Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

İranlı Profesör: Protestolar toplumsal gerçeği ortaya çıkardı

Yayınlanma

İran haber ajansı ISNA‘nın ülkede gelişen protestolar üzerine antropoloji profesörü Ebrahim Fayyaz ile yaptığı röportajı dikkatinize sunuyoruz. Giriş yazısı orijinal metinden çevrilmiştir.

Tahran Üniversitesi’nden İranlı bir antropoloji profesörü, ülke çapında yaklaşık iki aydır devam eden protestoların kökenini, İran halkının sosyal gelişimini vurgulayan siyasi bir meselenin toplumsal bir meseleye dönüşmesi olarak değerlendiriyor: “Gelecekte kültürel ve bilişsel anlamda daha yoğun hareketler olacak ve bu hareketler her meseleye ‘sorgulayarak’ yaklaşmalarına, bu tutumla ilerlemelerine neden olacak.”

Sosyoloji başta olmak üzere beşeri bilimler alanındaki ünlü akademisyenlerden biri olan Ebrahim Fayyaz, ortaya çıktığı günden bu yana protestoları sosyolojik bir bakış açısıyla ele alan fikirler sunarak ve bu gösterilerin nedenlerini analiz ederek duruma ilişkin değerlendirme ve öngörüler ortaya koymaya çalışıyor.

Fayyaz’ın ve diğer sosyoloji profesörlerinin görüşleri ve analizleri, protestocuların lehine olsun veya olmasın, karışık tepkiler aldı fakat kendi destekçilerini de buldu. Bu çeşitli ve bazen de çelişkili ifadelere katılıp katılmamaktan daha önemli olansa 1990’ların sonlarında mevcut olmayan bir tutum olarak “akademik” kişilerin sokak protestolarına yönelik dikkati. Bu durum, o dönemdeki çoğu sosyolog ve uzmanın “teorik yoksulluk, bilimsel zayıflık ve analitik yetenek eksikliği” ile ilişkilendirildi. İki analitik inceleme kamuoyuna sunuldu ancak medyada yer almadığı için geri çekildi.

Bununla birlikte şu anda, üniversiteler ve akademik kurumlar son 10 yılda siyasi ve sosyal meselelere aktif bir bakış açısı benimsiyor. Profesörlerin ve “düşünce okulu” öğrencilerinin, geçmişte olduğu gibi sessiz kalıp sosyal ve politik konuları görmezden gelmenin hak verilebilir olmadığı sonucuna vardıklarını görmek takdire şayan.

‘Kendi fikirlerimiz değil, Batı fikirleri kuramlaştı’

  • Mahsa Emini’nin ölümünden ve İran genelinde protestoların başlamasından bu yana iki ay geçti. Protestoların kökenine ilişkin farklı görüş ve analizler var. Bazıları bunun sadece siyasi bir hamle olduğunu söylerken, diğerleri buna özgürlük anı diyor ve başkaları da bunu İran’a karşı yabancı bir komplo olarak adlandırıyor. Bu protestoların kökeni hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şu anda zirveye ulaştık. Ve toplumumuzun yapısını zaman, tarih ve coğrafya açısından kuramlaştırmamız gerektiğinin altını çizmek önemli. Şu anda, İran toplumunun seyri hiç kuramlaşmadı veya Batı fikirleri tarafından kuramlaştırıldı.

Sorunuza gelince, 1968’den 1988’e kadar toplumumuzun ülkede ekonominin yönetimine tanık olduğunu söylemeliyim. O zamanlar başka konuları düşünmüyorduk, daha iyi bir arabamız, daha iyi bir evimiz, daha iyi bir mahallemiz, daha iyi bir okulumuz vb. olmasını tercih ediyorduk.

Ancak 1988’den bu yana hareketlerin ve diğer meselelerin ortaya çıkmasıyla siyasi çekişmeleri tetikledik ve bundan bir yıl sonra iletişime daha fazla angaje olduk. Ekonomi açısından arkasındaki tek sebep açlık içgüdüsüydü, 2008’den sonra cinsel sezgiydi ve şimdi de insanların iletişim dürtüsü hüküm sürüyor.

İkinci nokta, bu sorunlarla başa çıkmak için ilk etapta net bir politikamızın olmaması. Tanıtım Ofisi, Kültürel Devrim Konseyi gibi kurumların sorunların ve organizasyonların üstesinden gelmek için belirli bir kuralın belirlenmemiş olması ve akademik imaların bu konuları kuramlaştırmaması. Ve şimdi çıkmaza girip şoke oluyoruz.

Çıkmaza girdiğimiz için şimdi bazıları ahlak politikası devriyesinin daha da sıkılaştırılması gerektiğini, bir diğeri de bir bankaya başörtüsüz giren bir kadına veya taksisine başörtüsüz bir kadın alan şoföre para cezası verilmesi gibi şeyler söylüyor.

Bu tür açıklamalar zaten yapıldı ve diğer taraflarda Mahsa Emini’nin ölümünün başlangıç noktası olduğu durumlarda cevap vermeye hazırdılar. Durum, sadece düğmeye basılmasına ihtiyaç duyan ve şimdi güçlü bir patlamaya neden olan dünya büyüklüğünde bir patlayıcı cihaza benziyordu.

‘Eylemlerin ana unsuru genç kadınlar’

  • İletişim sorunu ve son protestolar arasında herhangi bir ilişki görüyor musunuz? 

Zaten iletişim meselelerine girdik ve bu, konu hakkında derin bir tartışma yapmak için kullanılacak ve muhtemelen medyada da yer alabilir. Din, siyaset, estetik, fikir ve iktidar alanları; tüm bu konular medya boyutlarını kazanacak ve bu nedenle yukarıdaki tüm yönleriyle yerel kuramcılığın gelecekte yükseleceğini öngörüyorum.

Öte yandan, toplumumuz yabancı kuramlarla dolu fakat bunun artık yararlı olmayacağını düşünüyorum. Genç nesil bu yükün altına girmeyecek ve bu, “Akademik Cihat” veya benzeri diğer kurumlar deneysel bilimler ve mühendislik alanlarında ilerleme kaydederken, diğer bilimsel kurumlar gibi beşeri bilimler alanında ilerleme kaydetmediği bir zamanda gerçekleşiyor.

Sosyal sermaye ve beşeri bilimler sıkıntısı çekmemizin temel nedeni bu. Yani sadece ilaç ve mühendislik gelişirken beşeri bilimler tamamen terk edildi ve ciddi şekilde zayıfladı. Bu durum, herkes için olmasa da toplumda felakete yol açtı fakat barış yoluna girildi. Şimdi barışı kaybettik ve bir işe alım krizi yaşanıyor. Aynı zamanda isyanla karşı karşıyayız. Bu, mevcut harekette, toplumun neredeyse tüm kesimleri sokaklarda ve ana odağını genç kadınlar ve genç kızlar oluşturuyor.

‘Siyasi meseleler artık toplumsal mesele haline geldi’

  • Önceki on yıllarda, 1978’de Salam gazetesinin kapatılması üzerine basın özgürlüğüne odaklanmak, seçim oylarını sorgulamak (1988), ekonomik politikaları ve yüksek fiyatları eleştirmek (1996 ve 1998) gibi çeşitli konularda sokak protestoları vardı fakat şimdi protestocular “kadınlar, özgürlük ve yaşam” sloganları atıyor. Değişimi sosyolojik açıdan nasıl görüyorsunuz?

Bunlar herhangi bir siyasi lider olmadan kontrol edilen oldukça gelişmiş hareketler. 2018’de protestolar siyasi gerekçeliydi ama artık öyle değil. Bunun nedeni, sosyal medyanın dikkati politik gelişmelerden toplumsal gelişmelere çekmesi.

Artık dünyada ulus devlet kavramı değişti. Şu anda başta sosyal medya olmak üzere diğer platformlar artık ekonomik ilişkilerle angaje durumda. Bu, ülke içinde veya ülke dışında, bir şehirden diğerine diğer tarafı bilmeden mal sipariş edebileceğiniz anlamına gelir. Sadece ödemeniz gerekiyor ve o da sana malları gönderiyor. Genel olarak, kasıtlı olarak sorun yarattığımız bir şekilde hareket ettik. Yani eğer sosyal konularla ilgili bir şey olsaydı, politikacılar bunu politikaya bağlardı. Ama bu gerçekten politik bir sorundu, böylece siyasi mesele artık sosyal mesele haline geldi. Bu da İran’ın gelişmiş bir ülke haline geldiği anlamını taşıyor. Suudi Arabistan’da siyasi mesele hala siyaset olarak ele alınıyor fakat İran’da siyasi meseleler artık toplumsal birer mesele.

‘Teknoloji her şeyi aydınlatıyor’

  • Yerli ve yabancı medyanın, bilhassa sosyal platformların kamuoyunu etkilemedeki, özellikle protestocuların zihniyetini şekillendirmedeki rolünü nasıl görüyorsunuz?

Biz, İran’da, aşkın düşünce ve edebiyatın mistik doğası nedeniyle, çoğu zaman teknolojinin hızlı zekasını görmeyiz. Teknolojinin büyük ölçüde değiştiğine ve muazzam bir etkiye sahip olduğuna şüphe yok. Birincisi, yaşam tarzını değiştirir, bu da yaşam ve teknoloji arasındaki ilişki anlamına gelir. Dijital teknoloji İran’ın ve dünyanın yapısını her geçen gün değiştiriyor. Şimdi “sosyal alan” denilen ideolojik bir kombinasyon yarattık ve bu alanın sanal ve uzayın gerçek olduğunu söyleyip durduk ama gerçek şu ki bu dijital teknolojidir.

Bu teknoloji her şeyi ucuz olduğu kadar kolay hale getiriyor ve ayrıca herkes ona kolayca erişebiliyor. Yani çok uzak olmayan bir gelecekte, bu teknoloji sayesinde tüm hayatımız değişecek. En önemli nokta, bu teknolojinin din veya başka konular olsun, her şeyi belirsizlikten çıkarmasıdır. Hinduizm nasıl düşünüyor, Budizm nasıl oluştu, İslam nerede, Hıristiyanlık nerede, Yahudilik nedir, teknoloji her şeyi aydınlatıyor.

Tabii ki teknoloji bunu sadece İran’da yapmıyor, şimdi bu teknoloji katı ve kapalı ideolojik bir sistem kurmak isteyen İsrail’e sorunlar yaratıyor. ABD ve Avrupa Birliği’nde (AB) de sosyal medyanın gücü de büyük bir mesele. AB, sosyal medyanın insanları etkilemedeki rolünü görmezden gelemeyeceğini açıkladı.

‘Gençler evlenmek istiyor’

  • Mevcut protestolarda önceki yıllara kıyasla daha fazla vurgulanan şey, protestocuların polis ve güvenlik güçleriyle çatışması ve sloganların değişmesi. Bu değişikliklerin nedenini nasıl görüyorsunuz?

Küfür dilbilimsel bir dildir. Cinsel içgüdü meşru şekilde tatmin edilmediğinde bir lanete dönüşür. Aslında “ben özgür bir kadınım” vb. sloganları atmaları, evlenmek ve aile kurmak isteyen özgür bir kadın olduklarını söylemek istemelerinden kaynaklanmaktadır. İnsanlar evliliğin doğal bir şey olduğunu ve tüm dünya insanlarına ait olduğunu anlamalıdır. Evlilik dünyanın her yerinde kutsaldır. Evlilik ister Hıristiyanlıkta, ister Yahudilerde, ister Budistlerde olsun dini bir tören şeklinde gerçekleştiriliyor. Ancak iyi olan bir şey var ki, bu gelişmeler olumlu ve kadınlar eşcinselliğe karşı çıkıyor ve cinsel partnerlerini aynı cinsiyetten değil, erkek olarak görüyorlar.

Üniversitelerde birlikte yemek yiyemiyorlar. Benim sorum şu: “Neden kantinde birlikte oturmasınlar?” Önemli olan çocukların kafeteryada yan yana oturup birbirlerini tanımak ve evlenmek istemeleri. Bu kısıtlamalar neden? Onlar sapık değil. İnsanların aileleri var ve evliliği düşünüyorlar. Bırakın öğrenci evlensin, inanın sigaraya olan bağımlılık bile on kat azalır. Üniversitelerde sigara bağımlılığı neden arttı? Çünkü uyuşturucular seksin tamamlayıcısıdır ve seks yoksa yerini uyuşturucular alır.

‘Üniversiteler sosyal bir yapı’

  • Yani bu tür gelişmelerin kökenini daha çok evlilik bağlamında mı görüyorsunuz? 

Kadınların stadyuma girip girmemesi gerektiğini sordular, ben de ilk olarak dediğiniz gibi erkek ve kadın yok dedim. İran halkı, parka, sinemaya veya diğer ortamlara gitse de genellikle her yere aileleriyle birlikte gidiyor.

Futbol stadyumlarında, atmosfer bir aile gibi olduğunda, o zaman futbolun kişiliğine zarar veren, futbol ve diğer spor stadyumlarındaki bekar adamların kötü konuşması ve kolektif müstehcenliği artık olmayacak; bana göre bu İran futbolunun kalitesini ve oyunların kalitesini bile etkileyecektir.

İran halkının en büyük varlığı aileleridir. Şimdi, bir kız ve bir oğlan öğrenciyken evlenmek istiyorlarsa, neden bu kadar çok kedi fare oyununa ihtiyaç duysunlar ki? Üniversitelerdeki hocalar bile bu öğrencilere yardım etmeli, ben de bu konuda birçok öğrencime bizzat yardımcı oldum. Üniversitenin sadece bir eğitim yapısı olmadığını anlamalıyız. Aynı zamanda sosyal bir yapıdır.

‘Sokaktaki hareketin entelektüel temeli var’ 

  • Ülkenin siyasi ve sosyal ortamının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bazı yönetim politikalarında reform olacak mı, yoksa çatışmalar devam edecek mi?

Son protestolar bir şok yarattı, aslında devasa bir şok. Bu sadece bir şok değil, çünkü şu anda sokaklarda olan hareketlerin çoğu entelektüel. Nitekim bu protestolar üniversitelerden başlayıp hızla topluma yayıldı ve şiddetli bir hal aldı. Ancak şimdi tekrar üniversitelere döndü ve görünen o ki şiddet azalıyor. Bir sonraki aşama, yazı yazma ve konferanslar düzenlemeye dönüştürülebilirken, cinsellik tanınacak ve bundan sonra iletişim saplantısı da kabul edilecektir. Temelde aynı yönde ilerliyoruz.

Geçmişe bakacak olursak 2008’den itibaren kültürel ve entelektüel hareketlere daha da yakınlaştığımızı görürüz. İlerledikçe hareketler daha kültürel ve epistemolojik hale geliyor.

Bundan sonra bu toplumsal hareketler bilişsel hareketlere dönüşerek cinsel konular hakkında düşünmeye, dini, politik ve estetik konular hakkında nasıl düşünüleceğini, güç arayışı hakkında nasıl düşünüleceğine kafa yormaya başlayacak.

Yapısal bir hareket halihazırda oluştu ve bu da işin başı. Bu hareketin bittiğini düşünmek saflık olur. Şu anda hareket kadınların sorunlarına odaklanıyor ancak bunlarla sınırlı değil ve değişiklik getireceğinden ve yerel fikirlerin oluşacağından şüpheniz olmasın.

Hükümet gelişmelere uyum sağlamalı

  • Hükümetin buna tepkisini nasıl görüyorsunuz?

Harekete uyum sağlamaktan başka çare yok. Hareket ciddi. Kendimi İslam Cumhuriyeti içinde tanımlıyor ve bu konu hakkında konuşuyorum. Birçok insan benim gibi düşünüyor ama bir sonuca varmak elbette zaman alıyor. Ne bir teorimiz ne de bir stratejimiz var. Üniversitelerimiz çok geri kalmış durumda ve üniversitede okumak hem beşeri bilimlerde hem de teknik ve mühendislik bilimlerinde son derece anlamsız hale geldi.

Çünkü dijital teknoloji artık insan belleğinin çalışma şeklini benimsedi ve bu, birkaç dakika içinde toplanabilen birkaç milyon kitaptan oluşan devasa bir kütüphane. Bu, bilgi ve içgörünün araştırılabileceği anlamına geliyor ve bu önemli.

Geleceğimizi biz yaratırsak barışla olur, başkaları yaratırsa şiddetle…

Her neyse, geleceği yaratıyoruz ya da gelecek bizi şekillendirecek fakat önemli olan geleceği inşa etmenin bilgi, içgörü ve fikirler gerektirdiğini fark etmek. Ne yazık ki internetteki bilgilerden ve içgörüden yararlanmıyoruz ve fikirlerle ilgili hiçbir haber de yok. Ne yazık ki geleceğe şiddetle ilerliyoruz. Kesin olan şey geleceği kendimizin yarattığı. Bunu biz yaratırsak barış ve rahatlıkla başaracağız. Ama geleceğimizi başkaları şekillendirirse, bu kesinlikle şiddetle olacaktır.

Farsçadan çeviren: Mansoor Ahmad Faizy

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English