Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Ukrayna’daki savaşın tarihsel ve ideolojik kökenleri

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri müdahalesinin gerekçeleri hakkında Batı basının yorumları son derece sığ kaldı. Çoğu yorumcu ve uzman, ihtilafın kökenlerini değil geçen yüzyılda aramayı, son 8 yılda yaşananları bile hesaba katmayı tercih etmedi. Daha önce Dünya Bankası’nda görev yapan Sırp asıllı Amerikalı ekonomist Branko Milanovic, kişisel blog sayfasında iki parça halinde yayımladığı makalede, Ukrayna’da devam eden savaşın Batı ana akım medyasındaki ele alınışında yapılan hataları değerlendiriyor.


Ukrayna’da devam eden savaşın kökeni hakkında dört tarihsel-ideolojik teori

Branko Milanovic
26 Aralık 2022

Birinci ve en popüler teori, savaşı demokrasi ve otokrasi arasındaki bir savaş olarak kavrıyor. Rusya’nın bir diktatör tarafından yönetildiği ve Ukrayna’nın halk tarafından seçilen bir devlet başkanı tarafından yönetildiği önermesine dayanıyor. Fakat bu görüş, Ukrayna’da 2004’teki iktidar değişikliğinin hileli seçimlere dönük toplumsal bir isyanın sonucu olduğu, 2014’teki değişikliğin ise meşru olarak seçilmiş bir hükümete karşı darbe olduğu gibi bir dizi gerçeği göz ardı ediyor.

Üstelik Ukrayna, savaştan önce ve hatta 2014’ten önce, Sovyetler Birliği sonrasının en başarısız devletiydi. Sadece yolsuzluk düzeyi son derece yüksek değildi, parlamento büyük ölçüde işlevsizdi, Zelenskiy’in iktidara gelmesine yardım edenler de dahil olmak üzere çeşitli oligarklar zincirlerini kırdı ve kontrol edilemez hale geldi, ancak Ukrayna’nın ekonomik performansı Sovyetler Birliği sonrasının tüm ülkeleri arasında muhtemelen en kötüsüydü. 1990’da Rusya ve Ukrayna’nın kişi başına düşen GSYİH’si epey birbirine yakınken işgalin arifesinde Rusya’nın kişi başına düşen GSYİH’si Ukrayna’nın iki katından fazlaydı. Ukrayna’nın bir şekilde Rusların bakış açısına göre otokrasiye karşı alternatifi temsil ediyor veya etmiş olduğu görüşünü hakikatler yalancı çıkarıyor, nüfus hareketliliği “tam aksi” yönde: Ukraynalılar Rusya’ya taşındı ve Rusya’da çalıştı zira Rusya’daki ücretler, Ukrayna’ya taşınan Ruslarınkinin yaklaşık üç katıydı.

Bu naif teori, komünizmin halefi bölgede yaşanan tüm savaşların, etnik temelli cumhuriyetçi sınırlar boyunca dağılmış eski federe devletlerde meydana geldiği gerçeğini göz ardı ediyor. Ve bu savaşların 12’sinden 11’i, toprak kontrolüne yönelik çağ dışı savaşlardı. Demokrasi veya otokrasi ile hiçbir ilgileri yoktu. Bu naif teori, otokratik devletlerin aynı safta yer almadıkları gerçeğini de göz ardı ediyor: Rusya ile müttefik olan Belarus’lara karşılık, Ukrayna ile ittifak halinde olan, eşit derecede otokratik bir Azerbaycan var.

Bu naif teori, her şeyden evvel basitliği hasebiyle popüler. Ne Rusya ne de Ukrayna hakkında tarih bilgisi gerektirir, komünizm hakkında herhangi bir bilgi gerektirmiyor, hatta komünist federasyonların dağılma sebepleri hakkında herhangi bir görüş [hatta uzmanlık] de gerektirmiyor. Cehalete yaslanan ve cehaletten beslenen bir teori. İkincisi bu naif teori, Batı’daki, mevcut savaşı ABD ile Çin’i karşı karşıya getirecek çok daha büyük bir savaşın habercisi olarak gören savaşperver liberal ve sağcı çevrelere hizmet ediyor. Bu potansiyel savaş, jeopolitik üstünlüğe dair bir savaş olarak değil de bir değerler çatışması olarak görülürse çok daha kabul edilebilir hale geliyor.

Mevcut savaşın ikinci izahı, savaşın Rus emperyalizminin neticesi olduğu savını sunuyor. Bu teoriye göre Putin rejimi, Romanya’dan (Moldova) Polonya’ya, Baltıklardan Finlandiya’ya kadar Rusya’nın çevresindeki toprakları kendi boyunduruğuna ve kontrolüne almaya çalışan Çarlık rejiminin varisi. Bu teori, büyük ölçüde Putin’in savaştan hemen önce yaptığı ve kendine gerekçe bulma maksatlı açıklamalarıyla destekleniyor. Putin’e göre Rusya, tarihsel topraklarının [Büyük Katerina tarafından fethedilen ve bugün Putin’in resmen geri aldığı Novorusya dahil] komünistler tarafından çar çur edildiği bir “ihanetler yüzyılı” yaşadı. Böylelikle Putin, önce Donbass’ı Ukrayna’ya verdiği için Lenin’e, sonra Polonya’nın doğusunu Ukrayna’ya verdiği için Stalin’e ve son olarak da Kırım’ı Rusya’dan Ukrayna’ya devrettiği için Hruşçov’a saldırıyor. Genellikle milliyetçi Büyük Rusyacı yazarlar tarafından yapılan ima, komünist rejimin, Rusya’nın geleneksel/tarihsel topraklarını sağa ve sola dağıtan ve Büyük Rus şovenizmine karşı kin duygularını yatıştırmak için diğer milletlere veren Rus düşmanı bir “komplo” olduğu.

