Diplomasi
Ünlü profesör Mearsheimer: ABD, İsrail lobisi yüzünden kendi çıkarlarına aykırı hareket ediyor

Chicago Üniversitesi’nden tanınmış siyaset bilimci Profesör John Mearsheimer, Tucker Carlson’a verdiği mülakatta Gazze’de yaşananları soykırım olarak nitelendirdi. Mearsheimer, ABD’nin bu duruma İsrail Lobisi’nin muazzam gücü nedeniyle suç ortağı olduğunu ve kendi çıkarlarına aykırı hareket ettiğini belirtti. Ayrıca, Ukrayna’daki savaşta Rusya’nın kazandığını ve Ukrayna için durumun “umutsuz” olduğunu ifade etti.
Chicago Üniversitesi’nden tanınmış siyaset bilimci Profesör John Mearsheimer, Amerikalı ünlü sunucu Tucker Carlson’a verdiği kapsamlı mülakatta, ABD dış politikasının temel dinamiklerine ve güncel küresel ihtilaflara ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Mearsheimer, Washington’un İsrail’e olan koşulsuz desteğinin kendi çıkarlarıyla çeliştiğini ve Gazze’de yaşananların açıkça “soykırım” olduğunu belirtti.
Mearsheimer, mülakatın en can alıcı bölümlerinden birinde, “Gazze’de yaşananlar soykırımdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bununla hiçbir ilgisi olmamalı,” diyerek net bir tavır ortaya koydu.
Mearsheimer, soykırım kavramının tanımını yaparak İsrail’in eylemlerinin bu tanıma uyduğunu savundu. Soykırımın, bir ülkenin başka bir etnik, dini veya ulusal grubun tamamını veya önemli bir bölümünü yok etmeye çalışması olduğunu hatırlatan Mearsheimer, “İsraillilerin yaptığı şeyin bu tanıma uyduğunu düşünüyorum. Çok sayıda insan ve kuruluş da bu noktada benimle aynı fikirde,” diye konuştu.
John Mearsheimer: What’s happening in Gaza is genocide. The United States should have nothing to do with it.
(0:00) An Update on the Ukraine/Russia War
(5:13) The West’s Ridiculous Russophobia
(15:47) Why Do We Still Have NATO?
(25:29) The Growing Threat of China and How the US… pic.twitter.com/kPkIBZWWUD— Tucker Carlson (@TuckerCarlson) July 30, 2025
Sadece çok sayıda insanı öldürmenin soykırım anlamına gelmeyebileceğini belirten Mearsheimer, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’yı ateş bombalarıyla vurarak İsrail’in Gazze’de öldürdüğünden çok daha fazla Japon’u öldürdüğünü ancak kimsenin ABD’yi Japonya’ya karşı soykırım yapmakla suçlamayacağını söyledi.
Mearsheimer, bu durumu şöyle açıkladı: “Amerika Birleşik Devletleri, savaşı sona erdirmek amacıyla çok sayıda Japon ve Alman sivili öldürdü. Savaş bittiğinde Japonlara ve Almanlara nasıl davrandığımıza bakarsanız, soykırım niyetinde olmadığımız çok açıktı. Bu, yaptıklarımızı mazur göstermez. Çok sayıda, hatta milyonlarca Japon ve Alman’ı katlettiğimize inanıyorum. Ancak Gazze’de olan biten, İsraillilerin Filistinlileri bir ulusal grup olarak sistematik şekilde yok etmeye çalışmasıdır. Onları Filistinli olarak hedef alıyorlar ve Filistin ulusal kimliğini yok etmeye çalışıyorlar.”
Büyük İsrail projesi ve etnik temizlik
Mearsheimer, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin arkasında yatan stratejinin, “Büyük İsrail” projesi kapsamında Filistin nüfusunu bölgeden sürmek olduğunu ifade etti.
İsrail’in uzun zamandır Filistinlileri Büyük İsrail topraklarından çıkarma niyetinde olduğunu belirten Mearsheimer, “Büyük İsrail’e baktığınızda, burası 1948’de kurulan İsrail ile işgal altındaki toprakları, yani Batı Şeria ve Gazze’yi içerir. Büyük İsrail içinde yaklaşık 7,3 milyon Yahudi ve 7,3 milyon Filistinli var,” dedi.
