Bizi Takip Edin

Diplomasi

Ünlü profesör Mearsheimer: ABD, İsrail lobisi yüzünden kendi çıkarlarına aykırı hareket ediyor

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi’nden tanınmış siyaset bilimci Profesör John Mearsheimer, Tucker Carlson’a verdiği mülakatta Gazze’de yaşananları soykırım olarak nitelendirdi. Mearsheimer, ABD’nin bu duruma İsrail Lobisi’nin muazzam gücü nedeniyle suç ortağı olduğunu ve kendi çıkarlarına aykırı hareket ettiğini belirtti. Ayrıca, Ukrayna’daki savaşta Rusya’nın kazandığını ve Ukrayna için durumun “umutsuz” olduğunu ifade etti.

Chicago Üniversitesi’nden tanınmış siyaset bilimci Profesör John Mearsheimer, Amerikalı ünlü sunucu Tucker Carlson’a verdiği kapsamlı mülakatta, ABD dış politikasının temel dinamiklerine ve güncel küresel ihtilaflara ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

Mearsheimer, Washington’un İsrail’e olan koşulsuz desteğinin kendi çıkarlarıyla çeliştiğini ve Gazze’de yaşananların açıkça “soykırım” olduğunu belirtti.

Mearsheimer, mülakatın en can alıcı bölümlerinden birinde, “Gazze’de yaşananlar soykırımdır. Amerika Birleşik Devletleri’nin bununla hiçbir ilgisi olmamalı,” diyerek net bir tavır ortaya koydu.

Mearsheimer, soykırım kavramının tanımını yaparak İsrail’in eylemlerinin bu tanıma uyduğunu savundu. Soykırımın, bir ülkenin başka bir etnik, dini veya ulusal grubun tamamını veya önemli bir bölümünü yok etmeye çalışması olduğunu hatırlatan Mearsheimer, “İsraillilerin yaptığı şeyin bu tanıma uyduğunu düşünüyorum. Çok sayıda insan ve kuruluş da bu noktada benimle aynı fikirde,” diye konuştu.

Sadece çok sayıda insanı öldürmenin soykırım anlamına gelmeyebileceğini belirten Mearsheimer, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’yı ateş bombalarıyla vurarak İsrail’in Gazze’de öldürdüğünden çok daha fazla Japon’u öldürdüğünü ancak kimsenin ABD’yi Japonya’ya karşı soykırım yapmakla suçlamayacağını söyledi.

Mearsheimer, bu durumu şöyle açıkladı: “Amerika Birleşik Devletleri, savaşı sona erdirmek amacıyla çok sayıda Japon ve Alman sivili öldürdü. Savaş bittiğinde Japonlara ve Almanlara nasıl davrandığımıza bakarsanız, soykırım niyetinde olmadığımız çok açıktı. Bu, yaptıklarımızı mazur göstermez. Çok sayıda, hatta milyonlarca Japon ve Alman’ı katlettiğimize inanıyorum. Ancak Gazze’de olan biten, İsraillilerin Filistinlileri bir ulusal grup olarak sistematik şekilde yok etmeye çalışmasıdır. Onları Filistinli olarak hedef alıyorlar ve Filistin ulusal kimliğini yok etmeye çalışıyorlar.”

Büyük İsrail projesi ve etnik temizlik

Mearsheimer, İsrail’in Gazze’deki eylemlerinin arkasında yatan stratejinin, “Büyük İsrail” projesi kapsamında Filistin nüfusunu bölgeden sürmek olduğunu ifade etti.

İsrail’in uzun zamandır Filistinlileri Büyük İsrail topraklarından çıkarma niyetinde olduğunu belirten Mearsheimer, “Büyük İsrail’e baktığınızda, burası 1948’de kurulan İsrail ile işgal altındaki toprakları, yani Batı Şeria ve Gazze’yi içerir. Büyük İsrail içinde yaklaşık 7,3 milyon Yahudi ve 7,3 milyon Filistinli var,” dedi.

Siyonizmin ilk günlerinden itibaren David Ben-Gurion gibi liderlerin, yüzde 80 Yahudi ve yüzde 20 Filistinli nüfusa sahip bir Yahudi devleti hedeflediğini belirten Mearsheimer, mevcut 50-50’lik oranın bu hedefe ulaşmayı imkânsız kıldığını söyledi.

Mearsheimer, 7 Ekim saldırılarının İsrail tarafından bir “etnik temizlik fırsatı” olarak görüldüğünü vurguladı: “7 Ekim’den sonra olan şey, İsraillilerin Gazze’deki Filistinlileri etnik olarak temizlemek için mükemmel bir fırsat görmesidir. Ve bunu açıkça dile getiriyorlar. Bu, Gazze’de savaşa girip Filistinlileri Gazze’den sürmek ve karşı karşıya oldukları demografik sorunu çözmek için mükemmel bir fırsat.”

Mearsheimer, bu durumun yeni olmadığını, 1948’de İsrail kurulduğunda ve 1967 savaşından sonra da kitlesel etnik temizlikler yaşandığını hatırlattı.

Mearsheimer, “Dolayısıyla bu, Gazze’de üçüncü kitlesel etnik temizlik girişimidir. Bu hiç de şaşırtıcı değil. Aslında, İsrail’in kuruluşuyla ilgili literatürü okursanız, bunların hepsi ayrıntılı olarak belgelenmiştir. Etnik temizlik, Siyonistlerin en başından beri konuştuğu bir konuydu,” dedi.

Filistin için 15 aylık takvim, Hamas’a silahsızlanma çağrısı

“ABD, İsrail’in çıkarlarını kendi çıkarlarının önünde tutuyor”

Mearsheimer, ABD’nin neden İsrail’in bu eylemlerine göz yumduğunu ve hatta desteklediğini ise İsrail Lobisinin gücüyle açıkladı. ABD’nin İsrail ile olan ilişkisinin tarihte eşi benzeri görülmemiş “özel bir ilişki” olduğunu vurgulayan Mearsheimer, bu ilişkinin ABD’nin çıkarlarıyla sık sık çeliştiğini belirtti.

Mearsheimer, “Herhangi iki ülkenin hem benzer hem de farklı çıkarları olacaktır. İsrail ve ABD’nin bazen benzer çıkarları olduğu şüphe götürmez. Örneğin, ABD’nin İran’ın nükleer silahlara sahip olmamasını sağlamakta çıkarı vardır. Bu, ABD’nin ulusal çıkarınadır. Açıkçası, İran’ın nükleer silahlara sahip olmaması İsrail’in de ulusal çıkarınadır,” dedi.

Ancak Mearsheimer, çıkarların çatıştığı durumlarda ABD’nin kendi çıkarları yerine İsrail’in çıkarlarını tercih ettiğini kaydetti:

“ABD’de İsrail Lobisi dediğimiz bir şey var. Bu lobi, ABD’yi İsrail’i koşulsuz desteklemeye itmek için büyük çaba harcıyor. Başka bir deyişle, İsrail ne yaparsa yapsın, bizim İsrail’i desteklememiz bekleniyor. Ve lobi o kadar etkili, o kadar güçlü ki, temelde İsrail’i koşulsuz destekliyoruz. Bu şu anlama geliyor: İsrail’in çıkarlarının Amerika’nın çıkarlarıyla aynı olmadığı durumlarda, biz İsrail’i destekliyoruz. Amerika’nın çıkarlarına karşı İsrail’in çıkarlarını destekliyoruz.”

Mearsheimer, bu duruma en iyi örnek olarak her Amerikan başkanının desteklediği ancak İsrail’in sürekli reddettiği “iki devletli çözümü” gösterdi. ABD’nin Ortadoğu’da barış istediğini, ancak İsrail’in yayılmacı politikaları nedeniyle bunun mümkün olmadığını ve bunun da ABD’nin çıkarlarına zarar verdiğini ifade etti.

İsrail Lobisi’nin gücü

Mearsheimer, İsrail Lobisi’nin sadece bir “Yahudi lobisi” olmadığını, Hristiyan Siyonistlerin de bu lobinin temel bir parçası olduğunu vurguladı. Lobinin gücünü, hem siyasi karar alma süreçlerini hem de kamuoyundaki söylemi kontrol etme kabiliyetine bağladı.

Ancak internetin ve sosyal medyanın yükselişiyle lobinin söylem üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başladığını belirten Mearsheimer, “Geçmişte lobi iki düzeyde faaliyet gösteriyordu; politika düzeyi ve popüler söylem. Uzun bir süre boyunca İsrail Lobisi, söylemi İsraillileri iyi adamlar gibi gösterecek şekilde etkiledi. Şimdi ise durum farklı. Lobi, söylem üzerindeki kontrolünü kaybetti. İnsanlar artık ABD’nin İsrail için kendi ulusal çıkarına olmayan şeyler yaptığını anlıyor,” diye konuştu.

Bu durumun, lobiyi daha da agresif ve “ağzı bozuk bir siyaset” izlemeye ittiğini söyleyen Mearsheimer, özellikle üniversite kampüslerindeki protestoların bu değişimin bir göstergesi olduğunu belirtti. Mearsheimer, “Kampüslerde soykırımı protesto eden öğrenciler var. Bu öğrencilerin birçoğunun Yahudi olduğunun altını çizmek gerek. Ve birdenbire hepsi azgın antisemitlere dönüştürülüyor. Bunun antisemitizmle hiçbir ilgisi yok, Filistin’de yaşanan soykırımla ilgisi var,” ifadelerini kullandı.

Gazze’de ‘Filistinsizleştirme’ projesi BCG için krize dönüştü

“Rusya savaşı kazanıyor, Ukrayna’nın durumu umutsuz”

Mearsheimer, mülakatın bir diğer önemli bölümünde Ukrayna’daki savaşı ele aldı. Savaşın mevcut durumunu değerlendiren Mearsheimer, Rusya’nın savaşı kazandığını ve Ukrayna’nın durumu kurtarmasının mümkün olmadığını söyledi.

“Gerçek şu ki, Ruslar savaşı kazanıyor ve Ukrayna’nın durumu kurtarmasının hiçbir yolu yok. Silah ve insan gücü açısından güç dengesine bakarsanız, her iki tarafın sahip olduğu asker sayısına bakarsanız, Ukraynalılar umutsuz bir durumda,” diyen Mearsheimer, Ukrayna’nın Batı desteğine bağımlı olduğunu ancak bu desteğin de sürdürülebilir olmadığını belirtti.

Mearsheimer, müzakere yoluyla bir çözümün de mümkün olmadığını, çünkü Rusya’nın taleplerinin ne Ukrayna ne de Batı için kabul edilebilir olmadığını savundu. Rusya’nın üç temel talebini şöyle sıraladı:

“Birincisi, Ukrayna tarafsız bir devlet olmalı. NATO’da olamaz ve ABD’den veya genel olarak Batı’dan bir güvenlik garantisi alamaz. İkincisi, Ukrayna’nın önemli bir saldırı askeri kabiliyeti olamaz; Rusya’ya tehdit oluşturmayacak noktaya kadar silahsızlandırılmalı. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, Ukraynalılar ve Batı, Rusya’nın Kırım’ı ve doğudaki dört oblastı ilhak ettiği gerçeğini kabul etmeli.”

Bu taleplerin Ukrayna için topraklarının yaklaşık yüzde 20’sinden vazgeçmek anlamına geldiğini belirten Mearsheimer, “Ukraynalılar bunu yapmayacak. NATO’da olmamayı kabul etmeyecekler ve anlamlı bir şekilde silahsızlanmayı kabul etmeyecekler. Dolayısıyla bir anlaşmaya varmanın yolu yok,” dedi.

Zalujnıy, Vogue dergisine yazdı: Zaferden sonra yalnızlığa hazır olunmalı

“NATO’nun genişlemesi savaşın temel nedeni”

Mearsheimer, Ukrayna savaşının temel nedeninin NATO’nun doğuya doğru genişlemesi olduğunu uzun zamandır savunduğunu yineledi.

Bu durumu, ABD’nin Monroe Doktrini’ne benzeten Mearsheimer, ABD’nin kendi arka bahçesinde başka bir büyük gücün askeri varlığına asla izin vermeyeceğini, ancak aynı hakkı Rusya’ya tanımadığını söyledi.