Dolayısıyla bu teori, ilginç bir şekilde Rus emperyalizminin bir anlamda Rusların fıtratında olduğunu iddia edenlerle Putin’in propagandacılarını ortaklaştırıyor. Bu teorinin gerçeklikle bir ilişkisi var, fakat sorun şu ki, mevcut Rus milliyetçiliği ve emperyalizm dalgasının kökenini ele almıyor. Bu, 19. yüzyıl Rus milliyetçiliğini açıklayabilir, ancak kökleri 1917’den beri yaşananlarla çok daha makul bir şekilde açıklanan günümüz Rus milliyetçiliğini açıklayamaz.

Savaşın kökenlerine dair üçüncü görüş, mevcut milliyetçiliğin köklerine bakıyor. 1989–1992’in komünizmin çöküşüne yol açan tarihsel hadiselerinden başlıyor. Komünizmin çöküşünün sebebi, Batı’daki popüler anlatıda sıklıkla iddia edildiği gibi demokratik devrimler değildi. Bunlar gerçekte Sovyetler Birliği’nin dolaylı hakimiyetindeki ulusal kurtuluş devrimleriydi. 1989’da kendi kaderini tayin etmenin nüfusun birçok kesiminde yaygın olarak kabul görmesi nedeniyle görünürde demokratik bir biçim aldılar. Böylece milliyetçilik ve demokrasi kaynaştı ve bunları birbirinden ayırmak zorlaştı. Bu, özellikle Polonya veya Macaristan gibi etnik anlamda homojen olan ülkelerde böyleydi: Milliyetçilik ve demokrasi aynıydı ve hem yerli devrimcilerin hem de Batılı gözlemcilerin ikincisini vurgulamayı ve birincisini [milliyetçiliği] hafife almayı tercih etmeleri anlaşılabilir. Bu ikisini ancak çok etnikli federasyonlarda yaşananlara baktığımızda ayırt edebiliyoruz.

Demokrasiyi 1989 devrimlerinin ilham kaynağı olarak gören teoriler, tüm komünist etnik federasyonların nasıl dağıldığını açıklayamıyor. Zira eğer demokrasi devrimcilerin temel kaygısıysa, bu tür federasyonların demokratikleştikten sonra dağılmaları için hiçbir neden yoktu. Üstelik parçalanma, demokrasiye ilave olarak [hatta demokrasinin bir parçası olarak] çokkültürlülüğü bir gereklilik olarak kabul eden kapsamlı liberal anlatı dahilinde de hiç mantıklı değil. Eğer demokrasi ve çokkültürlülük 1989 devrimlerinin ilham kaynağı olsaydı, Sovyetler Birliği, Çekoslovakya ve Yugoslavya federasyonları ayakta kalmalıydı. Bunların olmaması, devrimin arkasındaki öncü güçlerin milliyetçilik ve kendi kaderini tayin etme talebindeki güçler olduğu açıkça gösteriyor.

Dahası, söz ettiğim gibi 1989 devrimlerinin demokratik özü olduğu teorisi, neden tüm çatışmaların ve savaşların dağılmış komünist federasyonlarda meydana geldiğini ve Ukrayna’daki mevcut savaş da dahil olmak üzere 12’sinden 11’inin sınırlarla alakalı etnik çatışmalar olduğunu açıklayamıyor. Bu tür çatışmaların iç siyasi aranjman veya devlet yapısıyla [demokrasiye karşı otokrasi] hiçbir ilgisi yok, daha ziyade toprak fethi, milliyetçilik ve “yanlış” devletlerde bulunan azınlıkların kendi devletlerine sahip olma veya komşu bir devlete katılma arzusuyla ilgileri var. Bu temel gerçeklerden ana akım hikâye anlatımında neredeyse hiç bahsedilmez. Bunun iyi bir nedeni var: Basite indirgeyen “demokratik anlatıya” karşı çıkıyorlar.

