821) ‘şimdinin çarmıhındaki gül’ olarak tanımladığı şeyi bulmalıdır.

Gerçeklikte Devrimler

Hegel’i hem Sol hem de Sağ için bir düşünür olarak bu kadar değerli kılan şey, nostaljiyi ve tarih dışı ütopyacılığı reddetmesi ve ‘gerçeklik’ ya da Wirklichkeit olarak adlandırdığı şeyi benimsemesidir. Hegel’in eleştirmenlerine göre, Hegel’in Hukuk Felsefesinin İlkeleri’nde yazdığı önsözde yer alan meşhur “rasyonel olan gerçektir; ve gerçek olan rasyoneldir” cümlesinde özetlenen bu gerçekçilik, idealistin düşüncesindeki temel sorunlardan biriydi. Bu endişeler basit bir naif romantizmden kaynaklanmıyordu. İlerlemeye olan inatçı inancın görmezden geldiği acılarla ilgili ciddi endişeleri dile getiriyorlardı. Örneğin, geçen yüzyılın amansız zulmü, günümüzde dünyanın başına bela olan savaşlardan bahsetmiyorum bile, nasıl rasyonel olarak görülebilirdi?

Elbette Hegel, ‘katliam tezgahı’ olarak adlandırdığı tarihe özgü acılardan hiçbir şekilde habersiz değildi. Fakat bu soğuk gerçekçilik, anlamaya çalıştığı modernitenin en radikal eleştirisine ilham verdi. Marx ve takipçileri, Komünist Manifesto (1848) boyunca sosyalizmin hem nostaljik hem de ütopik biçimlerini eleştirirken, mevcut siyasi sınıfları harekete geçirmek ve dünyayı dönüştürmek için bir araya getirebilecekleri güçleri anlamakla ilgilenen bir politika geliştirerek bu çifte reddi geliştireceklerdi.

İdealist Başlangıçlar

Hegel, feodalizm ve kapitalizm, Aydınlanma ve Romantik dönem arasında derin bir geçişin ortasında bulunan bir Avrupa kıtasında, parçalanmış ve birbirinden kopuk bir Almanya’da büyüdü. 1770 yılında, Almanya’nın güneyindeki Württemberg Dükalığı’nda, ‘meritokratik’ orta sınıf memur ya da Bildungsbürgertum ailesinde doğdu. Nispeten az gelişmiş bir Orta Avrupa’da yaşayan bu eğitimli halk tabakası, Marx’ın sanayi proletaryasının yükselişinden önce toplumun en modern ve ileriye dönük kesimini oluşturuyordu.

Hegel olgunluk dönemi çalışmalarında, özellikle de Hukuk Felsefesinin İlkeleri’nde, bu sınıfı aristokratik ideallerden koptuğu için yüceltir. Bourke, eski düzendeki bu aşınmanın, daha kişisel bir insan öznelliği modelinin yükselişiyle ortaya çıktığına dikkat çeker. Bu durum, insanların çalışmak hakkındaki düşüncelerini değiştirdi; çalışmak artık içine doğulan bir meslek değil, seçilen bir şeydi. Bourke’a göre, insan özgürlüğü tarafından yönetilen bu yeni dünyanın liderleri, ‘keyfi otorite’ yerine ‘kamu görevi’ normlarına göre yönetilen modern devletin işleyişinin merkezi haline gelen ‘üniversite eğitimli bürokratik bir elit’ idi. Hegel’e göre, binlerce yıl boyunca birbirini izleyen olaylar, öznelliğin ve onun gücünün bir kişinin kontrolünden (monarşi), azınlığa (aristokrasi) ve şimdi de çoğunluğa (demokrasi) geçmesine izin vermişti.

Öznelliğin bu büyümesinin anahtarı, Avrupa’da Protestan Hıristiyanlığın yükselişiydi. Hegel’in ailesi onu katı bir ortodoks Lutherci ilahiyat okulu olan Tübinger Stift’e gönderdi. Orada, şair Friedrich Hölderlin ve filozof Friedrich Schelling gibi Alman idealizminin diğer aydınlarıyla birlikte, kilisenin boğucu dogmalarına karşı çıkacak ve aynı zamanda bunları içselleştirecekti. Bourke, New Statesman için yazdığı kısa bir makalede, “[Hegel] çok geçmeden Jean-Jacques Rousseau ve Immanuel Kant’ın etkisi altına girdi ve çok geçmeden onların düşüncelerinin sonuçlarını genişletti … ruhun ölümsüzlüğü doktrini ile birlikte aşkın bir tanrı fikrini de reddetti,” diye yazıyordu.

