Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Washington, Huawei’yi Avrupa’dan nasıl kovdu?

Yayınlanma

Çeviren: Erman Çete

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz uzun makale, POLITICO’da 23 Kasım 2022 tarihinde yayınlandı. Yayının iki önemli editörünün imzası bulunan makale, harcanan tüm PR paralarına ve lobi faaliyetlerine rağmen, ABD’nin Çin karşıtı “Haçlı Seferi”nin Avrupa’da teknoloji başlığında başarıya ulaştığını gösteriyor. Washington’ın müttefikleri, yalnızca 5G altyapısında Huawei’yi dışlamakla kalmıyorlar, Britanya örneğinde olduğu gibi, Huawei (ve Çin ordusu bağlantılı ZTE) tarafından üretilen güvenlik kameralarını dahi devlet dairelerinden güvenlik gerekçesiyle söküyorlar. Dikkat çekici bir diğer nokta, Donald Trump döneminde yaygınlaşan Çin karşıtı yaptırımlar ve ticaret savaşları ile ABD’nin kendi müttefiklerini Çin’e karşı tavır almaya zorlama siyaseti, Joe Biden döneminde de devam etmesi. Rusya-Ukrayna savaşının bu eğilimi daha da güçlendirdiği görülüyor. ABD, kendi ekonomik ve siyasi hegemonyasına rakip olarak gördüğü Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı her tür önlemi almaya çalışıyor. Trump’ın Çin çizgisi, bu bağlamda iki partili Amerikan sisteminin üzerinde ortaklaştığı bir çizgiyi yansıtıyor; zira Biden, Trump zamanında getirilen Çin karşıtı iktisadi yaptırımları gevşetmeye pek niyetli değil. Son olarak, metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Washington, Huawei’yi Avrupa’dan nasıl kovdu?

Laurens Cerulus ve Sarah Wheaton
23 Kasım 2022

Huawei Avrupa’dan el çekiyor.

Çinli telekomünikasyon devi, soylu Batılı lobicilerini işten atıyor, Avrupa operasyonlarını daraltıyor ve küresel liderlik hırslarını rafa kaldırıyor.

Şirketin 20’den fazla mevcut ve eski çalışanı ve stratejik danışmanıyla yapılan görüşmelere göre, bunu yapmasının nedenlerinin şirketin ticari potansiyeliyle pek ilgisi yok –Huawei hala en son teknolojiyi rakiplerinden daha düşük maliyetlerle sunabiliyor– ve her şey siyasetle ilgili.

Amerika Birleşik Devletleri tarafından baskı altına alınan ve bir zamanlar en stratejik denizaşırı pazarı olarak gördüğü bir Kıtada giderek daha fazla dışlanan Huawei, Çin pazarına geri dönüyor ve Avrupa’da kalan ilgisini, Batı’da büyük ölçüde güvenlik riski olarak görülen bir şirkete ev sahipliği yapmaya hâlâ istekli olan birkaç ülkeye odaklıyor.

Bir Huawei yetkilisi, “[Huawei] artık küreselleşme dalgasında yüzen bir şirket değil” dedi. “O, artık iç piyasada kıçını kurtaran bir şirket.” Bu makale için görüşülen diğer Huawei çalışanlarının çoğu gibi, yetkili de şirketin sıkıntılarını özgürce anlatmak için kimliğinin gizli kalması koşuluyla konuştu.

Huawei’nin durumu, şirketin kurucusu Ren Zhengfei tarafından Temmuz ayında şirketin Şenzen genel merkezinde yöneticilere yaptığı bir konuşmada özetlendi. Şirketin son üç yılda karşılaştığı üçlü zorluğu ortaya serdi: Washington’ın düşmanlığı; koronavirüs pandemisi kaynaklı aksamalar; Rusya’nın, küresel tedarik zincirlerini alt üst eden ve Avrupa’nın Çin gibi ülkelere aşırı bağımlılık konusundaki endişelerini artıran, Ukrayna’yı işgali.

Ren, kamuya açıklanmayan fakat POLITICO’nun gördüğü konuşmasında, “2019’da karşı karşıya olduğumuz şartlar bugünkülerden farklı” dedi. “Daha parlak bir geleceğimiz olacağını sanmayın.”

“Daha önce tüm insanlığa hizmet etmeye çalışan bir küreselleşme idealimiz vardı” diye ekledi: “Bugün idealimiz ne? Hayatta kalmak!”

‘Küreselci Huawei’nin öldüğü an’

Şirket Batı’da kış uykusuna yatarken, ABD’nin çalışmalarına yönelik saldırısına karşı koymak için sadece birkaç yıl önce işe aldığı üst düzey Batılı yöneticileri kenara atıyor veya kovuyor.

Avrupa’da çalışan bir Huawei yetkilisi, “Batılılar dinliyordu” dedi: “Artık böyle değil… Kimse dinlemiyor.”

Huawei’nin Brüksel ofisi –bir zamanlar şirketin alet çantasında, Avrupa’nın kısıtlamalarına karşı lobi yapması için kilit bir merkezdi– artık genel merkezi Düsseldorf’ta bulunan Avrupa operasyonları içinde tamamen eridi.

Ofis bu yaz, şirkete Ekim 2019’da Avrupa’daki siyasi baskıya karşı tepkinin başlangıcında katılan, eski BBC muhabiri iletişim başkanı Phil Herd’ü kaybetti. Ofis ayrıca yakın zamanda lobicilik ve politikadan sorumlu en az üç kilit personelini daha kaybetti. Brüksel kurumlarının baş temsilcisi (Tony) Jin Yong, şu anda Batı Avrupa’daki idari işlerden sorumlu ve zamanının çoğunu Düsseldorf ofisinde geçiriyor.

Londra’da, Huawei’nin Birleşik Krallık İletişim Direktörü Paul Harrison, ekim ayında görevinden ayrıldı ve diğer yetkililer de aşağı yukarı aynı zamanlarda bıraktı. Harrison, Huawei’ye 2019’da Birleşik Krallık yayıncısı Sky News’teki üst düzey bir editörlük işinden [ayrılarak] katılmıştı.

Yerel Challenges dergisinin haberine göre Paris’te şirketin Pazarlama ve İletişim Direktörü Stéphane Curtelin, eylül ayında görevinden ayrıldı. Ondan önce, Paris ofisi, 2020’de Huawei’ye katılan, kapsamlı idari deneyime sahip kıdemli bir Fransız siber güvenlik yetkilisi İdare ve Güvenlik İşleri Başkanı Vincent de Crayencour’u kaybetti. Şirketin Paris Ofisi Baş Temsilcisi Linda Han da yaz gelmeden görevinden ayrıldı.

Varşova’da, şirketin yerel PR yöneticisi Szymon Solnica eylül ayında Huawei’den ayrıldı. Ayrılışını duyurduğu bir LinkedIn gönderisinde, “Son yıllarda günlük olarak uğraştığım krizler çok büyüktü” diye yazdı.

Resmi röportajlarda konuşan Huawei yetkilileri, ayrılışları normal devirler olarak nitelendirdi. Geçen hafta yapılan resmi bir mülakatta, Huawei Avrupa’nın sözcüsü, “Şirketlerde, sadece Huawei’de değil, her zaman dalgalanmalar olur… Bazı insanlar ayrılıyor ve bazı insanlar geliyor” dedi.

Ancak şirketteki diğerleri, ayrılmaların Eylül 2021’de başlayan radikal bir değişimi yansıttığını özel olarak kabul etti.

İşte bu, Huawei’nin finans müdürü ve Ren’in kızı Meng Wanzhou, banka dolandırıcılığı ve elektronik dolandırıcılık komplosu kurmak suçlamasıyla ABD’ye iade edilmekle karşı karşıya kalmasının ardından Kanada’da yaklaşık üç yıl geçirdikten sonra şirketin Şenzen’deki genel merkezine döndüğünde oldu.

Bir yetkili, “Meng’in uçaktan indiği an, küreselci Huawei’nin öldüğü andı” dedi.

Kurucunun kızı –ve şirketin liderliğinin olası varisi– Meng, Huawei ile Washington arasındaki hukuk ve halkla ilişkiler mücadelesinde kilit bir rol oynamıştı. Kanada’dan döndüğünden beri şirketin genel merkezinde başkan yardımcısı olarak Huawei’nin en üst kademelerine ulaştı ve tepede kurumsal bir değişikliği tetikledi.

Amerikan baskısının en yoğun olduğu dönemde şirketin küresel iletişim departmanını yöneten (Catherine) Chen Lifang, yönetim kurulundan alınarak denetim kurulunda bir role getirildi.

Küresel iletişim departmanı artık Huawei yönetim kurulunda, Avrupa’da Huawei’nin Batı Avrupa bölgesinin eski başkanı, Avrupa’da Vincent Peng olarak bilinen Peng Bo tarafından temsil ediliyor. Peng’in yükselişi, şirketin Avrupa operasyonlarını Şenzen’e yakınlaştırma çabalarının bir parçası.

Avrupa’da halkla ilişkileri düzene sokma gündemi, Hong Kong’da Bloomberg News için çalışan eski bir gazeteci, Guo Aibing tarafından yönetiliyor. Guo, Avrupa’ya paraşütle indirildi ve şirketin Kıta genelindeki lobicilik ve iletişim faaliyetlerinde kesintiler ve güçlendirmeler yapıyor.

Şirket aynı zamanda Avrupa’daki faaliyetlerini de yeniden yapılandırıyor. Şirketin planları, bütün Kıta’yı merkezi Düsseldorf’ta olan tek bir operasyon bölgesinde toplamak.

Huawei şu anda Kıta’yı iki pazara ayırıyor: Düsseldorf’tan yönetilen Batı Avrupa ve Varşova’da bulunan üst düzey bir yönetici ile [yönetilen] Doğu Avrupa Kuzey ülkeleri.

Huawei Avrupa sözcüsü, yeniden yapılanma “tüm Avrupa iş faaliyetlerinde daha fazla sinerji yaratmamıza yardımcı olacak; Avrupa’daki müşterilerimize doğrudan daha fazla değer getirecek” dedi.

Sözcü, genel olarak, şirketin şu anda 12.000 kişi civarında olan personel seviyelerinin “sabit” kalacağını söyledi.

Ren’e göre şirket başka yerlerde de küçülüyor. Bu yazki konuşmasında şirketin kurucusu, “Bazı ülkelerdeki pazarları bırakacağız” dedi. “Örneğin, Beş Göz ülkeleri ve Hindistan’daki pazarlarımızı bırakacağız.”

“Beş Göz” ABD, Britanya, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki istihbarat paylaşımı düzenlemesine atıf yapıyor. Beş ülkenin tamamı, güvenlik endişeleri nedeniyle Huawei ve diğer Çinli şirketlerin kritik altyapılarını yasakladı veya yasaklama sürecinde.

Bunun yerine Huawei, küresel 5G’nin büyük bir bölümünü oluşturan ve İsveç’ten Ericsson ile Finlandiya’dan Nokia’nın pazar paylarını korumak için mücadele ettiği kendi iç pazarına odaklanıyor.

Trump etkisi

Huawei’nin stratejik geri çekilmesi, yakın zamana kadar Avrupa’daki varlığını genişletmek ve sürdürmek amacıyla lobicilere ve halkla ilişkiler kampanyalarına milyonlarca avro akıtan bir şirket için dikkate değer.

2010’lı yılların büyük kısmı boyunca Huawei, Avrupa’daki birçok kişi tarafından iktidara sokulan teknoloji firmaları arasında dostane bir yüz olarak görülüyordu. Yaklaşımlarında tuhaf, evet, ama samimi ve –çoğu için– rekabeti artırdığı ve yeni nesil telekom ağlarında fiyat etiketini düşürdüğü için Kıta’nın çıkarlarına faydalı.

Şirket, genellikle bir Huawei telefonu da dahil olmak üzere cömert hediye çantalarıyla ve Brüksel’deki Concert Noble’da Çin yeni yılını kutlayan resepsiyon gibi süslü açık büfeler ve dans performansları içeren göz alıcı mekanlarda gösterişli partileriyle tanındı.

Cafcaflı cümbüşler daha sonra, Çin yapımı telekomünikasyon altyapısının ciddi bir güvenlik ve casusluk riski oluşturduğuna dair endişeler nedeniyle Washington’dan gelen ters siyasi rüzgarlara verilen aşırı tepkinin bir parçası oldu.

Bu karşı rüzgarlar ABD Başkanı Barack Obama döneminde esmeye başladı ama kasırga, kuvvetine Donald Trump’ın seçilmesi ile erişti. 2019’a gelindiğinde şirket, Ren’in kızı Meng’in Kanada’da ABD’nin iade talebinin sonucunu beklediği Amerikan yaptırımları altındaydı.

Trump yönetiminde eski bir dışişleri bakan yardımcısı Keith Krach, Washington’ın nasıl “panik düğmesine bastığını” hatırlıyor.

Avrupalı bakanlara Çin ile olan ilişkilerini sorduklarını anımsıyor. “Ve demişlerdi ki, ‘Şey, önemli bir ticaret ortağı’ ve hepsi bu kadar. Ve daha sonra odanın her iki tarafına baktılar, odada kimse yoktu ve bana fısıldadılar: ‘Ama onlara güvenmiyoruz.”

Firma, jeopolitik fırtınada yön bulmak için Batı dünyasının en iyi operatörlerine altı rakamlı maaşlar teklif etti. POLITICO’nun bu tür teklifler alan birkaç kişiden öğrendiğine göre, Elysée ve Westminster gibi iktidar saraylarıyla doğrudan bağlantıları olan Batılı eski gazeteciler ve politikacılardan oluşan yüksek kalibreli bir ekip oluşturdu.

İlk başta kumar işe yaramış görünüyordu.

Huawei’nin, ABD’nin kendisinin casusluk riskleri oluşturduğu ve Washington’un saldırganlığının ekonomik çıkarlardan kaynaklandığı şeklindeki mesajı, özellikle Almanya gibi Trump’ın kullanışlı bir engel olduğunu kanıtladığı yerlerde ilgi gördü.

Berlin’deki Global Public Policy Institute [Küresel Kamu Politikası Enstitüsü] müdürü Thorsten Benner, “Trump’ın öne sürdüğü dava neredeyse ters etki yarattı” dedi. Huawei ayrıca, duyarlı müşteri hizmetleri ile birlikte ucuz ekipmanın değerini gören büyük telekomünikasyon operatörlerinden de destek aldı.

2020’nin başında Huawei, ABD’nin topyekun yasaklama çağrılarını atlatmış görünüyordu. 28 Ocak’ta, o zamanki İngiltere Başbakanı Boris Johnson, şirkete ülkenin 5G altyapısının bir bölümünü inşa etmesi için yeşil ışık yaktı. Sadece bir gün sonra, Avrupa Birliği, Çinli satıcılara aşırı güvenmekten uzaklaşmak için bir plan sundu, fakat Huawei’nin kendi teknolojisi için pazar erişimini sürdürmesi amacıyla ulusal hükümetlerle lobi yapması için kapıyı açık bıraktı.

Sonra pandemi geldi. Wuhan kaynaklı koronavirüs binlerce kişiyi öldürürken, Trump, Mayıs 2020’de Huawei’ye yarı iletken arzını temelde kesen yeni yaptırımlarla Çin karşıtı yaylım ateşini artırdı.

Temmuz ayına kadar Birleşik Krallık’tan Johnson rotayı tamamen tersine çevirdi ve hükümetin, bu hareketin teknolojinin piyasaya sürülmesini geciktireceğini ve maliyeti yarım milyar sterlin artıracağını tahmin etmesine rağmen, tüm Huawei ekipmanlarının İngiliz 5G ağlarından çıkarılması gerektiğini duyurdu.

2020 ve 2021 boyunca, Fransa, İsveç, Romanya, Baltık ülkeleri, Belçika ve Danimarka dahil olmak üzere Avrupa hükümetleri, ülkenin 5G ağının önemli bölümlerinde Huawei ekipmanlarını yasakladılar veya operatörlerinin orta vadede kendilerini bu ekipmandan vazgeçmelerini zorunlu kıldılar.

Bir zamanlar Avrupa’da Apple ve Samsung’a meydan okuma yolunda olan Huawei’nin akıllı telefon ticareti, bu arada cihazlarını Google’ın sahip olduğu işletim sistemi Android’den ayıran ABD yaptırımları tarafından ezildi.

Putin hesapları değiştirdi

Bu aksilikler acı vericiydi ama hâlâ ölümcül sayılmıyordu. Trump’ın seçimi kaybetmesi ve Avrupa’da pandeminin geri çekilmesi, karşı saldırı için bir fırsat sunuyor gibiydi.

2021’in başında, Huawei’nin Brüksel lobicileri, Avrupa’nın ucuz ve hızlı 5G donanımına açlığının güvenlik endişelerine galip geleceği konusunda hâlâ iyimserdi. Avrupa Parlamentosu’nda görüşlerini ortaya koymak için arka arka sıralanmış toplantıları bile vardı.

Bu toplantılar 24 Şubat’ta, Putin’in Ukrayna’yı bütün gücüyle istilasını başlattığı gün iptal edildi. Avrupa’daki birçokları için, Huawei’ye ilişkin risk-fayda hesaplamaları bir gecede değişmişti.

Geçmiş yıllarda Huawei’nin Avrupa’daki pazar etkisini takip eden telekom uzmanı John Strand, “Gördüğüm en büyük değişiklik, özellikle Almanya’da Rus gazına bağımlı olduğumuzun fark edilmesinden geldi” dedi. “Şu soru akla geliyor: Rus gazına mı yoksa Çin telekom altyapısına mı bağımlı olmak daha kötü?”

Joe Biden döneminde Huawei’ye baskı yalnızca daha da arttı ve Washington’ın uyarıları şimdi daha sempatik bir aracıdan geliyor. Ekim’de Avrupa Komisyonu, 5G ağlarını desteklemek için Huawei teknolojisinin kullanılmasına karşı yeni bir uyarı yayınladı ve Birleşik Krallık hükümeti, Huawei ekipmanlarını İngiliz telekom altyapısından çıkarma gerekliliğini yeniden teyit etti.

Şirketin ıstırabı, lobicilik çabalarının ayaklarını yerden kesmiş ve pazar payını tüketmiştir.

Pandemiden önce şirket, Avrupalı ​​politikacıları, gazetecileri ve iş liderlerini, küresel emellerini sergileyen farklı Avrupai mimari tarzlarına sahip binaların bulunduğu devasa bir kampüs olan Şenzen merkezinde düzenli olarak ağırlıyordu.

Çin’in sıfır COVID siyaseti bunu imkânsız kıldı.

Şirket, dünyanın en büyük telekom endüstrisi etkinliği olan Barselona’daki yıllık Mobil Dünya Kongresi’nde yıllarca en çok harcama yapan şirket oldu. Bu sene, şirketin sahadaki varlığı, göz kamaştırıcı ve astronomik pazarlama bütçeleriyle yeni ürünler piyasaya sürdüğü daha önceki gösterilerin soluk bir taklidiydi.

Fakat belki de bir zamanlar Huawei’yi ana sponsorları arasında sayan Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu kadar yüksekten uçan hiçbir olay geri dönüşün boyutunu gösteremez. 21 Ocak 2020’de, Johnson’ın Trump’a karşı Huawei’nin yanında yer almasından sadece bir hafta önce Ren, Alpler’deki tatil beldesinde sahnedeydi ve “Sapiens” yazarı Yuval Noah Harari ile yapay zekanın geleceğini tartışıyordu.

Ertesi yıl, siyasi iktidar oyuncularının ve finansal devlerin Davos’taki küresel buluşması pandemi yüzünden iptal edildi. 2022 yazında yeniden toplandığında, Huawei üst düzey şefleri gevezeliği kaçırdı. Pekin’in sıfır COVID politikası uyarınca Çin’den ayrılamazlardı.

Bilançoları vuran jeopolitik

Endüstri uzmanları, şirketin aralarında Almanya ve İspanya’nın da bulunduğu bazı büyük ulusal pazarlarda hala sağlam bir paya sahip olduğunu söylüyor.

Strand Consult tarafından 2020 yılında yapılan bir araştırma –Huawei’nin Avrupa’da kapladığı alanın bugüne kadar yapılmış en kapsamlı genel değerlendirmesi– Çinli firmanın Avrupa pazarlarına ne kadar derinden yerleştiğini gösterdi: Strand’in incelediği 31 ülkeden 15’inde, tüm 4G radyo erişim ağı ekipmanlarının (RAN) yarısından fazlası Çinli satıcılardan geldi.

Ancak bu pazarların birçoğunda yetkililer, operatörleri önümüzdeki yıllarda “yüksek riskli satıcıların” –genellikle devlete bağlı Huawei ve Çin ordusu bağlantılı telekom şirketi ZTE olduğu anlaşılır– kullanımını aşamalı olarak kaldırmaya veya en azından önemli ölçüde sınırlamaya zorlayan önlemler aldı.

Tüm bunlar acıtmaya başladı.

5G’yi uygulamaya yönelik erken yarışta Huawei, Avrupa’daki rakiplerini geride bıraktı. Bununla birlikte, butik telekomünikasyon araştırma şirketi Dell’Oro tarafından derlenen ve bir endüstri yetkilisi tarafından POLITICO ile paylaşılan özel rakamlara göre, geçen yılın başlarından itibaren –Avrupalı ​​yetkililer 5G güvenliği konusunda yön değiştirirken– İsveçli Ericsson, Avrupa’daki yeni radyo erişim ağları satışlarındaki pazar payında Huawei’yi geride bıraktı. Radyo erişim ağları, ağ yatırımının en büyük bölümünü oluşturur ve baz istasyonlarını ve antenleri içerir.

2022’nin ikinci çeyreğine ait en son güncelleme, Ericsson’un yüzde 41, Huawei’nin yüzde 28 ve Fin Nokia’nın yüzde 27 olduğunu gösterdi. Buna 3G, 4G ve 5G’de yeni baz istasyonları ve anten satışları da dahildir; bunların bir kısmı operatörlerle devam eden sözleşmelerin bir parçasıdır.

Bilhassa 5G RAN için yön değişimi daha da nettir: Huawei, piyasaya çıkışın başlangıcında pazar lideri olarak ilk baştaki konumunu kaybetti; Dell’Oro’nun tahminine göre şu anda Avrupa’da satışların yüzde 22’sini, Ericsson yüzde 42’sini ve Nokia yüzde 32’sini sağlıyor.

Endüstri uzmanları, Huawei’nin önemli halkla ilişkiler rollerini birleştirme ve rafa kaldırma hamlesinin, oyunda hâlâ pay sahibi olduğu ülkelerde şirkete zarar verebileceğini söylüyor: En önemlileri Almanya, İtalya ve İspanya. Bu büyük Avrupa pazarlarında, hükümetler “yüksek riskli satıcılara” yönelik önlemleri empoze etmekte yavaş kaldılar – ve bunları uygulamada bilhassa yavaş ve yumuşaklardı.

Deutsche Telekom ve Vodafone gibi Avrupa’nın en büyük operatörlerinin de Huawei ile devam eden sözleşmeleri var, yani Çinli firma en azından hâlâ bakım sağlıyor, ağları çalışır durumda tutuyor ve potansiyel olarak hâlâ 5G’nin hizmete sunulmasının bazı kısımlarını destekliyor.

Fakat en azından Almanya’da Olaf Scholz’un yeni hükümeti Çin teknolojisi konusunda daha eleştirel bir tavır aldı. Bu ay –Çin’e karşı şahin bir tutum takınan– Ekonomi Bakanı Robert Habeck Çinli yatırımcıların Alman bir çip fabrikasını satın almasını potansiyel güvenlik tehditleri gerekçesiyle resmi olarak engelledi.

Budapeşte geceleri

Huawei elbette Avrupa’dan tamamen vazgeçmedi.

Şirkete bu yaz Brüksel’de yüz yüze görüşme fırsatı vermeye devam edenlere ağır bir hediye çantası verildi.

Şirketin halkla ilişkiler operasyonundan parlak ciltli kapaklara – “Daha Akıllı Bir Gelecek Seçin: Avrupa’nın bir sonraki dijital politikasına bir katkı” ve “Avrupa’yı Birleştirmenin On Yılı” gibi başlıklarla– ek olarak, çantada Frédéric Pierucci’nin bir anı kitabı da vardı.

Fransız altyapı işleri üreticisi Alstom’da eski bir yönetici olan Pierucci, 2013 yılında FBI tarafından rüşvet suçlamasıyla tutuklanmıştı – tam da Amerikan holdingi General Electric’in Alstom’un nükleer operasyonlarını devralmak için müzakere ettiği sırada.

“Amerikan Tuzağı” başlıklı kitap, yazarının, Washington’ın kendi müttefiklerine karşı yürüttüğü gizli ekonomik savaşında bir rehine olduğunu savunuyor.

Yayıncının özetinde, “Birbiri ardına, dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları, ekonomik sabotaj eylemleriyle ABD’nin yararına aktif olarak istikrarsızlaştırılıyor…” deniyor.

Bu, şirket içinde derin bir ilgi uyandıran ve kendilerini liberal süper güçlere kafa tutuyor olarak gören diğer hükümetlerle doğal bir yakınlık oluşturan bir anlatı. Huawei Kıtada dost ararken, Çin ve Rusya ile nasıl ilişki kurulacağı konusunda AB’nin geri kalanına giderek daha fazla karşı çıkan Macaristan, lafını sakınmaz bir müttefik olmaya devam ediyor ve şirket bu ilişkiye yöneliyor.

Bu yıl eylül ayında, Huawei’nin CEE [Orta ve Doğu Avrupa] ve İskandinav bölgesi birimi, şirketin Avrupa’daki en büyük lojistik merkezine ev sahipliği yapan Macaristan’da yıllık İnovasyon Günü etkinliğini düzenledi.

Tuna Nehri kıyısındaki teknoloji girişimcileri, Budapeşte’nin kubbeli Castle Garden Bazaar’ında ısmarlama kahve ve bol miktarda kanepe yerken İngilizce ve Macarca, biraz Çince ve Almanca karışık sohbetler yaptılar.

Konferans salonunun içinde, iki dilli sunucular Norveç’teki yerel somon ırklarını koruma ve Macaristan’daki selleri önleme hakkında mini belgeseller hazırladılar. Küçük işletme yöneticileri, tamamı Huawei 5G ağlarında olmak üzere Avusturya’daki mahsulleri ve Yunanistan’daki olası orman yangınlarını izleyen drone’lara dikkat çektiler.

Macarca simültane tercüme imkanıyla Huawei, Economist Intelligence Unit’e yaptırdığı ve Avrupa’nın 5G kullanımı ve uygulaması konusundaki geri kalmış durumunu yineleyen araştırmayı öne çıkardı. Bu, Huawei’nin altyapısının kaldırılmasının gerçek sonuçları olacağını üstü kapalı bir şekilde hatırlatıyordu.

Fakat şirket, portföyünün daha büyük bir parçası ne olmasını umduğunu da vurguladı: güneş panelleri için invertörler gibi, güvenlik endişeleri uyandırma olasılığı daha düşük olan ürünler.

Şirketin şu anki halkla ilişkiler ve iletişim başkanı Jeff Wang, Kıtada çalışarak geçirdiği 10 yılı andığı, Budapeşte’deki kalabalığa yönelik video konuşmasında, “Huawei kendini yeşil bir Avrupa vizyonuna adamıştır” dedi.

Etkinliğe giden haftalar boyunca Huawei yetkilileri, Başbakan Viktor Orbán’ı konuşturmak için bastırdılar. Bu pek olumlu sonuçlanmasa da Orbán, üst düzey yardımcılarından biri olan Dışişleri ve Ticaret Bakanı Péter Szijjártó’yu bir mesaj iletmesi için gönderdi.

Szijjártó, “Hiçbir yatırımcı şirkete menşe ülkesi nedeniyle ayrımcılık yapmayacağız,” dedi. Budapeşte’nin, “burada, Macaristan’daki Huawei varlığını” engellemeye yönelik “uluslararası baskı”ya karşı sıkı duracağını da ekledi.

Huawei’nin CEE & Nordic bölgesinden sorumlu başkan yardımcısı Radoslaw Kedzia (ve 2015’te Çek Cumhuriyeti’nde şirket içinde CEO statüsüne ulaşan ilk Çinli olmayan kişi), Macaristan’da ısrar etmenin arkasında siyasi bir hesap olmadığını söyledi.

Kedzia, “Gelin bizi şeytanlaştırmayın, tamam mı? Biz de diğer şirketler gibiyiz” dedi.

Eğer yapılan bir iş değerlendirmesi, “Gelecek 10-20 yıllık istikrarlı operasyon beklentisini sunuyorsa, o zaman kaynaklarınızın bir kısmını o ülkede yoğunlaştırmanın iyi olduğunu düşünürsünüz” diye ekledi.

Aynı şekilde Avrupa sözcüsü, Huawei’nin her ülkeyle “aynı şekilde, aynı düzeyde” iletişim kurduğu konusunda ısrar etti. Şirket teknolojiye odaklanıyor ve “siyasi oyunlara dahil olmuyor” dedi.

Bir şey kesin: İş büyük Avrupa oyununa geldiğinde, Huawei kaybetti ve tüm siyasi oyuncularını eve gönderdi.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English