Dördüncü teori, çıkış noktasını üçüncü teoriden alıyor, ancak bir adım daha ileri gidiyor. Diğer tüm teoriler tarafından göz ardı edilen o can alıcı soruyu soruyor: Etnik federasyonların dağılmasına yol açan milliyetçilik nereden geldi? Yanıt, komünist federasyonların anayasal yapılanmasında ve ekonomide aranmalı. Bilindiği gibi komünistler, yalnızca kapitalizmle alakalı ekonomik sorunları değil, aynı zamanda birkaç yüzyıldır Doğu Avrupa’yı alt üst eden etnik sorunu da çözmeye çalıştılar. Geniş anlamda özerkliği savunmaktan ulusal kendi kaderini tayin hakkını savunmaya doğru evrilen Austro-Marksist yaklaşımı izlediler. Bu nedenle Sovyetler Birliği etnik temelli devletlerden oluşan bir federasyon olarak yaratıldı. Sovyetler Birliği, her etnisiteye kendi cumhuriyetini, anayurdunu vererek etnik meseleyi aşmalıydı. Bu bakış açısına göre Sovyetler Birliği, gelecekte aynı anda iki işlevi — mensuplarının ulusal güvenliğinin sağlanması ve kapitalizmin ortadan kaldırılması sayesinde hızlı ekonomik kalkınma — yerine getirecek ulusal tabanlı devletlerden oluşacak bir küresel federal devletin planını hazırladı. Aynı yaklaşım diğer iki etnik federasyon — Çekoslovakya ve Yugoslavya —  tarafından da benimsendi.

Bu yaklaşım kağıt üzerinde çok mantıklıydı ve komünizm hızlı ekonomik büyüme vaadini yerine getirmiş olsaydı muhtemelen etnik sorunu da çözebilirdi.

Komünist federasyonların etnik sorunu çözememesinin nedeni 1970’lerde çok daha iyi anlaşıldı. Bunun başlıca nedeni, gelişmiş Batı’yı yakalayamayan ekonomik başarısızlıktı. Bu başarısızlık daha belirgin hale geldikçe, tek parti sistemi koşullarında farklı Komünist parti elitlerinin edinebilecekleri tek meşruiyet, kendilerini kendi cumhuriyetlerinin ulusal çıkarlarının doğal hamilleri olarak sunmaktı. Piyasa ilişkilerinin yokluğunda ve keyfi fiyatlandırmanın olduğu yerde, her cumhuriyet diğerleri tarafından sömürüldüğünü iddia edebilirdi. Özerk seçkinler, yurt içinde [kendi cumhuriyetlerinde] daha popüler olmak ve seçimlerin olmadığı durumlarda bir miktar meşruiyet kazanmak için buna bel bağladılar. Özerk siyasi yapıların tek parti devleti içinde meşru yapılar olarak görülmeleri onlara yardımcı oldu. Böylece özerk seçkinler, meşruiyet ve halk desteği kisvesini elde etmek için [onları baskıdan sorumlu kılacak olan] mevcut siyasi sistemin dışına çıkmak zorunda kalmadılar. İronik bir şekilde, bu özerk yapılar var olmasaydı, yani çokuluslu devletler basit üniter devletler olsaydı, yerel komünist seçkinler diğer seçkinlere meydan okuyacak ve kendilerini ulusal çıkarların savunucuları olarak yansıtacak araçlara veya siyasi dayanağa sahip olmayacaktı. Ancak bunu yaparak, nihayetinde ülkeleri parçalayan milliyetçi ideolojilerin yayılması ve kabul görmesi için de temel oluşturdular.

Bu nedenle mevcut savaşı daha iyi anlamak açısından tarihe dönüp bakmak önemli. Bugün gözlemlediğimiz şeye iki faktör neden oluyor: Birincisi, eski komünist ülkelerin başarısız iktisadi kalkınması ve ikincisi, özerk seçkinlerin kendi seçmenlerinin milliyetçi çıkarlarını savunarak ekonomik başarısızlığı örtbas etmelerini sağlayan yapısal siyasi düzen. İkincisi hem kolay bir çözümdü hem de rejimin örgütlenme biçimi buna olanak sağladı. Biri kapitalizme dönüşü savunursa, muhtemelen işinden atılacak ya da hapse girecekti. Ancak, cumhuriyetine eşit olmayan bir şekilde davranıldığını iddia ederse, muhtemelen iktidar basamaklarını tırmanacaktı.

Ulusal çıkarların bu şekilde meşrulaştırılması, o zamanlar milliyetçi ideolojilerin, nihayetinde ulusal bağımsızlık arzusunun ve 1989’daki devrimleri motive eden ve devam ettiren milliyetçilik dalgasının meşrulaştırılmasını sağladı. Bu devrimlerin itici gücü hem etnik olarak homojen hem de etnik olarak heterojen ülkelerde aynıydı: Milliyetçilikti. Fakat ilk gruptaki ülkelerde milliyetçilik demokrasiyle birleşti ve ikinci gruptaki ülkelerde çözümlenmemiş toprak sorunları nedeniyle milliyetçilik savaşlara yol açtı. Rusya güçlü bir milliyetçi tavra geçmekte yavaş kaldı ve tepkisinin gecikmiş olduğu görülebilir. Ancak hacmi, büyük nüfusu ve muazzam ordusu nedeniyle milliyetçilik hakim olduğunda barış için çok daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Açık konuşmak gerekirse aynı milliyetçi ideolojiye sahip çok küçük bir devlet, dünya barışı için 6 bin nükleer füzeye sahip bir devletten çok daha az tehdit oluşturuyor.

Mevcut savaşın köklerinin tarihsel olduğunu ve komünist federasyonların ilk kuruluşunda ve komünist kalkınma modelinin başarısızlığında yattığını görmeden, mevcut çatışmayı, diğer tüm çözümsüz kalanları ve hatta belki henüz gelmemiş olanları anlamamız pek mümkün değil.

