Avrupa
Von der Leyen’in daimi savaş ekonomisi planı

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in uzun süredir ilmek ilmek dokuduğu bir planı var. Öyle ki, başkanlığının son döneminde hazırlattığı üç raporla zemini çoktan hazırlamış. Bu raporlar, AB’nin önündeki temel sorunları tespit edip çözüm önerileri sunacaktı. Tabii ki, von der Leyen’e sadık isimler tarafından kaleme alınan bu “ısmarlama” çalışmalar, tam da isteneni doğruladı.
Bu raporlardan biri, AB’nin rekabet gücüne odaklanan “Strateji Raporu”. Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi tarafından hazırlanan ve Eylül 2024’te von der Leyen ile birlikte Brüksel’de sunulan bu raporun ana mesajı netti: AB iktisadi olarak geri kalıyor ve bu durumu tersine çevirmek için yıllık en az 750 ila 800 milyar avro ek yatırım gerekiyor. Çözüm: AB’nin ortak borçlanmaya gitmesi.
Draghi, milyarlarca avroluk bu kaynağın “ekonomiye” akması gerektiğini, zira AB’nin geride kalmamak için ihtiyaç duyduğu inovasyon hamlesinin ancak bu şekilde mümkün olacağını savundu. Peki bu devasa yatırımın odaklanacağı kilit alanlar neydi? Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, von der Leyen’in favori konuları: Enerji dönüşümü ve savunma sanayii.
Savunma sanayii, AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’in özel ilgi alanı olarak biliniyor. Geçen senenin başlarında, AB Komisyonu’nun Avrupa’daki savunma sanayiinin kontrolünü ele alması gerektiğini duyurmuştu. Bu, onun en gözde projelerinden biri. Dolayısıyla, Draghi’nin “Strateji Raporu”nda savunma sanayii için devasa meblağlar talep etmesi ve bu paranın AB Komisyonu tarafından alınıp dağıtılmasını önermesi hiç de beklenmedik değildi. AB’nin militarizasyonu, von der Leyen’in ikinci başkanlık dönemi programının belki de en önemli dayanak noktasıydı.
Bu noktada ilginç bir detay daha var: “Sürdürülebilir fonlar” olarak pazarlanan, genellikle “yeşil” etiketli fonların gelecekte savunma sanayi şirketlerine yatırım yapabilmesi planlanıyor. Zira bu tür yatırımlar artık “sürdürülebilir para yatırımı” olarak sınıflandırılacak. Yani insanlar, iyi ve “yeşil” şirketlere yatırım yaptıklarını sanırken, paraları aslında silahlanmaya akıtılacak.
Ve AB vatandaşlarına yönelik bu yanıltma, şimdi de “Tasarruf ve Yatırım Birliği” (TYB) ile devam ediyor.
Tatlı vaatler
AB’nin yeni “Tasarruf ve Yatırım Birliği” (TYB) projesinin temelinde de bu yatıyor. Draghi’nin talep ettiği gibi ortak borçlanmaya gitmek, bazı AB ülkelerinin muhalefeti nedeniyle, AB vatandaşlarının parasına ulaşmaktan daha zor.
AB Komisyonu, bu planı kamuoyuna şöyle pazarlıyor: Vatandaşların yatırımlarından daha fazla getiri elde etmelerini sağlayacak ve aynı zamanda Avrupa ekonomisini yeniden ileriye taşıyacak bir yatırım aracı oluşturmak istiyorlar. Komisyonun kendi sayfasında bu durum şöyle ifade ediliyor:
“AB, uzun vadeli rekabet gücü, güvenlik ile dijital ve yeşil dönüşümle ilgili stratejik önceliklerini gerçekleştirmek istiyorsa, potansiyelini acilen açığa çıkarmalıdır. TYB, bu çabaların merkezinde yer almaktadır: Tasarrufları daha verimli bir şekilde üretken yatırımlara yönlendiren daha derin, daha likit ve entegre bir AB finansal sistemini desteklemeyi amaçlamaktadır. […] Vatandaşların yaklaşık 10 trilyon avro tutarındaki tasarrufları banka mevduatı olarak tutulmaktadır. Banka mevduatları güvenli ve kolay erişilebilir olsa da, genellikle sermaye piyasalarındaki yatırımlardan daha az getiri sağlar. Dolayısıyla, bu sermayenin potansiyelini tam olarak kullanarak vatandaşlara daha yüksek getiriler sağlaması için önemli bir alan bulunmaktadır.”