Siyonizmin ilk günlerinden itibaren David Ben-Gurion gibi liderlerin, yüzde 80 Yahudi ve yüzde 20 Filistinli nüfusa sahip bir Yahudi devleti hedeflediğini belirten Mearsheimer, mevcut 50-50’lik oranın bu hedefe ulaşmayı imkânsız kıldığını söyledi.
Mearsheimer, 7 Ekim saldırılarının İsrail tarafından bir “etnik temizlik fırsatı” olarak görüldüğünü vurguladı: “7 Ekim’den sonra olan şey, İsraillilerin Gazze’deki Filistinlileri etnik olarak temizlemek için mükemmel bir fırsat görmesidir. Ve bunu açıkça dile getiriyorlar. Bu, Gazze’de savaşa girip Filistinlileri Gazze’den sürmek ve karşı karşıya oldukları demografik sorunu çözmek için mükemmel bir fırsat.”
Mearsheimer, bu durumun yeni olmadığını, 1948’de İsrail kurulduğunda ve 1967 savaşından sonra da kitlesel etnik temizlikler yaşandığını hatırlattı.
Mearsheimer, “Dolayısıyla bu, Gazze’de üçüncü kitlesel etnik temizlik girişimidir. Bu hiç de şaşırtıcı değil. Aslında, İsrail’in kuruluşuyla ilgili literatürü okursanız, bunların hepsi ayrıntılı olarak belgelenmiştir. Etnik temizlik, Siyonistlerin en başından beri konuştuğu bir konuydu,” dedi.
Filistin için 15 aylık takvim, Hamas’a silahsızlanma çağrısı
“ABD, İsrail’in çıkarlarını kendi çıkarlarının önünde tutuyor”
Mearsheimer, ABD’nin neden İsrail’in bu eylemlerine göz yumduğunu ve hatta desteklediğini ise İsrail Lobisinin gücüyle açıkladı. ABD’nin İsrail ile olan ilişkisinin tarihte eşi benzeri görülmemiş “özel bir ilişki” olduğunu vurgulayan Mearsheimer, bu ilişkinin ABD’nin çıkarlarıyla sık sık çeliştiğini belirtti.
Mearsheimer, “Herhangi iki ülkenin hem benzer hem de farklı çıkarları olacaktır. İsrail ve ABD’nin bazen benzer çıkarları olduğu şüphe götürmez. Örneğin, ABD’nin İran’ın nükleer silahlara sahip olmamasını sağlamakta çıkarı vardır. Bu, ABD’nin ulusal çıkarınadır. Açıkçası, İran’ın nükleer silahlara sahip olmaması İsrail’in de ulusal çıkarınadır,” dedi.
Ancak Mearsheimer, çıkarların çatıştığı durumlarda ABD’nin kendi çıkarları yerine İsrail’in çıkarlarını tercih ettiğini kaydetti:
“ABD’de İsrail Lobisi dediğimiz bir şey var. Bu lobi, ABD’yi İsrail’i koşulsuz desteklemeye itmek için büyük çaba harcıyor. Başka bir deyişle, İsrail ne yaparsa yapsın, bizim İsrail’i desteklememiz bekleniyor. Ve lobi o kadar etkili, o kadar güçlü ki, temelde İsrail’i koşulsuz destekliyoruz. Bu şu anlama geliyor: İsrail’in çıkarlarının Amerika’nın çıkarlarıyla aynı olmadığı durumlarda, biz İsrail’i destekliyoruz. Amerika’nın çıkarlarına karşı İsrail’in çıkarlarını destekliyoruz.”
Mearsheimer, bu duruma en iyi örnek olarak her Amerikan başkanının desteklediği ancak İsrail’in sürekli reddettiği “iki devletli çözümü” gösterdi. ABD’nin Ortadoğu’da barış istediğini, ancak İsrail’in yayılmacı politikaları nedeniyle bunun mümkün olmadığını ve bunun da ABD’nin çıkarlarına zarar verdiğini ifade etti.
İsrail Lobisi’nin gücü
Mearsheimer, İsrail Lobisi’nin sadece bir “Yahudi lobisi” olmadığını, Hristiyan Siyonistlerin de bu lobinin temel bir parçası olduğunu vurguladı. Lobinin gücünü, hem siyasi karar alma süreçlerini hem de kamuoyundaki söylemi kontrol etme kabiliyetine bağladı.
Ancak internetin ve sosyal medyanın yükselişiyle lobinin söylem üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başladığını belirten Mearsheimer, “Geçmişte lobi iki düzeyde faaliyet gösteriyordu; politika düzeyi ve popüler söylem. Uzun bir süre boyunca İsrail Lobisi, söylemi İsraillileri iyi adamlar gibi gösterecek şekilde etkiledi. Şimdi ise durum farklı. Lobi, söylem üzerindeki kontrolünü kaybetti. İnsanlar artık ABD’nin İsrail için kendi ulusal çıkarına olmayan şeyler yaptığını anlıyor,” diye konuştu.
Bu durumun, lobiyi daha da agresif ve “ağzı bozuk bir siyaset” izlemeye ittiğini söyleyen Mearsheimer, özellikle üniversite kampüslerindeki protestoların bu değişimin bir göstergesi olduğunu belirtti. Mearsheimer, “Kampüslerde soykırımı protesto eden öğrenciler var. Bu öğrencilerin birçoğunun Yahudi olduğunun altını çizmek gerek. Ve birdenbire hepsi azgın antisemitlere dönüştürülüyor. Bunun antisemitizmle hiçbir ilgisi yok, Filistin’de yaşanan soykırımla ilgisi var,” ifadelerini kullandı.
Gazze’de ‘Filistinsizleştirme’ projesi BCG için krize dönüştü
“Rusya savaşı kazanıyor, Ukrayna’nın durumu umutsuz”
Mearsheimer, mülakatın bir diğer önemli bölümünde Ukrayna’daki savaşı ele aldı. Savaşın mevcut durumunu değerlendiren Mearsheimer, Rusya’nın savaşı kazandığını ve Ukrayna’nın durumu kurtarmasının mümkün olmadığını söyledi.
“Gerçek şu ki, Ruslar savaşı kazanıyor ve Ukrayna’nın durumu kurtarmasının hiçbir yolu yok. Silah ve insan gücü açısından güç dengesine bakarsanız, her iki tarafın sahip olduğu asker sayısına bakarsanız, Ukraynalılar umutsuz bir durumda,” diyen Mearsheimer, Ukrayna’nın Batı desteğine bağımlı olduğunu ancak bu desteğin de sürdürülebilir olmadığını belirtti.
Mearsheimer, müzakere yoluyla bir çözümün de mümkün olmadığını, çünkü Rusya’nın taleplerinin ne Ukrayna ne de Batı için kabul edilebilir olmadığını savundu. Rusya’nın üç temel talebini şöyle sıraladı:
“Birincisi, Ukrayna tarafsız bir devlet olmalı. NATO’da olamaz ve ABD’den veya genel olarak Batı’dan bir güvenlik garantisi alamaz. İkincisi, Ukrayna’nın önemli bir saldırı askeri kabiliyeti olamaz; Rusya’ya tehdit oluşturmayacak noktaya kadar silahsızlandırılmalı. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Ukraynalılar ve Batı, Rusya’nın Kırım’ı ve doğudaki dört oblastı ilhak ettiği gerçeğini kabul etmeli.”
Bu taleplerin Ukrayna için topraklarının yaklaşık yüzde 20’sinden vazgeçmek anlamına geldiğini belirten Mearsheimer, “Ukraynalılar bunu yapmayacak. NATO’da olmamayı kabul etmeyecekler ve anlamlı bir şekilde silahsızlanmayı kabul etmeyecekler. Dolayısıyla bir anlaşmaya varmanın yolu yok,” dedi.
