Görüş
Von der Schulenburg’un makalesine dair: Yanlış soru, eksik cevap
Almanya’nın BM ve AGİT nezdinde eski önemli diplomatlarından, 2005-2012 arasında genel sekreter yardımcısı ve pek çok ülkede BM barış misyonu şefi Michael von der Schulenburg’un dün yayınlanan makalesi etraflı bir incelemeyi ve eleştiriyi hak ediyor.
Wagenknecht’in retweetlediği bu makaleyi (Yılmaz Aydın’ın postu sayesinde; kendisine tekrar teşekkür etmeliyim) gördüm. Makale belli ki Wagenknecht hareketinin (yani aslında Almanya’daki yegâne solcu hareketin) görüşünü yansıtıyor. En önemli çıkarımı şu: Alaska zirvesi sonrasında ortaya çıkan tablo “özellikle Avrupa’daki NATO ülkeleri arasında, bu yenilgiyi tehlikeli bir tırmanış ve NATO’nun bu savaşa giderek daha doğrudan müdahalesi yoluyla önlemek istemesi eğilimini artırıyor”.
Ben de tamamen bu fikirdeyim.
Makale bundan başka şu dört başlığı öne çıkartıyor:
1) “ABD geçmişte Putin’i her zaman uluslararası bir parya olarak göstermiş ve Ukrayna savaşında Rusya’yı küçük bir bölgesel güce indirgemeyi hedeflemişken, Putin artık bir büyük gücün başkanı olarak Alaska’da ABD Başkanı Trump ile eşit seviyede görüşmelere kabul ediliyor. Bu, Ukrayna savaşının belki de en önemli sonucunu simgeliyor.” Bu kesinlikle doğru bir çıkarımdır. Harici’deki son yazımda ben de bu durumu, zirvenin en önemli siyasi sonucu saymıştım.
2) Makalenin yazarı von der Schulenberg, ikinci nokta olarak, savaşın diplomatik yollarla çözülme şansının arttığını (bu doğrudur) ve nükleer çatışmaya varacak bir şiddet sarmalı oluşturma potansiyelinin şimdilik ortadan kalktığını ileri sürüyor. Ne var ki bence bu ikinci iddia, ancak, Avrupalıların savaşı tırmandırma iradesinin kırılması ölçüsünde doğrulanabilir; dolayısıyla şimdiden kabul edilemez.
3) Von der Schulenberg, buna bağlı olarak, ABD’nin savaştan çekileceğinin “neredeyse kesin” olduğunu ve Britanya artı AB’nin savaşı ABD olmadan tırmandıracak güce sahip olmadığını düşünüyor. Bense bunun henüz kesin olarak teyit edilemeyeceği, her şeyin ABD yönetimindeki MAGA ve neocon çatışmasına bağlı olduğu kanısındayım. Trump’ın bu ikisi arasında salınan tutumu, kişisel niyetleri ne olursa olsun, ülke içindeki siyasi durumu şimdilik kesin bir şekilde değiştirebilecek güce sahip olmadığını gösteriyor.
Bu durumda üç ihtimal var demektir.
(a) Eğer MAGA’cılar bu mücadeleyi nihai olarak kazanırlarsa, o zaman von der Schulenberg’in öngörüleri doğrulanır. Bu kesimin en güçlü siyasi temsilcisi JD Vance, ancak Vance’in müesses nizam içinde yeterince güçlü olmadığı anlaşılıyor.
(b) Eğer neoconlar bu mücadeleyi nihai olarak kazanırsa Avrupa’nın savaş kışkırtıcısı rolü güçlenir ve ABD, tıpkı bir önceki bunak başkanın döneminde olduğu gibi çatışmanın baş aktörü rolünü korur. Bu kesimin en güçlü siyasi temsilcisi Rubio, müesses nizamın Amerikan yönetimindeki en önemli koçbaşı; bununla birlikte Senato’daki en büyük müttefiki faşist Graham hakkında tekrar aday gösterilmeyeceği söylentileri doğruysa, bu kesimin de zayıfladığına işaret ediyor olabilir.
(c) Üçüncü ihtimal, Amerikan iç siyasetindeki bu salınım halinin devam etmesidir; o zaman Ukrayna çatışma da Rusya’nın askeri, siyasi ve diplomatik kararlılığını üç yıldır olduğu gibi korumasıyla ve Rusya’nın logaritmik kazanımlarıyla ilerler.
Denklemin diğer tarafı olarak Avrupalı elitlerin (Fransa’daki Rothschild bankerinin ve Komisyon’un patronu “von der Führer” von der Leyen’in sözlerinde açıkça görüldüğü gibi) toprak kaybını kabul etmekle birlikte çatışmayı tırmandırma hesapları yaptığı da anlaşılıyor. Bu durumda ABD içindeki siyasi mücadele, ABD-Avrupa ilişkilerinde doğrudan yansır; ABD’nin Avrupa’yı sermaye akışları yoluyla iktisadi sömürgeleştirmesi devam ederken bunun siyasi yansıması (metaforik bir ifadeyle) “eşitsiz gelişim kanununa” göre şekillenir. (“ABD’nin Avrupa’yı sömürgeleştirmesi” ifadesini afaki bir anlamda kullanmıyorum; ABD maliye bakanı Bessent’in Fox mülakatı, bu kavramın en rafine teorik anlamıyla bir sömürgeleştirme programıdır.)
Özetle, Ukrayna çatışmasının geleceği, Harici’deki son yazımda da yazdığım gibi, sadece iki şeye bağlıdır: “1) ABD yönetimi içindeki neocon ve MAGA çatışmasının geleceği; 2) ABD yönetiminin paryaları üzerinde ne kadar hâkim olduğu.”
4) Von der Schulenberg’e göre: “ABD, ateşkes talebinden vazgeçmemiş olsa da öncelikle bu savaşa yol açan ilk nedenlere temel bir çözüm bulunması gerektiğine dair anlayışlı olduğu” görülüyor. (Trump hem kendisi hem de Witkoff’un ağzından bu talepten açıkça vazgeçti.) Schulenberg haklı olarak bu noktanın son derece problemli olduğunu, zira batılı taraflar arasında ilk nedenler konusunda bir mutabakat bulunmadığını yazıyor; ancak bu eksik bir ifadedir: gerçekte, bu ilk nedenler hususunda tarafların hiçbirinde hiçbir şüphe yok, mesele sadece bu nedenlerin kabul edilmesinin esasen batının yenilgisinin kabul edilmesi anlamına geleceğidir. Dolayısıyla herhangi bir çözüm ancak, üçüncü maddede varılan sonuçlar üzerinden ölçülebilir.
Von der Schulenberg Rusya ve ABD’nin vardığı siyasi sonuçları doğru, ancak eksik bir şekilde özetliyor. ABD açısından “askeri yenilginin sonuçlarından kaçınma” çabasını gözlemliyor — bu yerinde bir gözlemdir; benim ifademle: “Rusya, bu zirveyle, ABD’ye yenilen taraf olarak değil barışı getiren arabulucu olarak görünme fırsatı verdi.” Trump yönetimi bu sayede MAGA tabanındaki itibar kaybını da ikame edebilir, ve bu aynı zamanda MAGA’cılarla neoconlar arasındaki mücadelede birincisinin güç kazanması demektir.
Ne var ki Schulenberg’in gözleminin Rusya ile ilgili boyutu eksiktir. Rusya’nın kazancı NATO’nun Ukrayna ve Karadeniz genişlemesini engellemek ve Ukrayna’daki Rusça konuşanların büyük kısmının “Rusya’nın egemenliği altına girecek” olması değildir. Rusya, Rusçanın Ukrayna’da resmi dil kabul edilmesi ve Rus ortodoks kilisesinin güvenliği sağlanmadıkça çatışma çözüme varmaz, en çok dondurulur (bu denazifikasyon hedefiyle ilişkilidir, zira anayasal çözüm gerektirir ve bu çerçevede Ukrayna’nın nazi kahramanları meselesi de gündeme gelecektir). Aynı şekilde, rejim ordusunun kapasitesinin sınırlandırılması üzerinde mutabakat sağlanmadıkça da (demilitarizasyon) çözüm mümkün değildir. Bu, Rusya’nın sadece Ukrayna’daki kazancı ve kaçınılmaz kazancıdır; bunun dışında küresel meselelere SSCB benzeri bir süper güç olarak döndüğünün tam ve kesin bir teyidi de vardır.
Von der Schulenberg’in yazısının (yani Wagenknecht hareketinin meseleye bakışının) en önemli ve en gerçekçi tarafı, yazının başında da vurguladığım gibi, Avrupa elitlerinin savaş kışkırtıcı çabalarının hız kazanabileceği kaygısıdır.
Harici’deki uzun yazı dizisinin başlığını “ihtiras ve güç arasındaki açı” diye koymuştum; ancak belki müstehcen çağrışımlarına da gönderme yaparak “ihtiras ve iktidarsızlık” demek gerekirdi. Von der Schulenberg de Avrupa’nın savaş kışkırtıcı iradesiyle (ihtiras) askeri ve mali kapasitesi (iktidar) arasındaki boşluğa dikkat çekiyor ve rejimin “yeniden silahlandırılması ve yeniden inşası” arzusunun (ihtiras) Avrupa’daki resesyonla da birleşerek “AB ülkelerinin zaten kırılgan olan dayanışmasını daha da zorlayacağını” ve bunun sonucunda AB’nin parçalanmasının bile ihtimal dahilinde olduğunu (iktidarsızlık) söylüyor.
Yazının Wagenknecht hareketinin (yani Almanya’daki sol hareketin) siyasi programı açısından en önemli vurgusu, bir propaganda hattı oluşturuyor olmasında; buna göre “Ukraynalılar artık Avrupa’nın onları kurtarmayacağını ve kurtaramayacağını” anlamalıdır; Merz, Macron ve Starmer onlara sürekli “savaşı sürdürmenin daha iyi olduğunu fısıldarken” orada dökülen kan kendilerinin veya çocuklarının kanı değil. Üstelik rejime verilen askeri destek, savaş kışkırtıcılarının ileri sürdükleri gibi, müzakere pozisyonunu sağlamlaştırmıyor, kötüleştiriyor.
Von der Schulenberg’in yazısındaki bir başka tartışmalı boyut, Ukrayna devletinin geleceğine dair beklentilerdir: buna göre “devlet korunmalıdır”, “bir barış asla adil olamaz”, “müzakerelerde gelecek nesil Ukraynalılar için mümkün olan en iyi sonucu elde etmek gereklidir”. Bunlar doğrudur (devletin korunması meselesine ileride, Lenin’in biri çok bilinen (Devlet ve Devrim) diğeri daha az bilinen (Devlet nedir?) metinleriyle ilişkilendirerek döneceğim). Ancak Schulenberg’in daha sonra söyledikleri çok daha problemli: “… doğu bölgeleri olmasa bile… Odessa… Avrupa’nın önemli bir liman kenti olmaya devam edecek… Harkov… büyük komşusu Rusya ile bağlantı kuracak ve Lvov, Avrupa Birliği’ne açılan kapı olmaya devam edecektir”.
Bu utangaç ifadeler aynı zamanda Almanya’da ve genel olarak Avrupa’daki solun da açmazıdır: eğer yeni bir dünya kuracak iradeniz yoksa mevcut dünyayı optimal hale getirmekten öte hayalleriniz de olmaz.
Trajik, ama anlaşılır. Yazının sonuna koyduğu nazi sloganı “Slava Ukraine” de bu iradesizliğin ve iktidarsızlığın yansımasıdır.
