Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Yeni bir refah devleti mümkün mü?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Prabhat Patnaik imzasıyla People’s Democracy’de yayınlandı. Hindistan’ın dünyaya armağan ettiği en önemli iktisatçılardan olan Patnaik, Hindistan Komünist Partisi (Marksist) bağlantılı Marxist dergisinin de katkıcılarından. Makalede Patnaik’in aklında Hindistan’ın olduğu göz önüne alınmalıdır; Narendra Modi liderliğindeki BJP hükümetleri, Türkiye’den aşina olduğumuz şekilde, ne olursa olsun iktisadi büyümeyi ön plana alıyor. Hintli marksist, ne olursa olsun iktisadi büyümenin emekçi halkı kendiliğinden refaha kavuşturacağı fikrine itiraz etmektedir, ki tekrar olacak, buna yine Türkiye’den aşinayız. Patnaik, neoliberalizmin ana sütunlarından olan “devletin maliye politikaları uygulamaması” ve yalnızca merkez bankalarının para politikalarıyla ilgilenmesi fikrinin yerine kamu harcamalarını ön plana alan bir maliye politikası önermektedir. Patnaik’in önerisi, toplam talebi artırmayı hedefleme anlamında bir miktar “Keynesçi” bulunabilir; bununla birlikte Patnaik, refah devleti politikaları için dahi sınıflar mücadelesine, işçi sınıfının örgütlülüğüne işaret etmektedir. Ona göre kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sözde Altın Çağ’ı, kapitalizmin sosyalizme ve işçi sınıfına verdiği ve 1980’li yıllarda tersine çevirdiği bir ödünden ibarettir. Kapitalizmin, yaratılan zenginliği “kendiliğinden” emekçi halka aktaracağı düşüncesi bir illüzyondur. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Refah Devleti İçin Fiskal[1] Zorunluluk

Prabhat Patnaik
4 Aralık 2022

İkinci dünya savaşı sonrası dönemde, gelişmiş kapitalist ülkelerde, özellikle de Avrupa’da, Sovyetler Birliği’nin yarattığı etkiyi taklit eden bir dizi refah devleti önlemi görüldü. Kapitalizm, düşmanlığına rağmen bu önlemleri kabul etmek zorunda kaldı, çünkü varoluşsal bir krizin ortasındaydı, savaşla zayıflamıştı, işçi sınıfının öfkesinin kabarmasıyla sarsılmıştı ve sosyalizmin Doğu Avrupa’da yayılmasından dehşete düşmüştü. Bununla birlikte, müteakiben konumunun sağlamlaşmasıyla birlikte, refah devleti önlemlerine karşı düşmanlığı kendini açıkça gösterdi. Bu önlemleri geriletmeye çalıştı, fakat işçilerin direnişi sayesinde arzu ettiği başarıyı elde edemedi; Margaret Thatcher gibi biri bile Britanya’daki Ulusal Sağlık Hizmetini ilga etmeyi başaramadı. Aynı zamanda, ironik bir şekilde, kapitalizm, yağmacı olmaktan uzak, gerçekten de insanların refahını garanti eden bir sistem olduğu iddiasıyla refah devletinden bir dereceye kadar meşruiyet sağladı.

Bununla birlikte, refah devletinin sürdürülmesi, Avrupa ülkelerinde daha önceki döneme kıyasla ve aynı zamanda refah sağlama konusunda eli sıkı davranan ülkeler için mevcut rakamlara kıyasla önemli ölçüde daha yüksek bir vergi-GSYİH oranı anlamına geliyordu. 2020 yılı için azalan vergi-GSYİH oranına göre düzenlenmiş ülkeler listesinde, ilk 30 ülkenin 29’u Batı ve Doğu Avrupa’dan, yani Komünist veya Sosyal Demokrat bir yönetim mirasına sahip olan ülkelerden; Avrupalı ​​olmayan tek ülke, yine yalnızca komünist yönetim altında olmakla kalmayıp, refah devleti önlemleri tüm dünyada hayranlık uyandıran Küba’dır.

Komünist hükümetlerin refah devleti önlemlerini benimsemesi ve bunun için gerekli olan kaynakları yüksek vergilendirme yoluyla sağlaması ve bu düzenlemenin komünizmin çöküşünden sonra da devam etmesi şaşırtıcı olmamalı; fakat çarpıcı olan, Batı Avrupa Sosyal Demokrasisinin de refah devleti imkânlarını finanse etmek için yüksek bir vergi-GSYİH oranını korumuş olmasıdır. Fransa yüzde 46,2’lik vergi-GSYİH oranıyla listenin başında yer alırken, onu Danimarka (46,0), Belçika (44,6), İsveç (44,0), Finlandiya (43,3), İtalya (42,4) ve Avusturya (41,8) izliyor. Ortaya çıkan kaçınılmaz sonuç, bir refah devletinin sürdürülmesinin ağır vergilendirmeyi, yani piyasa tarafından kendiliğinden üretilen gelir dağılımı modeline devletin ağır müdahalesini gerektirdiğidir.

Bu Avrupa ülkelerinin hiçbiri, savaş sonrası yıllarda kapitalizmin sözde Altın Çağı’nın en parlak döneminde bile, günümüzün hızlı büyüyen ekonomilerininki kadar etkileyici GSYİH büyüme oranları ile karakterize edilmemiştir; GSYİH büyüme oranları, 2008’de konut balonunun çökmesinden sonraki dönemde daha da düşük seviyelere indi. Hindistan ise, aksine, yetkilileri sözde hızlı büyüyen bir ekonomi olduğu için birbirlerinin sırtlarını sıvazlamaya devam ederken, berbat refah devleti önlemlerine ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde, ölçeğin alt seviyelerine doğru giden bir vergi-GSYİH oranına (yüzde 18.08) sahip.

Bu bulgulardan üç önerme çıkar. İlk olarak, GSYİH büyümesinin “damlama” etkisi tamamen anlamsız bir kavramdır. Dizginsiz kapitalizmin işleyişinin sonucu, emekçi halk kitlesinin refah düzeyini yükseltmeyi asla kendiliğinden başaramaz. Bunun nedeni, kapitalizmin, ana işlevlerinden biri, toplumsal çıktıdaki artığın payının artması için, kapitalistlere ve onların “dalkavuklarına” daha büyük tüketime neden olacak şekilde,  emek üretkenliği artmaya devam ederken bile ücretleri düşük tutmak olan yedek bir emek ordusu olmadan asla işleyememesidir. İşçiler, kapitalizmin hükmü altında ekonomik büyümenin nimetlerinden otomatik olarak yararlanamaz. Doğru, eğer örgütlenirlerse, daha iyi yaşam koşulları için savaşabilir ve hatta onu elde edebilirler; fakat böyle bir durumda, devleti, aynı zamanda kendilerine daha yüksek bir toplumsal ücret sağlamak için vergi-GSYİH oranını artırmaya da zorlayacaklardır. Diğer bir deyişle, belirleyici olan, faydalarının “damlayacağı” varsayılan ekonomik büyümenin hızı değil, etkin bir şekilde mücadele etme kapasiteleridir.

Aynı şey, düşük vergilendirme seviyelerine rağmen, yüksek bir GSYİH büyüme oranının, hükümetin emekçi halkın refahını artırmak için yeterli miktarları harcayabileceği kadar çok kaynağı otomatik olarak eline vereceği inancı için de söylenebilir. Bu tamamen yanlış bir inançtır: refah devletine geçiş hiçbir zaman gizlice veya sözde hayırsever önlemlerin küçük artışlarıyla gerçekleşmez; bu geçiş, vergi-GSYİH oranında önemli bir artış yoluyla gerekli kaynakların seferber edilmesinin dışavurduğu bir kırılma olarak gerçekleşir.

İkinci önerme aşağıdaki gibidir. GSYİH büyümesi tek başına [per se] bir refah devletine yol açmaz, fakat aslında, GSYİH büyümesini fetişleştirmek, refah devletine doğru herhangi bir geçişi önlemenin, refah devletinin yaratılması için kendilerine yönelik transferlerde ısrar etmektense, daha büyük yatırımlar üstlenebilmeleri ve böylece daha büyük GSYİH büyümesine yol açabilmeleri için kapitalistlere kaynak transferine izin vererek emekçi halkın aslında daha iyi durumda olacağına dair yanlış bir anlatı yaratmanın bir yolu haline gelir. Hatta ikinci pozisyon, aşağılayıcı bir şekilde “popülizm” olarak adlandırılır ve sözde “avantaların” dağıtımını gerektirdiği için savurgan ve dar görüşlü olarak madara edilir. GSYİH büyümesinin bu fetişleştirilmesi, vergi-GSYİH oranını düşük tutmak için argüman olarak kullanılır, çünkü tipik olarak kapitalistlerin vergilendirilmesini gerektirecek herhangi bir artışın sözde onların “işletmelerini” ve dolayısıyla yatırım yapma güdülerini yok edeceği ve o suretle GSYİH büyümesine zarar vereceği varsayılır.

Buradaki mantık elbette analitik olarak yanlıştır: kapitalistler, sırf kullanımlarında daha geniş kaynaklar var diye daha fazla yatırım yapmazlar; yatırım kararları, pazarın beklenen büyümesi tarafından yönetilir ve bu nedenle, transferler yoluyla kendilerine daha fazla kaynak verildiği için artmaz. Fakat bu analitik olarak hatalı argüman bile, refah devleti talebini itibarsızlaştırmak ve ona yönelik herhangi bir hareketi alt üst etmek için kullanılıyor. Bununla birlikte, dünya çapındaki refah devletleri deneyiminin gösterdiği şey, böyle bir duruma ulaşmak için vergi-GSYİH oranının büyük ölçüde artırılması gerektiğidir; bu, kapitalistlerin önemli ölçüde artan vergilendirmesini içerir ve onun büyüme beklentilerine vereceği zarar hakkındaki tartışmayı tamamen göz ardı eder. Başka bir deyişle, refah devleti talebi, resmi burjuva müdafacılığının bir parçası olan GSYİH büyümesinin fetişleştirilmesinin üstesinden gelmelidir.

Üçüncü önerme, dışlamanın diyalektiği ile ilgilidir. GSYİH büyümesini teşvik etmek için hükümet bütçesinden kapitalistlere kaynak transferleri yapıldığından ve tipik olarak neo-liberal kapitalizmin akıbetini [denouement] oluşturan resesyon ve durgunluğun başlamasıyla birlikte transferlerin göreli büyüklüğü arttıkça, bütçeden daha önce yapılan önemsiz refah harcamaları için bile daha az kaynak kalır. Bu, eğitim, sağlık ve diğer temel hizmetlerin özelleştirilmesiyle sonuçlanır, bu da emekçi halkın tüm bu hizmetlerden daha fazla dışlanmasına yol açar. Kapitalistlere yapılan transferler, yatırımda herhangi bir artışa neden olmadığı ve hatta tüketimlerinde çok hızlı bir artış yaratmadığı için, bu transferlere karşılık gelen refah harcamalarındaki azalma, tüm toplam talebi azaltma sonucuna sahiptir. Bunun GSYİH büyüme oranını düşürme sonucu vardır, öyle ki büyüme oranını bu şekilde yükseltme çabası paradoksal olarak tam tersi bir etkiye sahiptir, fakat bu, kapitalistlere yapılan transferlerde daha fazla artış için bir bahane haline gelir ve bu da büyüme oranını daha da azaltma anlamına gelir. Bu tür transferlerin tersi refah harcamalarında bir azalma olduğu için, bu tür harcamaların ölçeği giderek küçülür. Kısacası, refah devletine doğru ilerlemek yerine ondan giderek daha da uzaklaşırız.

Bizler Hindistan’da bugünlerde bu türden bir diyalektiğin ortasındayız. Hem düşük vergi-GSYİH oranı hem de yatırımı ve GSYİH büyümesini teşvik etme gibi yanlış bir fikir altında kapitalistlere yapılan transferlerin artan ölçeği nedeniyle fiskal kaynaklar üzerinde öyle bir baskı var ki, merkezi hükümet, daha önce kırsal kesimdeki yoksullar için bir cankurtaran halatı görevi gören Mahatma Gandhi Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi[2] programını bile tasfiye ediyor.

Açıklığa kavuşturmak ve özetlemek gerekirse, mevcut neo-liberal kapitalizm çağında yayılan GSYİH büyümesi fetişizmiyle ilgili iki ayrı sorun vardır: birincisi, kapitalistlere daha büyük transferler yapmanın daha yüksek yatırıma ve dolayısıyla büyümeye yol açtığı iddiasının altında yatan analitik hata; ve ikincisi, vergi-GSYİH oranı küçük olsa bile, daha yüksek GSYİH büyümesinin halk için daha fazla refaha yol açtığı iddiası. Dünyanın her yerindeki deneyim, refah devleti kurmanın fiskal çabada büyük bir artış gerektirdiğini gösteriyor.

Dipnotlar:

[1] İng. fiscal: Türkçeye “mali” olarak da çevrilen bu sözcük, iktisatta daha çok devletin maliye araçlarıyla aracılığıyla izlediği ekonomi politikalarıdır. Merkez bankalarını merkeze alan neoliberal amentünün en önemli kaidelerinden biri, fiskal politikalardan uzak durmak, yalnızca merkez bankalarının faiz haddi ve para arzı politikalarıyla ekonomiyi yönetmektir. Fiskal yöntemler, devlet harcamaları ile vergi politikalarına işaret eder. (ç.n.)

[2] Mahatma Gandhi Ulusal Kırsal İstihdam Garantisi Yasası (NREGA), 2005 yılında Birleşik İlerici İttifak (UPA) hükümeti döneminde çıkarılan ve kırsalda “çalışma hakkı”nı garanti altına alan yasa. Modi yönetimi, programın yoksul eyaletlere değil de zengin eyaletlere kaynak aktardığına ileri sürerek yasayı değiştirmek istiyor. (ç.n.)

Çeviren: Erman Çete

DÜNYA BASINI

Batı basını, Putin’in Çin ziyaretini nasıl değerlendirdi?

Yayınlanma

Rusya Devlet Başkanı’nın Çin ziyareti yabancı basında en çok tartışılan gündem maddeleri arasına girdi. Gazeteler, iki lider arasındaki yakın kişisel ilişkileri ve Çin’in Batı ile ilişkilerinde kendisine pek çok sorun çıkaran ‘sınır tanımayan dostluk’ taahhüdü üzerine spekülasyonlarda bulundu.

Wall Street Journal:

“Çin lideri Xi Jinping’e göre Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD egemenliğindeki dünya düzeniyle mücadelede faydalı bir ortak. Ancak bu ilişki Çin açısından zahmetli, zira ABD’li ve Avrupalı yetkililer Çin’i Rusya’nın ordusunu yeniden inşa etmesine yardım etmemesi konusunda uyarmıştı.

İki lider, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya girmesinden kısa bir süre önce ‘sınır tanımayan dostluk’ ilan etti. O zamandan bu yana Çin, Rus ekonomisine can simidi atmış olsa da daha az genişlemiş durumda. Putin, Rusya’nın Batı’nın kendisini tecrit etme çabalarına direnmesine yardımcı olan bu desteği genişletmek isteyecektir. Üstelik bu ziyaret, Rusya halkına hala etkili dostları olduğunu göstermesine de olanak sağlayacak…

Putin’in Çin’in kuzeydoğusuna yaptığı ziyaret, Ukrayna’daki çatışmaların patlak vermesinden bu yana Rusya’nın özellikle yakınlaştığı Kuzey Kore’yi de ziyaret edebileceği yönündeki spekülasyonları artırdı. Bu, Rusya’nın Kuzey Kore ile artan bağları Çin’de bazı rahatsızlıklara neden oldu.”

Le Temps:

“Bu iki adam hiç ayrı düşmeyecek gibi görünüyor. Bu, 2012’den bu yana devlet başkanları olarak gerçekleştirdikleri 43. görüşme. Çin Devlet Başkanı için bu sayı Hintli mevkidaşlarının iki katı, Japon mevkidaşlarının dört katı ve ABD başkanları ya da Avrupalı yetkililerden çok daha fazla yüz yüze görüşme anlamına geliyor. İki ülke arasındaki ilişkiler Stalin döneminden bu yana hiç bu kadar sıcak olmamıştı.”

Le Figaro:

“Xi Jinping en iyisini sona sakladı. Çin Devlet Başkanı, perşembe günü ‘eski dostunu’ kabul etti. Vladimir Putin, Elysee Sarayı’nda Emmanuel Macron’a gülümsemesinden sadece on gün sonra Pekin’de… Yeni ‘seçilmiş’ Rusya Devlet Başkanı onuruna düzenlenen bu iki günlük resmi ziyaret, Ukrayna’daki savaşın arifesinde iki güç merkezi arasında kurulan ‘sınır tanımayan ortaklığın’ gücünü teyit etmeli ve tarafsızlık görüntüsünü korumaya çalışan ikinci dünya gücünün sempatilerine parlak bir ışık tutmalı.”

Sueddeutsche Zeitung:

“Devlet Başkanı Xi, Putin ile yaptığı görüşmede Avrupa’da barış arzusunu vurguladı. Putin müzakere isteğini yineledi. Ancak belli ki sonuç hakkında kendi fikirleri var. Pekin, Rusya’nın yer almadığı İsviçre’deki barış konferansına katılmayı henüz kabul etmedi. İyi ilişkileri ve Moskova üzerindeki etkisi nedeniyle Çin belirleyici bir katılımcı olarak görülüyor. Ancak Rusya bununla pek ilgilenmiyor.”

Les Echos:

“Ukrayna’daki savaş için destek arayan Rusya Devlet Başkanı, mart ayında yeniden seçilmesinden bu yana ilk yurt dışı gezisini Çin’e yaptı. Çinli mevkidaşı da geçen yıl aynı şeyi yaptı ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından kısa bir süre önce Şubat 2022’de imzalanan ‘sınır tanımayan’ dostluğu daha da pekiştirmek istercesine, eşi benzeri görülmemiş bir üçüncü dönem için göreve başlamasından kısa bir süre sonra Moskova’yı ziyaret etti.

Eğer Vladimir Putin, ‘sınır tanımayan dostluğu’ test etmeye geldiyse, Xi Jinping de Rusya’ya desteğini azaltması için Batı’nın artan baskısı altında bir ipte yürümek zorunda.

Pekin, Rusya ile stratejik ortaklığının ‘en önemli’ ortaklık olduğunu düşünüyor ancak Çin’in durgun ekonomisini canlandırabilecek kilit bir ticaret ortağı olan Avrupa’dan daha fazla uzaklaşmak istemiyor. Pekin aynı zamanda ABD ile olan ilişkilerini de zor da olsa istikrara kavuşturmaya çalışıyor.

Aslında Rusya ile ‘sınır tanımayan dostluğun’ hala sınırları var: Çin, Rusya’ya doğrudan silah tedarik ederek kırmızı çizgiyi aşmayı reddediyor. Washington’un baskısı altında, birkaç küçük Çin bankası yakın zamanda Rus müşterileriyle olan işlemlerini durdurdu ya da azalttı. Çin, devasa Sibirya’nın Gücü-2 doğalgaz boru hattı projesine ilişkin nihai anlaşmayı geciktirmeye devam ediyor. Ancak Kim Jong-un’un uluslararası alanda dışlanan Kuzey Kore’si, sorgusuz sualsiz Rusya ile askeri iş birliğini artırıyor ve Batı tarafından Ukrayna’daki savaş için mühimmat tedarik etmekle suçlanıyor. Vladimir Putin, Asya turu sırasında Pyongyang’ı ziyaret ederek bu desteği takdir edebilir.”

Der Spiegel:

“Çin Devlet Başkanı Xi, Pekin’de ‘eski dostunu’ kabul etti. Putin. İki devlet başkanı karşılıklı iltifatlarda bulunurken aynı zamanda Batı’ya karşı ittifaklarını güçlendirmek istiyorlar. İki günlük ziyaret öncelikle ilişkilerin kalitesini kamuoyuna göstermeyi amaçlıyor. Berlin merkezli bir Çin araştırma enstitüsü olan Merics’in analistlerinden Helena Legarda, ‘Moskova ile Pekin, bu vesileyle yakın ortaklıklarını ve küresel düzeni reforme etme ve ABD’ye karşı bir kutup oluşturma yönündeki ortak hedeflerini vurguluyor’ diyor.

Elbette Putin için öncelikle Batı’ya karşı ittifakı güçlendirmek önemli. Bir yandan böyle bir uyum, Moskova’nın yalnız olmadığını göstermek için dünyanın geri kalanına bir jest olarak önemli.”

Neue Zuercher Zeitung:

“Rusya Devlet Başkanı, Çin’de harika bir şekilde karşılanıyor. Kremlin, Ukrayna’daki çatışmalarda büyük komşusu Çin kadar başka hiçbir ülkeye güvenmiyor. Daha Şubat 2022’de, Ukrayna’daki çatışmalar başlamadan birkaç gün önce Vladimir Putin ve Xi Jinping ‘sınır tanımayan dostluk’ yemini etmişlerdi. Şimdi iki devlet başkanının iki ülke arasındaki ilişkileri daha da yüksek bir seviyeye taşımak istedikleri anlaşılıyor. Uzmanlara göre, ikili ilişkilerin gelişimi (çatışmanın) gidişatına bağlı.

Pekin’deki Çin Halk Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler uzmanı olan Shi Yinhong, ‘Rusya daha fazla ilerleme kaydederse, ilişkiler daha da derinleşecektir’ dedi.

Xi’nin gözünde Rusya’nın Ukrayna’ya karşı kazanacağı bir zafer, Çin’in başlıca rakibi olan ABD için bir yenilgi anlamına gelecektir. İşte bu yüzden Çin,Ukrayna savaşında Putin’i destekliyor. Fakat Çin, Rusya’yı destekleme konusunda ihtiyatlı davranmak zorunda… Çin yönetimi, ABD’nin Çin bankalarının dolar ödemelerini kesmesinden korkuyor. Bu nedenle Çin hükümeti, büyük Çin bankalarının Rusya ile iş yapmadığından emin olmak için yakından izliyor.”

Rusya Devlet Başkanı Putin’in Çin ziyareti başladı: ‘Kapsamlı ortaklığın derinleştirilmesi’ mesajı

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

WSJ: İsrail Refah’a saldırsa da Hamas, Gazze’de varlığını sürdürecek

Yayınlanma

İsrail, Hamas’ın son kalesi olarak ilan ettiği Refah’a uluslararası baskılara rağmen geniş çaplı saldırıya hazırlanırken diğer yandan Hamas’tan temizlediğini ilan ettiği Gazze’nin diğer bölgelerinde Hamas saldırılarıyla boğuşuyor. Dün Cibaliya Mülteci Kampı’nda İsrail’e göre 5, Hamas’a göre 12 İsrail askeri öldürüldü. Temizlendiği iddia edilen bölgelerde Hamas’ın yeniden “dirilmesi” İsrail içinde siyasi bölünmelere de yol açıyor.

Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, güncel gelişmeler ışığında Netanyahu’nun “Hamas’ı ortadan kaldırma” hedefinin neden mümkün olmadığına odaklanıyor:

***

WSJ: Hamas’ın gerilla taktiklerine geçişi İsrail için sonsuz savaş tehlikesini artırıyor

İslamcı militan grup, vur-kaç taktiklerini ve daha küçük savaşçı gruplarını kullanarak ‘yıllarca olmasa bile aylarca’ savaşabileceğini gösteriyor.

Jared Malsin ve Summer Said

Savaşın üzerinden yedi ay geçmesine rağmen Hamas yenilmekten çok uzak ve bu durum İsrail’de sonsuza dek sürecek bir savaşa girdiği korkusunu körüklüyor.

ABD tarafından terörist ilan edilen grup, tünel ağını, küçük savaşçı hücrelerini ve geniş toplumsal etkisini sadece hayatta kalmak için değil, İsrail güçlerini taciz etmek için de kullanıyor. Cibaliya’da savaşan 98. komando tümeninden bir İsrailli yedek asker, Hamas’ın daha agresif saldırdığını, evlerde barınan askerlere ve İsrail askeri araçlarına her gün daha fazla tanksavar füzesi ateşlediğini söyledi.

Hamas’ın dayanıklılığı, Filistinli İslamcı grubun tamamen yok edilmesinin temel savaş hedeflerinden biri olduğunu söyleyen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için stratejik bir sorun teşkil ediyor. İsrail’in Hamas’ın yerini almak için inandırıcı bir planı olmadığı ve ordunun elde ettiği kazanımların azalacağı endişesi güvenlik kurumları da dahil İsrail içinde giderek artıyor.

Görgü tanıklarına göre İsrail ordusu, Hamas’ın son kalesi olarak ilan ettiği Refah’a tank ve asker sevk ederken Hamas da Gazze’nin kuzeyindeki İsrail güçlerine bir dizi vur-kaç saldırısı düzenledi. İsrail salı günü yaptığı açıklamada, düzinelerce militanla girdiği çatışmalarda destek için tank birlikleri çağırdığını ve Gazze’nin merkezinde Hamas’ın savaş odası olarak adlandırdığı bir yer de dahil 100’den fazla hedefi havadan vurduğunu söylerken, nispeten sessiz olan bölgeler savaş alanına dönüştü.

Bir çatışma çözümü kuruluşu olan International Crisis Group’un Orta Doğu ve Kuzey Afrika programı başkanı Joost Hiltermann “Hamas Gazze’nin her yerinde. Hamas yenilmiş olmaktan çok uzak” dedi.

Bunun sonucu olarak İsrail de Netanyahu’nun tam zafer hedefine ulaşmaktan uzak görünüyor. Mevcut ve eski İsrailli askeri yetkililere ve ABD istihbarat tahminlerine göre, İsrail Refah’a geniş çaplı bir saldırı düzenlese de düzenlemese de Hamas’ın hayatta kalması ve Gazze’nin diğer bölgelerinde varlığını sürdürmesi muhtemel.

Netanyahu pazartesi günü yaptığı açıklamada Hamas’ın 7 Ekim saldırısına atıfta bulunarak, “Hamas terör rejiminin çöküşünü sağlayana kadar durmayacağız. Saldırıyı düzenleyenlerden sonuncusuna kadar intikam alacağız” dedi.

İsrail başbakanlık ofisi Hamas’ın Gazze’de yeniden ortaya çıkışıyla ilgili yorum yapmayı reddetti.

İsrailli yetkililere göre çoğu sivil bin 200 kişinin ölümüne yol açan 7 Ekim saldırılarının emrini veren Hamas’ın Gazze’deki en üst düzey lideri Yahya Sinvar’ın, örgütün Gazze’nin altındaki tünellerinde saklanarak İsrail saldırısından kurtulmayı başarması da zorlukları artırıyor. Tünel ağının beklenenden daha geniş olduğu ortaya çıktı ve daha önce deniz suyuyla doldurmayı denedikten sonra patlayıcı kullanarak tünelleri temizlemeye çalışan İsrail ordusu için özel bir zorluk olarak önünde duruyor.

Grubun uzun vadede savaştan sağ çıkabileceğine olan inancını yansıtan Sinvar, ateşkes görüşmelerindeki arabuluculara Hamas’ın Refah’ta savaşa hazır olduğu ve Netanyahu’nun Hamas’ı dağıtabileceğine olan inancının saflık olduğu mesajını iletti.

Bir Arap müzakereci Sinvar için “O her zaman Hamas’ın hâlâ komutada olduğunu ve savaş alanını terk etmediklerini ve aylarca, hatta yıllarca devam edebileceklerini göstermek istedi” dedi.

Hamas tünellerini, savaşçılarını ve silah stoklarını kullanarak 2006’da parlamento seçimlerini kazanıp 2007’de askeri olarak yönetimi ele geçirdiğinden beri Gazze Şeridi’nin hükümeti olarak hareket eden bir gruptan gerilla savaş gücüne dönüştü.

Bu değişim kısmen grubun 1980’lerdeki ilk Filistin intifadası ya da ayaklanması sırasında Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail askeri işgaline karşı muhalefeti örgütleyen bir grup olarak köklerine dönüşünü yansıtıyor. Gazze’deki güvenlik analistleri ve tanıklara göre, mevcut savaşta bu, vur-kaç taktikleri kullanmak ve daha küçük savaşçı grupları halinde faaliyet göstermek anlamına geliyor.

Grup savaşma konusunda isteksiz olduğuna dair hiçbir işaret göstermedi. İsrail ateşkes görüşmelerinin son turunda, ilerleme kaydedilmemesi halinde, Hamas’a taleplerini yumuşatması için baskı yapmak amacıyla bir milyondan fazla yerinden edilmiş Filistinlinin barındığı Refah’a gireceği uyarısında bulundu. Hamas yetkilileri, müzakerecilere ateşkese varmak için yeterince esneklik gösterdiklerini ve Netanyahu’nun Refah’ı işgal etme tehditlerine göz yummayacaklarını söyledi.

Üst düzey Hamas yetkilisi Musa Ebu Marzuk, 6 Mayıs’ta Dubai merkezli MBC kanalına verdiği mülakatta “İsrail Refah’a saldırmakla tehdit ediyor ve operasyonlarını orada bitirmeleri gerektiğini söylüyor. Sizi kim durduruyor? Devam edin, saldırınızı gerçekleştirin ve işinizi bitirin” dedi.

Arap müzakereci, ateşkes görüşmelerinin kilit anlarında Sinvar’ın bazen ateş açmayı tercih ettiğini söyledi. Son görüşmeler, Hamas’ın insani yardım için önemli bir sınır kapısına saldırarak dört İsrail askerini öldürmesiyle sekteye uğradı.

Filistinli yetkililere göre savaşın başlamasından bu yana Gazze’de çoğu sivil 35 binden fazla kişi öldürüldü. Bu sayı Hamas savaşçıları ve siviller arasında ayrım yapmıyor.

İsrail geçen yıl Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırılarına karşılık kuzey Gazze’yi işgal ettiğinde, İsrailli askeri yetkililer kendilerine kuzey Gazze’den başlayarak şeridin bazı bölgelerini Hamas militanlarından temizleme talimatı verildiğini, ancak İsrail güçleri çekildikten sonra bu bölgelerin kontrolünü kimin alacağına dair bir plan yapılmadığını söyledi. İsrail bu yılın başlarında Gazze’nin orta ve güney kesimlerindeki operasyonlara ağırlık verdiğinden güçlerinin büyük bir kısmını kuzey Gazze’den çekmiş ve Hamas’ın yeniden nüfuz kazanması için bir açık kapı bırakmıştı.

Bazı İsrailli güvenlik yetkilileri ve analistler Netanyahu hükümetini Hamas’ın yerini alacak bir otorite için plan yapmamakla suçladı. Diğerleri ise Hamas’ın İsrail ordusuyla işbirliği yapan herkese saldırmakla tehdit ettiği savaşın ortasında alternatif bir Filistin hükümeti kurmanın mümkün olup olmadığını sorguladı.

İsrail askeri sözcüsü Daniel Hagari salı günü yaptığı açıklamada “Hamas’ın yerini neyin alacağına gelince, Hamas’a alternatif bir yönetimin Hamas üzerinde baskı yaratacağına şüphe yok, ancak bu siyasi kademenin yanıtlayacağı bir soru” dedi.

Cibaliya, İsrail’in son günlerde Hamas savaşçılarından temizlemek üzere kuvvet gönderdiği bölgelerden biriydi. İsrail ordusu daha önce de Gazze’nin kuzeyinde örgütün komuta yapılarını çökerttiğini açıklamıştı.

ABD’li yetkililer, İsrail ordusunun kuzeye dönme ihtiyacından endişe duyduklarını belirterek, Biden yönetiminin uzun süredir savaş sonrası bir yönetim planı istediğini kaydetti. ABD’li bir savunma yetkilisi, çatışmaların yeniden başlamasının ordunun orada yaşayan Filistinliler için yeterince çaba göstermediğini ve Hamas ile diğer militanlara geri dönmeleri için alan açtığını gösterdiğini söyledi.

Netanyahu Gazze’de Batı Şeria merkezli Filistin Yönetimi ile çalışmayı reddediyor ve yönetimi Filistinli militan grupları desteklemekle suçluyor.

Hamas ise Gazze’nin bazı bölgelerinde fiili yönetim rolünden vazgeçmiş değil ve militanlarını üniformasız gönderiyor. İsrailli yetkililer Hamas’ın, Hamas liderliğindeki içişleri bakanlığının kontrolü altındaki polis ve sivil savunma organları aracılığıyla nüfuzunu yeniden güçlendirdiğini düşünüyor. Grup aynı zamanda toplumsal bir hareket olarak da varlığını sürdürüyor.

İsrail askeri istihbaratının eski başkanlarından Tümgeneral Tamir Hayman, “Terör faaliyetlerini azaltsanız bile toplumsal yapılar, İslami kardeşlik duygusu, ideolojik ve dini unsurlar hâlâ var. Bu kökten kazınabilecek bir şey değil” dedi.

-Bu makaleye Anat Peled, Fatima AbdulKarim ve Nancy A. Youssef katkıda bulundu.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Riyad, mega projelerinin ölçeğini küçültüyor

Yayınlanma

Suudi Arabistan maliyetlerinin 1 trilyon doları aşacağı tahmin edilen mega projelerini finansman sıkıntısı nedeniyle yeniden gözden geçiyor. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Riyad’ın Vizyon 2030 kapsamındaki dünyanın en büyük petrol üretici için bile iddialı olan projelerin son durumuna odaklanıyor:  

***

Suudi Arabistan amiral gemisi projelerinin maliyeti konusunda zorlu seçimlerle boğuşuyor

Riyad önceliklerini ve sayısız yatırımını en iyi şekilde nasıl finanse edeceğini yeniden gözden geçirirken The Line projesi küçüldü.

Ahmed Al Omran

Muhammed bin Selman 2017’de, Suudi Arabistan’ı, beraberindeki gösterişten yararlanmak isteyen finansçılar ve şirketler için bir mıknatıs haline getiren kapsamlı ekonomik çeşitlendirme planını “Sınır gökyüzüdür” diyerek ilan etti.

Ancak Veliaht Prens’in planları, iddialı Vizyon 2030 programı orta noktasına ulaşmasıyla birlikte, yerel projeler ve küresel finans yoluyla dalgalanabilecek dış harcamalar üzerindeki yansımalarıyla birlikte bir gerçeklik kontrolüyle karşı karşıya.

Doğrudan yabancı yatırımların beklentilerin altında kalması ve küresel faiz oranlarının hala yüksek olması nedeniyle, krallığın liderleri önceliklerini ve sayısız yatırımlarını en iyi nasıl finanse edeceklerini yeniden gözden geçiriyor.

Planlar hakkında bilgi sahibi kişiler, The Line adı verilen bir “yatay şehir” planını da içeren fütüristik bir bölge olan Neom’daki inşaatın açıklanandan daha küçük olacağını, Riyad’ın nüfusunu 15 milyona çıkarma hedefinin ise 10 milyona düşürüldüğünü söyledi.

The Line’ın 170 km boyunca uzanması ve sonunda 1,5 milyon kişiye ev sahipliği yapması planlanıyordu, ancak proje yetkilileri kısa süre önce ziyaretçilere, “ilk modüle” öncelik verdiklerini ve bu modülün çok daha kısa olacağını ve bu sayının çok azını barındıracağını söyledi.

Planın arkasındaki devlet varlık fonu olan Kamu Yatırım Fonu’nun düşünce tarzına aşina bir kişi, Prens Muhammed’in hangi projelerin ilerlemesi gerektiği ve hangilerinin bekleyebileceği konusunda “bazı zorlu konuşmalar yapmaya hazır olabileceğini” söyledi.

IMF’nin Suudi Arabistan misyonu başkanı Amine Mati, “Yetkililerin bunun bilincinde olduğunu düşünüyorum,” dedi: “Bazı harcamaların ertelenmesinin gerekip gerekmediğini değerlendirmek için yeniden ayarlama yapıyorlar.”

IMF’nin bu yıl %2,6 olarak tahmin ettiği GSYH’nin 2025’te %6’ya yükseleceği öngörüsüyle ülke ekonomisi hala iyi performans gösteriyor. Hükümet, ekonomik reformların performansını değerlendirirken kilit bir gösterge olarak gördüğü petrol dışı büyümenin orta vadede yüzde 5’in üzerinde olmasını bekliyor.

Geçen ay Riyad’da düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu etkinliğinde konuşan Suudi Arabistan yetkilileri de iyimser olmaya çalışırken finansman konusunda “zorluklar” olduğunu ve yerel bankaların likiditesinde sıkışma yaşandığını kabul ettiler.

Maliye Bakanı Mohammed el-Jadaan etkinlikte “Egomuz yok” dedi: “Rotayı değiştireceğiz, ayarlamalar yapacağız, bazı projeleri uzatacağız, bazı projelerin ölçeğini küçülteceğiz, bazı projeleri hızlandıracağız.”

Yetkililer hangi projelerin Jadaan’ın listelediği farklı kategorilere yerleştirileceğini söylemedi, ancak bu tür bir karar, borçlanma limitlerinden İsrail’in Gazze’deki savaşını sona erdirmek ve bölgesel istikrarı sağlamak için diplomatik çabaların bir parçası olarak dış yardım için ne kadar harcayabileceklerine kadar kritik seçimler üzerinde etkili olacak.

Ekonomiyi çeşitlendirmek ve madencilik, turizm ve eğlence gibi yeni sektörlerin kilidini açmak için üstlenilen farklı projeler arasında, Neom muhtemelen Prens Muhammed ile en yakından ilişkili ve en iddialı olanı.

Neom, The Line ve Sindalah tatil adası için mevcut planlara ek olarak Ekim ayından bu yana Akabe Körfezi’nde bir düzine farklı proje açıkladı. Özel bölge başlangıçta 500 milyar dolarlık bir proje olarak lanse edilmişti, ancak bankacılar ve analistler maliyetlerin çok daha yüksek olacağını söylüyor.

Neom’un nihai olarak ne getireceği konusunda uzun zamandır kuşkular vardı ve birçok analist planların her zaman aşırı iddialı olduğuna inanıyordu. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olsa bile Suudi Arabistan’ın son yıllarda açıkladığı ve maliyetlerinin 1 trilyon doları aşacağı tahmin edilen tüm projeleri nasıl finanse edeceğine dair sorular vardı.

Suudi Varlık Fonu, Prens Muhammed’in hırsları için ana araç haline geldi. Yönetiminde 925 milyar dolarlık varlık bulunan fonun diğer girişimleri arasında küp şeklinde bir gayrimenkul geliştirme ve başkent Riyad’da bu ay açılışı yapılan bölgenin en büyük su parkını da içeren bir eğlence kompleksi yer alıyor.

Varlık Fonu büyük ölçüde hükümetin nakit transferleri, borçlar, portföy şirketlerinden elde edilen gelirler ve özelleştirmelerle finanse ediliyor. Saudi Aramco’nun özelleştirilmesinin ana alıcısı oldu ve o zamandan beri devlet petrol şirketinin hisselerinin yüzde 12’sini devraldı. Bankacılar Saudi Aramco’nun bir başka hisse satışının Varlık Fonu’nun kasasını desteklemek için kullanılabileceğini düşünüyor.

Suudi Arabistan yakın zamanda önemli yatırımlar gerektirecek birkaç büyük etkinliğe ev sahipliği yapma hakkı kazandı.

Krallık 2024 Asya Futbol Kupası ve Expo 2030’a ev sahipliği yapacak ve 2034 FİFA Dünya Kupası için tek teklif veren ülke oldu. Ayrıca 2029 Asya Kış Oyunları’na ev sahipliği yapmak için bir kayak merkezinin parçası olarak tatlı su gölü geliştirmek üzere İtalyan WeBuild ile 4.7 milyar dolarlık bir sözleşme imzalandı.

Uluslararası bir bankacı “Her şey için yeterli para yok” dedi: “Yatırılan para ile bu yatırımlardan elde edilen getiriler arasında bir boşluk olacak. Bu da soru işaretleri ve şüpheler yaratacak ve şimdiden bazı yatırımları küçültmeye başladılar.”

Açıkça, planların küçültülmesi ilgili her türlü konuşma, krallığın itibarının ve bu tür büyük girişimleri başarma yeteneğinin zedeleneceği korkusuyla hızla reddediliyor

The Line’ın ölçeğinin daraltıldığı iddiası sorulan Ekonomi Bakanı Faysal Ali İbrahim, “Tüm projeler tam gaz ilerliyor. Daha önce benzeri görülmemiş bir şey yapmak için yola çıktık ve yine benzeri görülmemiş bir şey yapıyoruz” dedi.

Suudi Arabistan’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne katılma çabalarına öncülük eden eski bir hükümet yetkilisi olan Fawaz Alamy’e göre ülkenin agresif bir şekilde iddialı hedefler peşinde koşması, liderliğin ekonomiyi çeşitlendirme hedeflerinde geride kalındığı ve kaybedilen zamanın telafi edilmesi gerektiği yönündeki telaşından kaynaklanıyor.

Alamy, “Petrol sonsuza dek var olmayacak. Dikkatli olmak [ve] çeşitlendirmek zorundasınız” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English