Zalujnıy, Vogue dergisine yazdı: Zaferden sonra yalnızlığa hazır olunmalı
“NATO’nun genişlemesi savaşın temel nedeni”
Mearsheimer, Ukrayna savaşının temel nedeninin NATO’nun doğuya doğru genişlemesi olduğunu uzun zamandır savunduğunu yineledi.
Bu durumu, ABD’nin Monroe Doktrini’ne benzeten Mearsheimer, ABD’nin kendi arka bahçesinde başka bir büyük gücün askeri varlığına asla izin vermeyeceğini, ancak aynı hakkı Rusya’ya tanımadığını söyledi.
“ABD, hiçbir koşulda Sovyetler Birliği’nin Küba’ya füze yerleştirmesine veya bir deniz üssü kurmasına izin vermezdi. Bu kabul edilemezdi. Monroe Doktrini tamamen bununla ilgilidir. Çin’in Meksika veya Kanada’ya askeri güç konuşlandırmasına asla izin vermeyiz. Ama biz NATO’yu Ukrayna’yı da içerecek kadar doğuya taşıma ve ardından Amerikan askeri varlıkları da dahil olmak üzere NATO unsurlarını Ukrayna’ya yerleştirme hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Ve bunun Ruslar için bir endişe kaynağı olmaması gerektiğini, umursamamaları gerektiğini düşünüyoruz,” diyen Mearsheimer, bu düşüncenin “aptalca” olduğunu ve felakete yol açtığını belirtti.
Mearsheimer, Batı’daki Rusofobinin elitler arasında o kadar güçlü olduğunu ve Rusya’nın meşru güvenlik endişeleri olabileceğinin kabul edilmediğini söyledi. Rusya’nın tüm Avrupa’yı domine etme tehdidi oluşturduğu yönündeki argümanları “gülünç” olarak nitelendirdi ve Rusya ordusunun Ukrayna’nın beşte birini bile fethetmekte zorlandığını hatırlattı.
“ABD, Çin’i kendi elleriyle bir emsal rakip haline getirdi”
Mearsheimer, ABD dış politikasının bir diğer büyük hatasının ise Çin’e yönelik “angajman” politikası olduğunu belirtti. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ABD’nin, Çin’i zenginleştirerek liberal bir demokrasiye dönüşeceğine ve bir dost olacağına dair “aptalca bir inançla” hareket ettiğini söyledi.
“Bir realist olarak benim için bu bir delilikti. Siz, aslında bir emsal rakip yaratıyorsunuz. Hatta ABD’den daha güçlü bir ülke yaratıyor olabilirsiniz,” yorumunu yapan Mearsheimer, bu politikanın sonucunda 2017 itibarıyla dünyanın tek kutuplu olmaktan çıkıp ABD, Çin ve Rusya’nın bulunduğu üç kutuplu bir yapıya dönüştüğünü ifade etti.
Dahası, Ukrayna savaşıyla ABD’nin Rusya’yı Çin’in kollarına ittiğini belirten Mearsheimer, “Eğer ABD, Çin’i ana rakibi olarak görüyorsa ve Çin’i Doğu Asya’da kontrol altına almakla ilgileniyorsa, Rusya’yı kendi tarafında tutmak son derece mantıklı olurdu. Bunun yerine, Ukrayna savaşıyla yaptığımız şey, Rusları ve Çinlileri birbirine daha da yakınlaştırmak oldu,” dedi.
Mearsheimer, ABD dış politika kurumunun bu bariz stratejik hataları öngörememesini ise “stratejik duyu eksikliğine” ve “kibire” bağladı ve Washington’un, tek kutuplu anın sarhoşluğuyla her şeyi Rusya’nın boğazından aşağı itebileceğini düşündüğünü ancak yanıldığını belirtti.
Mearsheimer, bu hataların sonucunda ABD’nin hem Ukrayna’da hem de Çin karşısında itibar ve güç kaybettiğini de sözlerine ekledi.
ABD, Çin’le ticaret görüşmeleri öncesi Tayvan ile toplantısını iptal etti
Diplomasi
Çin, AB’nin dış destek kurallarını sert bir şekilde eleştirdi

Çin, AB’nin yabancı sübvansiyon kurallarının Brüksel ile arasındaki daha geniş kapsamlı ticaret anlaşmazlığının parçası olduğu mesajını verdi.
Çin Adalet Bakanlığı, Çinli şirketlere, Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) kapsamında yürütülen soruşturmalarda AB yetkililerine bilgi vermemeleri talimatını verdi.
Bu düzenleme, tek pazardaki aktörlerin yurt dışından haksız destek almamasını sağlamak için AB’nin kullandığı bir araç.
Bildirimde, Avrupa Komisyonu’nun, tüketici elektroniği perakendecisi MediaMarkt’ın ana şirketi olan Alman Ceconomy’yi 2 milyar avroluk bir anlaşma ile satın almaya çalışan Çinli e-ticaret devi JD.com’a yönelik derinlemesine soruşturmasından açıkça bahsedildi.
Bu hamle, AB ile Çin arasında yeniden başlayan ticaret diyaloğunun ortasında Brüksel’e baskı uygulamayı amaçlıyor gibi görünüyor.
Müzakereciler, AB’nin Çin ile olan günlük 1 milyar avroluk mal ticaret açığını nasıl azaltacakları konusunda yoğun kapalı kapı görüşmeleri yürütüyorlar.
Komisyon’un eylül ayında Çin Ticaret Bakanlığı ile bir video konferans düzenlemesi ve bu konferansın, Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič’in ekim başında Pekin’e yapacağı ziyaretin önünü açması bekleniyor.
Komisyon, birkaç gün sonra düzenlenecek bir zirvede AB liderlerine durum değerlendirmesi sunacak.
Bu, blok için ticaret ilişkilerini yeniden dengelemek için yapıcı bir yaklaşımın yeterli olup olmadığına ya da Brüksel’in Avrupa’nın ticari çıkarlarını daha kararlı bir şekilde savunması gerekip gerekmediğine karar vermesi açısından bir dönüm noktası olabilir.
Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü perşembe günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çin, AB’nin Çinli şirketleri baskı altına almak için Yabancı Sübvansiyonlar Yönetmeliği (FSR) gibi tek taraflı araçları kötüye kullanmasına sürekli olarak karşı çıkmıştır,” dedi.
Sözcü şöyle devam etti:
“Çin ve AB’nin bir Ticaret ve Yatırım Danışma (TIC) mekanizması kurduğunu ve farklılıkların diyalog ve danışma yoluyla yönetilmesi konusunda bir uzlaşmaya vardığını vurgulamak isterim. AB’nin, FSR soruşturmasındaki hatalı uygulamalarını derhal düzeltmek ve hükümetler arası diyalog yoluyla iletişimi güçlendirmek için Çin ile işbirliği yapmasını umuyoruz. Çin, AB’nin adımlarını yakından takip edecek ve ulusal güvenliği ile işletmelerin meşru hak ve çıkarlarını kararlılıkla korumak için gerekli önlemleri alacaktır.”
Komisyon, FSR’nin şirketlere merkezlerinin bulunduğu yere göre ayrımcılık yapmadığını savunuyor.
Sözcü Ricardo Cardoso perşembe günü Brüksel’de gazetecilere yaptığı açıklamada, “FSR, milliyetlerine bakılmaksızın tüm şirketlere uygulandığı için DTÖ kurallarına tamamen ve tam olarak uygundur; amacı, Çinli şirketler de dahil olmak üzere AB’de faaliyet gösteren tüm şirketlerin eşit muamele görmesini ve eşit şartlarda rekabet etmesini sağlamaktır,” dedi.
Pekin’e göre, AB, JD.com’un anlaşmasının Çin devlet desteği ile haksız bir şekilde desteklenip desteklenmediğini araştırırken çok fazla bilgi talep ediyor.
Ticaret Bakanlığı sözcüsü, “JD.com davasında AB, yine keyfi ve mantıksız bir şekilde, soruşturmayla ilgisi olmayan çok çeşitli bilgileri ilgili Çinli bankalardan talep etmiştir,” dedi.
Komisyon, JD.com’un Çin hükümeti tarafından sağlanan tercihli finansman, vergi teşvikleri ve hibeler şeklinde haksız avantajlardan yararlanıyor olabileceğinden endişe duyuyor.