DÜNYA BASINI

Mahmud Abbas birliği korumak için olası baskılara direnecek mi?

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız uzman görüşlerine yer verilen haber Filistinli grupların Pekin’de imzaladığı uzlaşı anlaşmasının sürdürülebilir olup olmadığına yanıt bulmaya çalışıyor. İsrail ve muhtemelen ABD tarafından baltalanacağı düşünülen uzlaşının yumuşak karnı ise Filistin Yönetimi:

****

‘Başarılı olması için baskı var’: Fetih-Hamas birlik anlaşması sürdürülebilir mi?

Analistlere göre Fetih Hareketi’nin siyasi iradesinin olup olmadığı görülecek, İsrail ise anlaşmayı bozmaya çalışabilir.

Mat Nashed

Analistler, Filistinli grupların salı günü bir “ulusal birlik” anlaşması imzalayarak, ideolojik farklılıklarını ve acı dolu geçmişlerini bir kenara bırakıp İsrail’in işgaline son vermek için lobi yapabileceklerine dair hem umut yarattığını ancak bazı şüpheler olduğunu söylüyor.

Çin’in başkenti Pekin’de üç gün süren yoğun görüşmelerin ardından imzalanan anlaşma, geçici bir “ulusal uzlaşı” hükümetinin savaş sonrası Gazze’nin kontrolünü üstlenmesi ve ortak kendi kaderini tayin etme arayışını ilerletmesi için zemin hazırladı. Ancak Fetih Hareketi ve Hamas arasında daha önce yapılan birçok uzlaşma girişiminin başarısız olması nedeniyle bu atılım kuşkuyla karşılandı.

Katar’ın başkenti Doha’daki Middle East Council on Global Affairs adlı düşünce kuruluşunda İsrail-Filistin uzmanı olarak çalışan Ömer Rahman, “Biraz şüphe olması doğal, ancak bu anlaşmanın kalıcı olacağından umutluyum” dedi.

“Gazze ve Batı Şeria’daki durum göz önüne alındığında bunun başarılı olması için baskı var. Bence tüm taraflar bunun gerçekleşmesi gerektiğini biliyor” diyen Rahman, Gazze’deki savaşın ve işgal altındaki Batı Şeria’da artan yerleşimci şiddeti ve toprak gaspının getirdiği aciliyete atıfta bulundu.

BM uzmanlarına göre, 7 Ekim’de Hamas öncülüğünde İsrail topluluklarına ve askeri karakollarına düzenlenen ve bin 139 kişinin öldürüldüğü ve 251 kişinin esir alındığı saldırıdan bu yana İsrail, Gazze’de soykırıma varabilecek yıkıcı bir saldırıyla karşılık verdi.

İsrail son dokuz ayda 39 binden fazla Filistinliyi öldürdü ve iki milyon 300 binlik Gazze nüfusunun neredeyse tamamını yerinden etti. Gazze’deki savaş uluslararası manşetleri belirlerken, İsrail’in 2024 yılında işgal altındaki Batı Şeria’da son 30 yılda herhangi bir yılda olduğundan daha fazla Filistin toprağını sessizce ele geçirmesine yol açtı.

İsrail işgalini derinleştirirken, Filistinli iki büyük grup Fetih Hareketi ve Hamas bölünmüş durumda kaldı. Fetih Hareketi, Batı Şeria’nın büyük bir bölümünü 1993 Oslo Anlaşmalarından doğan ve Fetih’e şiddetten vazgeçmesi ve İsrail’i tanıması karşılığında Filistin devletinin kurulacağının vaat edildiği Filistin Yönetimi aracılığıyla kontrol ediyor.

Buna karşılık Hamas silahlı mücadeleye bağlı kaldı ve 2007’de iki taraf arasında yaşanan kısa bir iç savaşta Fetih Hareketi’ni kovduğundan beri Gazze’yi kontrol ediyor.

Kanlı geçmişe rağmen, her iki taraf da 12 daha küçük grupla beraber Pekin anlaşmasını imzaladı. El Cezire’nin elde ettiği bir anlaşma kopyasına göre bu anlaşma, nihai olarak İsrail işgali altındaki Doğu Kudüs, geniş Batı Şeria ve Gazze’de (İsrail’in 1967 Arap-İsrail savaşında ele geçirdiği topraklar) bir Filistin devleti kurmayı hedefliyor.

Anlaşma kalıcı olacak mı?

Uluslararası Kriz Grubu (ICG) Filistin uzmanı Tahani Mustafa, Fetih Hareketi ve Ebu Mazen olarak da bilinen Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ın Hamas’la daha önce yapılan uzlaşma anlaşmalarını baltaladığını söyledi.

El Cezire’ye konuşan Mustafa, Abbas’ın ve yakın sırdaşlarının İsrail işgaline karşı Filistin yönetimini birleştirmek için gerçek bir siyasi irade göstermediğini söyledi.

Mustafa’ya göre Fetih Hareketi, teoride Filistinlileri uluslararası alanda temsil eden Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) üzerinde tek kontrol sahibi olduğunu ve Hamas ve diğer fraksiyonlar bu yapıda temsil edilirse çoğunluğunu kaybetmekten korkuyor.

Mustafa, “Hamas’ı ve İslami Cihad’ı da eklerseniz, Fetih Hareketi’nin tekeli sona erer” dedi.

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri de uzlaşma anlaşmasını baltalamaya çalışabilirler.

İsrail, savaş sonrası senaryoda Filistin Yönetimi’nin ya da Hamas’ın Gazze’nin kontrolünü ele geçirmesine izin vermeyi reddederken, ABD de uzun süredir Hamas’ın İsrail’i tanımasını ve Filistin hükümetinin bir parçası olmadan önce şiddetten vazgeçmesini istiyor.

2017’de Hamas, 1967 sınırlarına göre bir Filistin devleti kurulmasını kabul eden yeni bir tüzük sundu. Hamas tarafından daha önce yapılan açıklamalar ve hareketlerle uyumlu olan bu hamle, İsrail’in fiilen tanınması anlamına geliyordu.

Mustafa, “Hamas, İsrail’in var olma hakkını hiçbir zaman [açıkça] tanımadı çünkü İsrail’e aynı şeyi Filistinliler için de yapması yönünde hiçbir zaman baskı yapılmadı” dedi.

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin İsrail-Filistin uzmanı Hugh Lovatt, İsrail’in bu anlaşmayı rayından çıkarmak için Batılı müttefiklerine Filistin Yönetimi’ne verdikleri fonları kesmeleri için baskı yapmasının oldukça olası olduğunu söyledi.

El Cezire’ye konuşan uzman, “Filistin Yönetimi mevcut haliyle ancak ABD ve Avrupa’nın yakın işbirliği ve finansman desteğiyle ayakta kalabilir” dedi.

Lovatt, “Ancak bu sadece Filistin Yönetimi’nin hayatta kalmasıyla ilgili bir mesele değil, aynı zamanda Filistin Yönetimi’nin kilit isimlerinin kişisel hayatta kalma meselesi… kendi kişisel konumlarını zayıflatabilecek herhangi bir anlaşmaya çok ilgi duymuyorlar” diye ekledi.

El Cezire yorum için Filistin Yönetimi Başkanlığı sözcüsü Nebil Ebu Rudeyne ve Filistin Yönetimi’nin Birleşik Krallık misyonunun başındaki Husam Zomlot’a ulaştı. Her iki isim de haber yayınlanmadan önce yorum taleplerine yanıt vermedi.

Ancak Lovatt, Filistin Yönetimi’nin, İsrail’i resmen tanımak ve şiddetten vazgeçmek gibi Oslo Anlaşmaları’nın şartlarına uymayı reddetmesi nedeniyle önceki birlik anlaşmalarının çökmesinden Hamas’ı sorumlu tuttuğunu söyledi.

“Abbas’ın söylediğini gördüğümüz şey… bir anlaşma istiyoruz ama uluslararası meşruiyete dayanan bir anlaşma” diye ekledi.

Bu anlaşma neden önemli?

Daha önceki uzlaşma anlaşmaları başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da Rahman bu anlaşmanın başarıya ulaşmasının hayati olduğunu söyledi.

Rahman’a göre İsrail-Filistin konusunda uluslararası kamuoyunda rüzgarlar değişiyor ve bu da birleşik bir Filistin liderliğinin Gazze’deki “soykırıma” ve İsrail’in Batı Şeria’daki “ilhakçı baskısına” son vermesi için bir fırsat yaratıyor.

Dünya Mahkemesi olarak da bilinen Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) “tavsiye niteliğindeki görüşü”, İsrail’in Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki 57 yıllık işgalini kısa bir süre önce “yasadışı” olarak sınıflandırdı. Mahkeme, yerleşim yerlerinin inşası ve genişletilmesi de dâhil İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında varlığını sürdürmesinin “uluslararası hukuku ihlal ettiğini” söyledi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu kararı “saçma” olarak nitelendirdi ve İsraillilerin “atalarının yurdundaki kendi topluluklarında yaşamalarının” yasadışı olamayacağını söyledi.

Rahman, “Durum açıkça vahim ve Filistinlilerin uluslararası toplumu Filistinlileri savunmak için bir araya getirecek bir tür birleşik liderliğe ihtiyacı var” dedi.

Ancak bu birlik -en azından şimdilik- savaşın gidişatını şekillendirmede en etkili küresel aktör olan ABD tarafından desteklenmiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Matthew Miller salı günü düzenlediği basın brifinginde anlaşmayı yorumlarken “Bir terör örgütünün rolü olamaz” dedi.

Hamas ABD, İsrail ve Avrupa Birliği tarafından “terörist” olarak tanımlanan bir grup ancak pek çok Filistinli, Hamas’ı meşru bir direniş grubu olarak görüyor.

Lovatt, Filistin Yönetimi karar alma sürecinde Hamas ve diğer gruplara danışarak anlaşmayı uygulamaya kararlı olsa bile ABD baskısının Filistin birliğini sabote edebileceğini söyledi.

Lovatt şunu ekledi: “Bu gerçekten de belirleyici faktör olabilir. Asıl soru şu: [Abbas] kararlılığını sürdürecek mi, yoksa uluslararası baskı karşısında geri adım mı atacak?”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Batı artık küresel ilişkilerin merkezi değil

Yayınlanma

Samir Puri, Nikkei Asia
25.07.2024

Dünya meselelerinde bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Batılı ülkelerin küresel meselelerin nihai hakemleri olarak hareket etme gücü ve birliği çökmüyor, ancak açık bir düşüş içinde.

Çoğumuz bu noktada hemfikiriz, ancak bu geçiş dönemini Batı’nın içinden mi yoksa dışından mı izlemek daha doğru olur? Perspektif her şeydir. Atlantik’in her iki yakasındaki Batılı ülkelerde yaşayan bizler için popülizm siyaseti, değişen dünyayı izlerken kaçınılmaz olarak önemli bir tartışma konusu haline geliyor.

Daha “ulus öncelikli” liderler ve partiler güç kazandıkça, Batı’nın siyasi karakterinin hızla değişmekte olduğu açıktır. Kasım ayındaki ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın olası zaferi ya da Macaristan Cumhurbaşkanı Viktor Orban’ın ülkesinin Avrupa Birliği dönem başkanlığını kullanarak geleneksel Batılı dış politika elitlerine çelişkili mesajlar vermesi buna örnek olarak gösterilebilir.

Bu durum zamanla Batı’nın küresel kişiliğini değiştirecektir.

2020’den bu yana Batı’daki evimden ziyade, Asya’da gelişen bu olayları Singapur’daki görüş noktamdan izliyorum. “Batısızlık: Büyük Küresel Yeniden Dengelenme” adlı yeni kitabımda yazdığım gibi, Batı’nın küresel varlığının yeniden şekillenmesini uzaktan izlemek kendi perspektiflerini sunuyor.

Asya’da, dünyanın değişen ekonomik dengesi Çin ve Hindistan’ın yükselişinde açıkça görülüyor ve Endonezya gibi ülkeler de gelecekte önemli bir büyüme göstermeye hazırlanıyor.

Dünyanın yeniden dengelenmesi sadece “Asya’nın yükselişi” ile sınırlı değildir. Suudi Arabistan, Türkiye ve hatta Güney Afrika gibi ülkelerin küresel meselelerde kendi yollarını çizmek için gösterdikleri stratejik özerklik her geçen ay artıyor.

Batılı olmayan ülkeler için stratejik özerklik ekonomik büyümeden kaynaklansa da bundan çok daha fazlasıyla ilgilidir. BRICS gibi Batılı olmayan kulüplerin genişlemesini de içeriyor. Güney Afrika’nın Batı destekli İsrail’e karşı Hamas’a karşı yürüttüğü savaş nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı dava gibi gelişmeler de bunu kanıtlamaktadır. Batılı olmayan ülkeler küresel görüşün değişmesine yardımcı oldukça, Batılı ülkeler tarafından 7 Ekim’den sonra İsrail’i desteklemek için alınan ilk tutumlar artık “kurallara dayalı uluslararası düzen” kullanılarak inandırıcı bir şekilde sorgulanabilir.

Batılı olmayan dünyanın yükselen başlıca güç merkezleri hızla kendi momentumlarını geliştiriyor. Yüzyıllardır ilk kez Batı her zaman öncü bir rol oynamıyor. Avrupa liderliğindeki deniz sömürge imparatorluğunun önceki dönemleri ve ardından ABD liderliğindeki küreselleşme dönemi düşünüldüğünde, dünya meselelerinde ortaya çıkan dönemin gerçekten de çok farklı olacağı görülecektir.

Batı çökmeyeceği ve ABD ekonomisi canlılığını koruduğu için yanlış sonuçlara varmak kolaydır. Tüm bunları gayri safi yurtiçi hasıla büyüklüğüne göre bir analize indirgemek ve yalnızca ABD ile Çin arasında iki atlı bir yarış olarak görmek çok basite indirgemek olacaktır.

Kişi başına düşen GSYH’ye bakıp, önde gelen Batılı ülkelerin modernleşmenin standart taşıyıcıları olarak diğerlerinin fersah fersah önünde olduğu sonucuna varılabilir. Ya da güçlü ABD dolarının kalıcı gücüne odaklanılabilir.

Bunlar indirgemeci sonuçlara varmaktır. Evet, ekonomik performans, yaşam standartları ve para biriminin gücü büyük önem taşımaktadır. Ancak diğer gelişmelerle birlikte ele alındığında Batı’nın düşüşte olduğu görülmektedir.

Demografi gibi bazı eğilimler ölçülebilir niteliktedir. Diğer eğilimler ise küresel anlaşmazlıkları çözme gücü ve ahlaki güçle ilgilidir. Küresel yeniden dengelenme yalnızca sert güç ve ekonomiyi değil, aynı zamanda standartları belirleme, dikkati yönetme ve krizleri çözme becerisini de içermektedir.

Manşetlerimize hakim olan ve küresel görüşleri derinden ikiye bölen diğer savaştan işlerin ne kadar hızlı değiştiğine dair net bir örnek alalım.

G7 aracılığıyla çalışan Batı, Rusya’nın Şubat 2022’de başlayan barbarca tam ölçekli işgaline karşı Ukrayna’yı övgüye değer bir şekilde destekledi. Ancak milyarlarca dolar harcayarak silahlandırdığı Ukrayna, hala Rus işgalcileri kovacak kadar güçlü değil. Şimdi, küresel yeniden dengelenmeyle ilgili iki gelişme Ukrayna’daki durumu daha net bir şekilde etkiliyor.

Birincisi, Rus ekonomisi Batı ve G7 liderliğindeki yaptırımlardan ve enerji ihracatına getirilen fiyat sınırlamalarından zarar gördü. Ancak ekonomik ceza tehdidi Putin’i 2022 başlarında Ukrayna’yı işgal etmekten caydırmaya yetmedi. Yaptırımların gerçekliği de Putin’i işgalden vazgeçmeye zorlamak için yeterli değil. Dünya ekonomisindeki yapısal değişiklikler, Rusya’nın Çin, Hindistan ve diğer BRICS ülkelerinin yanı sıra Türkiye, Körfez ülkeleri, Endonezya ve diğerleriyle ticaret yapmaya devam ettiği ve savaş ekonomisini sürdürdüğü anlamına geliyor.

İkinci olarak, Batılı olmayan bu ülkeler bir şekilde Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşın müzakere yoluyla sona erdirilmesini savunmuşlardır. Batı ve G7 ise tam tersini savunmuştur. Mükemmel bir ahlaki netlikle, Rusya’nın Ukrayna’da yenilmesi ve saldırganlığı için asla ödüllendirilmemesi gerektiğini savundular. Ancak Trump Beyaz Saray’a dönerse, ABD politikasının bir barış anlaşması lehine Ukrayna’yı terk etmeye kayması bekleniyor.

İronik bir şekilde, Trump’ın dayatacağı böyle bir anlaşma ABD’yi dünyanın geri kalanında genel olarak aynı şeyi savunan kesimlerle daha uyumlu hale getirecektir. Eğer bu gerçekleşirse, Batı’nın küresel haçlı enkarnasyonu bir darbe alacaktır. Onun yerine, otokratik liderlerle anlaşma yapmaktan kaçınmayan, işlevsel yaklaşımları tercih eden popülist bir Batı enkarnasyonu ufukta görünmektedir. Böyle bir dünyadan korkmak başka bir şey, bunun pek çok etmenini anlamak başka bir şeydir.

Sadece Soğuk Savaş sonrası zafer kazanmış Batı’nın sonunu gözlemlemiyoruz, aynı zamanda daha az Batı egemenliğinde bir dünyanın başlangıcını da gözlemliyoruz.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

“Okulu kıran” çocukların ailelerini hapse atmayı öneren başkan adayı: Kamala Harris

Yayınlanma

Editörün notu: Joe Biden’ın çekilmesi ile birlikte Demokratların kasım ayındaki başkan adayı olarak öne çıkan Başkan Yardımcısı Kamala Harris, siyaseten “silik” bir profil olsa da daha önce San Fransisco ve California’daki savcılık deneyimleri karanlık bir geçmişe işaret ediyor. “Beyaz olmayan” ve “ilerici” sayılan bir siyasetçi olmasına rağmen savcılığı döneminde siyahlara yönelik polis şiddeti konusunda tavır almayı reddetmişti. Harris’in en tartışmalı hamlesi ise, “okul asma programı” olarak bilinen 2011 tarihli yasaydı. Bu yasa bölge savcılarının, çocuklarının geçerli bir neden olmaksızın okul yılının yüzde 10’unu kaçırmaları halinde ebeveynleri kabahat işlemekle suçlamalarına ve hapsetmelerine izin veriyordu. Daha sonra sonlandırılan programın, yine en fazla beyaz olmayan toplulukların ebeveynlerine yönelik işlediği yönünde yoğun eleştiriler gelmişti.


“Kamala the Cop”: Biden’ın Olası Halefi Harris’in Karanlık Yüzü

Raphael Schmeller
Berliner Zeitung
23 Temmuz 2024
Çev. Gülçin Akkoç

Sevilmiyor, hata yapmaya meyilli ve kendi partisi içinde tartışmalı durumda. Demokratların başkan adayı olarak yarışa girmesi beklenen Kamala Harris kimdir?

Joe Biden’ın başkanlık yarışından çekilmesinin ardından birçok demokrat coşkuyla Kamala Harris’i desteklemeye başladı. Partinin seçim kampanyası bağışları platformu ActBlue, Biden’ın yerine Demokratların favorisi olan başkan yardımcısı için şimdiden “bağış seli” yaşandığını bildirdi.

Liberal Amerikan medyası Pazar akşamından beri Harris’in seçimi kazanması durumunda ABD’nin en yüksek siyasi makamına gelen ilk kadın, ilk Asya kökenli ve Barack Obama’dan sonra ilk siyahi olacağını tekrarlayıp duruyor. Ancak Harris’in ülkedeki çok sayıda kişi tarafından sevilmediği ve kendi partisinin içinde de tartışmalı olduğu gerçeği söylenmiyor.

2011 ve 2013 yıllarında bağışlarla Harris’i destekleyen Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump, çoğu ankette Demokratlardan oldukça önde yer alıyor. Bakıldığında Harris ve Biden arasında rağbet görme açısından önemli farklar yok ve hatta Harris’in durumu kısa bir yükselişten sonra daha kötüye bile gidebilir. Harris son anketlerde Demokratlar için çok önemli olan Michigan, Arizona ve Nevada gibi salıncak eyaletlerde Biden’dan daha kötü performans gösteriyor.

Harris, okulu çok sık kıran çocukların ebeveynleri için hapis cezası istemişti

Harris, örnek vermek gerekirse iç politikadaki sert tutumu sebebiyle eleştiriliyor. 2011 yılından itibaren Kaliforniya Başsavcısı olarak kendisini Günışığı Eyaleti’nin(*) ‘’ilk polisi’’ olarak sundu ve sıkı baskısıyla adından söz ettirdi. Aynı zamanda kolluk kuvvetlerindeki yolsuzluklara karşı yeterince kararlı adımlar atmaması konusunda da eleştirildi. Ve hepsinden önce okulu çok sık kıran çocukların ebeveynleri için uygulanmasını savunduğu yüksek para cezaları ve olası hapis cezaları sistemiyle hatırlanıyor.

Bu dönemde Harris, siyahlara yönelik polis şiddeti gibi birçok konuda tavır almayı reddetti ve bu durum birçok Demokrat tarafından yadırgandı. 2014 yılında marihuanayı yasallaştırma girişimine gülmüş, ancak beş yıl sonra başkanlığa adaylığını koyduğunda “kesinlikle desteklediğini” vurgulamıştır. Başsavcılık yaptığı dönem ona ‘’Kamala the Cop’’ (Polis Kamala) lakabını kazandırmıştır.

Harris 2017 yılında Senato’ya seçildi ve 2019 yılında Demokratların başkan adayı olarak yarışa girdi. Başta Biden’ı ırkçılıkla suçlasa da sonrasında korkunç anket oranları sebebiyle yarıştan çekildi ve sonrasında kendisini başkan yardımcısı adayı yapan Biden’ı destekledi.

Başkan Yardımcısı olarak görev yaptığı son 4 yılda pek çok kez kendi siyasi profilini geliştirmemekle suçlandı. Biden, göçü sınırlandırmak için menşe ülkelerdeki göçün nedenleriyle mücadele etme görevini 2021 yılında Harris’e verdi. Ancak Harris’in çabalarına ve Latin Amerika hükümet başkanlarıyla yaptığı görüşmelere rağmen düzensiz sınır geçişlerinin sayısı arttı. ABD Yüksek Mahkemesi 2022 yılında dönüm noktası niteliğindeki Roe v. Wade kararını bozarak ülkenin çoğu yerinde kürtajı fiilen imkansız hale getirdiğinde ise Harris, kürtaj haklarını şiddetle savundu.

Harris pek çok kişi tarafından politik anlamda sönük olarak görülüyor

Harris, Beyaz Saray’da geçirdiği süre boyunca çoğunlukla kendi yolundan gitti. Röportajlarında ve kamuoyu önünde yaptığı diğer konuşmalarında çeşitli hatalar yaptı ve her zaman kendine güvenen biri olarak görünmedi. Pek çok kişi tarafından politik anlamda sönük ve bazı demokratlar tarafından da bir yük olarak görülüyordu. Hatta 2022 yılının başında yapılan anketlerin sonucuna göre Harris, bugüne kadarki en sevilmeyen Başkan Yardımcısı. Yakın çalışma arkadaşları birçok kez istifa etti ve kaotik çalışma koşulları olduğuna dair söylentiler hep devam etti.

Harris de Biden gibi hatalar yapmaya ve anlaşılması zor konuşmalar yapmaya meyilli. Şu anda sosyal medyada Mayıs 2023’te yaptığı bir konuşma dolaşıyor, Harris dinleyicilere şu açıklamaları yapıyor: “Siz, içinde yaşadıklarınızın ve sizden önce gelenlerin bağlamından oluşuyorsunuz.’’ Sonrasında bu anlattıklarını annesinden bir alıntı yaparak destekledi, ‘’Hindistan cevizi ağacından düştüğünüzü mü sanıyorsunuz?’’ Harris sonrasında saniyelerce kendi şakasına güldü.

Eğer beklendiği gibi Kamala Harris Demokratların adayı olarak gösterilirse yalnızca bu imajını düzeltme zorluğuyla karşılaşmayacak, aynı zamanda seçmenleri Biden-Harris hükümetinin sevilmeyen sonuçlarından kendisini sorumlu tutmamaları için ikna etmeye çalışmak zorunda kalacak. Bu sebeplerle Trump, Harris’i yenmenin Biden’ın kendisini yenmekten daha kolay olacağını iddia ediyor. Bu konuda haklı olabilir.


(*) Yazar Florida ile Kalifornia’yı karıştırıyor olmalı çünkü “Günışığı Eyaleti” (Sunshine State) takma adı Florida’ya ait. Kaliforniya’nınki ise “Altın Eyalet” (Golden State). (editörün notu)

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English