Gerçekten de Hegel, Tanrı ve dinin nihayetinde olumsal insani değerin ifadeleri olduğunu öne sürerek Ludwig Feuerbach ve Marx gibi sekülerleştirici Alman düşünürleri önceden şekillendirecekti. Böylece Protestanlık, ikiyüzlülüklerine ve başarısızlıklarına rağmen, daha derin bir insani eylemlilik arzusunu ortaya çıkarmıştır. Bourke’a göre Hegel, Lutherci reformu, bireyin keyfi kilise otoritesinden özgürleşmesi yoluyla ‘yepyeni bir zamansal ufuk getiren’ gerekli, tamamlanmamış bir devrim olarak görmüştür. Bu özgürleşme, keyfi toplumsal, siyasi ve iktisadi güçten diğer potansiyel kaçışların önünü açacaktı.

Yarım Kalmış Hıristiyan Devrimi

Bourke, Hegel’in Dünya Devrimleri’nin büyük bir bölümünü Hegel’in erken dönem çalışmalarında paganizm ile Hıristiyanlık ve Katoliklik ile Protestanlık arasındaki geçişlere yönelik nispeten az çalışılmış tutumlarına odaklanarak geçirir. Bourke, Hegel için her iki geçişin de gerekli, fakat yeterli olmayan dünya-tarihsel devrimler olduğunu iddia etmektedir.

Bourke’a göre, özgürleştirici potansiyeline rağmen Hegel, Hıristiyanlığı insan bilincinde yozlaşmaya sürüklenmiş başarısız ya da tamamlanmamış bir devrim olarak yorumlayacaktır: “İsa özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin savunucusu olmuştu. Yine de, Hıristiyan dönüşümü ilerledikçe, bu isteklerin her biri geri alındı. Ahlaki öz-yasama özgürlüğü yerini itirafçıların ve papazların yargı yetkisine bıraktı.”

Bourke, daha önceki pek çok yorumcu gibi, Hegel’in teolojideki ilk çalışmalarından sonra, felsefi selefi Immanuel Kant’tan derinlemesine yararlanarak Hıristiyanlığın başarısızlığını teşhis etmek için tarihe ve insanın ahlaki gelişimine yöneldiğini öne sürüyor. Bourke’a göre her iki adam da Hıristiyanlığın ‘başarısızlıkla sonuçlandığına’ inanıyordu. Ne var ki Hegel, bu yetersizlik için salt felsefi değil, tarihsel bir açıklama gerektiğini düşündüğü için Kant’tan farklıydı.

Gelecek Devrimler?

Bourke bize şunu bildiriyor: “Siyasi düşünce tarihi kural koyucu olmaktan ziyade teşhis koyucudur. Siyasi yapıları, daha önceki güç kümelenmelerinin ürünleri olarak anlamamıza yardımcı olur.” Sonuç olarak, Hegel’in ‘güncelliği’ kucaklaması, on dokuzuncu yüzyılda gelişen toplumsal yapı ve kurumların, yani devlet, sivil toplum ve modern piyasa ekonomisinin, benzersiz de olsa çok erken bir analizi olarak kendini göstermiştir. Bourke’un elinde Hegel, bir tür betimleyici sosyolojinin uygulayıcısı haline gelir. Bu yaklaşım, Hegel’i düşmanca ve anakronik okumalara karşı etkili bir şekilde saygıdeğer kılarken, bizi genellikle ilişkilendirildiği metafizik savurganlık ve kripto-teolojiden arındırılmış bir düşünürle baş başa bırakır.

Bu dar tarihselci kısıtlamalar içinde Bourke yine de içgörü üretmeyi başarıyor, fakat sunduğu dersler yeni değil. Kendi bağlamıyla sınırlı olan Hegel, nispeten düz ve muhafazakâr bir siyaset ve toplum anlayışına sahipti. Özünde aile birimi, ticari loncalar, daha büyük şirket organları ve bir hükümdar tarafından yönetilen anayasal devlet vardı. Bu tarihsel ‘tanısal’ Hegel’de, yirminci ve yirmi birinci yüzyıl Avrupa’sında kitlesel sınıf siyasetinin yükselişine ve bunun sonucunda düşüşüne değinen çok az şey vardır. Bunun temel nedeni, modern sınıflar ortaya çıkarken fakat çıkarlarını korumak için kurumlar oluşturmadan önce yazan Hegel’in bakış açısının sınırlılıklarıdır.

Elbette Hegel bu konular hakkında düşünmeye çalışmaktadır. Bir bakışta, Hegel’in korporasyon olarak adlandırdığı ve işçiler için lonca benzeri kurumlar olan kuruluşlar ön-sendika olarak görülebilir ve belediye alanının idaresinden ve yoksulların bakımından sorumlu olan Polizei, açıkça modern refah devletinin öncüleridir.

Fakat bu iki kurumu ön plana çıkaran radikal hareketler Hegel tarafından analiz edilmeye değer nesneler olarak düşünülmemiştir bile. Modernitenin geride bıraktığı toplum kesimleriyle ilgili bir tartışmaya en çok yaklaştığı nokta, ‘ayaktakımı’ dediği şeyle ilgili birkaç sözüydü. Bunun yerine, rasyonalist ve ütopik Fransız Devriminin başarısızlığından sonra Hegel, Kuzey Avrupa Protestan anayasal monarşilerini ve Britanya, İskandinavya, Almanya ve Hollanda gibi cumhuriyetleri, daha somut ve ‘pratik’ olarak kabul edilen araçlarla insan özgürleşmesini başarabilecek kapasitede gördü. “Devrim başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Hegel, ileriye giden yolun Protestan Avrupa’da yattığı sonucuna vardı.”

Hegel’in Dünya Devrimleri, Hegel’i yalnızca ‘pratik’ bir filozof olarak değil, aynı zamanda bu pragmatizm tarafından sosyal demokrasinin yeni ortaya çıkan bir versiyonuna doğru yönlendirilen biri olarak görmemizi önermektedir. Nitekim Bourke, ‘[bazılarının] Ferdinand Lassalle önderliğinde sosyal demokrat hareketin yükselişinin ardında onun etkisini gördüğünü’ belirtmektedir. Bourke’a göre Hegel’in nihai önemi, “modern sivil toplumda ortaya çıkan bir ihtiyaçlar sisteminin anayasal özgürlükle uyumlu olduğunu kanıtlama becerisinde yatıyor gibi görünüyor. Hegel’de zorunluluk ve özgürlük birbirine zıt olmadığından, diyalektik olarak uzlaştırılabilirler.” Daha açık bir ifadeyle, Hegel insan özgürlüğünün korunmak için kolektif kurumlara ihtiyaç duyduğunu ve bunların kendini gerçekleştirmeye engel olarak düşünülmemesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bir soyutlama düzeyinde, bu yüce idealler neredeyse tüm Avrupa’da, hatta muhafazakârlar tarafından yönetilen ülkelerde bile hâkim ideolojiyle örtüşmektedir. Fakat daha yakından incelendiğinde, bu pratik kopukluk düzeyinde düşünmenin değerinden şüphe duymamız için nedenler ortaya çıkmaktadır. Sosyal demokrasinin başlattığı yeniden dağıtımı mümkün kılan şey, belirgin bir şekilde modern kurumlar aracılığıyla harekete geçen işçilerin kitlesel örgütlenmesiydi: siyasi parti, sendika ve özgür basın. Hegel’de bu sütunların ciddi bir tartışması yoktur; belki de bu, içgörülerinin derinliğine rağmen, belirgin bir şekilde premodern bir düşünür olarak kaldığının bir işaretidir.

ASYA

‘Yeni Pakistan yönetimi, çatışmaya değil ticarete öncelik vererek komşularıyla sorunlarını çözmeli’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, 8 Şubat’taki seçimlerin ardından koalisyon tartışmalarının devam ettiği Pakistan’da iç ve dış huzura kavuşabilmek için izlenmesi gereken dış politikaya dair öneriler sunuyor. Lahor Yönetim Bilimleri Üniversitesi’nde siyaset alanında yardımcı doçent olarak görev yapan Salman Rafi Sheikh tarafından Nikkei Asia için kaleme alınan makale, Pakistanlı politika yapıcılara “dış politika sorunlarını sıfırlama” ve “iç politikaya ve ekonomiye odaklanma” çağrısı yapıyor.

Yeni Pakistan Başbakanı’nın dış politikası isyancılara değil ticarete odaklanmalı

Salman Rafi Sheikh, Nikkei Asia
20.02.2024

İran ordusunun geçtiğimiz ay Pakistan’daki hedeflere yönelik beklenmedik füze ve insansız hava aracı saldırıları pek çok şok dalgası yarattı.

Siyasi huzursuzluk, ülke içinde giderek sıklaşan terör saldırıları ve Pakistan’ı iflasın eşiğine getiren ağır ekonomik krizin ortasında ülke, Keşmir konusunda Hindistan’la uzun süredir devam eden çatışmasına ve sınır ötesi İslamcı saldırılar nedeniyle Afganistan’la yaşadığı gerginliğe ek olarak aniden üçüncü bir sınırda çatışmanın patlak vermesinden endişe duymak zorunda kaldı.

Pakistan’ın bir sonraki hükümetinin kurulmasına ilişkin tartışmalar sürerken, ülkenin siyasi liderlerinin, korkutucu iç sorunlara doğru bir şekilde odaklamalarını sağlayacak bir dış politika sıfırlamasına duyulan ihtiyacı akıllarında tutmaları önemlidir.

İran’ın saldırısının temel motivasyonu Pakistan’ın İran’ın etnik Beluç bölgelerinin bağımsızlığı için mücadele eden Ceyşu’l Adl’i dizginleyememesi ya da dizginlemek istememesidir.

İslamabad’ın Ceyşu’l Adl ile olan bağları, İran’ın 1979 İslam Devrimi ve Afganistan’da Sovyetler tarafından kurulan komünist rejime karşı mücahit gerilla direniş mücadelesini takip eden karmaşık jeopolitik dinamiklere kadar uzanıyor.

1980’lerin sonlarında İran, radikalleşen Sünni grupların Pakistan’daki Şii azınlığı hedef almaya başlamasının ardından Pakistan’daki bazı Şii militan grupları dayanışma gösterisi olarak desteklemeye başladı.

Pakistan da buna karşılık olarak Ceyşu’l Adl’e bir miktar destek verdi. Bunun üzerine İran, Pakistan’ın Belucistan eyaletinin bağımsızlığı için mücadele eden militan gruplarla bağlar kurarak karşılık verdi. Son yıllarda sınırın her iki tarafındaki Beluç bölgelerinde şiddet olayları arttı.

Keşmir de benzer şekilde Pakistan ve Hindistan arasında bölünmüş durumda. İslamabad, Hindistan işgali altındaki bölgeleri kurtarmaya yönelik resmi politikası nedeniyle, Ceyş-i Muhammed gibi Hindistan’a düşman militan gruplara uzun süredir bir dereceye kadar destek veriyor.

2019 yılında Hindistan ve Pakistan, tıpkı İran ve Pakistan’ın geçen ay yaptığı gibi karşılıklı hava saldırıları düzenledi. Bu kısasa kısas da, Hindistan’ın kontrolündeki Keşmir’de Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed tarafından gerçekleştirildiğini söylediği bir intihar saldırısının ardından başlamıştı.

Afganistan örneğinde ise Pakistan, Hindistan ile savaşa yönelik acil durum planlarının bir parçasını oluşturan “stratejik derinlik” doktrini doğrultusunda ülkedeki Taliban hareketini uzun süre besledi. Taliban Ağustos 2021’de Kabil’de iktidarı ele geçirdiğinde, dönemin Pakistan başbakanı İmran Han, hareketi “kölelik zincirlerini kırdığı” için tebrik etti.

Ancak bu duruş son iki buçuk yılda büyük ölçüde geri tepti. Afganistan’daki rejim değişikliğine, Pakistan Talibanı olarak adlandırılan Tehrik-e-Taliban Pakistan’ın (TTP) Pakistan içindeki militan saldırılarındaki artış eşlik etti. Geçtiğimiz yıl bombalama ve silahlı saldırılarda yaklaşık bin sivil ve güvenlik görevlisi hayatını kaybetti.

İslamabad, TTP’nin Afganistan’daki sığınaklarda faaliyet gösterdiğini iddia ederek Kabil’den bu örgütü çökertmesini talep ederken, Afgan hükümeti TTP’yi Pakistan’ın iç sorunu olarak görüyor.

İslamabad, Afganistan’ın geri kabul edebilecek durumda olmamasına rağmen 1,7 milyon kadar belgesiz Afgan mülteciyi sınır dışı etmek için harekete geçerek Kabil üzerindeki baskıyı artırdı.

Pakistan’ın dört kara sınırından sadece Çin ile olan sınırı sorunsuz.

İki ülke arasında uzun bir geçmişe dayanan yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler mevcut ve Pakistan’ın Pekin’e karşı herhangi bir dış politika ya da güvenlik hedefine ulaşmak için isyancı grupları desteklemesi için bir neden yok. Nitekim Kuşak ve Yol Girişimi altında geliştirilen bir altyapı projeleri paketi olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) Pakistan’ı kuzey komşusuna daha da bağımlı hale getirdi.

İslamabad CPEC’i kolaylaştırmak için güvenliği artırmaya çalışırken bile bazı militan gruplar Pakistan’da, özellikle de Belucistan’da Çinli personeli hedef aldı.

Ancak bu grupların Pakistan’ın Çin sınırında herhangi bir saldırı girişiminde bulunduğu bilinmiyor. Bu sınır Pakistan’ın coğrafi açıdan en zorlu sınırı ve dünyanın en yüksek dağlarından birkaçına sahip.

Öyle olsa bile Pakistan’ın ekonomik koşulları üç ayrı cephede daha yüksek bir askeri duruşa izin vermiyor.

Pakistan’ın militan grupları bir dış politika aracı olarak kullanmaktan kararlılıkla vazgeçerek ve onlara yönelik tüm devlet desteğini keserek yeni bir sayfa açmasının zamanı gelmiştir. Bu aynı zamanda Pakistan içinde militanlığı yüceltmekten vazgeçmek ve “silahlı siyasetten” uzaklaşmak anlamına da gelmelidir.

İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın 29 Ocak’ta İslamabad’a yaptığı ziyarette görüldüğü gibi sadece ikili temaslar yeterli olmayacaktır. Bu tür ziyaretler gerginliğin geçici olarak yatıştırılmasına yardımcı olabilir ancak kalıcı bir çözüm değildir.

Pakistan, ticarete çatışmadan daha fazla öncelik veren ve devlet dışı militan grupların karmaşık ağları yerine karmaşık ekonomik karşılıklı bağımlılığın inşasını destekleyen yeni bir dış politika çerçevesi geliştirmelidir. Bu, Pakistan’ın ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmasına yardımcı olacak ve yetkililerin uzun süredir acı çeken vatandaşlarının ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmasını sağlayacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki askeri müdahalesiyle beraber Rusya, tarihteki en ağır ambargo rejiminin muhatabı haline geldi. Yaptırımlar, başta petrol ve doğalgazda Rusya’nın Avrupa pazarını komple kaybetmesine neden oldu. Yaptırımların etkilerinin hafifletilmesi konusunda Çin, İran ve Hindistan gibi aktörlerle ticari ilişkilerin derinleştirilmesi henüz yeterli birer alternatif değil ve bu ülkeler, ayrıca Batı’nın ikincil yaptırımlarına dair epey temkinli. Bunun yanında Rusya ekonomisinin performansı uzaktan bakınca fena görünmüyor.


Rusya ekonomisi neden tahmin edilenden daha iyi durumda?

Yaptırımların Rusya’nın ekonomisini boğması gerekiyordu ama ekonomi gelişiyor gibi görünüyor

Simon Wilson

MoneyWeek

14 Şubat 2024

İki yıl önce Batı’da yaygın olan beklentilerle —yaptırımlar ve Vladimir Putin’in Ukrayna savaşının yıpratıcı etkileri ekonomik çöküşe yol açabilecekti— karşılaştırıldığında Rusya ekonomisi çarpıcı bir şekilde iyi durumda.

On iki ay önce Batılı analistler, 2023 yılı boyunca genel bir daralma bekliyordu. Bunun yerine Rusya ekonomisi, Batılı ülkelerden (Britanya dahil) çok daha güçlü bir şekilde büyüdü ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) yüzde 3’ün üzerinde arttı. Yüksek petrol fiyatları ve Çin ile Hindistan’a yapılan ihracatın artması, Rusya’yı pek çoklarının öngördüğü felaketten korumaya yardımcı oldu.

Batılı firmaların çekilmesi Rusya’daki firmalara yeni alanlar açarken, sermaye kontrolleri de ülkede kalıp yatırım yapmaktan başka seçenek bırakmadı. Asker maaşları ve ailelere ödenen tazminatların yanı sıra silah üretimi de dahil olmak üzere savunma harcamalarındaki devasa artış, ülkenin yoksul kesimlerinde ufak çaplı bir patlamanın yaşanmasına ön ayak oldu.

Bu gerçekten sürdürülebilir mi? Rusya Maliye Bakanlığı’nın rakamlarına göre hükümetin toplam mali teşvikleri GSYİH’nin yüzde 5’i civarında ve Kovid-19 pandemisi sırasında uygulanandan daha fazla. Bir noktada tüm bunların bedelinin ödenmesi gerekiyor. Fakat Rusya Devlet Başkanı, şimdilik bir savaş ekonomisi inşa etmekle meşgul.

2024 bütçesinde askeri harcamalar Sovyet döneminden bu yana ilk kez GSYİH’nin yüzde 6’sına ulaşacak ve Kremlin’in bütçesinin yüzde 39’unu oluşturacak (ve sağlık ve sosyal refah için ayrılan fonları azaltacak). The Economist’e göre şimdilik en büyük sorun çöküş ya da durgunluktan ziyade ekonominin “tehlikeli bir şekilde sıcak” ilerlemesi. İşsizlik rekor seviyede (yüzde 3’ün altında), nominal ücretler yıllık yüzde 15 arttı ve enflasyon yaklaşık yüzde 8’e yükseldi; bu da merkez bankasını faiz oranlarını yüzde 16’ya yükseltmeye zorladı.

Putin kazanıyor mu? Bu sonuca varmak için henüz çok erken. İki Yale akademisyeni, Putin’i 2023’ün “kazananlarından” biri olarak gösteren yılsonu fikir yazılarına sert bir yanıt olarak, Noel’den hemen önce Foreign Policy sayfalarında Rusya’nın iktisadi beklentileri hakkında daha fazla kuşkucu olunması çağrısında bulundu. Jeffrey Sonnenfeld ve Steven Tian, makalelerinde savaşın ve buna bağlı olarak Batılı şirketlerin ülkeyi terk etmesinin Rusya ekonomisine zarar verdiğini söyledikleri yedi maddeyi sıraladılar.

Birincisi, beyin göçü. Şubat 2022’deki işgalden bu yana, bazı tahminlere göre Rusya’nın tüm teknoloji işgücünün yüzde 10’unu ve milyonerlerinin yüzde 33’ünü oluşturan en az bir milyon yüksek vasıflı çalışan ülkeyi terk etti.

İkincisi, sermaye kaçışı. Rusya Merkez Bankası’nın kendi değerlendirmesine göre, işgali takip eden 16 ay içinde 253 milyar dolarlık rekor bir özel sermaye Rusya’dan çıktı ki bu daha önceki çıkışların dört katı.

Üçüncüsü, Batı teknolojisi ve know-how’ının kaybı teknoloji ve enerji arama gibi kilit sektörlere zarar verdi. Örneğin Rosneft, sermaye harcamaları için yaklaşık 10 milyar dolar fazladan harcama yapmak zorunda kaldı ve ihraç ettiği her bir varil petrole yaklaşık 10 dolar ilave maliyet ekledi.

Dördüncüsü, savaştan önce yılda yaklaşık 100 milyar dolar olan doğrudan yabancı yatırımın yaklaşık 250 milyar dolar geri çekilmesi ve Rusya’ya yeni doğrudan yabancı yatırımın neredeyse tamamen durması.

Beşincisi, rublenin konvertibl ve takas edilebilir bir para birimi olma özelliğini kaybetmesi.

Altıncısı, küresel sermaye piyasalarına erişimin kaybedilmesi.

Son olarak, “servetin büyük ölçüde yok edilmesi ve varlık değerlerinin düşmesi”: Bazı kamu iktisadi teşebbüslerinin değerleri işgalden bu yana yüzde 75 düştü ve pek çok özel sektör varlığının değeri yarıya indi.

Rusya ekonomisi neden büyüyor?

Bugüne dek savaş makinesi, artık devlet kontrolünde olan işletmelerin yamyamlaştırılması ve ekonominin kamu harcamalarıyla desteklenmesiyle finanse edildi. Fakat bu son derece kısa vadeden ötesi için uygulanabilir bir iktisadi strateji değil. Çin, Hindistan ve malların Türkiye ve Kazakistan gibi dost ülkeler üzerinden sevk edildiği “paralel pazarlar” sayesinde yaptırımlar Rusya’nın ekonomisini çökertmedi. Ancak lastik, baskı kâğıdı, uçak parçaları ve ilaç gibi çok çeşitli mallarda kıtlık giderek artıyor. ABD Hazinesinin analizine göre Rusya ekonomisi, Putin’in savaşı başlatmadığı senaryodan yüzde 5 daha küçük.

Bakanlığın baş yaptırım ekonomisti Rachel Lyngaas, savaş, yaptırımlar ve Moskova’nın siyasi tepkisinin birleşiminin “hızla artan harcamalara, değer kaybeden rubleye, artan enflasyona ve istihdam kaybını yansıtan sıkı bir işgücü piyasasına katkıda bulunarak” ülke ekonomisini “ciddi bir ekonomik baskı altına soktuğunu” söyledi. Rusya’ya zarar veren temel faktörler arasında göç, yüksek teknoloji ithalatında yaşanan zorluklar, tedarik zincirlerinin yeniden yönlendirilmek zorunda kalması ve Batı pazarlarına erişim eksikliği yer alıyor.

Putin bundan sonra ne yapacak?

The Times’tan Roger Boyes, Putin’in mart ayındaki devlet başkanlığı seçimlerini atlattıktan sonra sivil seferberliğin kapsamını genişletmeye hazırlandığını ifade ediyor. Rusya’nın uzun vadeli ve yıpratıcı bir savaşta kuvvetlerini yenileme kabiliyeti, Ukrayna’ya karşı en önemli avantajı. Fakat bu durum sivil ekonomide halihazırda ciddi boyutlarda olan işgücü sıkıntısını daha da artıracak ve savunma sanayisini de giderek daha fazla etkileyecektir. Halihazırda yaklaşık iki milyon mühendis ve diğer işçileri istihdam eden savunma sanayisinde 400 bin açık var.

Capital Economics’ten Liam Peach, asıl önemli olanın arz faktörleri üzerindeki kısıtlamalar olduğu görüşünde. Peach, Rusya’nın GSYİH’sine şu ana kadar vurulan darbenin ABD Hazinesinin yüzde 5 tahmininden ziyade yaklaşık yüzde 3 olduğunu ama daha da önemlisi, “arz kısıtlamalarının uzun yıllardır olmadığı kadar bağlayıcı olduğunu” söylüyor.

Peach, “Savaşın ve yaptırımların en büyük ve belki de daha uzun süreli sonuçlarından biri, son iki yılda Rusya’nın arz kapasitesindeki devasa düşüşün, ekonominin enflasyon baskısı yaratmadan büyüme kabiliyetini kayda değer ölçüde sınırlamasıdır. Dolayısıyla ekonomi şimdiye dek yaptırımlarla başa çıkmış olsa da daha büyük bir savaş çabası Rusya’nın makro istikrarı açısından istikrarsızlaştırıcı olabilir,” diyor.

Putin açısından, kurgulanmış bir oylamada yeniden seçilmeyi “kazanmak” kolay olacaktır. Önümüzdeki yıllarda ekonomisini yönetmek ise çok daha zor olacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: 10 Şubat’ta Bloomberg, “Almanya’nın endüstriyel süper güç olarak günleri sayılı” başlığıyla bir makale yayımladı ve makalenin özeti başındaydı: “Enerji krizi pek çok işletmeye ölümcül darbe vurdu. Siyasi olarak felç olmuş Berlin’in herhangi bir reçetesi yok gibi görünüyor.”

Genel olarak, enerji krizinin Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden ve Brüksel’in müteakip tek taraflı yaptırımlarından sonra doğalgaz tedarikinin azalmasıyla başladığı iddia edilse de mesele çok daha öncesine dayanıyor. Gaz fiyatları 2021 yılı sonunda 1000 metreküp başına 2 bin dolar seviyesindeydi ki bu rakam Gazprom’un Avrupalı müşterilerinden aldığı fiyatın on katıydı.

Bu, anlatılanın aksine bizzat Brüksel’in eliyle yaratılmış bir sorun: Jean-Claude Juncker yönetimindeki AB Komisyonu, Avrupa doğalgaz piyasasında reforma giderek gazı borsa spekülasyonu nesnesi haline getirdi. Bu sayede gaz kıtlığı olduğunda ithalatçılar için kazançlı bir durum ortaya çıktı, zira Gazprom’dan ucuza aldıkları gazı borsada fahiş kârla satabiliyorlardı. AB yaptığı reformla, daha önce neredeyse 50 yıl boyunca düşük fiyatlarla yeterli gazı garanti eden uzun vadeli tedarik sözleşmelerini hedef almıştı.

Bu ucuz enerji, Alman sanayisinin temel taşıydı. ABD on yılı aşkın bir süredir LNG’sini Avrupa’ya satmaya çalışıyor ama LNG Rus gazından çok daha pahalı ve bu nedenle normal şartlar altında Avrupa’da rekabetçi bir ortam olamazdı. Juncker’ın gaz piyasası reformu ve Şubat 2022’nin sonundan itibaren Brüksel ve Berlin’in Rusya’dan doğalgaz ithalatını azaltma çabaları sayesinde ABD, 2022 yazında hedefine ulaşmış oldu. Nitekim Kuzey Akım sabotajı da ucuz Rus gazının devrinin nihai anlamda kapanmasını sağladı.

Avrupa’daki enerji fiyatları, sürecin 2021 yazında başlamış olmasından da anlaşılacağı üzere, Ukrayna krizinden tamamen bağımsız olarak yükselişe geçti. Ukrayna krizine Brüksel ve Berlin’den gelen tepkiler bunu sadece hızlandırmış ve pekiştirmiş oldu.


Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

AB’de endüstriyel elektrik kullanımı çöküyor. ABD’li karar mercilerinin “Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretleri yok.”

Robert Bryce

12 Şubat 2024

Bloomberg’in 9 Şubat tarihli haberinin başlığı Avrupa’da yaşanan felaketi özetliyor: “Almanya’nın endüstriyel bir süper güç olarak geçirdiği günler sona eriyor.” Makalede şöyle deniyor: “Avrupa’nın en büyük ekonomisinde imalat üretimi 2017’den bu yana düşüş eğiliminde ve rekabet gücü azaldıkça düşüş hızlanıyor.”

Almanya bir kez daha “Avrupa’nın hasta adamı” oldu. Ancak mesele sadece Almanya değil. Tüm Avrupa’da sanayi kapasitesi daralıyor. Geçtiğimiz ay Tata Steel, Britanya’daki son iki ocağını bu yılın sonuna kadar kapatacağını duyurdu; bu hamle “Galler’deki Port Talbot çelik fabrikasında 2 bin 800’e varan iş kaybına” neden olacak.

Slovalco, 70 yıllık faaliyetinin ardından Ocak 2023’te Slovakya’daki alüminyum izabe tesislerini kalıcı olarak kapatacağını duyurdu. Ülkenin en büyük elektrik tüketicisi olan şirket, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle izabe tesislerini kapattığını söyledi.

Avrupa, kendi kendini şarampole sürükledi. Net sıfır hayalleri, alternatif enerjiye hücum, agresif karbonsuzlaştırma zorunlulukları ve artık mevcut olmayan Rus doğalgazına bel bağlama yönündeki stratejik gaf gibi kötü politika kararları sanayisizleşmeyi tetikliyor. Durum ne kadar kötü? Heritage Foundation’da araştırma görevlisi olan Mario Loyola, 28 Ocak’ta The Hill’de Avrupa’nın erimesi hakkında keskin bir makale yazdı. Avrupa Komisyonu verilerine göre, kıtadaki sanayi üretimi “Kasım 2023’te sona eren 12 ayda yüzde 5,8 düştü. Sermaye malları üretimi yaklaşık yüzde 8,7 azaldı. Tesis ve ekipman yatırımları dibe vurdu,” diye yazdı.

Tüm bu berbat politikaların sonucu; elektrik fiyatlarında şaşırtıcı artışlar. Loyola, Avrupa’da elektrik fiyatlarının “pandemi öncesi seviyelerinin üç katına ulaştığını” belirtiyor. Enerji analisti Rupert Darwall, kısa bir süre önce Britanya’daki büyük işletmelerin 2004 yılına kıyasla beş kata kadar daha fazla elektrik ücreti ödediğini bildirdi.

Elektrik kullanımı ekonomik canlılığın en güvenilir barometrelerinden biridir. Sahiden de elektrik, dünyanın en önemli ve en hızlı büyüyen enerji türü. Ekonomik büyüme elektrik kullanımına yön verir ve bunun tersi de geçerlidir. Sağlıklı ekonomiler elektriğe ihtiyaç duyar, hem de çok fazla. Kötüleşen ekonomilerde ise elektrik kullanımı azalır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre geçen yıl küresel elektrik talebi yüzde 2,2 oranında arttı. Paris merkezli ajans, küresel elektrik talebinin 2026 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,4 artmasını bekliyor ve “talep hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde daha hızlı elektrik büyümesine katkıda bulunacak olan iyileşen ekonomik görünüm tarafından yönlendirilecektir,” diyor.

Çin ve Hindistan hızlı büyümelerini sürdürüyor. IEA, Çin’in elektrik talebinin 2023 yılında yüzde 6,4 gibi yüksek bir oranda arttığını tahmin ediyor. Ajans, Çin’in elektrik talebinin 2026 yılına kadar saatte 1400 teravat artmasını bekliyor ki bu da “AB’nin mevcut yıllık elektrik tüketiminin yarısından daha fazla” bir enerji miktarı anlamına geliyor. Hindistan’daki elektrik talebi 2023’te yüzde 7 artarken, 2022’deki yüzde 8,6’lık büyümeye kıyasla hafif bir düşüş gösterdi. IEA, Hindistan’da “devam eden hızlı iktisadi genişleme ve alan soğutmaya yönelik güçlü talebin büyümenin ana dayanakları olduğunu” belirtti. Aralık ayında bu sayfalarda da belirttiğim üzere, Çin ve Hindistan’daki yeni elektrik talebinin büyük bir kısmı kömür yakılarak karşılanıyor (ABD’de elektrik talebi geçen yıl yüzde 1,6 oranında azaldı; IEA bu azalmadan daha ılıman hava koşullarını, azalan üretimi ve “otomotiv sektöründeki grevleri ve genel enflasyonist baskıları” sorumlu tuttu).

Çin ve Hindistan’daki yüksek büyüme, elektrik kullanımının geçen yıl yüzde 3,2 oranında azaldığı Avrupa’daki durumla net bir tezat oluşturuyor. IEA, elektrik kullanımındaki düşüşün 2022’deki yüzde 3,1’lik düşüşü takip ettiğini ve AB’deki elektrik talebinin “en son yirmi yıl önce görülen seviyelere düştüğünü” belirtiyor: “2022’de olduğu gibi, sanayi sektöründeki zayıf tüketim elektrik talebini azaltan ana faktör oldu.” AB’nin sanayi elektriği kullanımındaki düşüş çarpıcı olmaktan öte bir şey değil. 2022 yılında AB’de endüstriyel elektrik talebi yüzde 5,8 oranında azaldı. IEA, 2023’te yüzde 6 daha düşeceğini tahmin ediyor.

Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve IEA raporu, 26 Şubat’ta Washington D.C.’de düzenlenecek olan Ulusal Düzenleyici Kamu Hizmetleri Komisyoncuları Birliği toplantısındaki açılış konuşmam için slaytlar hazırladığım bu hafta aklımda. Bu beş grafik Avrupa’nın sanayisizleşmesini ve bunun neden devam edeceğini gösteriyor.

Grafik 1

IEA’ya göre, Almanya’daki elektrik talebi “2023’te yüzde 4,8 gibi kayda değer bir oranda azaldı… Talep azalması özellikle 2023’ün ilk altı ayında üretimde yüzde 13’lük bir düşüşle karşı karşıya kalan enerji yoğun sanayide öne çıkıyor.” Elektrik kullanımındaki bu azalma, Almanya’nın sanayi üretimindeki süregelen düşüşü yansıtıyor. Bu (biraz bulanık) grafikte, bu makalenin başında bahsedilen Bloomberg’ün haberinden bir ekran görüntüsü kullanılmıştır.

Grafik 2

Grafik 3

Grafik 4

Grafik 5

Bu slaytlar ve Avrupa ağır sanayisinin süregelen yıkımı, Britanya Yenilenebilir Enerji Vakfı’ndan John Constable’ın beş bölümlük yeni belgesel dizimiz Juice: Power, Politics & The Grid’de ifade ettiği keskin sözleri akla getiriyor.

Aynı zamanda Küresel Isınma Politikası Vakfı’nda enerji editörü olan Constable, sert bir uyarıda bulunuyor. Üçüncü bölümde şöyle diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karar mercilerine Avrupa örneğini çok ama çok dikkatli incelemelerini söylüyorum. Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretiniz yok. Biz bunu sizin için test ettik.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English