Bu durum, işlem tamamlandığında şirkete AB pazarında rekabet avantajı sağlayabilir.
JD.com, bu hafta Komisyon’un endişelerini gidermek için düzeltici önlemler sundu. Bu durum genellikle görüşmelerin ileri bir aşamada olduğunun işareti olarak kabul edilir.
Konuyu yakından takip eden Hollandalı Avrupa Parlamentosu üyesi ve Avrupa Parlamentosu Uluslararası Ticaret Komitesi üyesi Dirk Gotink’e göre, Pekin’in müdahalesi satın almayı tehlikeye bile atabilir.
“Siyasi bir sürecin rehineleri haline geliyorlar,” diyen Gotink, Pekin’in hamlesini “tek taraflı bir tırmanış” olarak nitelendirdi.
Diplomasi
ABD’nin yol açtığı istikrarsızlık ortamında Ürdün Kralı Abdullah, Çin’i ziyaret ediyor

İran savaşının sona ereceğine dair bir işaret bulunmaması ve İsrail’in bölge genelindeki politikasının denetimsiz biçimde sürmesi, Ürdün’ü gelecekteki belirsizliklere ve daha az öngörülebilir bir ABD politikasına karşı alternatiflerini artırmaya yöneltiyor. Ürdün Kralı bu atmosferde Çin’i ziyaret ediyor.
Orta Doğu, ABD-İsrail-İran savaşının devam eden sonuçlarıyla mücadele ederken, Çin’in cazibesi Washington’ın bölgedeki en yakın ortakları arasında bile giderek artıyor.
Bölge genelindeki hükümetler yatırım, teknoloji ve giderek daha fazla ölçüde güvenlik işbirliği için Pekin’e yöneliyor. Mısır, Çin ile savunma ilişkilerini genişletirken Körfez ülkeleri de Çin ile askeri ve ekonomik anlaşmalar peşinde.
Bu hafta Ürdün Kralı II. Abdullah da bu eğilime katılarak bir haftalık ziyaret için Çin’e gitti. Bu, Abdullah’ın on yıldan uzun bir süredir Çin’e gerçekleştirdiği ilk devlet ziyareti.
Ziyaret, Ürdün’ün ABD’den uzaklaşarak Çin’e yöneldiği anlamına gelmiyor. Daha ziyade bölge genelindeki daha kapsamlı bir yeniden dengeleme sürecini yansıtıyor. ABD’nin ortakları, giderek daha belirsiz hale gelen bölgesel ortamda daha fazla ekonomik seçenek ve daha geniş bir stratejik hareket alanı arıyor.
Çin’de bir hafta
Kral Abdullah’ın 18-24 Ağustos tarihleri arasındaki ziyareti Şanghay’da başladı ve Pekin ile Shenzhen’i de kapsıyor. Bu, 1999’da tahta çıkmasından bu yana Çin’e yaptığı dokuzuncu ziyaret ve Ürdün ile Çin’in stratejik ortaklık kurduğu 2015’ten bu yana gerçekleştirdiği ilk ziyaret.
Kraliyet Sarayı’nın açıklamasına göre Ürdün Kralı salı günü Şanghay’da ilaç, gıda, mühendislik, tarım ve havacılık sektörlerinde faaliyet gösteren Çinli şirketlerin yöneticileriyle bir araya geldi. Ayrıca Çin’in önde gelen robotik şirketlerinden AgiBot’u ziyaret etti ve burada imalat ve lojistikten konaklama ve güvenliğe kadar uzanan robotik uygulamalar hakkında bilgi aldı.
Xinhua’ya göre Ürdün Kralı Abdullah perşembe günü Pekin’e ulaştı. Burada Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Başbakan Li Qiang ile görüşmesi bekleniyor. Ayrıca yasama organının başkanı Zhao Leji ile görüşme gerçekleştirdi. Ürdün’ün resmi haber ajansı Petra, iki tarafın çeşitli sektörlerde işbirliği anlaşmaları ve mutabakat zabıtları imzalamasının beklendiğini bildirdi. Çin’in teknoloji ve üretim merkezi Shenzhen’e gerçekleştireceği ziyaret ise gezinin ticari ağırlığını ortaya koyuyor.