“ABD, hiçbir koşulda Sovyetler Birliği’nin Küba’ya füze yerleştirmesine veya bir deniz üssü kurmasına izin vermezdi. Bu kabul edilemezdi. Monroe Doktrini tamamen bununla ilgilidir. Çin’in Meksika veya Kanada’ya askeri güç konuşlandırmasına asla izin vermeyiz. Ama biz NATO’yu Ukrayna’yı da içerecek kadar doğuya taşıma ve ardından Amerikan askeri varlıkları da dahil olmak üzere NATO unsurlarını Ukrayna’ya yerleştirme hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Ve bunun Ruslar için bir endişe kaynağı olmaması gerektiğini, umursamamaları gerektiğini düşünüyoruz,” diyen Mearsheimer, bu düşüncenin “aptalca” olduğunu ve felakete yol açtığını belirtti.

Mearsheimer, Batı’daki Rusofobinin elitler arasında o kadar güçlü olduğunu ve Rusya’nın meşru güvenlik endişeleri olabileceğinin kabul edilmediğini söyledi. Rusya’nın tüm Avrupa’yı domine etme tehdidi oluşturduğu yönündeki argümanları “gülünç” olarak nitelendirdi ve Rusya ordusunun Ukrayna’nın beşte birini bile fethetmekte zorlandığını hatırlattı.

“ABD, Çin’i kendi elleriyle bir emsal rakip haline getirdi”

Mearsheimer, ABD dış politikasının bir diğer büyük hatasının ise Çin’e yönelik “angajman” politikası olduğunu belirtti. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ABD’nin, Çin’i zenginleştirerek liberal bir demokrasiye dönüşeceğine ve bir dost olacağına dair “aptalca bir inançla” hareket ettiğini söyledi.

“Bir realist olarak benim için bu bir delilikti. Siz, aslında bir emsal rakip yaratıyorsunuz. Hatta ABD’den daha güçlü bir ülke yaratıyor olabilirsiniz,” yorumunu yapan Mearsheimer, bu politikanın sonucunda 2017 itibarıyla dünyanın tek kutuplu olmaktan çıkıp ABD, Çin ve Rusya’nın bulunduğu üç kutuplu bir yapıya dönüştüğünü ifade etti.

Dahası, Ukrayna savaşıyla ABD’nin Rusya’yı Çin’in kollarına ittiğini belirten Mearsheimer, “Eğer ABD, Çin’i ana rakibi olarak görüyorsa ve Çin’i Doğu Asya’da kontrol altına almakla ilgileniyorsa, Rusya’yı kendi tarafında tutmak son derece mantıklı olurdu. Bunun yerine, Ukrayna savaşıyla yaptığımız şey, Rusları ve Çinlileri birbirine daha da yakınlaştırmak oldu,” dedi.

Mearsheimer, ABD dış politika kurumunun bu bariz stratejik hataları öngörememesini ise “stratejik duyu eksikliğine” ve “kibire” bağladı ve Washington’un, tek kutuplu anın sarhoşluğuyla her şeyi Rusya’nın boğazından aşağı itebileceğini düşündüğünü ancak yanıldığını belirtti.

Mearsheimer, bu hataların sonucunda ABD’nin hem Ukrayna’da hem de Çin karşısında itibar ve güç kaybettiğini de sözlerine ekledi.

ABD, Çin’le ticaret görüşmeleri öncesi Tayvan ile toplantısını iptal etti

Diplomasi

Trump, Musk’tan Ukrayna için Starshield sınırlamasını kaldırmasını istedi

Yayınlanma

Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Başkanı Trump’ın SpaceX yöneticisi Elon Musk’ı arayarak askeri Starshield sistemindeki yavaşlatmayı kaldırmasını istemesinin ardından, Ukrayna ordusunun uydu iletişiminde toparlanma görüldü. Terminallerin saatte 60 kilometre hıza ulaştığında dahi kesilmesiyle insansız hava aracı operasyonlarında aksamalar yaşandı.

ABD Başkanı Donald Trump, SpaceX’in kurucusu Elon Musk ile bir telefon görüşmesi yaparak uydu internet ağı Starlink’in askeri sürümü Starshield üzerindeki kısıtlamaların Ukrayna için kaldırılmasını istedi.

