Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

RFKP: Ukrayna’da kırılma

Yayınlanma

Çeviren: Hazal Yalın

Zyuganov’un 9 Kasım tarihli Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKM) Merkez Komite (MK) Plenumu raporu, benim RFKP metinlerinde aşina olduğum klişelerin dışında, ciddi teorik ve siyasi bir metin.

Birincisi, Ekim Devrimi’nin tarihi önemi ve Sovyetler Birliği’nin gerek savaş öncesi gerek savaş sonrası devasa başarıları üzerinde uzun uzadıya duruyor. Burada Lenin’in dehasının eseri olan üç yapısal dönüşümü özellikle vurguluyor: elektrifikasyon, NEP (Yeni Ekonomi Politikası), SSCB. Elektrifikasyon Sovyet sanayileşmesinin temelidir. NEP (çokça yazdığım gibi) Sovyet entelektüeli için tarihinin asr-ı saadetidir. Üçüncüsü ise Rusya toplumunda sola yöneliş derinleştikçe yükselen antikomünist propagandaya karşı bir savunma çizgisi. 

İkincisi, Zyuganov’un raporunun bazı bölümlerinde sözlerine Mao’yu referans göstermesi teorik açıdan önemli; bu aynı zamanda, raporun büyük bölümünde hissedilen ideolojik bir oryantasyona işaret ediyor; Çin adeta küresel bir NEP sayılıyor. Bu öylesine önem taşıyan bir vurgu ki, raporda “Çin’in deniz feneri” başlığı altında özel bir bölüm ayrılmış.

Üçüncüsü, raporda RFKP’nin kendisini uluslararası işçi ve komünist hareketinin bir parçası sayması ve enternasyonalizm üzerine yapılan özel vurgu, sadece retorik bir diskur değil, uluslararası ilişkilere bakışı açısından da önemli. RFKP, Havana’da geçtiğimiz ay yapılan uluslararası toplantıya Rusya Komünist İşçi Partisi ile birlikte sundukları açıklamanın altını çiziyor; bu açıklamada şöyle deniyordu: “Küresel hegemonya kurma çabasındaki ABD ve NATO emperyalizmiyle mücadele, ilerici güçlerin en önemli ödevidir.” Zyuganov ilerleyen satırlarda gündemi şöyle tanımlıyor: “Küresel sermaye ve onun doğurduğu neofaşizm, yeni-sömürgecilik, neoliberalizmle mücadele.”

Dördüncüsü, RFKP’nin tutumunda aslında uzun süredir hissedilen bir tarih perspektifi, çok kalın çizgilerle ifade ediliyor; bu, SBKP’nin “çıkmaz sokağa sokulmasını” Hruşçov yönetimiyle başlatıyor ve “Gorbaçov ihanetinin” (kapitalist restorasyonun) bu çizgiyi sürdürdüğünü vurguluyor. 

Beşincisi, kapitalizmin Rusya’daki krizini “sosyal bölünmeden” başka başta adil seçimler olmak üzere siyasi baskı eğilimiyle ilişkilendiriyor. Ukrayna’da NATO’yla savaşın sosyalist tedbirleri kaçınılmaz kıldığını vurguluyor: “Rusya, ekonominin ve bizatihi toplumun seferberliği olmaksızın Batı’nın saldırganlığıyla başa çıkamaz.” Dolayısıyla: “Kapitalizmin krizi Rusya’da iktidarı bir yol ayrımına getirdi. Sistemik bir çatışma iktidarı parçalıyor.”

Altıncısı, aşağıda göreceğiniz gibi, Ukrayna’daki harekâtın oligarkların menfaatleri gereği yapıldığı iddiasına karşı çıkıyor. Bu, benim post-Sovyet Rusya’ya dair yeni bir teorik sorun olarak tanımladığım bonapartizm ile ilişkilendirilmeli; bu soruna teorik bir çözüm bulmak şöyle dursun genellikle üzerinde düşünülmüyor bile.

“Ukrayna’daki kırılma” başlığı, güncel ve yakıcı önemi nedeniyle, eksiksize yakın çeviriyi hak ediyor.

* * *

… Nazizm sadece geçmişin bir görüngüsü olarak kalmadı! 1941 haziranında Hitler Almanya’sı burjuva Avrupa’nın birleşik kuvvetlerinin SSCB’ye karşı seferinin başına geçmişti. Bugün de Rusya’ya karşı Amerikan sermayesi ve onun NATO’daki suç ortakları bir sefer örgütlüyor. Krizin pençesinden kurtulmak zarureti Batı’yı bir kez daha bunu ülkemiz üzerinden yapmaya yöneltiyor.

NATO ülkelerinin yönetici çevrelerinin Rusya’ya düşmanlığını, Moskova’nın bağımsızlık göstermesi ve Washington’un hâkimiyetine direnmesi de artırıyor. Bu, SSCB’nin hesabını gören küreselleşmecilerin yeni-sömürgeci modelini parçalıyor.

Küreselleşmecilerin hedefi ülkemizin işini bitirmek, zengin kaynaklarını gasp etmek. Rusya’ya karşı enformasyon hücumları ve iktisadi mücadele, günümüzde hibrit savaşın ayrılmaz bir parçası. ABD bunun daha da keskin, “yakıcı” evresini Rusya’ya karşı faşist banderacıların eliyle başlattı.

Rusya toplumunda ve dünyada, Ukrayna’daki özel askeri operasyonun niteliğiyle ilgili tartışmalar yapılıyor. Operasyona Rusya’nın ülke dışındaki açık ve gizli düşmanları olan sağ liberal kuvvetler, bunların Rusya’daki sinsi vasalleri ve samimi batıcı liberaller geniş bir spektrum halinde karşı çıkıyorlar. Diğer yandan eleştiriler arasında, sosyalizm idealinin biricik taşıyıcısı olma iddiasındaki aşırı “sol” ile de karşılaşılıyor.

ABD ve müttefikleri Kiev’deki banderacı yönetimi Rusya’ya karşı bir saldırganlık silahı olarak kullanıyorlar. Batı ülkeleri Zelenskiy rejimini doğrudan doğruya finanse ediyor, onu modern silahlarla teçhiz ediyor ve ordusunu eğitiyor. NATO karargâhları neonazilerin operasyonlarını planlıyor, istihbarat temin ediyor. NATO uzmanları yüksek hassasiyetli silah sistemlerinin kumandaları başında oturuyor, Rusya kıtalarında, sivil halkın yaşadığı şehirler ve köylerde vurulacak hedefleri tespit ediyorlar. Askeri harekâtlara binlerce paralı asker katılıyor.

Buna paralel olarak Rusya’ya karşı emsalsiz yaptırımlar uygulanıyor. İftirayla dolu bir propaganda kampanyası başlatıldı. Hasımlarımız, Rusya toplumundaki antifaşist ruh halini değiştirme şansı bulamadıkça ona pasifizm düşüncelerini telkin etmeye çalışıyorlar.

Aşırı sağ, aşırı solla iç içe geçiyor. Bunların yaklaşımlarının esası şu: Ukrayna’da Rusya oligarklarının menfaatleri gereği emperyalist bir savaş var. Savaşta böyle bir nitelik üzerinde ısrar ederken Lenin’in bilinen değerlendirmelerine dayanıyorlar, ama o zaman söz konusu olanın Birinci Dünya Savaşı, yani gerçekten de tam bir emperyalist savaş olduğunu “unutuyorlar”.

Her somut savaşın doğasını kolaylıkla tespit etmek için tutarlı marksist-leninist olmak gerekir. Evet, emperyalist savaşlar vardır, ama başka savaşlar da vardır: kurtuluş savaşları, haklı savaşlar, antifaşist savaşlar, sömürgecilik karşıtı savaşlar, vatan savaşları. Bu türden savaşlar 20’nci yüzyılda nazizmin bozgununda ve sömürge imparatorluklarının yıkılmasında özel bir rol oynamışlardır.

RFKP, kendi tutumunu belirlerken Ukrayna’daki krizin somut tarihi şartlarından yola çıkıyor. Rusya İmparatorluğu’nun bu bölümü 1917’ye kadar tamamen tarıma dayanıyordu. Şubat Devrimi’nden sonra bu topraklarda kendinden menkul burjuva hükümetleri ortaya çıktı. Ayrılıkçılıktan beslenen ve Alman işgalcilerle ilişkili olan bu hükümetler Rusya’dan ayrılma yolunu tuttular. Ekim Devrimi’nden sonra emekçi kitleler bu milliyetçi rüzgârların üstesinden geldi.

Ukrayna devlet olarak egemenliğini tarihte ilk defa Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti olarak kazandı. Onu geliştirmek ve milliyetçi eğilimlerin üstesinden gelmek için Ukrayna toplumunun proleter niteliğini takviye etme kararı alındı. Ukrayna SSC’ne sanayileşmiş altı oblast verildi. 1939’da Galiçya da ona katıldı. Ukrayna’nın mevcut toprakları, onun SSCB bünyesinde devlet inşasına katılımının neticesidir. …

SSCB’nin canice yıkılmasından sonra Ukrayna bağımsızlığını ilan etti, ama emperyalist Batı’nın ağına düştü. Sanayisizleştirme süreci başladı. Rusya ile entegrasyon ilişkileri kopartıldı. Hayat seviyesi düştü. Yolsuzluk bütün sınırları aştı. Ukrayna, Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri haline geldi. Soygundan farksız özelleştirmeler zemininde ABD ve AB sermayesiyle sıkı ilişki içinde bir oligarşik klan doğdu.

SSCB’nin yıkılmasından herkes, Rusya ve diğer Birlik cumhuriyetleri, ağır acılar çekti. Ama Ukrayna, sosyal-iktisadi bir yozlaşmanın, sosyal ve kültürel-beşeri gerilemenin en parlak sembolü oldu. Ülke, yıllarca geriye atıldı. Bu geriye doğru derin yuvarlanış, işçi sınıfının, köylülüğün ve emekçi entelijansiyanın sosyalizmin geçici yenilgisi anlarında kaçınılmaz olarak yaşadığı devasa kayıpların bir örneği oldu.

Ukrayna’da 2014’te bir devlet darbesi gerçekleşti. ABD açıkça, darbeye 5 milyar dolar yatırdığını açıkladı. İktidara neonaziler geldiler. Bu, Donbass’ta güçlü bir direnişe neden oldu. 2014 mayısında burada bir referandum yapıldı ve yüzde 87 bağımsızlıktan yana oy kullandı. Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri, halk kitlelerinin inisiyatifinin cisimleşmesi olarak doğdular. Neonaziler teröre başladı. 8 yıl bombalamalarla Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerinden 14 bin sivil öldürüldü.

Hitler’in SSCB’ye saldırısından sonra Batı Ukrayna’da SS tümenleri kurulmuştu. Yerli milliyetçiler, Stepan Bandera’nın öncülüğünde partizanları öldürdüler, Ukrayna’da ve Belarus’ta çocukları, kadınları ve ihtiyarları kitleler halinde yaktılar. 1945’den 1953’e kadar Batı Ukrayna’da Sovyet karşıtı terör, ABD ve Britanya’nın desteğiyle devam etti. Yaklaşık 50 bin sivil yok edildi. 1991’de banderacı alçakların takipçileri hareket serbestisi kazandılar, 2014’te de iktidarı tamamen aldılar. …

Bugünkü banderacılar da hitlerci SS’çiler gibi büyük sermayenin şok müfrezeleridir. Fark sadece, Zelenskiy ekibinin yerli oligarşiyle sınıf ittifakı kurarak antisemit saldırganlıktan geri duruyor olmasında. …

Ukrayna’ya nazi ideolojisi telkin edildi. Faşizme karşı Zafer Bayramı iptal edildi. Lenin’in, antifaşist kahramanların, ortak kültürümüzün önde gelenlerinin anıtları yok ediliyor. Kanlı cellâtlar kahraman ilan ediliyor. Sembolleri devlet tarafından tanınıyor. Onlar için yürüyüşler yapılıyor. Adları caddelere ve meydanlara veriliyor.

RFKP, bugünkü Ukrayna devletini büyük sermaye, yüksek bürokrasi ve açıktan faşistlerin ittifakı olarak tanımlıyor. Bu devletin faaliyetleri ABD’nin emperyalist çevrelerinin tam siyasi ve mali kontrolü altında gerçekleştiriliyor.

Ukrayna’da çatışma doğrudan doğruya NATO’nun eylemlerinin sonucudur. RFKP, özel askeri operasyona yönelik tutumunu derhal tespit etti. Operasyon, Rusya için antifaşist ve Ukrayna halkı için de kurtuluş niteliği taşıyor. Donbass’taki durum Rus nüfusunun milli kurtuluş ayaklanmasıyla destekleniyor. …

Moskova NATO’culara güvenlik meselelerinde mutabakata varmayı teklif etti. Washington geri çevirdi. Dolayısıyla, Ukrayna’daki askeri çatışma Rusya için zaruri bir nitelik taşıyor. Özünde NATO ülkemize karşı Ukrayna askerlerinin eliyle ve hayatları pahasına bir mücadele yürütüyor.

Moskova’nın Ukrayna’yı ele geçirmeyi kendi oligarklarının menfaatleri için önceden planladığı iddiası olgulara dayanmıyor. 2014 baharında Rusya Federasyonu yetkilileri referandumu ve Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerinin kuruluşunu desteklememişti. Minsk 2 mutabakatı da Donbass’ın Ukrayna bünyesinde kalması anlamına geliyordu.

Rusya oligarşisi komprador bir nitelik taşır. Bu, dünya sermayesine göbekten bağımlıdır. Özel operasyonu bugün, yani Batı yaptırım getirir, onların saraylarını ve yatlarını çekip alır, banka hesaplarını dondururken bile desteklemek için acele etmiyorlar. Bu, Rusya zenginlerinin planları arasında kesinlikle bulunmuyordu. RFKP, Rusya’yı soyanların şimdi soyduklarından olmasına en ufak acıma beslemiyor. Ama bu “mülksüzleştirme” emekçiler için yapılıyor değil. Başlıca küresel soyguncular daha da zenginleşiyor.

Ülkemizdeki bir dizi sosyal-sınıfsal gruplar Ukrayna’da özel operasyona karşı çıktılar. Öncelikle de büyük tekelci sermaye ve onun liberal çevrelerdeki kozmopolit temsilcileri. Bunlara enformasyon sektörü ve şov dünyasının bir kısmı da dâhil.

Özel askeri operasyonu yurtsever güçlerin (fikir olarak heterojen ama çoğunlukla anti-oligarşik) geniş bir spektrumu desteklemekte. Yeni zenginlerin menfaatleri canlarını veren gönüllülere karşı. Askerlerimiz için kurşungeçirmez yelek almak üzere ailelerinden para alan insanlar büyük sermayenin unsurları değil. Donbass’a insani yardım kortejleri gönderen komünistler, kapitalizmin en başta gelen hasımları. Bütün bu insanlar faşizme, yani tekelci sermayenin bu meşum yavrusuna karşı mücadeleye katkıda bulunmayı amaçlıyorlar.

Tarihin amir hükmü Rusya yetkililerini RFKP’nin ısrar edegeldiği yolda yürümek zorunda bıraktı. Partimizin Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetlerinin tanınması inisiyatifi Duma ve Başkan tarafından kabul edildi. Ama eğilip bükülmeden diyoruz ki: Ukrayna meselesi RFKP için yönetici grupla dayanışma bahanesi olmadı. Faşizmle hesaplaşmanın neticelerinin iktidar tarafından burjuva rejiminin güçlendirilmesi, baskıya gerekçe ve bu kısır iktisadi modelin korunması için kullanılmasının Rusya’nın emekçilerine sadece zarar vereceğini düşünüyoruz. Bu balçık öyle bir emer ve dibe çekebilir ki, artık yüzemez olursunuz.

RFKP ile yönetici grup arasında “sınıf uzlaşması” olmadı ve olamazdı. Parti, sosyalizm mücadelesine devam ediyor. İktidarın sosyal-iktisadi rotası ilkesel olarak değişmedi. Bütçedeki [eski maliye bakanlarından, şimdiki Sayıştay Başkanı] Kudrin ve [Maliye Bakanı] Siluanov’un izini taşıyan yaralar silinmiş değil. İktidar komünistleri ve taraftarlarımızı soruşturuyor. Komünist Partisi seçmenlerinin oylarını başkalarına vermek için çalıyorlar.

Dosdoğru beyan ederiz ki, RFKP Rusya’nın öncü yurtsever gücü olma rolünden gurur duyuyor. Rus, Ukraynalı ve coğrafyamızdaki diğer halkların menfaatlerinin savunulmasını yurttaş ve enternasyonalist olarak görevimiz sayıyoruz. Komünist Partisi, çokuluslu Rusya topluluğunun meydana gelişinde Rus halkının rolünü mistifiye etme girişimlerine olduğu gibi, reddetme girişimlerine de karşı çıkıyor. …

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English