İstihdam, enerji ve teknoloji
Amman’ın Çin’e yönelik en acil ilgisi ekonomik alanda. ABD-İsrail-İran savaşı Ürdün üzerindeki ekonomik baskıyı daha da artırarak yatırım çekme ve ekonomiyi çeşitlendirme ihtiyacını daha acil hale getirdi. GSYH’nin yüzde 10 ila 15’ini oluşturan turizm, bölgesel istikrarsızlıktan darbe alırken yükselen enerji maliyetleri ile ticaret ve hava ulaşımındaki aksamalar, ithalata büyük ölçüde bağımlı olan ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı.
Kral Abdullah pazartesi günü Çin devlet haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda ekonomik işbirliği fırsatlarını özellikle vurguladı. Abdullah, Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olarak hizmet vermek için son derece elverişli bir konumda olduğunu” belirterek şöyle dedi:
“Çin’in imalat yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, nitelikli iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumu değerlendirebilir.”
Jordan Times’ın verilerine göre Ürdün ile Çin arasındaki ticaret 2025’te yaklaşık 6,7 milyar dolara ulaştı ancak ticaret ilişkisi büyük ölçüde Pekin’in lehine. Çin’in Ürdün’e ihracatı yaklaşık 6,29 milyar dolar olurken Ürdün’ün Çin’e ihracatı yalnızca 430 milyon dolar seviyesinde kaldı. Bu dengesizlik, Amman’ın yalnızca ticareti genişletmek yerine neden yatırım, teknoloji ve üretim kapasitesi çekmeye odaklandığını da açıklıyor.
Çin, Ürdün’ün uzun vadede büyümeyi hızlandırmayı ve 2033 yılına kadar en az 1 milyon yeni genç çalışanı iş gücü piyasasına dahil etmeyi amaçlayan Ekonomik Modernizasyon Vizyonu’nda daha büyük bir rol oynayabilir. Enerji, bu işbirliğinin halihazırda somutlaşmaya başladığı alanlardan biri.
Ürdün, Eylül 2025’te Çinli UEG Green Hydrogen Development Holding Limited şirketiyle 1,155 milyar dolarlık önerilen bir yeşil hidrojen projesini incelemek üzere anlaşma imzaladı. Projenin amacı, ihracat için yılda yaklaşık 200 bin ton yeşil amonyak üretmek.
Ancak Ürdün açısından Çin’in cazibesi yalnızca potansiyel yatırımlarla sınırlı değil. Üretim alanındaki uzmanlık, yenilenebilir enerji teknolojileri ve Çin tedarik zincirlerine erişim de Amman’ın yerli sanayi kapasitesini geliştirmesine ve özel sektörde istihdam yaratmasına yardımcı olabilir.
“Zamanlama her şeyi anlatıyor”
Uzun yıllardır Amman’da yaşayan gazeteci ve The Christian Science Monitor’ün kıdemli Orta Doğu muhabiri Taylor Luck, kralın ziyaretinin öneminin zamanlamasında yattığını söyledi.
Luck, Al-Monitor’a, “Kral Abdullah’ın Çin’e gitmesi tek başına haber değeri taşıyan bir gelişme değil ancak zamanlaması her şeyi anlatıyor” dedi.
Luck’a göre ziyaret, Amman’da tek bir ekonomik ve güvenlik ortağına aşırı bağımlı olmanın risk taşıdığı yönündeki farkındalığın giderek arttığını gösteriyor.
Luck, “Bu Washington’a yönelik bir tepki olmasa da derin bir bölgesel krizin yaşandığı bir dönemde Kral Abdullah’ın Çin’e bir haftalık ziyaret gerçekleştirmesi, Ürdün’de Amerika’ya aşırı bağımlılığın uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve giderek kısa vadede bile sürdürülemez hale geldiği yönündeki farkındalığa işaret ediyor” dedi.
Luck, Ürdün’deki Çin yatırımlarının yaklaşık 3,56 milyar dolar seviyesinde olduğunu tahmin ediyor. Bu önemli bir miktar olsa da Pekin’in Mısır ve Irak gibi bölgedeki daha büyük pazarlardaki ekonomik varlığının oldukça gerisinde kalıyor.
Uzman ayrıca Ürdün’ün daha geniş kapsamlı bir stratejik hesap yaptığını ve kendisini “krallığın ekonomik geleceğini mevcut savaştan doğabilecek tedarik zincirlerine ve Hürmüz’e alternatif koridorlara bağlayacak” şekilde konumlandırmaya çalıştığını düşünüyor. Yenilenebilir enerji bu konuda olası alanlardan biri.
Ürdün, güneş panellerinde kullanılan silikonun temel hammaddelerinden biri olan önemli silis yataklarına sahip. Çin, küresel güneş enerjisi üretim tedarik zincirinin büyük bölümüne hakim durumda ve sahip olduğu uzmanlık, Ürdün’ün bu sektörde daha büyük bir rol edinmesine potansiyel olarak yardımcı olabilir.
Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?
Diplomasi
UEFA ve CONCACAF 96 takımlı ortak Uluslar Ligi için masaya oturdu

UEFA ve CONCACAF, 96 ülkenin mücadele edeceği ortak bir Uluslar Ligi turnuvası kurmak amacıyla resmi müzakereler yürütüyor. Yeni turnuvanın 2028 yılındaki bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nın ardından başlaması ve iki yılda bir düzenlenmesi planlanıyor.
The Guardian gazetesinin haberine göre Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) ile Kuzey, Orta Amerika ve Karayipler Futbol Konfederasyonu (CONCACAF), bünyelerindeki 96 ülkenin katılımıyla ortak bir Uluslar Ligi turnuvası düzenlemek üzere müzakereler yürütüyor.
İngiliz gazetesinin ulaştığı bilgilere göre yeni turnuvanın, bir sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası’nın hemen ardından, en erken 2028 yılında hayata geçirilmesi ve iki yılda bir organize edilmesi öngörülüyor.
Turnuvanın formatı, UEFA ve CONCACAF’ın halihazırda uyguladığı Uluslar Ligi modellerini temel alacak. Şampiyonun belirlenmesi için eleme turlarının ardından dört takımlı bir final aşaması oynanması planlanıyor.
En üst lig kategorisinde İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa’nın en güçlü milli takımları ile Meksika, ABD ve Kanada gibi CONCACAF bölgesinin önde gelen ekipleri mücadele edecek.
Kendi bünyesinde bir Uluslar Ligi turnuvası bulunmayan Asya Futbol Konfederasyonu (AFC) da gelecekte bu küresel organizasyona dahil olma yönündeki ilgisini iletti.
Karşılaşmaların daha önceden takvime bağlanmış mevcut uluslararası milli maç pencerelerinde oynanacak olması sebebiyle, yeni turnuvanın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliğinin (FIFA) onayına ihtiyaç duyup duymayacağı belirsizliğini koruyor.
The Guardian, FIFA Başkanı Gianni Infantino ve Dünya Kupası’nın bir hissesini dış yatırımcılara satma planı nedeniyle kurumun derin bir kriz içinde olduğunu, bu durumun onay meselesini ikincil plana itebileceğini aktardı.
FIFA, “FIFA Forward Enterprise” (FFE) adıyla bir iştirak şirketi kurmayı ve bu şirketin dörtte birini 4,2 milyar dolar karşılığında dış yatırımcılara satmayı planlıyordu.
Söz konusu girişim üzerine UEFA ve bünyesindeki 55 üye ülke federasyonunun tamamı, FIFA çatısı altındaki organizasyonları boykot edeceklerini duyurmuştu.
Infantino’ya yönelik tutumda ortak hareket eden UEFA, CONCACAF ve AFC, yayımladıkları ortak bildiride FIFA Başkanı’nın eylemlerine yönelik bağımsız bir inceleme başlatılması çağrısında bulunarak hazırlanan planı FIFA kurumlarına karşı “güvenin temelden sarsılması” olarak nitelendirdi.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı







