Ortadoğu
UNIFIL tehlikede: Asker sayısı yarıya mı düşecek?

Lübnan’ın güneyinde konuşlu Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü (UNIFIL), ağustos ayındaki kritik görev süresi yenileme toplantısı öncesinde varlığına yönelik ciddi tehditlerle yüzleşiyor. Eylül 2024’te Lübnan’a yönelik başlayan İsrail saldırıları sonrası oluşan koşullar, ABD’nin bütçe kesintileri ve İsrail’in misyon değişikliği baskıları, 10 binden fazla askerin geleceğini belirsizliğe sokarken, asker sayısının yarıya indirilmesi ihtimali de tartışılıyor.
Lübnan’ın güneyinde görev yapan Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü (UNIFIL), kuruluşundan bu yana ilk kez hem hukuki hem de operasyonel anlamda ciddi bir tehditle karşı karşıya.
Geçen yılın eylül ayında Lübnan’a yönelik başlayan ve devam eden İsrail saldırıları, çatışan uluslararası gündemler ve özellikle ABD’nin kemer sıkma politikaları, UNIFIL’in her yıl olduğu gibi ağustos ayı sonunda Birleşmiş Milletler (BM) ve Güvenlik Konseyi’nde yapılacak görev süresi yenileme toplantısı öncesinde geleceğini belirsizliğe sokuyor.
Gözler, İsrail saldırılarının durdurulmasından ziyade, Litani Nehri’nin güneyinin silahsızlandırılması ve Lübnan’daki 10 binden fazla BM askerinin geleceğinin şekillendirilmesine çevrilmiş durumda.
İsrail’in artan baskısı ve değişen hesaplar
UNIFIL, Temmuz 2006’daki İsrail saldırılarının ardından yenilenen misyonuyla kurulduğundan bu yana, Lübnan’da bir istikrar unsuru olarak görülüyordu.
Göreceli sükûnet yıllarında hem İsrail hem de Hizbullah güçleri, Batılı ve Doğulu askerleri birbirlerinin emellerine karşı bir engel olarak değerlendiriyordu.
Fakat İsrail’in değişen hesapları ve Suriye savaşının sona ermesiyle Hizbullah’ın gücünün artması bu denklemi yavaş yavaş değiştirdi. İsrail, BM gücünü Lübnan’dan çıkarmadan misyonunu değiştirme ihtiyacı hissetmeye başladı.
2017 yılında İsrail, gücün görev tanımına “doğrulama” işlevini ekleterek önemli bir değişiklik elde etti. Sonraki yıllarda baskılarını artırsa da köklü değişiklikler yaptıramadı.
Ancak 2022’de, UNIFIL’in halihazırda sahip olduğu hareket serbestisi ilkesini öne çıkaran orijinal metinde oynamalar yaparak bir yandan Hizbullah ve Lübnan devleti üzerindeki baskıyı artırmayı, diğer yandan da uluslararası gücü Lübnan ordusunun refakati olmadan görev yapmaya ve İsrail lehine hizmet sunmaya zorlamayı başardı.
Bugün İsrail diplomasisi, her zamanki gibi Amerikalıların desteğiyle, ancak bu kez BM ve kurumlarına karşı öfkeli olan yeni Washington yönetiminden aldığı ek destekle uluslararası gücün görev süresinin yenilenmesi savaşına şimdiden hazırlanıyor.
Amaçları, gücün misyonunda değişiklikler yapmak ya da varlığını temelden tehdit etmek. Herhangi bir uluslararası kurumu dikkate almayan, uluslararası askerlerin hayatını tehlikeye atan ve daha önce kasıtlı olarak asker öldürüp yaralayan İsrail, Hizbullah’ın temmuz savaşı sonrası yıllarda UNIFIL’in varlığı sırasında Litani’nin güneyinde muazzam bir askeri güç inşa etmesinden rahatsız.
BM Güvenlik Konseyi’ndeki ayrışma
Uluslararası atmosfer, özellikle Batı ve Körfez ülkelerinde Lübnan’da Hizbullah’ın silahlarına karşı yüklü olsa da, UNIFIL’in misyonunu değiştirmek veya Güvenlik Konseyi içinde iptal etmek kolay değil.
Özellikle Konsey’de Rusya ve Çin bir yanda, ABD, Fransa ve İngiltere diğer yanda olmak üzere çoğu uluslararası dosyada dikey bir bölünme yaşanıyor. Dolayısıyla, Lübnan’ın tutunduğu şeylere bağlı kaldıklarını söyleyen Rusların ve Çinlilerin onayını almadan herhangi bir değişiklik yapmak zor.
Hatta Fransa’nın ABD ve İngiltere’nin tutumundan ayrışması, Fransız kuvvetlerinin Finlerle birlikte genelkurmay başkanlığı ve askeri güçle komuta ettiği UNIFIL misyonu konusunda daha da sertleşiyor. Fransızların, UNIFIL Komutanı İspanyol General Arnaldo Lázaro’nun otoritesine tabi diğer güçlerden daha geniş bir hareket serbestisi bulunuyor.
Altı Afrika ülkesinden askeri olarak çekilen Fransa’nın Akdeniz kıyılarındaki ve özellikle de İngilizlerle yoğun rekabetin yaşandığı Lübnan’daki askeri varlığından kolay kolay vazgeçmeyeceği düşünülüyor.
Bu nedenle, Fransız ve Fin kuvvetlerinin son haftalarda Güney Lübnan’da sergilediği düşmanca ve cüretkar tavır, varlıklarını kanıtlama ve güneydeki mevcudiyetlerinin faydasını teyit etme oyununun bir parçası olarak görülüyor.
Ayrıca, Hizbullah’ın geri çekilmesini ve Litani’nin güneyinden silahlarını çekmeyi kabul etmesini, UNIFIL ve Fransızların artık yaptığı gibi insansız hava araçlarını kullanmamak gibi mevcut teamülleri aşmak için kullanıyorlar.
Fransa ayrıca, Amerikalı bir generalin başkanlık ettiği ateşkes mekanizmasındaki rolünü de pekiştirmeye çalışıyor. İngiltere ise mevcut formülün değiştirilmesini talep etmekten ve Fransız tutumu karşısında Lübnan üzerinde ek bir baskı unsuru olarak görünmekten çekinebilir.
Fransız ve İngiliz diplomatların son dönemde UNIFIL dosyasını görüşmek üzere Lübnan’a yaptıkları ziyaretlerden sızan bilgilere göre, mevcut onaylanmış formül şu ana kadar gerçeğe en yakın olanı ve her iki ülke de Lübnan’ı pozisyonlarında desteklediklerini teyit etti.
ABD’nin mali kesintileri en büyük tehdit
Ancak bu, Amerikan ve İsrail baskı araçlarının yok olduğu anlamına gelmiyor. ABD Başkanı Donald Trump, BM finansmanını durdurma konusunda net ve kararlı. Kararlarının etkileri Mali, Sudan ve Lübnan da dahil olmak üzere diğer bölgelerdeki barış güçlerinde hissedilmeye başlandı.
ABD’nin BM barış güçleri finansmanındaki payı yaklaşık yüzde 27 iken, onu yüzde 20’den fazla ödeme yapan Çin takip ediyor.
Dolayısıyla, UNIFIL misyonu finansman açısından ciddi bir tehdit altında ve bu açığı kapatacak Avrupa ülkeleri ya da Çin’in barış misyonlarına desteğini artırıp artırmayacağı henüz ufukta görünmüyor.
Bu noktada, İsrail’in elindeki güçlü baskı kartlarından birinin, gücün sayısını yarıya indirmek olduğu görülüyor; zira bu, Amerikan hedefleriyle de örtüşüyor. Sayının azaltılması yeni bir fikir değil; Ukrayna savaşından sonra UNIFIL’e katılan Avrupa orduları, özellikle İspanya ve İtalya (ve Litvanya) tarafından, bu orduların tüm güçlerini seferber etme ve Balkanlar ile Doğu Avrupa’da Rusya’ya karşı doğu cephesini güçlendirme ihtiyacıyla birlikte daha önce tartışılmıştı.
İtalya’nın artan rolü ve komuta beklentisi
Fakat İtalya’nın Lübnan ve İsrail’e yönelik askeri ilgisi, İtalyan Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı’nın İsrail ve Lübnan’a yaptığı sık ziyaretler ve İtalya’nın 7 Ekim sonrası İsrail’e destek koalisyonuna katılmasıyla son bir yılda açıkça ortaya çıktı.
İtalya, UNIFIL’in eski Batı Kıtası Komutanı General Deodato Abagnara’nın, gelecek haziran başında görevinden ayrılması beklenen Lázaro’nun yerine gücün komutanlığına gelmesi konusunda en şanslı ülke olarak görünüyor.
Abagnara, bir İsveçli general ve bir Avusturyalı generalin de aralarında bulunduğu diğer adayların önünde. Ayrıca İtalya, Lübnan ordusunu desteklemeye yönelik askeri teknik komite “MTC4L”ye de başkanlık ediyor.
Dış baskıların yanı sıra UNIFIL, BM’nin Lübnan Özel Koordinatörü Jeanine Hennis-Plasschaert’in yürüttüğü faaliyetler, Ateşkes Denetleme Komitesi Başkanı Amerikalı General Michael J. Linney’in artan rolü, askeri teknik komitenin etkinliği ve diğer kanalların varlığı nedeniyle Nakura toplantılarına duyulan ihtiyacın ortadan kalkmasıyla siyasi/teknik rolünün bir kısmını da kaybetti.
Tenenti: Rolümüz her zamankinden daha önemli
Uluslararası gücün resmi sözcüsü Andrea Tenenti, UNIFIL’in görev süresinin yenilenme tarihinin yaklaşmasıyla ilgili olarak el-Ahbar‘a yaptığı açıklamada, “UNIFIL, tarafların diplomasiyi yerleştirmek, güveni yeniden inşa etmek ve Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasını desteklemek için tarafsız bir uluslararası varlık sağlamak üzere kullanabileceği bir araçtır,” dedi.
Tenenti, “Çatışma (eylül saldırısı) sırasında, İsrail ordusu bizden ayrılmamızı istediğinde bile kalmaya karar verdik, çünkü orada bulunmaktan ve olan biteni tarafsız bir şekilde gözlemlemekten sorumluyduk,” diye ekledi.
Tenenti sözlerini şöyle sürdürdü: “Beklenen görev süresi yenilemesiyle birlikte rolümüz her zamankinden daha önemli hâle geldi. Mavi Hat boyunca gerilimler devam ediyor. İsrail ordusunun şu anda Güney Lübnan’da bulunduğu tüm mevzilerden çekilmesi ve Lübnan ordusunun güneyde tam olarak yeniden konuşlanması, istikrarın yeniden tesis edilmesi için temel şartlardır. 1701 sayılı karar, hedeflerimize ulaşmak için en etkili çerçeve olmaya devam ediyor. Barışı koruma faaliyeti, barışın hizmetinde siyasi bir araç olarak kalmalıdır.”
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Ortadoğu
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.
Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.
Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.
Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.
İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.
Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde
Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.
ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.
İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.
Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.
Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.
Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü











