Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Washington, Huawei’yi Avrupa’dan nasıl kovdu?

Yayınlanma

Çeviren: Erman Çete

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz uzun makale, POLITICO’da 23 Kasım 2022 tarihinde yayınlandı. Yayının iki önemli editörünün imzası bulunan makale, harcanan tüm PR paralarına ve lobi faaliyetlerine rağmen, ABD’nin Çin karşıtı “Haçlı Seferi”nin Avrupa’da teknoloji başlığında başarıya ulaştığını gösteriyor. Washington’ın müttefikleri, yalnızca 5G altyapısında Huawei’yi dışlamakla kalmıyorlar, Britanya örneğinde olduğu gibi, Huawei (ve Çin ordusu bağlantılı ZTE) tarafından üretilen güvenlik kameralarını dahi devlet dairelerinden güvenlik gerekçesiyle söküyorlar. Dikkat çekici bir diğer nokta, Donald Trump döneminde yaygınlaşan Çin karşıtı yaptırımlar ve ticaret savaşları ile ABD’nin kendi müttefiklerini Çin’e karşı tavır almaya zorlama siyaseti, Joe Biden döneminde de devam etmesi. Rusya-Ukrayna savaşının bu eğilimi daha da güçlendirdiği görülüyor. ABD, kendi ekonomik ve siyasi hegemonyasına rakip olarak gördüğü Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı her tür önlemi almaya çalışıyor. Trump’ın Çin çizgisi, bu bağlamda iki partili Amerikan sisteminin üzerinde ortaklaştığı bir çizgiyi yansıtıyor; zira Biden, Trump zamanında getirilen Çin karşıtı iktisadi yaptırımları gevşetmeye pek niyetli değil. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Washington, Huawei’yi Avrupa’dan nasıl kovdu?

Laurens Cerulus ve Sarah Wheaton
23 Kasım 2022

Huawei Avrupa’dan el çekiyor.

Çinli telekomünikasyon devi, soylu Batılı lobicilerini işten atıyor, Avrupa operasyonlarını daraltıyor ve küresel liderlik hırslarını rafa kaldırıyor.

Şirketin 20’den fazla mevcut ve eski çalışanı ve stratejik danışmanıyla yapılan görüşmelere göre, bunu yapmasının nedenlerinin şirketin ticari potansiyeliyle pek ilgisi yok –Huawei hala en son teknolojiyi rakiplerinden daha düşük maliyetlerle sunabiliyor– ve her şey siyasetle ilgili.

Amerika Birleşik Devletleri tarafından baskı altına alınan ve bir zamanlar en stratejik denizaşırı pazarı olarak gördüğü bir Kıtada giderek daha fazla dışlanan Huawei, Çin pazarına geri dönüyor ve Avrupa’da kalan ilgisini, Batı’da büyük ölçüde güvenlik riski olarak görülen bir şirkete ev sahipliği yapmaya hâlâ istekli olan birkaç ülkeye odaklıyor.

Bir Huawei yetkilisi, “[Huawei] artık küreselleşme dalgasında yüzen bir şirket değil” dedi. “O, artık iç piyasada kıçını kurtaran bir şirket.” Bu makale için görüşülen diğer Huawei çalışanlarının çoğu gibi, yetkili de şirketin sıkıntılarını özgürce anlatmak için kimliğinin gizli kalması koşuluyla konuştu.

Huawei’nin durumu, şirketin kurucusu Ren Zhengfei tarafından Temmuz ayında şirketin Şenzen genel merkezinde yöneticilere yaptığı bir konuşmada özetlendi. Şirketin son üç yılda karşılaştığı üçlü zorluğu ortaya serdi: Washington’ın düşmanlığı; koronavirüs pandemisi kaynaklı aksamalar; Rusya’nın, küresel tedarik zincirlerini alt üst eden ve Avrupa’nın Çin gibi ülkelere aşırı bağımlılık konusundaki endişelerini artıran, Ukrayna’yı işgali.

Ren, kamuya açıklanmayan fakat POLITICO’nun gördüğü konuşmasında, “2019’da karşı karşıya olduğumuz şartlar bugünkülerden farklı” dedi. “Daha parlak bir geleceğimiz olacağını sanmayın.”

“Daha önce tüm insanlığa hizmet etmeye çalışan bir küreselleşme idealimiz vardı” diye ekledi: “Bugün idealimiz ne? Hayatta kalmak!”

‘Küreselci Huawei’nin öldüğü an’

Şirket Batı’da kış uykusuna yatarken, ABD’nin çalışmalarına yönelik saldırısına karşı koymak için sadece birkaç yıl önce işe aldığı üst düzey Batılı yöneticileri kenara atıyor veya kovuyor.

Avrupa’da çalışan bir Huawei yetkilisi, “Batılılar dinliyordu” dedi: “Artık böyle değil… Kimse dinlemiyor.”

Huawei’nin Brüksel ofisi –bir zamanlar şirketin alet çantasında, Avrupa’nın kısıtlamalarına karşı lobi yapması için kilit bir merkezdi– artık genel merkezi Düsseldorf’ta bulunan Avrupa operasyonları içinde tamamen eridi.

Ofis bu yaz, şirkete Ekim 2019’da Avrupa’daki siyasi baskıya karşı tepkinin başlangıcında katılan, eski BBC muhabiri iletişim başkanı Phil Herd’ü kaybetti. Ofis ayrıca yakın zamanda lobicilik ve politikadan sorumlu en az üç kilit personelini daha kaybetti. Brüksel kurumlarının baş temsilcisi (Tony) Jin Yong, şu anda Batı Avrupa’daki idari işlerden sorumlu ve zamanının çoğunu Düsseldorf ofisinde geçiriyor.

Londra’da, Huawei’nin Birleşik Krallık İletişim Direktörü Paul Harrison, ekim ayında görevinden ayrıldı ve diğer yetkililer de aşağı yukarı aynı zamanlarda bıraktı. Harrison, Huawei’ye 2019’da Birleşik Krallık yayıncısı Sky News’teki üst düzey bir editörlük işinden [ayrılarak] katılmıştı.

Yerel Challenges dergisinin haberine göre Paris’te şirketin Pazarlama ve İletişim Direktörü Stéphane Curtelin, eylül ayında görevinden ayrıldı. Ondan önce, Paris ofisi, 2020’de Huawei’ye katılan, kapsamlı idari deneyime sahip kıdemli bir Fransız siber güvenlik yetkilisi İdare ve Güvenlik İşleri Başkanı Vincent de Crayencour’u kaybetti. Şirketin Paris Ofisi Baş Temsilcisi Linda Han da yaz gelmeden görevinden ayrıldı.

Varşova’da, şirketin yerel PR yöneticisi Szymon Solnica eylül ayında Huawei’den ayrıldı. Ayrılışını duyurduğu bir LinkedIn gönderisinde, “Son yıllarda günlük olarak uğraştığım krizler çok büyüktü” diye yazdı.

Resmi röportajlarda konuşan Huawei yetkilileri, ayrılışları normal devirler olarak nitelendirdi. Geçen hafta yapılan resmi bir mülakatta, Huawei Avrupa’nın sözcüsü, “Şirketlerde, sadece Huawei’de değil, her zaman dalgalanmalar olur… Bazı insanlar ayrılıyor ve bazı insanlar geliyor” dedi.

Ancak şirketteki diğerleri, ayrılmaların Eylül 2021’de başlayan radikal bir değişimi yansıttığını özel olarak kabul etti.

İşte bu, Huawei’nin finans müdürü ve Ren’in kızı Meng Wanzhou, banka dolandırıcılığı ve elektronik dolandırıcılık komplosu kurmak suçlamasıyla ABD’ye iade edilmekle karşı karşıya kalmasının ardından Kanada’da yaklaşık üç yıl geçirdikten sonra şirketin Şenzen’deki genel merkezine döndüğünde oldu.

Bir yetkili, “Meng’in uçaktan indiği an, küreselci Huawei’nin öldüğü andı” dedi.

Kurucunun kızı –ve şirketin liderliğinin olası varisi– Meng, Huawei ile Washington arasındaki hukuk ve halkla ilişkiler mücadelesinde kilit bir rol oynamıştı. Kanada’dan döndüğünden beri şirketin genel merkezinde başkan yardımcısı olarak Huawei’nin en üst kademelerine ulaştı ve tepede kurumsal bir değişikliği tetikledi.

Amerikan baskısının en yoğun olduğu dönemde şirketin küresel iletişim departmanını yöneten (Catherine) Chen Lifang, yönetim kurulundan alınarak denetim kurulunda bir role getirildi.

Küresel iletişim departmanı artık Huawei yönetim kurulunda, Avrupa’da Huawei’nin Batı Avrupa bölgesinin eski başkanı, Avrupa’da Vincent Peng olarak bilinen Peng Bo tarafından temsil ediliyor. Peng’in yükselişi, şirketin Avrupa operasyonlarını Şenzen’e yakınlaştırma çabalarının bir parçası.

Avrupa’da halkla ilişkileri düzene sokma gündemi, Hong Kong’da Bloomberg News için çalışan eski bir gazeteci, Guo Aibing tarafından yönetiliyor. Guo, Avrupa’ya paraşütle indirildi ve şirketin Kıta genelindeki lobicilik ve iletişim faaliyetlerinde kesintiler ve güçlendirmeler yapıyor.

Şirket aynı zamanda Avrupa’daki faaliyetlerini de yeniden yapılandırıyor. Şirketin planları, bütün Kıta’yı merkezi Düsseldorf’ta olan tek bir operasyon bölgesinde toplamak.

Huawei şu anda Kıta’yı iki pazara ayırıyor: Düsseldorf’tan yönetilen Batı Avrupa ve Varşova’da bulunan üst düzey bir yönetici ile [yönetilen] Doğu Avrupa Kuzey ülkeleri.

Huawei Avrupa sözcüsü, yeniden yapılanma “tüm Avrupa iş faaliyetlerinde daha fazla sinerji yaratmamıza yardımcı olacak; Avrupa’daki müşterilerimize doğrudan daha fazla değer getirecek” dedi.

Sözcü, genel olarak, şirketin şu anda 12.000 kişi civarında olan personel seviyelerinin “sabit” kalacağını söyledi.

Ren’e göre şirket başka yerlerde de küçülüyor. Bu yazki konuşmasında şirketin kurucusu, “Bazı ülkelerdeki pazarları bırakacağız” dedi. “Örneğin, Beş Göz ülkeleri ve Hindistan’daki pazarlarımızı bırakacağız.”

“Beş Göz” ABD, Britanya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki istihbarat paylaşımı düzenlemesine atıf yapıyor. Beş ülkenin tamamı, güvenlik endişeleri nedeniyle Huawei ve diğer Çinli şirketlerin kritik altyapılarını yasakladı veya yasaklama sürecinde.

Bunun yerine Huawei, küresel 5G’nin büyük bir bölümünü oluşturan ve İsveç’ten Ericsson ile Finlandiya’dan Nokia’nın pazar paylarını korumak için mücadele ettiği kendi iç pazarına odaklanıyor.

Trump etkisi

Huawei’nin stratejik geri çekilmesi, yakın zamana kadar Avrupa’daki varlığını genişletmek ve sürdürmek amacıyla lobicilere ve halkla ilişkiler kampanyalarına milyonlarca avro akıtan bir şirket için dikkate değer.

2010’lı yılların büyük kısmı boyunca Huawei, Avrupa’daki birçok kişi tarafından iktidara sokulan teknoloji firmaları arasında dostane bir yüz olarak görülüyordu. Yaklaşımlarında tuhaf, evet, ama samimi ve –çoğu için– rekabeti artırdığı ve yeni nesil telekom ağlarında fiyat etiketini düşürdüğü için Kıta’nın çıkarlarına faydalı.

Şirket, genellikle bir Huawei telefonu da dahil olmak üzere cömert hediye çantalarıyla ve Brüksel’deki Concert Noble’da Çin yeni yılını kutlayan resepsiyon gibi süslü açık büfeler ve dans performansları içeren göz alıcı mekanlarda gösterişli partileriyle tanındı.

Cafcaflı cümbüşler daha sonra, Çin yapımı telekomünikasyon altyapısının ciddi bir güvenlik ve casusluk riski oluşturduğuna dair endişeler nedeniyle Washington’dan gelen ters siyasi rüzgarlara verilen aşırı tepkinin bir parçası oldu.

Bu karşı rüzgarlar ABD Başkanı Barack Obama döneminde esmeye başladı ama kasırga, kuvvetine Donald Trump’ın seçilmesi ile erişti. 2019’a gelindiğinde şirket, Ren’in kızı Meng’in Kanada’da ABD’nin iade talebinin sonucunu beklediği Amerikan yaptırımları altındaydı.

Trump yönetiminde eski bir dışişleri bakan yardımcısı Keith Krach, Washington’ın nasıl “panik düğmesine bastığını” hatırlıyor.

Avrupalı bakanlara Çin ile olan ilişkilerini sorduklarını anımsıyor. “Ve demişlerdi ki, ‘Şey, önemli bir ticaret ortağı’ ve hepsi bu kadar. Ve daha sonra odanın her iki tarafına baktılar, odada kimse yoktu ve bana fısıldadılar: ‘Ama onlara güvenmiyoruz.”

Firma, jeopolitik fırtınada yön bulmak için Batı dünyasının en iyi operatörlerine altı rakamlı maaşlar teklif etti. POLITICO’nun bu tür teklifler alan birkaç kişiden öğrendiğine göre, Elysée ve Westminster gibi iktidar saraylarıyla doğrudan bağlantıları olan Batılı eski gazeteciler ve politikacılardan oluşan yüksek kalibreli bir ekip oluşturdu.

İlk başta kumar işe yaramış görünüyordu.

Huawei’nin, ABD’nin kendisinin casusluk riskleri oluşturduğu ve Washington’un saldırganlığının ekonomik çıkarlardan kaynaklandığı şeklindeki mesajı, özellikle Almanya gibi Trump’ın kullanışlı bir engel olduğunu kanıtladığı yerlerde ilgi gördü.

Berlin’deki Global Public Policy Institute [Küresel Kamu Politikası Enstitüsü] müdürü Thorsten Benner, “Trump’ın öne sürdüğü dava neredeyse ters etki yarattı” dedi. Huawei ayrıca, duyarlı müşteri hizmetleri ile birlikte ucuz ekipmanın değerini gören büyük telekomünikasyon operatörlerinden de destek aldı.

2020’nin başında Huawei, ABD’nin topyekun yasaklama çağrılarını atlatmış görünüyordu. 28 Ocak’ta, o zamanki İngiltere Başbakanı Boris Johnson, şirkete ülkenin 5G altyapısının bir bölümünü inşa etmesi için yeşil ışık yaktı. Sadece bir gün sonra, Avrupa Birliği, Çinli satıcılara aşırı güvenmekten uzaklaşmak için bir plan sundu, fakat Huawei’nin kendi teknolojisi için pazar erişimini sürdürmesi amacıyla ulusal hükümetlerle lobi yapması için kapıyı açık bıraktı.

Sonra pandemi geldi. Wuhan kaynaklı koronavirüs binlerce kişiyi öldürürken, Trump, Mayıs 2020’de Huawei’ye yarı iletken arzını temelde kesen yeni yaptırımlarla Çin karşıtı yaylım ateşini artırdı.

Temmuz ayına kadar Birleşik Krallık’tan Johnson rotayı tamamen tersine çevirdi ve hükümetin, bu hareketin teknolojinin piyasaya sürülmesini geciktireceğini ve maliyeti yarım milyar sterlin artıracağını tahmin etmesine rağmen, tüm Huawei ekipmanlarının İngiliz 5G ağlarından çıkarılması gerektiğini duyurdu.

2020 ve 2021 boyunca, Fransa, İsveç, Romanya, Baltık ülkeleri, Belçika ve Danimarka dahil olmak üzere Avrupa hükümetleri, ülkenin 5G ağının önemli bölümlerinde Huawei ekipmanlarını yasakladılar veya operatörlerinin orta vadede kendilerini bu ekipmandan vazgeçmelerini zorunlu kıldılar.

Bir zamanlar Avrupa’da Apple ve Samsung’a meydan okuma yolunda olan Huawei’nin akıllı telefon ticareti, bu arada cihazlarını Google’ın sahip olduğu işletim sistemi Android’den ayıran ABD yaptırımları tarafından ezildi.

Putin hesapları değiştirdi

Bu aksilikler acı vericiydi ama hâlâ ölümcül sayılmıyordu. Trump’ın seçimi kaybetmesi ve Avrupa’da pandeminin geri çekilmesi, karşı saldırı için bir fırsat sunuyor gibiydi.

2021’in başında, Huawei’nin Brüksel lobicileri, Avrupa’nın ucuz ve hızlı 5G donanımına açlığının güvenlik endişelerine galip geleceği konusunda hâlâ iyimserdi. Avrupa Parlamentosu’nda görüşlerini ortaya koymak için arka arka sıralanmış toplantıları bile vardı.

Bu toplantılar 24 Şubat’ta, Putin’in Ukrayna’yı bütün gücüyle istilasını başlattığı gün iptal edildi. Avrupa’daki birçokları için, Huawei’ye ilişkin risk-fayda hesaplamaları bir gecede değişmişti.

Geçmiş yıllarda Huawei’nin Avrupa’daki pazar etkisini takip eden telekom uzmanı John Strand, “Gördüğüm en büyük değişiklik, özellikle Almanya’da Rus gazına bağımlı olduğumuzun fark edilmesinden geldi” dedi. “Şu soru akla geliyor: Rus gazına mı yoksa Çin telekom altyapısına mı bağımlı olmak daha kötü?”

Joe Biden döneminde Huawei’ye baskı yalnızca daha da arttı ve Washington’ın uyarıları şimdi daha sempatik bir aracıdan geliyor. Ekim’de Avrupa Komisyonu, 5G ağlarını desteklemek için Huawei teknolojisinin kullanılmasına karşı yeni bir uyarı yayınladı ve Birleşik Krallık hükümeti, Huawei ekipmanlarını İngiliz telekom altyapısından çıkarma gerekliliğini yeniden teyit etti.

Şirketin ıstırabı, lobicilik çabalarının ayaklarını yerden kesmiş ve pazar payını tüketmiştir.

Pandemiden önce şirket, Avrupalı ​​politikacıları, gazetecileri ve iş liderlerini, küresel emellerini sergileyen farklı Avrupai mimari tarzlarına sahip binaların bulunduğu devasa bir kampüs olan Şenzen merkezinde düzenli olarak ağırlıyordu.

Çin’in sıfır COVID siyaseti bunu imkânsız kıldı.

Şirket, dünyanın en büyük telekom endüstrisi etkinliği olan Barselona’daki yıllık Mobil Dünya Kongresi’nde yıllarca en çok harcama yapan şirket oldu. Bu sene, şirketin sahadaki varlığı, göz kamaştırıcı ve astronomik pazarlama bütçeleriyle yeni ürünler piyasaya sürdüğü daha önceki gösterilerin soluk bir taklidiydi.

Fakat belki de bir zamanlar Huawei’yi ana sponsorları arasında sayan Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu kadar yüksekten uçan hiçbir olay geri dönüşün boyutunu gösteremez. 21 Ocak 2020’de, Johnson’ın Trump’a karşı Huawei’nin yanında yer almasından sadece bir hafta önce Ren, Alpler’deki tatil beldesinde sahnedeydi ve “Sapiens” yazarı Yuval Noah Harari ile yapay zekanın geleceğini tartışıyordu.

Ertesi yıl, siyasi iktidar oyuncularının ve finansal devlerin Davos’taki küresel buluşması pandemi yüzünden iptal edildi. 2022 yazında yeniden toplandığında, Huawei üst düzey şefleri gevezeliği kaçırdı. Pekin’in sıfır COVID politikası uyarınca Çin’den ayrılamazlardı.

Bilançoları vuran jeopolitik

Endüstri uzmanları, şirketin aralarında Almanya ve İspanya’nın da bulunduğu bazı büyük ulusal pazarlarda hala sağlam bir paya sahip olduğunu söylüyor.

Strand Consult tarafından 2020 yılında yapılan bir araştırma –Huawei’nin Avrupa’da kapladığı alanın bugüne kadar yapılmış en kapsamlı genel değerlendirmesi– Çinli firmanın Avrupa pazarlarına ne kadar derinden yerleştiğini gösterdi: Strand’in incelediği 31 ülkeden 15’inde, tüm 4G radyo erişim ağı ekipmanlarının (RAN) yarısından fazlası Çinli satıcılardan geldi.

Ancak bu pazarların birçoğunda yetkililer, operatörleri önümüzdeki yıllarda “yüksek riskli satıcıların” –genellikle devlete bağlı Huawei ve Çin ordusu bağlantılı telekom şirketi ZTE olduğu anlaşılır– kullanımını aşamalı olarak kaldırmaya veya en azından önemli ölçüde sınırlamaya zorlayan önlemler aldı.

Tüm bunlar acıtmaya başladı.

5G’yi uygulamaya yönelik erken yarışta Huawei, Avrupa’daki rakiplerini geride bıraktı. Bununla birlikte, butik telekomünikasyon araştırma şirketi Dell’Oro tarafından derlenen ve bir endüstri yetkilisi tarafından POLITICO ile paylaşılan özel rakamlara göre, geçen yılın başlarından itibaren –Avrupalı ​​yetkililer 5G güvenliği konusunda yön değiştirirken– İsveçli Ericsson, Avrupa’daki yeni radyo erişim ağları satışlarındaki pazar payında Huawei’yi geride bıraktı. Radyo erişim ağları, ağ yatırımının en büyük bölümünü oluşturur ve baz istasyonlarını ve antenleri içerir.

2022’nin ikinci çeyreğine ait en son güncelleme, Ericsson’un yüzde 41, Huawei’nin yüzde 28 ve Fin Nokia’nın yüzde 27 olduğunu gösterdi. Buna 3G, 4G ve 5G’de yeni baz istasyonları ve anten satışları da dahildir; bunların bir kısmı operatörlerle devam eden sözleşmelerin bir parçasıdır.

Bilhassa 5G RAN için yön değişimi daha da nettir: Huawei, piyasaya çıkışın başlangıcında pazar lideri olarak ilk baştaki konumunu kaybetti; Dell’Oro’nun tahminine göre şu anda Avrupa’da satışların yüzde 22’sini, Ericsson yüzde 42’sini ve Nokia yüzde 32’sini sağlıyor.

Endüstri uzmanları, Huawei’nin önemli halkla ilişkiler rollerini birleştirme ve rafa kaldırma hamlesinin, oyunda hâlâ pay sahibi olduğu ülkelerde şirkete zarar verebileceğini söylüyor: En önemlileri Almanya, İtalya ve İspanya. Bu büyük Avrupa pazarlarında, hükümetler “yüksek riskli satıcılara” yönelik önlemleri empoze etmekte yavaş kaldılar – ve bunları uygulamada bilhassa yavaş ve yumuşaklardı.

Deutsche Telekom ve Vodafone gibi Avrupa’nın en büyük operatörlerinin de Huawei ile devam eden sözleşmeleri var, yani Çinli firma en azından hâlâ bakım sağlıyor, ağları çalışır durumda tutuyor ve potansiyel olarak hâlâ 5G’nin hizmete sunulmasının bazı kısımlarını destekliyor.

Fakat en azından Almanya’da Olaf Scholz’un yeni hükümeti Çin teknolojisi konusunda daha eleştirel bir tavır aldı. Bu ay –Çin’e karşı şahin bir tutum takınan– Ekonomi Bakanı Robert Habeck Çinli yatırımcıların Alman bir çip fabrikasını satın almasını potansiyel güvenlik tehditleri gerekçesiyle resmi olarak engelledi.

Budapeşte geceleri

Huawei elbette Avrupa’dan tamamen vazgeçmedi.

Şirkete bu yaz Brüksel’de yüz yüze görüşme fırsatı vermeye devam edenlere ağır bir hediye çantası verildi.

Şirketin halkla ilişkiler operasyonundan parlak ciltli kapaklara – “Daha Akıllı Bir Gelecek Seçin: Avrupa’nın bir sonraki dijital politikasına bir katkı” ve “Avrupa’yı Birleştirmenin On Yılı” gibi başlıklarla– ek olarak, çantada Frédéric Pierucci’nin bir anı kitabı da vardı.

Fransız altyapı işleri üreticisi Alstom’da eski bir yönetici olan Pierucci, 2013 yılında FBI tarafından rüşvet suçlamasıyla tutuklanmıştı – tam da Amerikan holdingi General Electric’in Alstom’un nükleer operasyonlarını devralmak için müzakere ettiği sırada.

“Amerikan Tuzağı” başlıklı kitap, yazarının, Washington’ın kendi müttefiklerine karşı yürüttüğü gizli ekonomik savaşında bir rehine olduğunu savunuyor.

Yayıncının özetinde, “Birbiri ardına, dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları, ekonomik sabotaj eylemleriyle ABD’nin yararına aktif olarak istikrarsızlaştırılıyor…” deniyor.

Bu, şirket içinde derin bir ilgi uyandıran ve kendilerini liberal süper güçlere kafa tutuyor olarak gören diğer hükümetlerle doğal bir yakınlık oluşturan bir anlatı. Huawei Kıtada dost ararken, Çin ve Rusya ile nasıl ilişki kurulacağı konusunda AB’nin geri kalanına giderek daha fazla karşı çıkan Macaristan, lafını sakınmaz bir müttefik olmaya devam ediyor ve şirket bu ilişkiye yöneliyor.

Bu yıl eylül ayında, Huawei’nin CEE [Orta ve Doğu Avrupa] ve İskandinav bölgesi birimi, şirketin Avrupa’daki en büyük lojistik merkezine ev sahipliği yapan Macaristan’da yıllık İnovasyon Günü etkinliğini düzenledi.

Tuna Nehri kıyısındaki teknoloji girişimcileri, Budapeşte’nin kubbeli Castle Garden Bazaar’ında ısmarlama kahve ve bol miktarda kanepe yerken İngilizce ve Macarca, biraz Çince ve Almanca karışık sohbetler yaptılar.

Konferans salonunun içinde, iki dilli sunucular Norveç’teki yerel somon ırklarını koruma ve Macaristan’daki selleri önleme hakkında mini belgeseller hazırladılar. Küçük işletme yöneticileri, tamamı Huawei 5G ağlarında olmak üzere Avusturya’daki mahsulleri ve Yunanistan’daki olası orman yangınlarını izleyen drone’lara dikkat çektiler.

Macarca simültane tercüme imkanıyla Huawei, Economist Intelligence Unit’e yaptırdığı ve Avrupa’nın 5G kullanımı ve uygulaması konusundaki geri kalmış durumunu yineleyen araştırmayı öne çıkardı. Bu, Huawei’nin altyapısının kaldırılmasının gerçek sonuçları olacağını üstü kapalı bir şekilde hatırlatıyordu.

Fakat şirket, portföyünün daha büyük bir parçası ne olmasını umduğunu da vurguladı: güneş panelleri için invertörler gibi, güvenlik endişeleri uyandırma olasılığı daha düşük olan ürünler.

Şirketin şu anki halkla ilişkiler ve iletişim başkanı Jeff Wang, Kıtada çalışarak geçirdiği 10 yılı andığı, Budapeşte’deki kalabalığa yönelik video konuşmasında, “Huawei kendini yeşil bir Avrupa vizyonuna adamıştır” dedi.

Etkinliğe giden haftalar boyunca Huawei yetkilileri, Başbakan Viktor Orbán’ı konuşturmak için bastırdılar. Bu pek olumlu sonuçlanmasa da Orbán, üst düzey yardımcılarından biri olan Dışişleri ve Ticaret Bakanı Péter Szijjártó’yu bir mesaj iletmesi için gönderdi.

Szijjártó, “Hiçbir yatırımcı şirkete menşe ülkesi nedeniyle ayrımcılık yapmayacağız,” dedi. Budapeşte’nin, “burada, Macaristan’daki Huawei varlığını” engellemeye yönelik “uluslararası baskı”ya karşı sıkı duracağını da ekledi.

Huawei’nin CEE & Nordic bölgesinden sorumlu başkan yardımcısı Radoslaw Kedzia (ve 2015’te Çek Cumhuriyeti’nde şirket içinde CEO statüsüne ulaşan ilk Çinli olmayan kişi), Macaristan’da ısrar etmenin arkasında siyasi bir hesap olmadığını söyledi.

Kedzia, “Gelin bizi şeytanlaştırmayın, tamam mı? Biz de diğer şirketler gibiyiz” dedi.

Eğer yapılan bir iş değerlendirmesi, “Gelecek 10-20 yıllık istikrarlı operasyon beklentisini sunuyorsa, o zaman kaynaklarınızın bir kısmını o ülkede yoğunlaştırmanın iyi olduğunu düşünürsünüz” diye ekledi.

Aynı şekilde Avrupa sözcüsü, Huawei’nin her ülkeyle “aynı şekilde, aynı düzeyde” iletişim kurduğu konusunda ısrar etti. Şirket teknolojiye odaklanıyor ve “siyasi oyunlara dahil olmuyor” dedi.

Bir şey kesin: İş büyük Avrupa oyununa geldiğinde, Huawei kaybetti ve tüm siyasi oyuncularını eve gönderdi.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English