Avrupa
Von der Leyen’in daimi savaş ekonomisi planı

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in uzun süredir ilmek ilmek dokuduğu bir planı var. Öyle ki, başkanlığının son döneminde hazırlattığı üç raporla zemini çoktan hazırlamış. Bu raporlar, AB’nin önündeki temel sorunları tespit edip çözüm önerileri sunacaktı. Tabii ki, von der Leyen’e sadık isimler tarafından kaleme alınan bu “ısmarlama” çalışmalar, tam da isteneni doğruladı.
Bu raporlardan biri, AB’nin rekabet gücüne odaklanan “Strateji Raporu”. Avrupa Merkez Bankası eski başkanı Mario Draghi tarafından hazırlanan ve Eylül 2024’te von der Leyen ile birlikte Brüksel’de sunulan bu raporun ana mesajı netti: AB iktisadi olarak geri kalıyor ve bu durumu tersine çevirmek için yıllık en az 750 ila 800 milyar avro ek yatırım gerekiyor. Çözüm: AB’nin ortak borçlanmaya gitmesi.
Draghi, milyarlarca avroluk bu kaynağın “ekonomiye” akması gerektiğini, zira AB’nin geride kalmamak için ihtiyaç duyduğu inovasyon hamlesinin ancak bu şekilde mümkün olacağını savundu. Peki bu devasa yatırımın odaklanacağı kilit alanlar neydi? Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, von der Leyen’in favori konuları: Enerji dönüşümü ve savunma sanayii.
Savunma sanayii, AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’in özel ilgi alanı olarak biliniyor. Geçen senenin başlarında, AB Komisyonu’nun Avrupa’daki savunma sanayiinin kontrolünü ele alması gerektiğini duyurmuştu. Bu, onun en gözde projelerinden biri. Dolayısıyla, Draghi’nin “Strateji Raporu”nda savunma sanayii için devasa meblağlar talep etmesi ve bu paranın AB Komisyonu tarafından alınıp dağıtılmasını önermesi hiç de beklenmedik değildi. AB’nin militarizasyonu, von der Leyen’in ikinci başkanlık dönemi programının belki de en önemli dayanak noktasıydı.
Bu noktada ilginç bir detay daha var: “Sürdürülebilir fonlar” olarak pazarlanan, genellikle “yeşil” etiketli fonların gelecekte savunma sanayi şirketlerine yatırım yapabilmesi planlanıyor. Zira bu tür yatırımlar artık “sürdürülebilir para yatırımı” olarak sınıflandırılacak. Yani insanlar, iyi ve “yeşil” şirketlere yatırım yaptıklarını sanırken, paraları aslında silahlanmaya akıtılacak.
Ve AB vatandaşlarına yönelik bu yanıltma, şimdi de “Tasarruf ve Yatırım Birliği” (TYB) ile devam ediyor.
Tatlı vaatler
AB’nin yeni “Tasarruf ve Yatırım Birliği” (TYB) projesinin temelinde de bu yatıyor. Draghi’nin talep ettiği gibi ortak borçlanmaya gitmek, bazı AB ülkelerinin muhalefeti nedeniyle, AB vatandaşlarının parasına ulaşmaktan daha zor.
AB Komisyonu, bu planı kamuoyuna şöyle pazarlıyor: Vatandaşların yatırımlarından daha fazla getiri elde etmelerini sağlayacak ve aynı zamanda Avrupa ekonomisini yeniden ileriye taşıyacak bir yatırım aracı oluşturmak istiyorlar. Komisyonun kendi sayfasında bu durum şöyle ifade ediliyor:
“AB, uzun vadeli rekabet gücü, güvenlik ile dijital ve yeşil dönüşümle ilgili stratejik önceliklerini gerçekleştirmek istiyorsa, potansiyelini acilen açığa çıkarmalıdır. TYB, bu çabaların merkezinde yer almaktadır: Tasarrufları daha verimli bir şekilde üretken yatırımlara yönlendiren daha derin, daha likit ve entegre bir AB finansal sistemini desteklemeyi amaçlamaktadır. […] Vatandaşların yaklaşık 10 trilyon avro tutarındaki tasarrufları banka mevduatı olarak tutulmaktadır. Banka mevduatları güvenli ve kolay erişilebilir olsa da, genellikle sermaye piyasalarındaki yatırımlardan daha az getiri sağlar. Dolayısıyla, bu sermayenin potansiyelini tam olarak kullanarak vatandaşlara daha yüksek getiriler sağlaması için önemli bir alan bulunmaktadır.”
Ancak AB’nin resmi sayfalarında, bu işin asıl amacının Avrupalıların tasarruflarını savunma sanayiine aktarmak olduğundan pek bahsedilmiyor. Konunun “savunma” ile ilgili olduğu, sadece bir iki yerde üstünkörü geçiyor; bunun yerine eğitimin, yeşil enerjinin ve benzeri alanların destekleneceği iddia ediliyor.
Son aylarda von der Leyen’in Tasarruf ve Yatırım Birliği’nin (TYB) oluşturulmasını hızlandırma yönündeki baskısı hissedilir oldu. Başlangıçta AB vatandaşlarının yararına, ekolojik ve dijital dönüşümü teşvik etmek amacıyla mali kaynakları seferber etme aracı olarak sunulan bu kampanyanın en endişe verici yönü, yine Brüksel’deki Komisyon’un niyet ve kararlarının eleştirisiz, pasif ve boyun eğen bir şekilde kabul edilmesi.
Yakından bakıldığında, bunun AB tarafından piyasaya sürülen bir başka gündem maddesi olduğu ortaya çıkıyor. Von der Leyen geçmişte kaç tane gündem sundu da sonunda her şey daha da kötüleşti? Mevcut gündem, her zamanki şüphelileri kayırmaya yönelik: En önemli özel ve kurumsal çıkar grupları —başka yerlerde rahatlıkla “oligark” olarak adlandırılanlar— ve her zaman olduğu gibi kolektif çıkarların, kamu yararının ve pek çok AB üyesi ülkenin ulusal çıkarlarının pahasına.
Bu TYB’nin ardındaki niyetleri tam olarak anlamak için, öncelikle gerçekte ne olduğunu açıklığa kavuşturmak lazım. Teoride TYB, “yatırımları, ekonomik büyümeyi ve finansal istikrarı teşvik etmek için tek tek üye devletlerin finansal piyasalarını entegre etme girişimi” olarak sunuluyor. Bu çerçevede TYB’nin, “vatandaşlara ve şirketlere” sınır ötesi finansal ürünlere erişimi kolaylaştırırken aynı zamanda uzun vadeli tasarruf ve yatırımı teşvik edeceği iddia ediliyor.
AB içinde on trilyon avro gibi devasa miktarda para vadeli mevduatlarda tutuluyor ve çok daha fazlası kamu fonları ve yatırım fonlarında bulunuyor. Bu mevduatlar, faydalanıcıları risk sermayesinden hızlı para vaadiyle cezbetmek yerine başka amaçlar için kullanılabilir.
Avrupa Komisyonu’na göre, bu yatırım birliği uzun vadeli tasarruf fırsatlarını “optimize edebilir”, Bireysel Emeklilik İçin Avrupa Kişisel Emeklilik Ürünü (PEPP) gibi ürünleri teşvik edebilir ve AB’nin enerji ve iklim programlarıyla bağlantılı “sürdürülebilir” yatırım fonlarını destekleyebilir. Tüm bu fonlar özel, tam da perde arkasındaki aktörlerin istediği gibi. AB gündemlerinin ortak özelliği, devleti ikincil, minimalist bir role itmek olur, tabii ortaya çıkan maliyetlerin finansmanı söz konusu olmadıkça.
Bu Tasarruf ve Yatırım Birliği ayrıca, yatırımcı koruması için daha kapsamlı ve daha entegre mekanizmalar — iddiaya göre şeffaflığı ve düzenlemeyi güçlendirerek finansal ürünlerin güvenliğini ve risk adaletini sağlamak suretiyle— yaratmayı hedefliyor. Son olarak, bu toplanan, seferber edilen ve dolaşımdaki sermayenin kurumsal finansmanı teşvik etmesi ve küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) teorik olarak kitle fonlaması (crowdfunding) ve sermaye piyasaları gibi alternatif finansman kaynaklarına erişimini kolaylaştırması bekleniyor. KOBİ’ler her zaman bir gerekçe olarak kullanılsa da, bu tür girişimlerin asıl yararlanıcısı nadiren onlar olur.
Halihazırda planlanan tedbirler var: Örneğin, daha önce bahsedilen PEPP (Paneuropean Personal Pension Product-Avrupa Genelinde Bireysel Emeklilik Ürünü). Bu, kamu emeklilik sistemlerini genellikle karakterize eden nesiller arası dayanışma yükünden arınmış, AB genelinde sunulabilen özel bir güvence ürünü. Ayrıca, yatırımcı korumasını ve piyasa şeffaflığını “iyileştirmeye” yönelik mevzuatın gözden geçirilmesi, finansal teknoloji ve kitle fonlamasının düzenlenmesi (örneğin Patreon gibi bağış toplama platformları), işbirlikçi finansman platformları için uyumlaştırılmış kuralların oluşturulması ve üye devletler tarafından tasarruf ve yatırımı teşvik etmek için vergi teşviklerinin getirilmesi gibi adımlar planlanıyor. Tüm bunlar, daha fazla ürün çeşitliliği, daha iyi yatırım çözümleri, daha yüksek finansal getiriler —çünkü teoride daha fazla rekabet olacak— ve daha fazla güvenlik vaat ediyor, zira uyumlaştırılmış kuralların dolandırıcılık ve mali suistimal riskini azalttığı öne sürülüyor.
Ancak Tasarruf ve Yatırım Birliği’ni, Bankacılık Birliği’nin bir bileşeniyle karıştırmamak gerek. TYB olsa olsa ona bir ekleme. TYB ve AB Bankacılık Birliği, finansal piyasa entegrasyonu ortak hedefini takip etseler de kapsam, mekanizmalar ve ilgili riskler açısından farklılık gösteriyorlar.
Bankacılık Birliği vs. Tasarruf ve Yatırım Birliği
Bankacılık Birliği, merkezi bir denetime (Avrupa Merkez Bankası-AMB), banka iflaslarında ortak kurallara ve finansal istikrara odaklanmaya dayanıyordu. TYB ise, finansal ürünleri uyumlaştırarak, sınır ötesi yatırımlar için vergi teşvikleri sunarak ve kârlılık ile savunma ve yeşil dönüşüm gibi “stratejik önceliklere” daha fazla odaklanarak tasarruf sahiplerini ve yatırımcıları riske yönlendirmeyi amaçlıyor.
“Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer”. Avrupalılar, Ursula von der Leyen yönetimindeki Komisyon’dan ancak tatlı sözler ve arkadan bıçaklanmayı bekleyebilir. TYB’nin asıl sorunları, içerdiği risklerde ve dile getirilmeyen niyetlerde yatıyor. AB, avro krizine yanıt olarak 2014’te oluşturulan Bankacılık Birliği’nin de daha fazla rekabet, istikrar ve mevduat sahibi koruması sağlayacağını vaat etmişti. Fakat pratikte sadece büyük bankaların hakimiyetini pekiştirdi ve Avrupa finans sektöründeki çeşitliliği azalttı, yani vaat edilenin tam tersi oldu.
Bankacılık sektöründeki yoğunlaşma, birleşme ve devralma dalgasıyla arttı. İspanya’da banka sayısı 2008’de 55 iken 2023’te ona düştü. Almanya’da Landesbank’lar, Deutsche Bank ve Commerzbank gibi piyasa devleri karşısında önemini yitirdi. AMB’ye göre 2023 itibarıyla AB’nin en büyük on bankası, finansal varlıkların yaklaşık yüzde 70’ini kontrol ediyordu. Görüldüğü gibi, “batamayacak kadar büyük” efsanesi devam etti. En büyük bankalar çöktüğünde, ilgili devletler onları kaçınılmaz olarak kurtarmak zorunda kalıyor.
Bu sermaye yoğunlaşmasıyla, AB Bankacılık Birliği başka biçimde isimlendirilse daha iyi olurdu. Sonuç olarak rekabet azaldı ve büyük bankalar yeni kurallardan yararlanırken, küçük kurumlar düzenlemeler nedeniyle daha yüksek maliyetlerle ve uluslararası rekabette daha büyük zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldı. Bunun neticeleri günden güne cüzdanlara sirayet etti: Tüketiciler için daha yüksek ücretler, KOBİ’ler için daha az kredi imkanı ve yavaşlayan finansal inovasyon, yani yine vaat edilenin tam tersi oldu. Yani, Avrupa genelinde daha önce yaşanan süreçlerin bir deja vu’su.
Özünde Bankacılık Birliği, diğer tüm AB düzenlemeleri gibi, sadece piyasanın büyük aktörlerini kayırdı. Daha katı ve karmaşık düzenleyici sistem —örneğin Basel III— yalnızca büyük bankaların sahip olduğu kaynakları gerektiriyor. AMB yalnızca büyük bankaları denetlerken, küçük bankaları yerel makamlara bırakıyor. Bu durum, örneğin krediye erişimde asimetrilere yol açıyor. En büyük bankalar AMB üzerinden —bazen negatif faiz oranlarıyla— finanse edilebilirken, küçük bankalar daha yüksek faiz oranlarıyla finanse edilmek zorunda kalıyor. Bu sermaye yoğunlaşması, siyasi güç ve lobicilik yoğunlaşmasına yol açarak büyük ile küçük, zengin ile yoksul arasındaki uçurumu daha da derinleştirdi.
Aynı senaryo TYB için de geçerli olabilir mi?
Dolayısıyla, iyi niyetle tahmin edilebilir ki, TYB sonucunda da tam olarak aynı şey yaşanacak. Her iki teşebbüs de aynı sakat mantığı yansıtıyor: Bankacılık Birliği, bankalar için katı kurallarla —ancak borçları dayanışma içinde üstlenme zorunluluğu olmadan— bankaların risklerini toplumsallaştırdı. Bu, bugün Orta Çağ’da sadece yoksullara yönelen “açgözlülük günahının” modern bir varyasyonu.
TYB ise, savunma gibi siyasi projelerin finansmanını toplumsallaştırmayı ve bundan doğan riskleri vatandaşlara yıkmayı hedefliyor. Bunun ardındaki niyet açık ve üye ülkelerin, devlet başkanları ve başbakanları da dahil olmak üzere, boyun eğen, pasif ve uysal durumunu yansıtıyor.
Bankacılık Birliği, tüm neoliberal sonuçlarıyla birlikte bir finansal krizi gerekçe olarak ihtiyaç duyarken, TYB buna bile ihtiyaç duymuyor. Savaş için oluşan fikir birliği o kadar derin ki, propaganda odakları pek bir şey yapmak zorunda kalmadı, zira Ukrayna’daki savaş yeterli gerekçeyi sundu.
TYB’nin büyük kazananları, BlackRock ve Allianz gibi, yeni tasarruf mevduatı piyasalarında hakim olacak büyük varlık yöneticileri olacak. PEPP gibi standartlaştırılmış ürünler, küçük yatırımcıları değil, küresel aktörleri tercih edecek. Riskleri vatandaşlara, işçilere ve ailelerine kaydırırken, kârlar finans elitine akacak, tıpkı Bankacılık Birliği’nde olduğu gibi.
Sonuç basit: Daha fazla merkeziyetçilik ve dolayısıyla daha az finansal demokrasi, bu da halihazırda devasa olan ve büyüyen zengin-yoksul uçurumunu daha da derinleştirecek. Gerçek şu ki, von der Leyen “yasalarından” birini her imzaladığında reel ücretler geriliyor ve asalak oligarşi yıldan yıla büyüyor.
Tıpkı Bankacılık Birliği’nin çeşitlendirilmiş ve rekabetçi bir sistem yaratmayı başaramayıp bunun yerine büyük bankaların gücünü pekiştirmesi gibi, TYB de aynı limana doğru yol alıyor. AB, sermaye yoğunlaşması ve pazar payı için sınırlar koymazsa ve küçük tasarruf sahipleri için gerçek garantiler talep etmezse —ki bu, ilan edilen 800 milyar avroluk “özel varlığı” çekme niyetini kısıtlardı— “finansal entegrasyon”, AB vatandaşlarının parası üzerinde daha sıkı kontrolden başka bir şey olmayacak.
Pratikte her zaman aynı devlere fayda sağlayan bir yapıya güvenmeye değer mi? Bu soru, ABD’li varlık yöneticisi BlackRock’un Tasarruf ve Yatırım Birliği’nin en büyük yararlanıcılarından ve önde gelen destekçilerinden biri olacağı düşünüldüğünde tamamen yeni bir boyut kazanıyor. Yeni şansölye Friedrich Merz ile bu şirket arasındaki bağlantılar hiç de tesadüfi değil, tıpkı yine Almanya kökenli olan Ursula von der Leyen’in bu kadar kararlı bir şekilde başka bir fiyaskoya doğru gitmek istemesinin tesadüf olmadığı gibi.
Tüm bunların yanında, bu senaryonun yeni sömürgeci da imaları var: Savunma ve enerjinin ABD’nin kucağına bırakıldığı yetmezmiş gibi, şimdi onlara Avrupalı işçilerin kıt kanaat birikimleri de teslim ediliyor.
Sosyal güvenlik sistemleri tehdit altında
Ancak TYB’nin yol açabileceği potansiyel zararların bununla sınırlı değil. İlk bakışta TYB fikri —Avrupalıların tasarruflarını merkezi olarak yönetmek ve yeşil altyapı, yenilikçi teknolojiler ve diğer öncelikli alanlar gibi stratejik projelere yatırım yapmak— cazip görünüyor. Ancak bu girişimin başat destekçilerine ve Avrupa ekonomi politikasındaki son gelişmelere bakıldığında, bu projenin yaşam koşullarını daha da kötüleştirmek için tüm ön koşulları taşıdığı açıkça görülüyor ve ABD’de halihazırda hüküm süren sefalete kapı aralıyor. Orada işçi sınıfına, istikrarlarının bir tür “pasif gelir”e ve sistemin sahiplerininkiyle rekabet edebilecek sözde bir “finansal okuryazarlığa” bağlı olduğuna dair çocukça bir inanç aşılandı. ABD’den sonra şimdi sıra, aslında dayanışmacı sosyal güvenlik ağları için ayrılması gereken Avrupalı işçilerin gelirlerini agresif bir biçimde hedef almaya gelmiş gibi görünüyor.
TYB duyurusunun, geleneksel olarak kamuya ait veya karşılıklılığa dayalı sektörlerin özelleştirilmesi yönündeki artan baskının tam ortasında yapılması tesadüf değil. Devlet emeklilik fonlarından sosyal sigorta sistemlerine ve karşılıklı sigortacılığa kadar, varlıkları ve sorumluluğu kamu alanından çıkarıp özel ellere teslim etme yönünde açık bir eğilim mevcut. Genellikle “modernleşme”, “şeffaflık”, “rasyonellik” veya “verimlilik” gibi sloganlarla gizlenen bu süreç eşitsizliği derinleştiriyor. Kamu emeklilik sisteminin getirileri ile özel bir sistemin getirileri karşılaştırıldığında, büyük şirketlerin neden ilkine saldırdığı anlaşılıyor: Çok fazla paranın “yanlış ellere” gittiğini düşünüyor olmalılar.
TYB’nin uygulanmasından sonra, bilindik “sosyal sigorta reformu”, “herkes için serbest emeklilik seçimi” ve “acil demografik uyum” taleplerini duyacağız. Ve tüm bunlar tek bir amaç için: Sosyal sigorta fonlarını azaltmak ve TYB’nin finansal ürünleri için mevcut fonları artırmak ya da başka bir deyişle, BlackRock & Co.’nun lehine. Merkez sağ, sol liberal, sosyal demokrat veya gerici muhafazakar hükümetler üzerindeki baskı muazzam olacak ve neredeyse kesinlikle sonunda “AB bizi buna zorladı” gerekçesine yol açacak.
Militarizasyonun finansmanı
Militarizasyonun finansmanı madalyonun diğer yüzü ve TYB’nin en güçlü siyasi teşviklerinden birini oluşturuyor. Daha önce bahsedilen tüm sistemik ve siyasi risklerin yanı sıra, savaş tehlikesini de beraberinde getiriyor. Merz, von der Leyen veya Macron gibi isimler bir kez tepeden tırnağa silahlandıklarında acaba ne yapacaklar? İşçi sınıfının sömürülmesi tamamlandıktan sonra, bir sonraki yağma projesi nereye yönelecek?
AB, bilindik bir ikilemle karşı karşıya: İstikrar ve Büyüme Paktı gibi bütçe kurallarını ihlal etmeden savunmaya yönelik devasa yatırımlar nasıl finanse edilecek? İşte burada TYB devreye giriyor: Özel sermayeyi seferber etmek, kritik altyapı veya çift kullanımlı teknolojiler için özel yatırım fonları aracılığıyla savunma gibi stratejik sektörlere uzun vadeli yatırımları kolaylaştırmak, sürdürülebilir enerji güvenliği ve askeri projeler için “savunma tahvilleri” gibi özel yeşil veya sosyal tahviller ihraç etmek, yaşlılık güvencesinin (PEPP) bir kısmını tahsis ederek veya emeklilik fonlarını “uygun” risk profiline sahip savunma projelerine yönlendirerek kurumsal tasarrufu teşvik etmek; gerekli fonları seferber etmek için birçok strateji mevcut.
TYB kapsamındaki bir diğer seçenek de, silah şirketlerinin halka arzlarını, sermaye artırımlarını veya borçlanma senedi ihraçlarını kolaylaştırmak için kuralların uyumlaştırıldığı bir “savunma için sermaye piyasası” yaratmak. Son olarak, vergi engelleri de kaldırılabilir. Bazı AB ülkeleri silahlara yapılan yatırımları vergilendiriyor ama yerel projeler için istisnalar yaratılabilir, bu da daha düşük vergi yükü nedeniyle savunmayla ilgili projelere yatırımı daha cazip hale getirir. Başka bir deyişle: Avrupalı vergi mükellefleri, artan savaş riskini kendi ceplerinden finanse edecekler.
Avrupa Savunma Fonu (EVF) şu anda AB bütçesinden finanse ediliyor, fakat hacmi sınırlı. Daha entegre bir para birliği ile, Avrupa Yatırım Bankası (EIB) gibi yatırım bankaları aracılığıyla savunma tahvilleri ihraç etmek gibi kamu-özel ortaklıklarına dayalı stratejiler uygulanabilir. Konut veya demiryolu sektöründe asla uygulanmayan şeyler, şimdi savaş durumu için hazırlanıyor ve bundan doğan kârlar özel çıkarlara ayrılıyor. Savunma alanında kitle fonlaması gibi fikirler, yani siber güvenlik veya drone teknolojisi gibi çok övülen start-up’lar için küçük yatırımcılardan para toplamak (ki bunlar daha sonra büyük şirketler tarafından satın alınacak), bu sistemi yönlendiren beyinlerin yaratıcılığının sadece bir başka örneği. Görüldüğü üzere TYB, Avrupa’daki sıradan insanlara fayda sağlamayan bir olasılıklar evreni açıyor.
Gönüllülük aldatmacası
Bu senaryo basit bir spekülasyon değil. Gerçek şu ki: TYB’nin getirilmesi önerisi, AB’nin yeni bir silahlanma döngüsüne ve genişletilmiş bir Avrupa Savunma Fonu’nun oluşturulmasına bel bağladığı bir zamanda, savunma sektörünün finansmanını öngörüyor. Girişimin hazırlanması görevlendirmesinin bir parçası olan Draghi Raporu, savunmayı Avrupa özel sermayesini seferber etmek için öncelikli bir alan olarak tanımlıyor. Böylece TYB, sadece özel tasarrufların silahlanma sektörüne yönlendirilmesine izin vermekle kalmıyor, aynı zamanda vatandaşları daha yüksek getiri vaadiyle AB savunma sanayiinin genişletilmesinde hiçbir şeyden habersiz suç ortakları haline getirebilir.
Bu gelişmenin bir başka sonucu da, aslında sosyal alana fayda sağlaması gereken kaynakların başka yöne çevrilmesi olacak. Avrupa Komisyonu, vatandaşların katılımının her zaman gönüllü kalacağını ve tasarruflara el konulması gibi bir plan olmadığını vurguluyor. Ancak yatırımları çeşitlendirmeye dönük kurumsal baskı ve daha yüksek getiri vaadi, pratikte geleneksel tasarruf biçimlerini marjinalleştirebilir ve vatandaşları varlıklarını Brüksel’in stratejik hedefleriyle uyumlu finansal ürünlere yönlendirmeye itebilir. Gönüllülük retoriğinin arkasında, refah devletinin rolünün —ve düz vatandaşın tasarruflarının akıbetinin— derinlemesine yeniden şekillendirilmesi yatıyor.
Elbette, şirketlerin açgözlülüğünü yaklaşan bir savaşın adrenalin patlamasıyla birleştirmekten daha tehlikeli bir şey yok. Büyük sermaye artık sadece savaştan kâr elde etmekle kalmayıp, savaşa yatırım yapmaya başladığında, herkes hayati tehlikeye girer. Böyle giderse gelecekte her bir AB vatandaşı, daimi savaş ekonomisinin neferleri olacak.
Avrupa
BP, Birtanya’daki Kuzey Denizi faaliyetlerini satışa çıkardı

BP, Birleşik Krallık’taki Kuzey Denizi faaliyetlerini satışa çıkardı; bu hamle, dev petrol şirketinin bu havzada 60 yılı aşkın süredir devam eden üretimine son verecek.
Genel müdür Meg O’Neill şunları söyledi:
“Kuzey Denizi, Birleşik Krallık’ın enerji sistemi için hâlâ vazgeçilmez bir unsurdur. Fakat portföyümüzü odaklayıp sermayemizi en yüksek değerli fırsatlara yönlendirirken, Kuzey Denizi faaliyetlerimizin başka bir şirketin bünyesinde daha iyi bir konuma geleceğine inanıyoruz.”
Bu yılın başlarında BP, faaliyetleri için yaklaşık 2 milyar sterlinlik bir anlaşma konusunda Ithaca Energy ile ileri düzey görüşmeler yürütmüş ama bir anlaşmaya varılamamıştı.
İngiliz petrol devi şu anda Kuzey Denizi’nde beş merkez işletiyor, 1.100 kişiyi istihdam ediyor ve günde 100.000 varilin biraz altında petrol ve gaz üretiyor.
BP, bölgede önemli bir bağımsız faaliyete sahip son büyük petrol şirketlerinden biri; diğerleri ise varlıklarını ya birleştirdi ya da satışa çıkardı.
Bu haber, yeni başbakan Andy Burnham’ın ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından Kuzey Denizi’ndeki sondaj çalışmalarına “pragmatik” bir yaklaşım sergileyeceğine söz vermesinin ardından geldi.
Burnham bu hafta yaptığı açıklamada, “Orada bir kaynak var. İnsanlar zor durumda iken bunu görmezden gelemeyiz,” dedi.
O’Neill, göreve başladıktan kısa bir süre sonra Kuzey Denizi’nde “henüz kullanılmamış bir potansiyel” gördüğünü belirtmişti.
Fakat BP, resmi bir satış süreci başlatma kararının “sermaye tahsisine yönelik disiplinli yaklaşımını yansıttığını” açıkladı.
Şirket, küresel genel merkezinin Birleşik Krallık’ta kalacağını belirtti. O’Neill, “Birleşik Krallık 100 yılı aşkın süredir bizim yuvamız olmuştur ve gelecekte de önemli bir rol oynamaya devam edecek,” dedi.
Avrupa
AB yetkilisi: Tüm Avrupa alevler içinde kalabilir

AB Acil Durum Koordinasyon Merkezi yetkilisi Maria Zuber, uzun süren sıcak hava ve yetersiz müdahale durumunda tüm Avrupa’nın yangınlarla kaplanabileceği uyarısında bulundu. Yunanistan, İtalya ve Orta Avrupa ülkeleri önümüzdeki haftalarda en büyük risk altında. Bu yılki yangın sezonunun geçen yılın rekorunu aşması bekleniyor.
Avrupa Birliği Acil Durum Koordinasyon Merkezi (ERCC) yetkilisi Maria Zuber, Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada, önümüzdeki haftalarda Yunanistan, İtalya ve bazı Orta Avrupa ülkelerinin orman yangınlarının yayılmasına karşı en savunmasız bölgeler olduğunu söyledi.
Eş zamanlı çıkan yangınların söndürme çalışmalarını zorlaştırdığını belirten Zuber, uzun süren sıcak hava nedeniyle yangın sayısının artması ve müdahale edecek yeterli gücün bulunmaması durumunda “tüm Avrupa’nın alevler içinde kalması” riski olduğunu ifade etti.
Zuber, AB kriz merkezinin böyle bir senaryoyla başa çıkabileceği güvencesini verdi. Geçen yıl çok sayıda yangınla karşılaştıklarını ancak hepsinin üstesinden geldiklerini hatırlatan yetkili, “Tüm taleplere yanıt vereceğimizi düşünüyorum, yerine getiremesek bile..” dedi.
AB üyesi ülkeler arasında İspanya ve Fransa orman yangınlarından en ağır şekilde etkilenen ülkeler oldu.
Avrupa Orman Yangın Bilgi Sistemi’nin (EFFIS) 27 Temmuz verilerine göre İspanya’da 207 bin hektar, Fransa’da ise 90 bin hektardan fazla alan yangınlar nedeniyle kül oldu. Her iki ülkede de yangınlar halen devam ediyor.
Financial Times’ın aktardığına göre Yunanistan’ın Girit Adası’ndaki orman yangınları iki itfaiye görevlisinin hayatını kaybetmesine ve 8 bin kişinin tahliye edilmesine yol açtı.
Kuvvetli rüzgarlar nedeniyle yangınlar Kiklad Adaları’na da sıçrarken, burada da birkaç köy tahliye edildi.
Zuber, yangınların Yunanistan’a da sıçrayacağını ve Ağustos başında İtalya için tehdit oluşturacağını belirtti. ERCC verilerine göre 2026 yazı, yangın yoğunluğu açısından rekor seviyedeki 2025 yılını geride bırakabilir.
Zuber, geçen yıl yangın sezonunda 19 yardım talebi aldıklarını ve bu rekoru kırmayı beklediklerini ekledi.
World Weather Attribution araştırma grubunun verilerine göre insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle Fransa’daki aşırı hava olaylarının olasılığı en az iki kat, İspanya’da ise en az 20 kat arttı.
Zuber, tehdidin boyutu nedeniyle Avrupa Birliği’nin 12 Canadair amfibi yangın söndürme uçağı sipariş ettiğini, ancak ilk teslimatların 2028’den önce beklenmediğini söyledi.
Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’ndan bilim insanı Thomas Smith, “İklim ısınmaya devam ettikçe yangınları tetikleyen aşırı hava koşulları daha sık ve şiddetli hale geliyor. Bu da bu yaz gözlemlediğimize benzer büyük ve yoğun orman yangınlarının olasılığını artırıyor” açıklamasında bulundu.
Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi ise önümüzdeki on yıllarda yangın riskinin hem ılıman kuşak ormanlarında hem de kuzey ormanlarında artacağını öngörüyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron daha önce ülkesinin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en ağır durumla karşı karşıya olduğunu ve benzeri görülmemiş orman yangınlarıyla mücadele ettiğini açıklamıştı.
AFP haber ajansı daha sonra Fransa’nın güneybatısındaki Gironde bölgesinde bulunan Atom ve Alternatif Enerji Komiserliği’ne (CEA Cesta) bağlı nükleer araştırma merkezi yakınlarında yangınlar çıktığını duyurdu.
Avrupa
Polonya’da Morawiecki’nin yeni hareketi ilk adımını atıyor

Hukuk ve Adalet’ten (PiS) kopan Mateusz Morawiecki’nin siyasi çevresi tarafından düzenlenen ilk büyük etkinlik, Varşova’nın Praga semtinde yapılacak.
Bu etkinlik, eski başbakan ve onlarca müttefikinin “milliyetçi-muhafazakâr” PiS ile yollarını ayırmasından sadece birkaç gün sonra gerçekleşiyor.
Bu hamle, Morawiecki’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki (AP) Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri (ECR) grubunun başkanlığından da istifa etmesine yol açtı.
Kömür ateşinde pişirilmiş Kiełbasa sosislerinin önemli bir yer tutacağı için “Morawiecki’nin barbeküsü” olarak adlandırılan ve onun Rozwój Plus (Kalkınma Plus) hareketi tarafından düzenlenen konferans, Polonya muhafazakâr siyasetinde önemli bir an olacak.
Etkinlik, yeni ortaya çıkan hareketin kilit isimlerini, eski dünya satranç şampiyonu Garry Kasparov ve Polonya silahlı kuvvetlerinin eski başkomutanı General Rajmund Andrzejczak gibi konuklarla bir araya getirecek.
Etkinlik, Morawiecki’nin kampına mevcut PiS liderliğinden farklı bir siyasi vizyon sunma fırsatı verecek.
Morawiecki bu hafta şunları söyledi:
“Polonyalılar, güçlü bir Polonya için verilen mücadeleye, cüzdanlarına, işlerine, konutlarına, kalkınmaya, kimliklerine, kültürlerine, Hıristiyan inancına ve Sejm’de asılı duran haçın savunulmasına önem veriyorlar. Bunlar bizim ilkelerimiz, bu bizim inancımız.”
Tartışmalar demografi, güvenlik ve tarih politikası üzerine odaklanacak. Bu konular, Polonya-Ukrayna ilişkilerindeki son gerginlikler nedeniyle giderek daha hassas hale geliyor.
Morawiecki, Rozwój Plus’ı “uzman ve düşünce kuruluşu” olarak tanımlıyor ama bu oluşumun siyasi hedefleri giderek daha net hale geliyor.
Çarşamba günü kurulan yeni bir parlamento grubu, 40 milletvekili ve bir senatörü bir araya getirerek, müttefiklerine parlamentoda resmi bir platform ve PiS’e karşı mücadele edebilecekleri bir üs sağlıyor.
PiS’li siyasetçi ve Przemysław Czarnek’in başbakanlık kampanyasının sözcüsü Mateusz Kurzejewski, Euractiv’e verdiği demeçte, “Bu bizim için bir tehdit. Sonuçta bu, zafer şansımızı azaltan bir girişim ama bu şansı tamamen ortadan kaldırmıyor. Bu nedenle sıkı çalışmaya devam edeceğiz,” dedi.
Öte yandan Morawiecki’nin Polonya’nın sağını yeniden şekillendirip şekillendiremeyeceği henüz belirsiz.
Onet tarafından yaptırılan bir SW Research anketi, ankete katılanların %32,9’unun eski başbakanın liderliğindeki bir partiye oy vermeyi düşünebileceğini ortaya koydu.
En güçlü potansiyel destek, halihazırda sağda yer alan seçmenlerden geliyor. Şu anda PiS’e yakın olan katılımcıların %14’ü Morawiecki’yi desteklemeyi düşünebileceğini söylerken, daha sağdaki Konfederasyon’a yakın olanların %7,1’i de aynı görüşü paylaştı.
Bu girişim, iktidar kampından da sınırlı bir destek alabilir. Şu anda Donald Tusk’un AB yanlısı Yurttaş Koalisyonu’nu, Sol’u, Polonya 2050’yi veya Polonya Halk Partisi’ni destekleyen seçmenlerin yaklaşık %7,4’ü, Morawiecki liderliğindeki bir partiye oy vermeyi göz ardı etmeyeceklerini belirtti.
Başbakan Tusk’un hükümetindeki kaynaklar, PiS’teki bölünmenin kısa vadede iktidar koalisyonuna yardımcı olabileceğine inanıyor.
Bir kaynak Euractiv’e verdiği demeçte, “Özellikle de bu durum hastane skandalının etkisini hafifletmeye yardımcı olduğu için. Bugün artık kimse bundan bahsetmiyor ve neyse ki yeni bir açıklama da yapılmadı,” dedi.
Tartışma, Varşova’daki bir hastanenin şu anda ülkeyi yöneten Sivil Koalisyon’a mensup siyasetçiler için özel bir kabul süreci uyguladığı ve bu sayede söz konusu kişilerin diğer hastalardan önce VIP salonuna girip tedavi görmelerine imkân sağladığı iddialarıyla ilgili.
Ayrıca, Tusk’un partisiyle bağlantılı olduğu belirtilen ve hastanenin acil servisini yöneten doktorun maaşı konusunda da sorular gündeme geldi.
Fakat aynı kaynak, Morawiecki’nin ayrılmasının Sivil Koalisyon üzerinde uzun vadede pek bir etkisi olmayabileceği konusunda uyarıda bulundu.
PiS’in son derece sadık bir seçmen kitlesine sahip olduğunu, Rozwój Plus’a yönelik coşkunun ise geçici olabileceğini savundular.
Bir başka kaynak, “Rzeczpospolita için yapılan IBRiS anketine bakın. PiS seçmenlerinin yüzde 70’i, ideal partilerine oy verdiklerini söylüyor. Bu çekirdek seçmen kitlesi, PiS’in mevcut seçmenlerinin yaklaşık yüzde 70’ini oluşturuyor,” dedi.
PiS içinde de benzer bir görüş hakim. Buradaki siyasetçiler, Morawiecki’nin yeni bir partiyi ayakta tutmak için çok küçük olabilecek bir seçmen kitlesinin peşinde olduğunu savunuyor.
Kurzejewski Euractiv’e verdiği demeçte şunları söyledi:
“İnsanlar, PiS’ten dışlanan siyasetçilere oy vermek istemiyor. Hukuk ve Adalet Partisi seçmenlerine gelince, onlar da kendilerine ihanet edenlere oy vermek istemiyor. İşte bu yüzden bu proje, Rozwój Plus’ın seçim barajını aşamayacağı anlamına geliyor.”
Dolayısıyla bugün yapılacak etkinlik, Morawiecki’nin merak ve kurumsal desteği kalıcı bir siyasi güce dönüştürebilip dönüştüremeyeceğinin –ya da ayrılmasının Polonya’nın kalabalık sağ kanadında kısa ömürlü bir başka kopma hareketi olup olmayacağının– erken bir testi olacak.
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