The Wall Street Journal’ın (WSJ) haberine göre ABD’li ve Ukraynalı yetkililer, telefon görüşmesinden kısa bir süre sonra, 22 Ekim’de sistemin daha kararlı çalışmaya başladığını aktardı.

Ukraynalı bazı temsilciler altyapının henüz tam kapasiteye ulaşmadığını, ancak bağlantının terminallerin daha yüksek hareket hızlarında kısıtlama dönemine kıyasla daha verimli çalıştığını kaydetti.

Yetkililerin paylaştığı bilgilere göre Trump, görüşmede hız sınırının sürmesinden duyduğu rahatsızlığı Musk’a iletti.

Gazete, söz konusu yavaşlatma yüzünden Ukrayna ordusuna ait bazı insansız hava araçlarının görevlerini eksiksiz yerine getiremediğini yazdı.

ABD’li yetkililer ayrıca Trump’ın bir hafta boyunca yardımcılarına ve müttefiklerine Starlink’teki hız kesintisini sonlandırmak istediğini söylediğini aktardı.

Terminal hızı sınırlandırılınca cephedeki İHA operasyonları aksadı

İletişim kısıtlamalarına dair ilk haberler 14 Ekim gecesi gündeme geldi. Ukrayna Savunma Bakanının eski danışmanı Serhiy Sternenko, terminaller saatte 160 kilometreden daha hızlı hareket ettiğinde bağlantının koptuğunu açıkladı.

Sternenko daha sonra kısıtlamaların sertleştiğini duyurarak ordudan gelen verilere göre bağlantının artık saatte 60 ila 70 kilometre hızda dahi kesildiğini belirtti.

Financial Times’ın Ukraynalı yetkililer ve askerlere dayandırdığı haberine göre yaşanan aksaklıklar; insansız hava araçlarının yönetimini, cephedeki birliklerin ikmalini ve geri hatlardaki hedeflere yönelik saldırıları zorlaştırdı.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, 16 Ekim’de Starlink altyapısının kısmen toparlandığını duyurdu.

Brüksel’deki basın toplantısında konuşan Zelenskiy, eski hız parametrelerine kademeli olarak dönüldüğünü fakat Ukrayna ordusuna yönelik sınırlandırmaların henüz tamamen kalkmadığını ifade etti.

Gelişmeler üzerine Rusya cephesinden de açıklama geldi. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 14 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Starlink gibi parlak teknolojilerin askeri amaçlarla hiç kullanılmaması daha iyi olurdu” diyerek sistemin ordunun hizmetine sunulmasına karşı olduklarını bildirdi.

Kısıtlama talimatının kaynağına dair çelişkili açıklamalar yapıldı

Musk, Starshield üzerindeki kısıtlamalara ilişkin sorumluluğu reddetti. Sistemin mülkiyetinin ve yönetiminin ABD hükümetine ait olduğunu belirten Musk, kullanım koşullarını da Washington’ın belirlediğini dile getirdi.

Ticari Starlink ağını SpaceX’in işlettiğini hatırlatan girişimci, bu hizmetin taarruz amaçlı askeri operasyonlar için tasarlanmadığını savundu.

Reuters’a konuşan iki ABD’li yetkili, Pentagon’a Starlink ile ilgili talimatın Beyaz Saray’dan gittiğini ileri sürdü.

Öte yandan üst düzey bir Amerikalı yetkili, Trump’ın şahsen böyle bir emir vermediğini savundu. The Telegraph gazetesi ise kısıtlamaları başlatan kişinin Musk olduğunu öne sürdü; kaynaklardan biri Trump’ın bu öneriyi kabul etmesiyle kısıtlamanın Pentagon tarafından devreye sokulduğunu aktardı.

20 Ekim’de WSJ, kaynaklarına dayanarak Musk’ın Ukrayna’daki Starshield faaliyetini durdurma yönünde bizzat emir verdiğini, ardından Musk ile Trump’ın kararı telefonda ele aldığını yazdı.

Trump, 16 Ekim’de yaptığı açıklamada kendisinin veya Musk’ın kısıtlamalarla bağı bulunduğu iddialarını reddetti. Trump, “Kimin yaptığını bilmiyorum, en azından ben değilim. Elon’ın da olduğunu pek sanmıyorum” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise 18 Ekim’de ABD’nin Starlink’i yavaşlatma yönünde bir talimat vermediğini ve hızın yeniden sağlandığını savundu.

Rubio ayrıca Ukrayna’nın Starshield sistemine erişimi olmadığını, sistemin Kiev tarafından kullanımı konusunun halen müzakere edildiğini öne sürdü.

Karar ABD Kongresinde de yankı buldu. Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick, Washington yönetiminin parmağı olduğunun kanıtlanması halinde ilgili kurumların bütçesini durdurmaya çalışacağını belirtti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Barrack: Şara, İsrail ile normalleşmek istiyor

Yayınlanma

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın İsrail ile ilişkileri normalleştirmek istediğini belirtti.

Aynı zamanda İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarına son verilmesi çağrısında bulunarak, Washington’un bu operasyonları durdurmak için müdahale edip etmemesi gerektiğini sorguladı.

Katar’ın Doha kentinde düzenlenen Küresel Güvenlik Forumu’nda konuşan Barrack, Şara’nın zorlu koşulları iyi idare ettiğini ve hükümetinin bir tehdit oluşturmadığını İsrail’e temin etmeye çalıştığını söyledi.

“Bence Cumhurbaşkanı Şara, çok zor koşullar altında çok iyi bir iş çıkardı,” diyen Barrack, Suriye liderinin İsrail’e ilettiğini düşündüğü mesajı şöyle aktardı: “Ben saldırgan değilim, İsrail ile bir sorunum yok, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini istiyorum.”

Barrack ayrıca İsrail’i Suriye’deki operasyonlarını durdurmaya çağırırken, ABD’nin bu operasyonları sona erdirmek için müdahale edip etmemesi gerektiği konusunda belirsizliğini dile getirdi:

“Bunu [İsrail’in Suriye’deki eylemlerini] durdurmanın zamanı geldi. ABD’nin bunu durdurmak için müdahale etme zamanının gelip gelmediğini bilmiyorum.”

İsrail, 8 Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından Suriye’deki askeri operasyonlarını yoğunlaştırdı. İsrail güçleri, Golan Tepeleri boyunca uzanan askerden arındırılmış “tampon bölgeye” girdi ve Şeyh Dağı’nın (Hermon) Suriye tarafında mevzilenirken, İsrail bu konuşlandırmayı geçici bir güvenlik önlemi olarak nitelendirdi.

İsrail’in hava saldırıları ayrıca ülke genelindeki askeri tesisleri ve silah depolarını da hedef aldı.

Barrack, bir zamanlar düşman olarak görülen grupların yeni siyasi ve güvenlik yapılarına nasıl dahil edilebileceğinin bir örneği olarak Suriye’deki siyasi geçiş sürecini gösterdi.

ABD’li diplomat, “Bir zamanlar yabancı terör örgütü olarak nitelendirilen Nusra’yı ele alabilirsiniz; 8 Aralık’ta yaşanan dönüşümün ardından bugün pek çok kişi bu örneği ‘işte bir model’ diye değerlendiriyor,” dedi.

Nusra Cephesi, Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan ve El Kaide’ye bağlılık yemini ettikten sonra bu ağdan ayrıldığını ilan eden bir cihatçı gruptu. Örgüt, başta ABD ve BM olmak üzere birçok ülke ve kurum tarafından “terörist” kabul ediliyordu.

Grubun lideri Ahmed Şara (Ebu Muhammed el-Colani), daha sonra Esad’ı deviren saldırıyı yöneten Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) başına geçti.

Barrack ayrıca, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ulusal ordusuna entegrasyonunu, daha önce pek çok kişinin olası görmediği bir sonuç olarak gösterdi.

ABD’li, “Hiç kimse, bu Kürt oluşumu olan SDG’yi ulusal bir orduya yeniden entegre edebileceğinizi düşünmemişti, ama bu gerçekleşti,” dedi.

Şam ile Kürt liderliğindeki güçler, 10 Mart 2025 tarihinde SDG’nin askeri ve sivil kurumlarını Suriye devletine entegre etmek üzere bir anlaşma imzalamıştı.

Fakat entegrasyon şartları ve bölgedeki özyönetimin geleceği konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle anlaşmanın uygulanmasında gecikmeler yaşandı.

Bununla birlikte Barrack, Washington’un geniş bölgede gerçekleşen ve kendisinin “23 rejim değişikliği” olarak nitelendirdiği olaylara müdahalesine atıfta bulunarak, ABD’nin Orta Doğu’daki önceki müdahalelerinin etkinliği konusunda şüphelerini dile getirdi.

“Ne zaman müdahale etmeye, bir kişiyi ya da rejimi değiştirmeye çalışsak, bu bir hata olmuş gibi görünüyor,” diyen Barrack ayrıca Yemen’deki ABD müdahalesinin değerini de sorgulayarak, bunu görünüşe göre “anlamsız” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Çin, AB’ye yapay zeka ittifakına katılmasını teklif etti

Yayınlanma

Çin, Avrupa Komisyonu’na, kendi uluslararası yapay zeka ittifakında bir yer teklif etti.

Rapporteur’ün edindiği bilgiye göre, Brüksel kısa süre önce AB hükümetlerine Pekin’in teklifini bildirdi.

Çin ve ABD, bu teknolojiyi yönlendirmek için yeni siyasi yapılar tasarlayarak, daha güçlü yapay zeka modelleri geliştirme yarışındaki liderliklerini pekiştirmeye çalışıyor.

Bu yarışta en iyi ihtimalle orta düzey bir güç olan Avrupa ise, kendi yapay zeka rotasını nasıl çizeceğine karar veriyor.

Bu yaz Çin, yapay zeka konusunda uluslararası işbirliğini teşvik etmeyi amaçlayan Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü’nü (WAICO) kurdu.

Başlangıçta 28 ülke daha bu örgüte katıldı; bildirildiğine göre bu ülkeler arasında Rusya, Endonezya ve Kazakistan da yer alıyor.

Şimdi ise WAICO’nun destekçileri arasında AB yürütme organının da yer alabileceği ortaya çıktı.

Görüşmeler hakkında bilgilendirilen üç diplomata göre, salı günü Komisyon, ulusal uzmanlara Pekin’in kendisine bu girişime katılma teklifi sunduğunu bildirdi.

Rapporteur, Pekin’in teklifini doğrulamak için Komisyon’a başvurduğunda, Komisyon yorum yapmadı ve teklife yanıt verip vermediğini de belirtmedi.

Şu ana kadar hiçbir AB ülkesinin WAICO’ya katıldığı bildirilmedi. Almanya’nın dijital bakanlığı, Ağustos ayında Rapporteur’e bu konuda herhangi bir planı olmadığını belirtmişti.

Avrupa’nın WAICO’ya yönelik şüpheci tutumu şaşırtıcı değil; özellikle de yapay zeka konusunda Çin ile uyum sağlama yönündeki herhangi bir adımın Washington tarafından düşmanca bir hareket olarak değerlendirileceği düşünülürse.

ABD, geçen yılın sonlarında kendi uluslararası teknoloji örgütü olan Pax Silica’yı kurdu. Resmi olarak bu girişim, yapay zeka için karmaşık küresel tedarik zincirini güvence altına almayı amaçlıyor; ancak pratikteki amacı hâlâ belirsizliğini koruyor.

Avrupa Komisyonu, bu yaz tüm AB adına Pax Silica’yı imzaladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı da Finlandiya, Almanya, Yunanistan, İtalya, Hollanda ve İsveç gibi birkaç Avrupa hükümetini imza sahibi olarak listeliyor.

Pax Silica’nın ayrıca, tamamen yapay zeka fırsatlarına odaklanan ikincil bir girişimi de bulunuyor.

Bu girişimin imza sahipleri arasında 20 AB hükümeti yer alıyor ama Komisyon’un kendisi yer almıyor.

Ağustos ayında, Reuters bir haberinde, Washington’un Pax Silica’nın yapay zeka fırsatları kısmına imza atanlara, Çin’in WAICO’suna da katılamayacakları konusunda uyarıda bulunmaya hazırlandığını bildirdi.

Bu durum, her iki grubu da potansiyel olarak birbirine zıt yapay zeka blokları olarak resmileştirecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English