Ancak AB’nin resmi sayfalarında, bu işin asıl amacının Avrupalıların tasarruflarını savunma sanayiine aktarmak olduğundan pek bahsedilmiyor. Konunun “savunma” ile ilgili olduğu, sadece bir iki yerde üstünkörü geçiyor; bunun yerine eğitimin, yeşil enerjinin ve benzeri alanların destekleneceği iddia ediliyor.
Son aylarda von der Leyen’in Tasarruf ve Yatırım Birliği’nin (TYB) oluşturulmasını hızlandırma yönündeki baskısı hissedilir oldu. Başlangıçta AB vatandaşlarının yararına, ekolojik ve dijital dönüşümü teşvik etmek amacıyla mali kaynakları seferber etme aracı olarak sunulan bu kampanyanın en endişe verici yönü, yine Brüksel’deki Komisyon’un niyet ve kararlarının eleştirisiz, pasif ve boyun eğen bir şekilde kabul edilmesi.
Yakından bakıldığında, bunun AB tarafından piyasaya sürülen bir başka gündem maddesi olduğu ortaya çıkıyor. Von der Leyen geçmişte kaç tane gündem sundu da sonunda her şey daha da kötüleşti? Mevcut gündem, her zamanki şüphelileri kayırmaya yönelik: En önemli özel ve kurumsal çıkar grupları —başka yerlerde rahatlıkla “oligark” olarak adlandırılanlar— ve her zaman olduğu gibi kolektif çıkarların, kamu yararının ve pek çok AB üyesi ülkenin ulusal çıkarlarının pahasına.
Bu TYB’nin ardındaki niyetleri tam olarak anlamak için, öncelikle gerçekte ne olduğunu açıklığa kavuşturmak lazım. Teoride TYB, “yatırımları, ekonomik büyümeyi ve finansal istikrarı teşvik etmek için tek tek üye devletlerin finansal piyasalarını entegre etme girişimi” olarak sunuluyor. Bu çerçevede TYB’nin, “vatandaşlara ve şirketlere” sınır ötesi finansal ürünlere erişimi kolaylaştırırken aynı zamanda uzun vadeli tasarruf ve yatırımı teşvik edeceği iddia ediliyor.
AB içinde on trilyon avro gibi devasa miktarda para vadeli mevduatlarda tutuluyor ve çok daha fazlası kamu fonları ve yatırım fonlarında bulunuyor. Bu mevduatlar, faydalanıcıları risk sermayesinden hızlı para vaadiyle cezbetmek yerine başka amaçlar için kullanılabilir.
Avrupa Komisyonu’na göre, bu yatırım birliği uzun vadeli tasarruf fırsatlarını “optimize edebilir”, Bireysel Emeklilik İçin Avrupa Kişisel Emeklilik Ürünü (PEPP) gibi ürünleri teşvik edebilir ve AB’nin enerji ve iklim programlarıyla bağlantılı “sürdürülebilir” yatırım fonlarını destekleyebilir. Tüm bu fonlar özel, tam da perde arkasındaki aktörlerin istediği gibi. AB gündemlerinin ortak özelliği, devleti ikincil, minimalist bir role itmek olur, tabii ortaya çıkan maliyetlerin finansmanı söz konusu olmadıkça.
Bu Tasarruf ve Yatırım Birliği ayrıca, yatırımcı koruması için daha kapsamlı ve daha entegre mekanizmalar — iddiaya göre şeffaflığı ve düzenlemeyi güçlendirerek finansal ürünlerin güvenliğini ve risk adaletini sağlamak suretiyle— yaratmayı hedefliyor. Son olarak, bu toplanan, seferber edilen ve dolaşımdaki sermayenin kurumsal finansmanı teşvik etmesi ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) teorik olarak kitle fonlaması (crowdfunding) ve sermaye piyasaları gibi alternatif finansman kaynaklarına erişimini kolaylaştırması bekleniyor. KOBİ’ler her zaman bir gerekçe olarak kullanılsa da, bu tür girişimlerin asıl yararlanıcısı nadiren onlar olur.
Halihazırda planlanan tedbirler var: Örneğin, daha önce bahsedilen PEPP (Paneuropean Personal Pension Product-Avrupa Genelinde Bireysel Emeklilik Ürünü). Bu, kamu emeklilik sistemlerini genellikle karakterize eden nesiller arası dayanışma yükünden arınmış, AB genelinde sunulabilen özel bir güvence ürünü. Ayrıca, yatırımcı korumasını ve piyasa şeffaflığını “iyileştirmeye” yönelik mevzuatın gözden geçirilmesi, finansal teknoloji ve kitle fonlamasının düzenlenmesi (örneğin Patreon gibi bağış toplama platformları), işbirlikçi finansman platformları için uyumlaştırılmış kuralların oluşturulması ve üye devletler tarafından tasarruf ve yatırımı teşvik etmek için vergi teşviklerinin getirilmesi gibi adımlar planlanıyor. Tüm bunlar, daha fazla ürün çeşitliliği, daha iyi yatırım çözümleri, daha yüksek finansal getiriler —çünkü teoride daha fazla rekabet olacak— ve daha fazla güvenlik vaat ediyor, zira uyumlaştırılmış kuralların dolandırıcılık ve mali suistimal riskini azalttığı öne sürülüyor.
Ancak Tasarruf ve Yatırım Birliği’ni, Bankacılık Birliği’nin bir bileşeniyle karıştırmamak gerek. TYB olsa olsa ona bir ekleme. TYB ve AB Bankacılık Birliği, finansal piyasa entegrasyonu ortak hedefini takip etseler de kapsam, mekanizmalar ve ilgili riskler açısından farklılık gösteriyorlar.
Bankacılık Birliği vs. Tasarruf ve Yatırım Birliği
Bankacılık Birliği, merkezi bir denetime (Avrupa Merkez Bankası-AMB), banka iflaslarında ortak kurallara ve finansal istikrara odaklanmaya dayanıyordu. TYB ise, finansal ürünleri uyumlaştırarak, sınır ötesi yatırımlar için vergi teşvikleri sunarak ve kârlılık ile savunma ve yeşil dönüşüm gibi “stratejik önceliklere” daha fazla odaklanarak tasarruf sahiplerini ve yatırımcıları riske yönlendirmeyi amaçlıyor.
“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer”. Avrupalılar, Ursula von der Leyen yönetimindeki Komisyon’dan ancak tatlı sözler ve arkadan bıçaklanmayı bekleyebilir. TYB’nin asıl sorunları, içerdiği risklerde ve dile getirilmeyen niyetlerde yatıyor. AB, avro krizine yanıt olarak 2014’te oluşturulan Bankacılık Birliği’nin de daha fazla rekabet, istikrar ve mevduat sahibi koruması sağlayacağını vaat etmişti. Fakat pratikte sadece büyük bankaların hakimiyetini pekiştirdi ve Avrupa finans sektöründeki çeşitliliği azalttı, yani vaat edilenin tam tersi oldu.
Bankacılık sektöründeki yoğunlaşma, birleşme ve devralma dalgasıyla arttı. İspanya’da banka sayısı 2008’de 55 iken 2023’te ona düştü. Almanya’da Landesbank’lar, Deutsche Bank ve Commerzbank gibi piyasa devleri karşısında önemini yitirdi. AMB’ye göre 2023 itibarıyla AB’nin en büyük on bankası, finansal varlıkların yaklaşık yüzde 70’ini kontrol ediyordu. Görüldüğü gibi, “batamayacak kadar büyük” efsanesi devam etti. En büyük bankalar çöktüğünde, ilgili devletler onları kaçınılmaz olarak kurtarmak zorunda kalıyor.
Bu sermaye yoğunlaşmasıyla, AB Bankacılık Birliği başka biçimde isimlendirilse daha iyi olurdu. Sonuç olarak rekabet azaldı ve büyük bankalar yeni kurallardan yararlanırken, küçük kurumlar düzenlemeler nedeniyle daha yüksek maliyetlerle ve uluslararası rekabette daha büyük zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldı. Bunun neticeleri günden güne cüzdanlara sirayet etti: Tüketiciler için daha yüksek ücretler, KOBİ’ler için daha az kredi imkanı ve yavaşlayan finansal inovasyon, yani yine vaat edilenin tam tersi oldu. Yani, Avrupa genelinde daha önce yaşanan süreçlerin bir deja vu’su.
Özünde Bankacılık Birliği, diğer tüm AB düzenlemeleri gibi, sadece piyasanın büyük aktörlerini kayırdı. Daha katı ve karmaşık düzenleyici sistem —örneğin Basel III— yalnızca büyük bankaların sahip olduğu kaynakları gerektiriyor. AMB yalnızca büyük bankaları denetlerken, küçük bankaları yerel makamlara bırakıyor. Bu durum, örneğin krediye erişimde asimetrilere yol açıyor. En büyük bankalar AMB üzerinden —bazen negatif faiz oranlarıyla— finanse edilebilirken, küçük bankalar daha yüksek faiz oranlarıyla finanse edilmek zorunda kalıyor. Bu sermaye yoğunlaşması, siyasi güç ve lobicilik yoğunlaşmasına yol açarak büyük ile küçük, zengin ile yoksul arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi.
Aynı senaryo TYB için de geçerli olabilir mi?
Dolayısıyla, iyi niyetle tahmin edilebilir ki, TYB sonucunda da tam olarak aynı şey yaşanacak. Her iki teşebbüs de aynı sakat mantığı yansıtıyor: Bankacılık Birliği, bankalar için katı kurallarla —ancak borçları dayanışma içinde üstlenme zorunluluğu olmadan— bankaların risklerini toplumsallaştırdı. Bu, bugün Orta Çağ’da sadece yoksullara yönelen “açgözlülük günahının” modern bir varyasyonu.
TYB ise, savunma gibi siyasi projelerin finansmanını toplumsallaştırmayı ve bundan doğan riskleri vatandaşlara yıkmayı hedefliyor. Bunun ardındaki niyet açık ve üye ülkelerin, devlet başkanları ve başbakanları da dahil olmak üzere, boyun eğen, pasif ve uysal durumunu yansıtıyor.
Bankacılık Birliği, tüm neoliberal sonuçlarıyla birlikte bir finansal krizi gerekçe olarak ihtiyaç duyarken, TYB buna bile ihtiyaç duymuyor. Savaş için oluşan fikir birliği o kadar derin ki, propaganda odakları pek bir şey yapmak zorunda kalmadı, zira Ukrayna’daki savaş yeterli gerekçeyi sundu.
TYB’nin büyük kazananları, BlackRock ve Allianz gibi, yeni tasarruf mevduatı piyasalarında hakim olacak büyük varlık yöneticileri olacak. PEPP gibi standartlaştırılmış ürünler, küçük yatırımcıları değil, küresel aktörleri tercih edecek. Riskleri vatandaşlara, işçilere ve ailelerine kaydırırken, kârlar finans elitine akacak, tıpkı Bankacılık Birliği’nde olduğu gibi.
Sonuç basit: Daha fazla merkeziyetçilik ve dolayısıyla daha az finansal demokrasi, bu da halihazırda devasa olan ve büyüyen zengin-yoksul uçurumunu daha da derinleştirecek. Gerçek şu ki, von der Leyen “yasalarından” birini her imzaladığında reel ücretler geriliyor ve asalak oligarşi yıldan yıla büyüyor.
Tıpkı Bankacılık Birliği’nin çeşitlendirilmiş ve rekabetçi bir sistem yaratmayı başaramayıp bunun yerine büyük bankaların gücünü pekiştirmesi gibi, TYB de aynı limana doğru yol alıyor. AB, sermaye yoğunlaşması ve pazar payı için sınırlar koymazsa ve küçük tasarruf sahipleri için gerçek garantiler talep etmezse —ki bu, ilan edilen 800 milyar avroluk “özel varlığı” çekme niyetini kısıtlardı— “finansal entegrasyon”, AB vatandaşlarının parası üzerinde daha sıkı kontrolden başka bir şey olmayacak.
Pratikte her zaman aynı devlere fayda sağlayan bir yapıya güvenmeye değer mi? Bu soru, ABD’li varlık yöneticisi BlackRock’un Tasarruf ve Yatırım Birliği’nin en büyük yararlanıcılarından ve önde gelen destekçilerinden biri olacağı düşünüldüğünde tamamen yeni bir boyut kazanıyor. Yeni şansölye Friedrich Merz ile bu şirket arasındaki bağlantılar hiç de tesadüfi değil, tıpkı yine Almanya kökenli olan Ursula von der Leyen’in bu kadar kararlı bir şekilde başka bir fiyaskoya doğru gitmek istemesinin tesadüf olmadığı gibi.
Tüm bunların yanında, bu senaryonun yeni sömürgeci da imaları var: Savunma ve enerjinin ABD’nin kucağına bırakıldığı yetmezmiş gibi, şimdi onlara Avrupalı işçilerin kıt kanaat birikimleri de teslim ediliyor.
Sosyal güvenlik sistemleri tehdit altında
Ancak TYB’nin yol açabileceği potansiyel zararların bununla sınırlı değil. İlk bakışta TYB fikri —Avrupalıların tasarruflarını merkezi olarak yönetmek ve yeşil altyapı, yenilikçi teknolojiler ve diğer öncelikli alanlar gibi stratejik projelere yatırım yapmak— cazip görünüyor. Ancak bu girişimin başat destekçilerine ve Avrupa ekonomi politikasındaki son gelişmelere bakıldığında, bu projenin yaşam koşullarını daha da kötüleştirmek için tüm ön koşulları taşıdığı açıkça görülüyor ve ABD’de halihazırda hüküm süren sefalete kapı aralıyor. Orada işçi sınıfına, istikrarlarının bir tür “pasif gelir”e ve sistemin sahiplerininkiyle rekabet edebilecek sözde bir “finansal okuryazarlığa” bağlı olduğuna dair çocukça bir inanç aşılandı. ABD’den sonra şimdi sıra, aslında dayanışmacı sosyal güvenlik ağları için ayrılması gereken Avrupalı işçilerin gelirlerini agresif bir biçimde hedef almaya gelmiş gibi görünüyor.
TYB duyurusunun, geleneksel olarak kamuya ait veya karşılıklılığa dayalı sektörlerin özelleştirilmesi yönündeki artan baskının tam ortasında yapılması tesadüf değil. Devlet emeklilik fonlarından sosyal sigorta sistemlerine ve karşılıklı sigortacılığa kadar, varlıkları ve sorumluluğu kamu alanından çıkarıp özel ellere teslim etme yönünde açık bir eğilim mevcut. Genellikle “modernleşme”, “şeffaflık”, “rasyonellik” veya “verimlilik” gibi sloganlarla gizlenen bu süreç eşitsizliği derinleştiriyor. Kamu emeklilik sisteminin getirileri ile özel bir sistemin getirileri karşılaştırıldığında, büyük şirketlerin neden ilkine saldırdığı anlaşılıyor: Çok fazla paranın “yanlış ellere” gittiğini düşünüyor olmalılar.
TYB’nin uygulanmasından sonra, bilindik “sosyal sigorta reformu”, “herkes için serbest emeklilik seçimi” ve “acil demografik uyum” taleplerini duyacağız. Ve tüm bunlar tek bir amaç için: Sosyal sigorta fonlarını azaltmak ve TYB’nin finansal ürünleri için mevcut fonları artırmak ya da başka bir deyişle, BlackRock & Co.’nun lehine. Merkez sağ, sol liberal, sosyal demokrat veya gerici muhafazakar hükümetler üzerindeki baskı muazzam olacak ve neredeyse kesinlikle sonunda “AB bizi buna zorladı” gerekçesine yol açacak.
Militarizasyonun finansmanı
Militarizasyonun finansmanı madalyonun diğer yüzü ve TYB’nin en güçlü siyasi teşviklerinden birini oluşturuyor. Daha önce bahsedilen tüm sistemik ve siyasi risklerin yanı sıra, savaş tehlikesini de beraberinde getiriyor. Merz, von der Leyen veya Macron gibi isimler bir kez tepeden tırnağa silahlandıklarında acaba ne yapacaklar? İşçi sınıfının sömürülmesi tamamlandıktan sonra, bir sonraki yağma projesi nereye yönelecek?
AB, bilindik bir ikilemle karşı karşıya: İstikrar ve Büyüme Paktı gibi bütçe kurallarını ihlal etmeden savunmaya yönelik devasa yatırımlar nasıl finanse edilecek? İşte burada TYB devreye giriyor: Özel sermayeyi seferber etmek, kritik altyapı veya çift kullanımlı teknolojiler için özel yatırım fonları aracılığıyla savunma gibi stratejik sektörlere uzun vadeli yatırımları kolaylaştırmak, sürdürülebilir enerji güvenliği ve askeri projeler için “savunma tahvilleri” gibi özel yeşil veya sosyal tahviller ihraç etmek, yaşlılık güvencesinin (PEPP) bir kısmını tahsis ederek veya emeklilik fonlarını “uygun” risk profiline sahip savunma projelerine yönlendirerek kurumsal tasarrufu teşvik etmek; gerekli fonları seferber etmek için birçok strateji mevcut.
TYB kapsamındaki bir diğer seçenek de, silah şirketlerinin halka arzlarını, sermaye artırımlarını veya borçlanma senedi ihraçlarını kolaylaştırmak için kuralların uyumlaştırıldığı bir “savunma için sermaye piyasası” yaratmak. Son olarak, vergi engelleri de kaldırılabilir. Bazı AB ülkeleri silahlara yapılan yatırımları vergilendiriyor ama yerel projeler için istisnalar yaratılabilir, bu da daha düşük vergi yükü nedeniyle savunmayla ilgili projelere yatırımı daha cazip hale getirir. Başka bir deyişle: Avrupalı vergi mükellefleri, artan savaş riskini kendi ceplerinden finanse edecekler.
Avrupa Savunma Fonu (EVF) şu anda AB bütçesinden finanse ediliyor, fakat hacmi sınırlı. Daha entegre bir para birliği ile, Avrupa Yatırım Bankası (EIB) gibi yatırım bankaları aracılığıyla savunma tahvilleri ihraç etmek gibi kamu-özel ortaklıklarına dayalı stratejiler uygulanabilir. Konut veya demiryolu sektöründe asla uygulanmayan şeyler, şimdi savaş durumu için hazırlanıyor ve bundan doğan kârlar özel çıkarlara ayrılıyor. Savunma alanında kitle fonlaması gibi fikirler, yani siber güvenlik veya drone teknolojisi gibi çok övülen start-up’lar için küçük yatırımcılardan para toplamak (ki bunlar daha sonra büyük şirketler tarafından satın alınacak), bu sistemi yönlendiren beyinlerin yaratıcılığının sadece bir başka örneği. Görüldüğü üzere TYB, Avrupa’daki sıradan insanlara fayda sağlamayan bir olasılıklar evreni açıyor.
Gönüllülük aldatmacası
Bu senaryo basit bir spekülasyon değil. Gerçek şu ki: TYB’nin getirilmesi önerisi, AB’nin yeni bir silahlanma döngüsüne ve genişletilmiş bir Avrupa Savunma Fonu’nun oluşturulmasına bel bağladığı bir zamanda, savunma sektörünün finansmanını öngörüyor. Girişimin hazırlanması görevlendirmesinin bir parçası olan Draghi Raporu, savunmayı Avrupa özel sermayesini seferber etmek için öncelikli bir alan olarak tanımlıyor. Böylece TYB, sadece özel tasarrufların silahlanma sektörüne yönlendirilmesine izin vermekle kalmıyor, aynı zamanda vatandaşları daha yüksek getiri vaadiyle AB savunma sanayiinin genişletilmesinde hiçbir şeyden habersiz suç ortakları haline getirebilir.
Bu gelişmenin bir başka sonucu da, aslında sosyal alana fayda sağlaması gereken kaynakların başka yöne çevrilmesi olacak. Avrupa Komisyonu, vatandaşların katılımının her zaman gönüllü kalacağını ve tasarruflara el konulması gibi bir plan olmadığını vurguluyor. Ancak yatırımları çeşitlendirmeye dönük kurumsal baskı ve daha yüksek getiri vaadi, pratikte geleneksel tasarruf biçimlerini marjinalleştirebilir ve vatandaşları varlıklarını Brüksel’in stratejik hedefleriyle uyumlu finansal ürünlere yönlendirmeye itebilir. Gönüllülük retoriğinin arkasında, refah devletinin rolünün —ve düz vatandaşın tasarruflarının akıbetinin— derinlemesine yeniden şekillendirilmesi yatıyor.
Elbette, şirketlerin açgözlülüğünü yaklaşan bir savaşın adrenalin patlamasıyla birleştirmekten daha tehlikeli bir şey yok. Büyük sermaye artık sadece savaştan kâr elde etmekle kalmayıp, savaşa yatırım yapmaya başladığında, herkes hayati tehlikeye girer. Böyle giderse gelecekte her bir AB vatandaşı, daimi savaş ekonomisinin neferleri olacak.
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı











