Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

Yeni dünya düzeninde Hindistan nasıl bir yol izleyecek?

Yayınlanma

Hindistan siyasetinin önde gelen isimlerinden, eski Dışişleri Bakanı, Türkiye, Mısır, Fransa ve Rusya’da büyükelçilik görevlerini yürütmüş tecrübeli bir diplomat olan Kanwal Sibal, çok kutupluluk ekseninde Hindistan’ın konumu, BRICS’in genişlemesi, G20’nin işlevi ve Hindistan siyasetine dair konularda Harici’ye değerlendirmelerde bulundu.

Dünya siyasetinde artık en çok tartışılan kavramlardan biri ‘çok kutuplu dünya’. 

Dünyanın artık ABD önderliğindeki tek kutuplu sistemi kaldıramayacağını savunan ülkeler, kimsenin kimseye tam üstünlük kurmadığı ve eşitler arası ilişkilerin tek geçerli sistem olması gerektiği bir dünya düzeni hedefliyor. Elbette, beklenen bu büyük dönüşüm sakince yaşanmayacak. Başta Ukrayna savaşı olmak üzere, günümüzde savaşlar, renkli devrimler, siyasi operasyonlar ve benzeri bütün gelişmeler, bu yeni dünyanın doğum sancıları.

Bu tartışmada, aktif kriz başlıkları üzerinden düşünüldüğünde ABD’nin karşısında en başta Çin ve Rusya’yı görüyoruz. Bu yeni dünyanın doğumunda en kilit ülkelerinden biri olan Hindistan ise, kurulan ortaklıklara rağmen Rusya ve Çin’den daha farklı bir yol izleme eğiliminde.

Hindistan siyasetinin önde gelen isimlerinden, eski Dışişleri Bakanı, Türkiye, Mısır, Fransa ve Rusya’da büyükelçilik görevlerini yürütmüş tecrübeli bir diplomat olan Kanwal Sibal, çok kutupluluk ekseninde Hindistan’ın konumu, BRICS’in genişlemesi, G20’nin işlevi ve Hindistan siyasetine dair konularda Harici’ye değerlendirmelerde bulundu. 

BRICS’in genişlemesi konusundaki zorlukları ve Hindistan’ın tercihlerini anlamak için önemli ipuçları sunan Sibal, uluslararası düzenin değiştirilmesi gerekliliğine dikkat çekerek Hindistan’ın bu konuda nasıl bir rol üstlenebileceğini tartışıyor.

‘Çok sayıda jeopolitik pazarlık söz konusu’

BRICS’e katılmak için 23 ülkenin resmi başvuruda bulunduğunu hatırlatan Sibal, kabul sürecine ilişkin çeşitli kriterlerin belirlenmesi ve fikir birliğine varılması gerektiği görüşünde. Sibal aynı zamanda bu süreçte jeopolitik pazarlıkların geçerli olduğunu ifade etti:

“Çin, Rusya ve hatta Hindistan’ın, gruba katılmaya uygun olması gereken benzer düşüncelere sahip ülkeler konusunda tercihleri olacağı için çok sayıda jeopolitik pazarlığın söz konusu olduğu açık.” 

‘Çin, alternatif bir uluslararası düzen yaratmak istiyor’

BRICS’in önde gelen ülkelerini değerlendiren Sibal, Çin, Rusya ve Hindistan’ın konumuna ilişkin ise şöyle konuştu:

“Çin Kuşak ve Yol İnisiyatifi aracılığıyla uluslararası sahnede oldukça aktif ve son birkaç yüzyıldır ve özellikle 1945’ten sonra, esasen ABD tarafından inşa edilmiş bir uluslararası düzen olan Batı hegemonyasına meydan okuyacak ortaklıklar oluşturmak için dünyanın çeşitli köşelerine ulaşmak istiyor. Dolayısıyla Çin, kendisinin jeopolitik çıkarlarını paylaşan ve onunla bağlarını güçlendirmek ile ilgilenen ülkelere yönelik alternatif bir uluslararası düzen yaratmak istiyor.”

‘Rusya, BRICS’in genişlemesini çok kutupluluğa doğru bir ilerleme olarak görüyor’

“Rusya, bildiğiniz gibi, özellikle Ukrayna ihtilafından sonra, çok kutupluluğu teşvik etme konusunda artık her zamankinden daha fazla ses çıkarıyor. Ve Rusya, BRICS’in genişlemesini çok açık bir şekilde çok kutupluluğa doğru bir ilerleme olarak görüyor. Bu nedenle, BRICS’i genişletmek ve çok kutupluluğu teşvik etme açısından güvenilir olabilecek ülkeleri de dahil etmek istiyor; bu, genel olarak küresel Güney olarak adlandırılan bölgedeki kilit ülkeler anlamına geliyor.”

‘Hindistan, BRICS’in tamamen Batı karşıtı bir grup haline gelmesini istemeyecektir’

“Hindistan doğal olarak genişleme açısından BRICS içinde çok daha fazla dengeye sahip olmak isteyecek ve BRICS’in tamamen veya esas olarak veya büyük ölçüde Batı karşıtı bir grup haline gelmesini istemeyecektir çünkü bu, halihazırda parçalanmış olan uluslararası toplumun amacına hizmet etmiyor. Ve eğer açıkça Batı karşıtı olan başka bir grup yaratırsanız, o zaman uluslararası toplumu daha da parçalayacaksınız. Dolayısıyla Hindistan, belli bir jeopolitik dengeyi sağlayacak ülkelerin de örgüte dahil edilmesini isteyecektir.”

Yeni üyelikler ve eksiklikler

BRICS üyeliğine kabul edilen ülkelerin ‘bir miktar dengesizlik oluşturduğunu’ düşünen Sibal, bu ülkelerin çoğunluğunun Batı Asya veya Orta Doğu bölgesinde yer aldığını belirtti. 

Etiyopya’nın Çin’in Afrika’daki nüfuzu açısından bir merkez olduğunu hatırlatan Sibal, Rusya’nın da desteğiyle Etiyopya’nın jeopolitik gerekçelerle üyeliğe davet edildiğini söyledi. 

“Afrika’da daha makul bir aday açıkça Nijerya olurdu. Ancak Nijerya üyelik başvurusunda bulunmadığını söylüyor” diyen Sibal, genişlemede herhangi bir Asya ülkesinin bulunmamasının da dikkat çekici bir unsur olduğu görüşünde:

“Bu genişlemede eksik olan diğer unsur ise Asya’dan herhangi bir ülkenin bulunmaması. Zirveye Endonezya katıldı ancak Endonezya dahil edilmedi. Endonezya cumhurbaşkanı, üyeliğin artıları ve eksileri üzerinde daha fazla düşünmek istedikleri için son dakikada adaylıklarını geri çektiklerini söyledi. Endonezya’nın dahil edilmemesinin nedenleri ne olursa olsun, gerçek şu ki Asya bu genişlemede eksik. Yani genişleme süreci henüz bitmedi.”

‘Hindistan’ın kesinlikle hiçbir çekincesi yok’

Sibal ayrıca, yeni ülkelerin katılımı konusunda ‘Hindistan’ın hiçbir çekincesi olmadığını’, çünkü ülkesinin bu ülkelerle zaten iyi ilişkilere sahip olduğunu söyledi:

“Hindistan’ın kesinlikle hiçbir çekincesi yok çünkü bu ülkelerden 5’iyle Hindistan’ın stratejik ortaklığı var. Bu ülkelerin liderlerinden 5’i Hindistan Cumhuriyet Bayramı kutlamalarımızın baş konukları oldu. Etiyopya’yla da çok uzun süredir devam eden bir ilişkimiz var, Afrika’da Hindistan’ın kredi limitlerinden en çok yararlanan ülkelerden biri.”

‘BRICS’in bazı dezavantajlara sahip olduğu bir gerçek’

Hindistan ve Çin arasındaki farklılıkların ittifaka yansımaları üzerine de konuşan Sibal, şunları söyledi:

“BRICS içindeki bölünmeler konusunda, Hindistan ve Çin arasındaki ciddi farklılıklar nedeniyle BRICS’in bazı dezavantajlara sahip olduğu bir gerçek. Öte yandan yaşanan genişlemeye baktığınızda artık birbirine zıt başka ülkelerimiz var. İran ve Suudi Arabistan var, zor ilişkileri olan Mısır ve İran var. Arjantin ve Brezilya Latin Amerika’da rakipler. 

Dolayısıyla BRICS’in üye devletler arasındaki bu farklılıklarla birlikte yaşamak zorunda kalacağını ve ikili farklılıkların ötesinde, daha demokratik ve eşitlikçi bir dünya düzeninin desteklenmesine ve gerçek çok kutupluluğa doğru ilerlemeye yardımcı olacak belirli genel uluslararası ilkeler üzerinde anlaşıp anlaşamayacaklarını görmek zorunda kalacağını düşünüyorum.”

‘Gelişmekte olan ülkeler, yaptırımlara katılmasalar bile ABD’nin karşısına düşmekten korkuyor’

Finansın silah olarak kullanılmasının ve doların uluslararası düzende nasıl etkili bir şekilde kullanıldığının altını çizen Sibal, “Doların, ülkeleri dış politika ve belirli ülkelerle ilişkiler konusunda Batı’nın emirlerine uymaya zorlamak için jeopolitik bir araç olarak nasıl çok etkili bir şekilde kullanıldığını gördük. Gelişmekte olan ülkeler ise, yaptırımların mantığına ve yaptırım politikasına katılmasalar bile ABD’nin karşısına düşmekten ve ABD finans sisteminin dışında kalmaktan çok korkuyor. Çünkü dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri’ne büyük ilgi duyuyorlar ve uluslararası ticaret hala para birimleriyle değil dolar üzerinden yapılıyor. Bu ülkeler Batı karşıtı olmayabilir, ancak uluslararası sistemde, diğer ülkelerin, uluslararası yönetişimde makul bir şekilde söz edebileceği bir değişiklik isteyeceklerdir. Ve eğer bu gündeme uymazsanız, yaptırım ya da ceza almanız söz konusu olmamalı” ifadelerini kullandı.

‘BM Güvenlik Konseyi’nde bile fikir birliği yok’

Ukrayna savaşı üzerinden Rusya’ya yönelik yaptırımlara değinen Sibal ayrıca, “Yaptırımlar için ABD’ye kim yaptırım uygulayacak? Dolayısıyla, söylediğim gibi uluslararası yönetişimin daha demokratik ve eşitlikçi olabilmesi için sistemde bir değişiklik yapılması gerekiyor. BM Güvenlik Konseyi’nde bile bir fikir birliği yok, BM Güvenlik Konseyi çalışmıyor. Artık BM Güvenlik Konseyi’ndeki tüm büyük güçler aynı zamanda G20’de de yer alıyor. Şimdi eğer Birleşmiş Milletler’de birlikte çalışamıyorlarsa, G20 gibi daha küçük bir forumda nasıl gerçekçi bir şekilde birlikte çalışabilirler? Aynı farklılık, aynı zorluklar, aynı çekişmeler, aynı yüzleşmeler G20’ye de sıçrayacak” dedi. 

‘Hindistan en iyisini yaptı, akıllıca düşündü’

Söz konusu uluslararası kriz başlıklarında Hindistan’ın konumunu da değerlendiren Sibal, şunları söyledi:

“Hindistan en iyisini yaptı, iyi ve çok akıllıca düşündü. İki tarafı bir araya getiremeyeceği, rekabetin, çatışmanın, husumetin sebeplerinin çok derin olduğu daha baştan anlaşılmıştı. Bu nedenle Hindistan haklı olarak Küresel Güney’in çıkar kaygılarına ve gündemine odaklanacağını söyledi. Bu nedenle G20 dışişleri bakanları toplantısı öncesinde Hindistan Küresel Güney liderlerini sanal bir konferansa davet etti ve Küresel Güney’in 125 lideri katıldı. Onların tüm tercihlerini, beklentilerini ve kaygılarını gerektiği gibi not ettik.

Bunları da G20’deki tartışma gündemimize yansıttık. Ayrıca felaket, altyapı, küresel sağlık sorunları, dijital ekonomi, kapsayıcı büyüme sorunları, kadınların güçlendirilmesi sorunları, özellikle ekonomilerin dijital dönüşümleri ve bunların gelişmekte olan ülkelerde daha da ileriye gitmesine nasıl yardımcı olabileceğine ilişkin kendi fikirlerimizden bazılarını ekledik.

Hindistan’ın masaya koyduğu endişelerini Küresel Güney, Brezilya ve Güney Afrika’nın takip edeceğini umuyoruz.

‘G20’nin yine de ABD ürünü olduğunu unutmayalım’

Bu şekilde G20’nin gündemini bir nebze de olsa dengelemeye çalışıyoruz. G20’nin yine de ABD ürünü olduğunu unutmayalım. Esasen 2008 mali krizinden sonra, içinde G7’nin de bulunduğu, Batı liderliğindeki bir grup vardı. Ekonomiyi tek başlarına yönetemedikleri için o dönemde dünya ekonomisi ve finansal istikrar kaygıları o kadar büyüktü ki, gelişmekte olan bazı ekonomileri katılmaya davet ettiler. Ama bu yine de Batı liderliğindeki bir grup. Ancak Hindistan’ın yapmaya çalıştığı şey, tartışmalarda yalnızca Batı’nın kaygıları ve gündemlerinin değil, aynı zamanda Güney’in kaygılarının ve beklentilerinin de hakim olduğu bir grup olarak onu daha dengeli hale getirmek.”

‘Çip konusunda hemen devrim niteliğinde bir değişim olmayacak’

ABD ile Çin arasında devam eden ‘çip savaşlarında’ Hindistan’ın konumunu da değerlendiren Sibal, ülkesinin tedarik zincirleri açısından ‘hemen devrim niteliğinde bir değişim olacağını düşünmediğini’ söyledi ve “Hindistan, Hindistan’da çip üretim kapasitesi oluşturmaya odaklanmış durumda. Hindistan’da çip üretimine yönelik herhangi bir projeye hükümetin %50 finansman katkıda bulunacağı PLI planı adı verilen bir sistemimiz var. Yani burası en büyük merkez. Ve bir veya iki Amerikan şirketi Hindistan’da bazı temel tesisler kurmaya karar verdi. Ucuz üretim için özel sektörde ortak girişim kurulabilir mi diye Tayvan ile görüşüyoruz. Bu konuda ilerlemenin yavaş olduğunu düşünüyorum ancak ABD’nin de kendi çip endüstrisini geliştirmek istediği açık. Çip eylemi ya da adı her neyse onlarda var. Çin’e olan bağımlılıklarını azaltmak istiyorlar. Belirli bir çip kategorisi için alternatif bir kaynak olarak Hindistan’a bir dereceye kadar yardım etmeye istekli olacaklardır. Ancak bu ancak orta ve uzun vadede başarabileceğimiz bir şey” ifadelerini kullandı.

Sibal, Manipur’da yaşanan din temelli çatışmaların aynı zamanda ‘kışkırtılan’ bir sorun olduğunu vurguladı ve ‘dış müdahalelerin güçlü bir Hindistan istemediğini’ belirterek bölgedeki çatışmalara dair şunları anlattı:

“Hindistan’da 1,4 milyar insan var. Manipur bir köşede, Hindistan’ın Myanmar sınırındaki küçük bir köşesi ve bildiğiniz gibi Myanmar’da çok fazla kargaşa var. Çeşitli kabileler ile merkezi hükümet ve ordu arasında bir çatışma var. Böylece Manipur’daki kabilelerle bağlantısı olan Myanmar’dan birçok kabileye rastladık. Bunun yanında, Manipur tepelerinde artık çok ciddi bir uyuşturucu sorunu var. Uyuşturucu Myanmar’dan geliyor ve hükümet bunu ortadan kaldırmaya çalıştı ve bu, uyuşturucu kaçakçılığı, haşhaş yetiştiriciliği ve diğer her şeyle uğraşan insanlara durumu istikrarsızlaştırmaya çalışma fırsatı verdi.

‘Çok zor ve karmaşık bir durum’

Bu, olup bitenlerle ilgili çok önemli bir faktör. İkincisi, Manipur’da, tepelerde, Hindistan’ın sömürgeleştirildiği dönemde bu insanlar Hıristiyanlaştırılmıştı. Dolayısıyla uyuşturucu kaçakçılığı ve diğer her şeyin etrafında yoğunlaşan çatışma artık bir bakıma Hıristiyan-Hindu meselesi haline geldi çünkü tepelerdeki kabileler düzlüklerdeki kabilelerle karşı karşıya geliyor. Ve bu iç çatışmanın bir parçası olarak tapınakların yakıldığı ve tabii ki kiliselerin de yakıldığı bir gerçek. Hindistan hükümeti durumu istikrara kavuşturmak için çok sayıda asker gönderdi. Çok zor ve karmaşık bir durum. 

Bütün bunlar ve dış müdahaleler, Hindistan’daki merkezi hükümeti zayıflatmak isteyen iç muhalefet güçleriyle birleşiyor. Güçlü bir Hindistan istemiyorlar, Hindistan’da güçlü bir liderlik istemiyorlar. Bu, Hindistan gibi eski sömürge ülkeleri Batı’nın direktiflerini takip etmesi gereken ülkeler olarak görenlerin gündemine pek uymuyor.”

Dış müdahaleler yoluyla toplumun istikrarsızlaştırılmasının hedeflendiğini savunan Sibal, bunun için Hindistan’da ‘verimli’ bir zemin olduğuna ve Batı’da buraya oynayan lobilerin rolüne dikkat çekti ve Hindistan’ın devletler düzeyinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Suudi Arabistan gibi İslamcı ülkelerle çok iyi ilişkilere sahip olduğunu vurguladı.

Sibal, “Biz 1,4 milyar insanız. Bunlar her zaman Hindistan’ın bir köşesinde veya diğer köşesinde sorunlar olacak ve bu durum ilgili lobiler tarafından, sanki bu durum Hindistan’ın her yerinde oluyormuş gibi bir tablo sunmak için her zaman istismar edilecek, ki bu kesinlikle doğru değil” ifadelerini kullandı. 

‘Hükümet aracıları devre dışı bırakmak istedi’

Ülkedeki tarım reformu adımlarına dair de konuşan Sibal, tarımda reform yapılmasına kesinlikle ihtiyaç olduğunu belirterek, Modi hükümetinin tarım sektöründeki özelleştirme adımlarının ‘tarımın yabancılara verilmesi’ değil, mevcut durumdan fayda sağlayan aracıların devreden çıkarılması amacını taşıdığını söyledi:

“Hükümet bu aracıları devre dışı bırakmak istedi, dijital bir ekonomi haline geldiğimiz için ise çiftçiler kendilerini Hindistan’ın herhangi bir köşesine dijital olarak bağlayabiliyor. Yani hükümet, ellerindekini Hindistan’da en iyi fiyatı alabilecekleri yerde satmalarını söyledi. Ancak çok güçlü olan aracının çok fazla para gücü de var. Eyleme geçtiler ve bu ajitasyonu başlattılar. Hindistan’ın geri kalanının bu tarım reformlarıyla hiçbir sorunu yoktu. Pencap’ta pirinç ve buğday hükümet tarafından sabit fiyatlarla satın alınıyor. Bu insanlar için harika bir şey, çünkü hükümette garantili bir alıcıları var. Üreticiler herhangi bir doğal nedenden dolayı etkileniyorsa tazminat alıyor, devletten ürünleri için fiyat artışı talep etmeye devam ediyorlar.

Yani hükümetin yapmak istediği şey, onlara daha fazla para getirecek daha sofistike tarım ürünlerine yönelmeye zorlamaktı. Hindistan artık giderek daha fazla tüketim toplumu haline geldiğinden, yalnızca pirinç ve buğday üretmekten ziyade bu şeyler için de bir pazar var. Pirinç çok büyük miktarlarda su tüketiyor ve bunun Pencap’taki su seviyesi üzerinde ciddi etkileri oldu.”

‘Konu yurt dışındaki Hint karşıtı diaspora tarafından ele alındı’

Özetle, bu çok politik bir konu haline geldi ve daha sonra yurt dışındaki Hint karşıtı güçler tarafından ele alındı, özellikle de Pencaplı insanlardan oluşan büyük bir diasporanın bulunduğu Kanada, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’nde. Ve böylece bunu teşvik etmeye, bunu sürdürmek için finanse etmeye başladılar. Bu insanlarla birkaç tur görüştükten sonra hükümet onların hiçbir yere gitmeyeceklerini hissettiğinde geri adım atmaya karar verdi çünkü Pencap, Pakistan sınırında çok hassas bir eyalet. Pakistan, Sih ayrılıkçılığını teşvik etmek için çok uzun zamandır Pencap’ta açık bir şekilde faaliyet yürütüyor. Böylece hükümet daha büyük güvenlik nedenleriyle reform tasarısını geri çekmeye karar verdi. Ancak bir aşamada bu reformların gelmesi gerekiyor.”

SÖYLEŞİ

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Yayınlanma

Yazar

Mali hegemonya, ilk büyük darbesini 2008 krizinde almıştı. ABD’deki düşük gelirli borçluların aşırı borçlanmasıyla ortaya çıkan bu kriz, finansal varlıkların gerçek zenginlikle alakasız balonlar olduğunu ortaya koymuştu.

Büyük Buhran, avro krizinin sancıları ve Kovid-19 salgını süresince yetkililer her zaman “mali istikrardan” söz ettiler. Örneğin, 2020 ve 2021 yıllarında, karantinanın etkilerinin ekonomik bir çöküşe yol açmasını önlemek amacıyla, Avrupa Merkez Bankası bilançosunu neredeyse iki katına çıkardı, likidite sağladı ve 4 trilyon avro tutarında menkul kıymet satın aldı: Bu miktar, avro bölgesi gelirinin yaklaşık üçte biri veya kişi başına 12 bin avroya eşdeğerdi.

Günümüzde piyasanın dalgalanmalarından daha önemli endişeler mevcut. Ve belki de finansallaşmaya kalıcı olarak veda etme vakti geldi.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor sorularımızı yanıtladı. Çalışmalarında küresel mali sistem ve sürdürülebilir kalkınmaya odaklanan ve 2008 mali krizini doğru tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, “2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç kuşkusu olmadığını” belirtiyor.


Barınma sorununun sebeplerine dair ana akım iktisatçıların öne sürdüğü gerekçeler neden kusurlu? 2023’ün eylül ayında borç enflasyonu döneminden sonra borç deflasyonunun ters etkisi üzerine aydınlatıcı bir blog yazısı kaleme almıştınız. Sizce kiralar neden rekor oranlarda artıyor? Britanya ve İrlanda’da olduğu gibi, Türkiye’de de ciddi bir sorun.

Ana akım ekonomideki kusur, arz ve talep kavramına aşırı vurgu yapılması ve aşırı, küreselleşmiş ve mobil sermaye akışlarının konut fiyatlarını ve dünyanın hemen her ülkesindeki konut piyasalarını şişirmedeki rolünün göz ardı edilmesidir (Gana gibi yoksul ülkeler de dahil, Akra’daki konut fiyatları roket hızında yükselmişti).

Ve Çin’de varlık, mal ve hizmet fiyatlarında istikrarlı bir düşüş görülmekte. Bir yazınızda da “Uzun süre daha yüksek faiz oranları, bir deflasyonist dönem daha ve daha fazla çökmekte olan varlık piyasaları ile karşı karşıyayız,” ifadelerini kullanmıştınız. Çin’in yaşadığı deflasyon dünyanın geri kalanı için ne gibi riskleri beraberinde getiriyor?

Varlıklar borçlanmaya karşı teminat görevi görür. Faiz oranları yükseldiğinde, borçlanma (borç) daha az karşılanabilir hale gelir. Bu da ipotek alıp —borçlanıp— daha sonra kiraya vermek üzere mülk, ya da başka bir varlık satın alan borçluların kiradan daha düşük getiri elde edeceği anlamına gelir. Başka bir deyişle, kiralardan elde ettikleri gelirin daha büyük bir kısmı artan borç maliyetini geri ödemeye gitmek zorundadır. Borç maliyeti kiralamayı karsız hale getirdiğinde, borcu ödemek için varlığı satarlar. Dolayısıyla Londra’da kiralık mülk sıkıntısı yaşanıyor.

Örneğin özel sermaye şirketleri bir su tedarik şirketini (İngiltere’deki Thames Water gibi) satın almak için borç para almışlarsa, o zaman onlar da yüksek faiz oranlarının su şirketinden elde edilen kira gelirlerini azaltmasından mustarip olurlar. Ve böylece ya iflas ederler ya da borcu ödemek için şirketi (varlığı) satarlar.

Varlık satışı fiyatları aşağıya doğru çekmeye başlar… Londra’daki mülklerin sahibi hızlı bir şekilde satış yapmazsa, diğerlerinin de varlıklarını satmasına şahit olacak ve bu nedenle mülklerin (varlıkların) fiyatları düşecektir…

Dolayısıyla yüksek faizler, varlık fiyatlarında deflasyona yol açar.

Çin, ekonomisinin çarklarının dönmesini sağlamak, istihdamı ve gelirleri halkın beklediği seviyede tutmak için ekonomisini ihracata yönlendirdi. İhracat istihdam yaratır ve büyük ihracatçı şirketler için son derece kârlıdır. Fakat ihracata yönelmesi aynı zamanda eşitsizliğin de bir neticesi. Çinli emekçiler ülkenin tüm ürettiklerini tüketemeyecek kadar az ücret alıyor. Aynı durum ücretlerin reel olarak baskılandığı Almanya için de geçerli. Alman emekçiler, Almanya’da üretilen her şeyi tüketemiyor. Fazlası küresel piyasalara satılıyor, ya da damping yapılıyor.

Mesele, Çin’in satış yapmaya çalıştığı ülkelerde talebin —tüketimin— düşük olması… Bu da esasen düşük ücretler ve kemer sıkma politikaları yüzünden. Dış talep fazla üretimi absorbe etmekte yetersiz kaldığında, fiyatlar düşer ve Çin’in —ve Almanya gibi diğer fazla veren ülkelerin— deflasyonu dünyanın geri kalanına ihraç ettiği kanaldır.

Sizce Britanya enflasyonu neden kontrol etmekte zorlandı? Britanya Merkez Bankası’nın enflasyonu kontrol edebileceğine olan inanç yıkılmaya başladı.

Çünkü İngiltere Merkez Bankası Başkanı’nın yanıltıcı bir şekilde iddia ettiği üzere enflasyon ülke içindeki eylemlerden —ücret artışları dahil— kaynaklanmamıştı. İngiltere’nin enflasyonu —tıpkı tüm dünyadaki enflasyon gibi— a) pandemi sonrası arz darboğazlarından (pandemi sonrası limanlardaki tıkanmaları, Ukrayna’nın işgal edilmesini ve ardından enerji ve tahıl akışındaki aksamayı aklınıza getirin); b) enflasyon, büyük finansal varlık sahiplerinin (emeklilik fonlarını, varlık yönetimi —yani Blackrock, Blackstone vs— fonlarını, özel sermaye şirketlerini ve petrol tüccarlarını aklınıza getirin) spekülasyonları nedeniyle daha da kötüleşti.

Spekülasyon, İngiliz piyasalarında değil, küresel emtia piyasalarında yaşanıyor. Petrol ve doğalgaz, tahıl ve diğer emtia fiyatları ülkelerde değil, mesela spekülatörlerin fiyatlardaki hareketler üzerine bahis oynamak için vadeli işlem ve türev sözleşmeleri kullandıkları Chicago Ticaret Borsası ya da Londra Metal Borsasında belirleniyor. Varlıkların (petrol, doğalgaz, bakır, tahıl) sınırlı arzını hedefleyen “para duvarı”, bu varlıkların fiyatını şişirebilir ve şişirmiştir de. İngiltere Merkez Bankası, bu tür spekülasyonları regüle etmeyi tercih etmiyor ve küresel piyasaların ülkedeki enflasyonu körüklemedeki rolünü görmezden geliyor.

İkinci bir 2008 kriziyle karşı karşıya olduğumuz görüşüne katılıyor musunuz? Şu ana kadar 21. yüzyılın en önemli siyasi hadisesi, yakın tarihimizi tanımlayan popülist ayaklanmaları ve neoliberal çöküşü tetikleyen Büyük Durgunluk olmaya devam ediyor.

2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok. Bunun nedeni, o krizin sonucunda küreselleşmiş mali sistemde kayda değer bir değişiklik yapılmamış olması. Dahası, 2007 ile 2009 yıllarından önce iflas edebilen Wall Street bankaları ve diğer finans kuruluşları artık bu tehditle karşı karşıya değil.

Artık tamamı “batmayacak kadar” ve “mahkûm edilemeyecek kadar” büyük. Üstelik, ABD Merkez Bankası’nın güçlü desteğine sahipler ve bu nedenle spekülasyon konusunda küresel mali kriz öncesine kıyasla daha büyük riskler alabilirler. Başka bir deyişle, artık kapitalist Amerikan bankalarından çok Sovyet tarzı bankalara benziyorlar.

Küresel bir mali krize mahkûm olmamızın bir diğer nedeni de sistemdeki dengesizlikler. Finansal İstikrar Kuruluna göre küresel finansal varlıklar —varlıklar, borçlar ve yükümlülükler— 213 trilyon dolar civarında. Küresel reel gelir (GSYİH) ise 100 trilyon doların altında. Ticaretteki dengesizlikler —yani fazla veren ülkeler ile açık veren ülkeler arasındaki dengesizlikler— ticaret savaşlarına yol açıyor. Ticaret savaşları küresel siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlığı tehdit ediyor.

Ben en çok küreselleşmiş finans sisteminin spekülatif çılgınlığına kapılan emeklilik fonları için endişeleniyorum. Eğer emeklilik fonları batarsa, bunun sosyal ve siyasi etkileri oldukça derin olacaktır.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

Pascal Lottaz: ABD ve AB’nin yaptığı, devletlere yalvarmak ve tehdit etmekle sınırlı

Yayınlanma

Yazar

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, makama tekrar gelmesinin ardından ilk yurt dışı ziyaretini Çin’e yaptı. Ziyaret, Batı basınında “Bu iki adam hiç ayrı düşmeyecek gibi görünüyor,” (Le temps) ve “Moskova ile Pekin, bu vesileyle küresel düzeni reforme etme yönündeki ortak hedeflerini vurguluyor,” (Der Spiegel) şeklinde yorumlandı.

Bunun yanı sıra Rusya Silahlı Kuvvetleri, Harkov’da sınır bölgeleri olan Belgorod, Kursk gibi sınır bölgelerin Ukrayna tarafından uzun menzilli füze ve topçu atışlarıyla gerçekleştirilen saldırılara karşı bir “sıhhi bölge” oluşturmaya yönelik saldırılarını sürdürürken, manşetlerde İsviçre’nin ev sahipliği yapacağı “barış konferansı” var.

Dr. Pascal Lottaz, Kyoto Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Tarafsızlık Çalışmaları alanında öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Yüksek lisans ve doktorasını Ulusal Politika Çalışmaları Enstitüsü’nden (Japonya) alan Lottaz, uluslararası ilişkilerde tarafsız aktörler, özellikle de iki dünya savaşı ve Soğuk Savaş dönemindeki tarafsızlık üzerine çalışıyor.

Lottaz, son gelişmelere dair sorularımızı yanıtladı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yeniden seçilmesinden bu yana gerçekleştirdiği ilk yurtdışı ziyaretiyle başlayalım. Putin ve Xi, Pekin’de kapsamlı ortaklığın derinleştirilmesine ilişkin bir deklarasyon imzaladı. Rusya ile Çin arasındaki ilişkilerin özü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu ilişki şu anda kesinlikle daha da derinleşiyor ancak bu, Batı basınında bazen tasvir edildiği gibi askeri değil, iktisadi nitelikte bir ilişki. Rusya ile Çin bir ittifak içinde değiller ancak birbirlerinin iktisadi, teknolojik, ticari vb. servetlerini artırmak ve tüm ticaretin esasen Amerikan doları ve ABD liderliğindeki ticaret kurumlarına bağlı olduğu Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonraki son 30 yılda bildiklerimize alternatif bir ticaret sistemi inşa etmek üzere ortaklık yapıyorlar.

Vladimir Putin’in neredeyse tüm hükümetini, özellikle de Rusya Merkez Bankası Başkanı ve Maliye Bakanını Çin’e getirmiş olması, temasların stratejik olduğuna ve çok derinlere indiğine işaret ediyor. En iyi tahminim, ticareti kolaylaştıracak ve muhtemelen daha büyük BRICS kulübündeki mekanizmalara yönelik hazırlık adımları olarak işlev görecek finansal mekanizmalar üzerinde çalıştıkları.

İsviçre’de Rusya’nın katılımı olmadan bir barış konferansı düzenleniyor. İki ana aktörden biri masada yokken devlet başkanlarının Ukrayna’da barışı görüşmek üzere bir araya gelmesi ne anlama geliyor?

Bu “barış zirvesine” kuşkuyla yaklaşıyorum, zira barışı sağlayamayacağı aşikâr. Eğer buna “barış süreci zirvesi” deselerdi, daha anlamlı olurdu, çünkü İsviçre Federal Konsey Başkanı bile bunun barışa giden süreçte bir adım olduğunu söylemişti diye hatırlıyorum. Dolayısıyla, uygun bir barış zirvesi için yaklaşımın yanlış olduğunu düşünsem de —ki bunun için Rusya’nın da masada olması gerektiği bariz— bu zirveden bir şeyler çıkabilir.

Macaristan gibi Batı’nın yaklaşımına kuşkuyla yaklaşan bazı ülkelerin de bu şekilde düşündüğünü görüyoruz, zira yaklaşımı eleştirmelerine rağmen zirveye katılmaya istekliler. Bence bu zirve aslında Rusya üzerindeki diplomatik baskıyı artırmak için Rusya’yı itham etme ve utandırma [yaptırımları da ekleyerek] şeklinde devam eden baskı oyununun bir başka adımı olarak planlanmıştı, zira bu zirve birkaç kez devam eden “Zelenskiy Barış Formülü” toplantılarının bir sonucuydu ve şu anda Batı’nın söylemi hala aynı, bunun söz konusu olası barış anlaşmasının bel kemiği olması gerektiği yönünde.

Bununla birlikte, bunun dönüşebileceği şey, Batı’nın gerçek bir barış müzakeresinin konsolide edilmiş başlangıç noktası ve bu nedenle zirvenin sonucu, gerçekçi müzakereler için yollar açabileceği için bir anlamda ancak faydalı olabilir. Bunun böyle olacağından emin değilim ama en iyimser senaryoda, sonuç belgesi Rusların [ve Çin gibi üçüncü taraf arabulucuların] bir anlamda üzerinde çalışabilecekleri bir şey olabilir. Ama belki de bu sadece benim beyhude iyimserliğimdir.

Tüm bu hadisenin, Batı’nın “tüm dünya Rusya’ya karşıymış” gibi göstermek amacıyla yaptığı bir başka PR numarası olarak kalması da pekâlâ mümkün ki bu ne doğru ne de Rusları yollarından bir milim bile yolundan döndürecektir. Geçmişte buna benzer pek çok dönem yaşadık ve bu da bir yenisi olabilir.

Bugün, küresel Güney geri döndü. Bu, tutarlı ve organize bir gruplaşmadan ziyade jeopolitik bir olgu. Sizce bu ülkeler dünyada yeni bir kutbu mu temsil ediyor?

Evet. Kesinlikle. Şu anki adıyla küresel Güney’in ön plana çıkma biçimi gerçekten eşi benzeri görülmemiş bir durum. Bu durum genelde Soğuk Savaş dönemindeki Bağlantısızlar Hareketi ile kıyaslanıyor, fakat şahit olduğumuz şey bundan çok daha büyük ve güçlü.

Başta Çin ve Hindistan olmak üzere bağımsız kutupların ortaya çıktığını görüyoruz, ancak İran ve Brezilya gibi diğerleri de ABD ve Avrupa’nın oluşturduğu oyunun kuralları tarafından oldukça kısıtlanmışlardı, gelgelelim şu anda çok daha az kısıtlanmış durumdalar ve sadece koordine etmekle kalmayıp daha önce görmediğimiz şekillerde hareket edebiliyorlar. İran’ın İsrail ve ABD’ye karşı kendini bu şekilde ortaya koyabilmesi birkaç yıl önce imkansızdı.

Fakat şimdi ABD aktif bir şekilde yeni bir savaşı önlemeye çalışıyor, zira güç yansıtma kapasitesinin sınırlarına ulaştı ve bu durum, ABD ve AB’nin yürüttüğü politikanın artık daha fazla yaptırım [diğerlerini zorlamaktan ziyade geri tepen] ve taleplerini uygulamak için sahici yöntemlerden yoksun oldukları için diğer devletlere yalvarmak ve tehdit etmekle sınırlı olduğu iktisadi alanda da geçerli.

Bunu yakın zamanda Janet Yellen’ın Çin’e giderek ABD’nin rekabet etmek istediği üçüncü pazarlara daha az ihracat yapmaları için yalvarmasında ve ardından Tony Blinken’ın da aynı şeyi talep etmek üzere Çin’e gitmesi ama bunu daha fazla yaptırım tehdidiyle desteklemesinde görmüştük.

Ve elbette şimdi yaptırımlar geliyor ama hedeflerine ulaşamayacaklar çünkü asıl mesele Çin’in ABD’ye araç ihracatı değil, ABD araçlarının üçüncü pazarlarda rekabet edememesi ve bu da ABD’nin yaptırım alanının dışında kalan bir şey. Dolayısıyla Amerikan yaptırım sisteminin parçalandığına şahit oluyoruz. Hala ağırlığı var ama küresel Güney’de giderek daha az ağırlık taşıyor ve bu ülkeler, ilk kez alternatif yollara yönelmek için özgürleşiyor. Bu epey yeni bir durum ve hem ABD hem de AB buna hiç hazırlıklı değil ve 500 yıllık Batı dominasyonu sona ermek üzere.

Arjantin’deki Javier Milei fenomeninden de bahsetmek isterim. Dünya genelinde sağ popülist ve hatta düpedüz faşist hareketlerin yükselişinin küresel ekonominin finansallaşmasıyla ne ilgisi var? Bu yükseliş bir anomali mi yoksa egemen sınıflar tarafından kasıtlı olarak tertip edilen bir sürecin parçası mı?

Milei, Arjantin’deki ekonomik sorunlarından istifade etmeyi başardı ki bu sorunlar haddinden fazlaydı. “Faşist” kelimesi konusunda dikkatli olurum zira bu tür bir devlet örgütlenmesini hedeflediği bana pek açık gelmiyor. Bana göre Milei, ekonominin ne olduğuna dair çılgınca bir söylemle —ki bu da benim gördüğüm kadarıyla iktisadi gerçekliğe dair tamamen çarpıtılmış bir görüş— insanların gönlünü kazanan Margret Thatcher’ın aşırıya kaçmış bir biçimi.

Arjantin açısından yeterince ironik bir şekilde, politikaları büyük ihtimalle vaat ettiklerinin tam tersini üretecek ve ülkeyi sadece ABD’nin kurtarabileceği [Arjantin’in dış borcunun çoğu Amerikan doları cinsinden olduğu için] mali krizin daha da derinlerine sürükleyecek ve bu da Arjantin ekonomisini ABD’ye [eskisinden daha da fazla] teslim edecektir. Bu 1990’dan sonra Rusya’da yaşananları bir hayli andırıyor.

Ancak adil olmak gerekirse, durumun böyle olup olmayacağını bekleyip görmemiz gerekiyor. Arjantin’in egemen para biriminden vazgeçip “dolarizasyona” [ya da bunun daha yumuşak bir biçimine] gitmesinin Arjantin açısından faydalı olacağı bir senaryo göremiyorum. Ekonominiz üzerinde herhangi bir etkiye sahip olmak için egemen ve işleyen bir para birimine ihtiyacınız var, bu nedenle Milei’nin politikaları bence Arjantin’in politik ekonomisi için intihar niteliğinde.

Fakat haklısınız, bu süreç Arjantin’de zaten Amerikan şirketlerine sıkı sıkıya bağlı olan ve ülkenin kalan milli varlıklarını satan ya da onları kontrol etmek için aracı olarak işlev gören nispeten dar bir elite fayda sağlayacaktır. Bunu Guatemala ve hatta Haiti’deki örneklerde de görüyoruz; çok çok küçük elitler Florida’da yaşıyor, çalışıyor ve çocuk sahibi oluyorlar ama yine de kendi ülkelerindeki zenginliğin büyük bir kısmını kontrol ediyorlar ve en tepede daha fazla kar sağlayabilecekleri sürece ülkelerine karşı her türlü ekonomik zorlamayı ilk alkışlayanlar onlar oluyor. Bu kapitalizmin en çirkin hali ama yine de zayıf Batı ekonomilerinde bu şekilde işliyor.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

“Ukrayna’ya 1 trilyon dolar gönderin, yine de savaşın sonucunu değiştirmeyecek!”

Yayınlanma

Emekli CIA analisti Larry C. Johnson, Filistin-İsrail savaşından ABD’nin Ukrayna’ya yardım paketine ve Batı’nın Rusya’ya karşı tutumuna kadar diplomasiyi meşgul eden konularda açıklamalarda bulundu.

Emekli CIA analisti olan Larry C. Johnson, ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki terörle mücadele ofisi başkan yardımcılığı da yaptı. Terör, uçuş güvenliği kriz ve risk yönetimi konularında uzmanlığı olan Johnson, CIA’de çalıştığı dönemde iki üstün hizmet madalyası kazandı. Temmuz 1996’da Viyana’daki terörle mücadele konferansında ABD’yi temsil etti. 1988 Pan am 103 uçağına yapılan terör saldırısının soruşturmasında yer aldı. Hükümetlere ve şirketlere kara para aklama ve terör tehditleri konusunda danışmanlık sağlayan Berg Associates isimli bir şirket kurdu.

Nisan 2024’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Kuzey Akımı 2 boru hattına yapılan saldırıyla ilgili bir konuşma yapan Johnson, ABC, NBC, Fox News ve CNN gibi büyük medya kuruluşlarında terör olaylarıyla ilgili yorumlar da yaptı.

Emekli CIA analisti Larry C. Johnson, Filistin-İsrail savaşı, İsrail’in geleceği, ABD’nin Ukrayna’ya yardım paketi ve Batı’nın Rusya’ya karşı tutumlarına dair Harici’nin sorularını yanıtladı.

‘İsrail akıl dışı davranan aşırı Siyonistlerin eline geçmiş durumda’

  • Uluslararası toplumda ciddi bir baskı oluştu, özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi İsrail’e Gazze’de ateşkes yapması için baskı yapıyor. Hamas ateşkes anlaşmasını kabul etti ama hemen ardından, hatta belki birkaç saat sonra İsrail, Refah’a saldırmaya başladı. Peki İsrail’in ne tür sonuçlarla karşılaşacağını düşünüyorsunuz?

Özellikle Orta Doğu’daki Arap ve Müslüman ülkeler bir araya gelerek bu artık duracak demedikçe herhangi bir şeyle karşılaşacaklarını sanmıyorum. Biliyorsunuz, Türkiye sonunda İsrail’le ticareti askıya aldı… Buna petrol de dahil mi bilmiyorum. Eğer petrol hâlâ Türkiye üzerinden İsrail’e akıyorsa, Türkiye bu anlamda Filistinlilerin öldürülmesine olanak sağlıyor demektir. İsrailliler kadar bu da suça ortaklık. Aynı şey Ürdün’le, Suudi Arabistan’la, Mısır’la da geçerli. Arkanıza yaslanıp öfkenizi dile getirmek başka bir şey ama etkili bir şekilde bir araya gelerek “bakın buna izin verilemez” demek ve Suriye’yi ve Lübnan’ı da işin içine katmamak başka.

Gerçekte, bu noktaya kadar, Filistin halkı adına ayağa kalkıp savaşan tek ülke Yemen ve Husiler’dir. Herkes iyi bir mücadeleden bahsediyor ama pek bir şey yapmıyor. Bilirsiniz, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nihayet öne çıkıp bir şeyler yapması için Türkiye’de bir seçimi kaybetmesi gerekti, üstelik o konuşmakta çok iyidir. Peki icraata ne dersiniz?

Bence insanların İsrail’in müzakere yoluyla bir çözüm aramadığını anlaması gerekiyor. Müzakere yoluyla bir çözüme ulaşmanın tek yolu, İsrail’in mevcut direnişinin tehdit altında olmasıdır. Çünkü İsrail’in Filistinlileri Gazze’den yok etme niyeti var. Onları zorla dışarı atacaklar. Batı Şeria’da da durum aynı. BM’nin tüm kararlarına rağmen, yasadışı işgal olduğu yönündeki tüm suçlamalara rağmen İsrail, akıl dışı olan bu aşırı Siyonistlerin eline geçmiş durumda. Tarih boyunca acımasız otoriterlerde gördüğümüz zihniyetin aynısı bunlar. Bu yüzden müzakere edilmiş bir çıkış yolu aramıyorlar. Yani Hamas askeri olarak galip gelemediği sürece ki bunu yapabileceklerini sanmıyorum çünkü hava güçleri ve hava savunma sistemleri yok, sahip oldukları tek şey küçük silahlar ve bazı tanksavar güdümlü füzeler, belki de birkaç roket daha ateşlenebilecek füzeler var ama bunlar aslında önemli değil. Dışarıdan müdahale gerekecek. Şimdi Biden yönetiminin güya İsrail’e silah sevkiyatını askıya aldığına dair bir rapor var ama bunu bir ceza olarak ya da İsrail’in yaptıklarından duyulan hoşnutsuzluğu ifade etmenin bir yolu olarak gösteriyorlar. Bu doğru olabilir ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin gönderecek silahı da kalmamış olabilir. Sonra da bu silah yokluğunu İsrail’e baskı yapmak için bir şeyler yaptıkları izlenimini yaratmak için kullanıyorlar.

‘ABD’nin Ukrayna ve İsrail için mühimmat sıkıntısı var’

  • ABD’nin İsrail’e yönelik cephanesinin tükendiğini söylüyorsunuz, ancak şu anda Ukrayna’da farklı türde bir savaşın yürütüldüğü göz önüne alındığında, ABD’nin Ukrayna’da İsrail’e faydalı olabilecek aynı türde mühimmat kullandığını düşünüyor musunuz?

Evet. Demek istediğim, bir Patriot füze bataryasından bahsediyorsanız, elinizde gerçek araçlar ve bu araçların üzerinde bulunan fırlatıcılar var, aynı zamanda bunların içinde bulunan füzeler de var. Ukrayna’ya gönderilen Patriotların büyük kısmı yok edildi. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nden Ukrayna’ya gönderilebilecek yeni Patriot bataryaları mevcut değil çünkü bunları biz yapmadık ve kimse de yapmayacak. Oturup bir fabrikaya şunu yapmaya başla diyemezsiniz. İki hafta içinde onları almayı bekleyemezsiniz. Kullanılan füzeler veya roketler için de aynı şey geçerli, o Patriot füze bataryaları fırlatıcılardan ateşleniyor. Şu anda bunların da eksikliği var.

Amerika Birleşik Devletleri’nin geçmişte Patriot sistemlerini satın alan diğer ülkelere onları alıp Ukrayna’ya göndermeleri için yalvardığını gördünüz. Tabii artık Patriot İsraillileri rahatsız etmiyor. Demir Kubbeleri var ama Demir Kubbe’de de aynı sorunu yaşıyorlar. İran’ın yeni bir saldırısı durumunda konuşlandırabilecekleri sınırsız sayıda önleme füzesi veya roketleri yok. 155 milimetrelik top mermileri, bunların ciddi bir sıkıntısı var. ABD, Ukrayna’nın ihtiyaç duyduğu şeye ayak uyduramadı ve bu, 7 Ekim’de savaşın başlamasından önceydi. Yani bu tür mühimmat sıkıntısı var. İsraillilerin bir noktada ABD’den savaş tüfekleri, otomatik tüfekler satmalarını talep ettiklerini fark ettim; bu bana mantıklı gelmiyordu çünkü İsrail silah endüstrisi oldukça iyi ve çok sayıda savaş tüfeği üretiyor. Yani, neden bunları kendinizden almıyorsunuz? Neden bir ABD ürünü almak istiyorsunuz? Bu, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne gelip bize pompalı tüfek sat demesi gibi bir şey olur. Demek istediğim, sizin yaptığınız pompalı tüfekler Amerika’nın her yerinde satılıyor.

‘Siyonist devletin varlığını sürdürmeyi hak ettiğinden emin değilim’

  • ABD’nin İsrail’i nasıl desteklediğine ve İsrail’in Refah’taki operasyonuna gelince, Hamas’ın İsrail tarafından tamamen yenilgiye uğratılabileceğini düşünüyor musunuz? Çünkü biz en az yedi ay, sekiz ay süren bir çatışma gördük. Pek çok Amerikalı uzmanın Hamas’ın İsrail tarafından mağlup edilemeyeceğine dair endişeleri var.

Evet, İsrail her Filistinliyi tamamen yok etmeye kendini adamadığı sürece askerî açıdan Hamas’ı yenilgiye uğratamaz. Nazilerin Yahudilere yaptıkları açısından İsrail’in zaten Nazilerle eşit tutulabileceğini düşünüyorum. Ve şimdi burada aynı şeyleri Filistinlilere yapan Yahudiler var ki, dürüst olalım, Tevrat’a inanıyorsanız, Kuran’a inanıyorsanız, İncil’in Eski Ahit’ine inanıyorsanız, Filistinliler ve Yahudiler uzak akrabadır… Aynı soydan geliyorlar. İbrahim’den geliyorlar. Ve işte buradalar, kardeş kardeşi öldürüyor. Bu ölümcül bir günahtır. Ama yine de İsrail bunda ısrar ediyor. Böylece bu durumdan öldürerek kurtulabileceklerini düşünüyorlar. Yapamazlar. Ve diyelim ki, bir şekilde Hamas’ın tüm gerilla saldırılarını ve isyancı saldırılarını tamamen durdurmayı başarmış olsalar bile, bu ülkelerini daha güvenli hale getirmeyecek çünkü hala Hizbullah var. İsrail’in askerî açıdan Hizbullah’ı yenebilecek kadar güçlü olduğunu düşünmüyorum. Hamas başka bir mesele çünkü Hamas, her ne kadar eğitimli savaşçıları olsa da aslında bir ordu olarak organize değil. Ve şunu da kabul edelim ki, Hamas’ın ilk başlangıç ​​tarihi olan 1979’a kadar uzanan tüm tarihi boyunca, herhangi bir çatışmada bu kadar çok Filistinlinin öldürüldüğünü hiç duymamışlardı. İsrail, Filistinlileri benzeri görülmemiş bir düzeyde katlediyor. Biliyorsunuz sayı 40.000’e yaklaşıyor. Özellikle mide bulandırıcı olan ise yakılan, parçalara ayrılan ve vurulan çocuklar. İsrail’in bu tavrını tamamen iğrenç buluyorum. Biliyorsunuz, eğer bana iki yıl önce sormuş olsaydınız, muhtemelen İsrail’i desteklediğimi söylerdim.

Geldikleri noktanın insanlık adına bir utanç olduğunu düşünüyorum. Siyonist devletin insan hayatını hiçe sayarak hareket etmesi nedeniyle varlığını sürdürmeyi hak ettiğinden bile emin değilim. Ve onlar Hamas’ın berbat, korkunç bir terörist grup olduğunu söylediklerinde aslında gidip rakamlara baktım. Rakamlar çok üzücü bir hikâye anlatıyor. 2000’den Nisan 2024’e kadar Hamas’ın terörist saldırıları en fazla 1455 İsrailliyi öldürdü; bunların çoğunluğu Filistinlilere saldıran askerler, polisler ve yerleşimcilerdi. Tabii bunlar silahsız insanlar değildi. 24 yıl boyunca yılda 60 kişi demek bu. İsrail’in şimdi yaptığına bakın, 40.000 ölü erkek, kadın ve çocuğa yaklaşıyoruz. Ölen çocukların sayısı ise 15.000’i aştı. Bu bir dehşettir ve buna izin verilmemelidir.

Ama yine de görüyoruz, gördük, bunu daha önce de gördük. Ruanda’da Hutular ve Tutsiler birbirlerini öldürürken dünya sessiz kaldı. Yahudiler Naziler tarafından katledildiğinde dünya yine sessiz kaldı. Ve şimdi bu durum Filistinlilere de yapılıyor ve orada burada bazı protestolar oluyor. Belki de tek umut, dünya çapında yeterince öğrenci protestosunun olması ve bunların hükümetler üzerinde, sonunda onları aksi yönde hareket etmeye zorlayacak kadar baskı oluşturmasıdır. İsrail’in Filistinlileri öldürmeye devam edeceğini düşünüyorum.

‘Hamas, bir ulusal kurtuluş örgütüdür’

  • İki yıl önce size İsrail’in durumunu sorsaydım. Ülkenin destekçisi olacağınızı söylüyorsunuz. Peki bu İsrail’in Gazze’de ilk katliamı mı? Yani bunu zaten pek çok kez yapmadılar mı?

Bu ölçekte değil. Bu aslında her üç ayda bir dışarı çıkıp iki veya üç silahsız insanı vurmak demek. Yani bu çok çirkin. Normalleştirmek istemiyorum ama bu katlanılabilir hale gelir. Böyle durumları belki sadece bir sapkınlık olarak açıklayabilirsiniz. Kontrolden çıkan birkaç asker ya da belirli bir birlikti. Ama şimdi son yedi aydır görüyoruz ki, farklı bir şey var. Bu İsrailliler açısından bir hastalıktır, psikolojik bir hastalıktır. Başlangıç ​​olarak Filistinlileri insan olarak görmüyorlar. Onları, üzerine basılması gereken, öldürülmesi, yok edilmesi gereken insanlık dışı varlıklar, hamam böcekleri olarak görüyorlar. Ve birçok İsraillinin hem hükümet içindeki hem de hükümet dışı yetkililerin, her Filistinlinin bir Hamas savaşçısı olduğunu söylediğini duydunuz. Üç aylık bebekler Hamas savaşçılarıdır.

Ve baktığınızda bu dilimiz hakkında ilginç şeylerden biri: IŞİD ya da El Kaide gibi davrandıklarını ima ederek, onların bir terörist grup olduğunu söyleriz. IŞİD ve El Kaide, uluslararası terör örgütü olarak adlandıracağım iki örgüt; bu da onların belirli bir coğrafi bölgenin dışında operasyonlar yürütmeyi arzuladıkları anlamına geliyordu ve saldırı gerçekleştirebilecek kadar uluslararası bir örgütlenmeye sahiptiler. Ama Hamas öyle değil. Hamas ulusal bir kurtuluş örgütüdür. Müslüman Kardeşler’e bağlı değiller, her ne kadar İslam’a bağlı olsalar da hatırladığım kadarıyla, Filistin’de yaşamak için İslam’a geçmeniz gerektiği konusunda ısrar eden İslamcı radikaller değiller. Dolayısıyla Hamas, medyanın popüler uluslararası İslamcı terörist tasvirinden farklı bir meseledir. Ve son dönemde gördüğümüz gibi, neredeyse 20 yıla yaklaşırken IŞİD Şii Müslümanlara saldırıyor. Ve biliyorsunuz, IŞİD’in en büyük hedeflerinden biri İran’dı ve bu da kısmen Batı’nın neden IŞİD’in destekçisi olarak görülebileceğini açıklıyor çünkü Batılılar IŞİD’i İran’a saldırmak için bir araç olarak görüyorlar. Ve IŞİD’in motivasyonu tamamen İslam’ı bozmak, yani İslam’ın ilkelerini ve ilkelerini ihlal etmektir.

‘ABD’nin Ukrayna yardım paketi savaşın sonucunu değiştirmeyecek’

  • Savaşın başladığı 2022’den bu yana Batılı analistlerin Rusya’nın cephanesinin çok yakında tükeneceği yönünde yorumlarını gördük ve duyduk. Mermileri bitecek, mekanize araçları bitecek ve çöküş çok yakında ifadeleri sıkça kullanılmıştı. Öte yandan Rus analistlerde de benzer bir düşünce hakimdi. Ukrayna’nın şimdiye kadar gösterdiği direnişi göstermesini beklemiyorlardı. Şimdi ABD Kongresi’nden 60 milyar dolarlık bir paket geçti., CIA direktörü Bay Burns, bunun Ukrayna’nın 2025’e kadar hayatta kalmasına yardımcı olacağını söyledi. Peki Ukrayna’daki savaş alanındaki durumu nasıl analiz ediyorsunuz?

Hayır, Burns yanılıyor. Ukrayna’nın yaz sonundan ağustos ayına kadar hayatta kalabileceği için şanslı olacağını düşünüyorum. 60 milyar dolar gönder. Lanet olsun, onlara 300 milyar gönder. Onlara bir trilyon dolar gönderin. Bu savaşın sonucunu değiştirmeyecek çünkü biliyor musun? Bir trilyon dolarla yeni bir asker satın alamazsınız. Ya da belki bir yerden bir paralı asker satın alabilirsin, tamam, askere yazılacağım, bana 2 milyon dolar söz ver, gelip senin için savaşacağım diyecek kadar aptal birini. Ve sonra da cephede harcanıp gidecekler. Rusya sonuçta hala Rusya. Yaptıklarında hata yapmadılar. Bunu, başlangıçta Ukrayna’yı müzakere masasına getirmeye yetecek bir kuvvet oluşturacağımız ve müzakere yoluyla bir anlaşmaya varacağımız varsayımıyla ilerlediklerini düşünüyorum.

Aslında bu strateji işe yaradı çünkü hatırlayacağınız gibi Türkiye’deki barış müzakereleri, sanırım Ankara’da gerçekleşti ve başarılı oldu. Ruslar ve Ukraynalılar ilk anlaşmaya vardılar. Ana hatların hâlâ üzerinde çalışılması gerekiyordu. Ayrıntıların üzerinde çalışılması gerekiyordu ama ilk başta bir anlaşmaya varacaklardı. Ama sonra Lloyd Austin, Savunma Bakanı Anthony Blinken, Joe Biden ve sonra da Boris Johnson bu karışıma dahil oldu ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’yi anlaşmadan çekilmeye ikna etti. Tam o gün, sanırım 31 Mart’tı, Başkan Putin Rus ordusuna geri çekilme emri verdi.

Unutmayın, yaklaşık 40 kilometrelik tank konvoyları, zırhlı konvoyları vardı. Aslında Kiev’in kuzey kısmını işgal ettiler. Putin iyi niyetin bir işareti olarak geri çekilmelerini emretti. Bu müzakerelerin doğru yönde ilerlediğini göstermek için iki gün sonra 1 Nisan’da geri çekildiler. 2 Nisan’da Bucha’da bir grup Ukraynalı sivilin öldürüldüğü ve cesetlerin sokaklara atıldığı zulmü gördük. Batı ise aceleyle Rusya’yı suçladı. Bu bir Rus savaş suçuydu dediler. Aslında bu bir yalandı. Bu koca bir yalandı çünkü Rus kuvvetleri günler önce çekilmişti. O insanlar öldü. Ukrayna güçleri tarafından öldürüldüler. Bu, Rusya’yı karalamak ve Ukrayna’nın gücünü artırmak için tasarlanmış, Batı destekli bir istihbarat operasyonuydu. Ruslar daha sonra yıpratma savaşı dediğimiz şeye geçtiler. Onların stratejisi yıpratma stratejisiydi, bu da bölgeyi korumak için savaşmadığınız anlamına geliyor. Diğer tarafta mümkün olduğu kadar çok kayıp vermek için savaşıyorsunuz.

Taktiksel olarak çekilmeniz gerekiyorsa taktiksel olarak çekilirsiniz. Orada oturup kuma bir çizgi çekmeyeceksiniz. “Ne pahasına olursa olsun bu bölgeyi elimizde tutmalı ve mümkün olduğunca çok adam kaybetmeliyiz” dememelisiniz. İşte bu yüzden çekildiler, önce Kharkiv’den çekildiler, sonra da Kherson’da Dinyeper nehrinin batı kıyısında oturan birlikler ve o sırada General Surovikin onların geri çekilmesini emretti. Tabii ki, Shoigu veya Gerasimov’la genelkurmay başkanının izniyle geri çekilme emrini verdi. Bunun üzerine Ruslar nehrin doğu yakasına gelip mevzilerini alıyorlar. Bu arada üç savunma hattı inşa ediyorlar. Sanırım ne olacağına dair oldukça iyi bir fikirleri var. İşte tam bu noktada Batı, tüm bu süreç boyunca Rusya’nın askeri kabiliyetine dair hiçbir anlayışa sahip değildi. Batı, 1990’lı yıllara dayanan, yanlış varsayımlara dayalı bir anlatının içine hapsolmuştu. Ve bazı durumlarda, sanırım Rusları hala Sovyet komünistleri olarak nitelendirdiler ki bu tamamen saçmalık. İşte her şey burada. Ah, Rusların füzeleri bitiyordu.

Görünüşe Batı’daki hiç kimse dünyadaki tüm ülkeler arasında uranyum, alüminyum, domuz demiri, demir cevheri, gaz, petrol gibi doğal kaynaklar bakımından bir numaralı ülkenin Rusya olduğunu fark edemedi. Nikel, nadir mineraller, bilirsiniz, listeyi aşağıya doğru inersiniz. Rusya’nın hayatta kalabilmesi, sanayiyi sürdürebilmesi için kendi madenleri yeterli, ihtiyaç duyduğu şeyleri üretmek için başka bir yere gitmesine gerek yok. Batı, Rusya’nın Batı gibi endüstriyel kapasitesini yok etmediğini gördü. Batı ihtiyaçlarının çoğunu Asya’ya, Güney Amerika ve Meksika’ya gönderdi. Ve böylece Rusya birdenbire bir düğmeye basıp sanayisini harekete geçirebildi ve birdenbire füzeler, roketler, top namluları, toplar, tanklar, uçaklar üretmeye başladılar. Bilirsiniz, insanlar Çin’in çok büyük bir sanayi devi olduğundan bahsediyor. Evet doğru. Ancak Çin kendi ticari uçağını üretemiyor, Rusya üretiyor. Rusya, Rusya’nın etrafında uçacak ve %100 Rus parçalarıyla inşa edilmiş ticari uçak üretebilir ve üretti. Yani Batı Rusya’nın zayıf bir taraf olmadığını anlamada başarısız oldu. Eski senatör John McCain, Rusya’yı bir ülke ya da ülke görünümüne bürünmüş bir benzin istasyonu olarak tanımlamıştı. Sadece aptal. Aptal ve kibirli. Ama o öyleydi, aptal ve kibirli.

‘Almanya ABD ona ne yapmasını söylerse onu yapacak’

  • Geçen günlerde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bir konuşma yaptınız. Kuzey Akımı boru hattına yapılan saldırıdan bahsettiniz ve durum açıkça tüm dünyada tartışılan bir konuydu. Gördüğümüz kadarıyla, ABD ne kadar Ukrayna’yı parmakla gösterse de bu konuyla ilgili küresel fikir birliği, ABD’nin sorumlu olduğu yönünde. Ancak operasyonun kapsamı göz önüne alındığında Ukrayna’nın bunu başarması beklenmiyor. Yani Almanya bu tartışmanın merkezinde ama aslında konuyu halının altına süpürüyorlar. Konu hakkında konuşmaktan hiç keyif almıyorlar. Ancak kapalı kapılar ardında Alman karar vericilerin konuyu ABD ile ilişkilerini yeniden gözden geçirmek için bir neden olarak gördüğünü düşünüyor musunuz?

Hayır, talihsiz olan da bu. Amerika Birleşik Devletleri’nin kurbanı oldular ve bu konuda hiçbir şey yapmıyorlar. Birine benim için Olaf Scholz’u boynunda bir tasma ve Joe Biden’ın elinde bir köpek tasması ile gösteren siyasi bir karikatür yaptırmaya çalışıyordum, çünkü öyleydi. Onlar tasmanın ucundaki bir köpek ve sahibi ABD onları nereye sürüklemek isterse oraya gidecekler. ABD onlara ne yapmalarını söylerse onu yapacaklar. Biz onlara yemelerini söylediğimiz şeyleri yiyecekler. Biliyorsunuz bu bir ülke için aşağılanmadır. Bunda onur yok. Ama bunun kendilerine yapılmasına izin veriyorlar. Hangi sebeple bilmiyorum. Çünkü Almanya’ya yapılan bu saldırının ekonomik sonuçları derin oldu. Almanya sözde uluslararası kurallara dayalı düzeni koruma konusunda ısrarcı değil. Mesela Türkiye’den kaç tane boru hattı geçiyor biliyor musunuz? En az üç, belki daha fazla olduğunu düşünüyorum. Birisi boru hatlarınızdan birini havaya uçurursa, arkanıza yaslanıp “Bunu kimin yaptığını bilmiyorum dostum” mu diyeceksiniz. Bu korkunç. Siz de haklı olarak öfkelenirsiniz ve bunu kimin yaptığını bulmak ve bunu yapanlardan hesap sormak istersiniz.

Nord Stream’de göremediğimiz şey de bu. Yani batıdaki çılgınlar bununla Rusya’ya zarar vereceğimizi sandılar. Boru hattını havaya uçuruyorlar. Yani boru hattının tamamı Rusya’nın Avrupa’ya ucuz gaz sağlayabileceği bir dağıtım mekanizmasıdır. Boru hattı artık orada değil. Rusya gazı hâlâ topraktan üretiyor. Sadece farklı şekillerde göndermeleri gerekiyor. Bu da nakliyeyi yapan kişilerin daha fazla para kazandıkları için zenginleşecekleri anlamına geliyor. Ve hattın sonundaki tüketiciler, ulaşım maliyetleri arttığı için daha fazla ödeyecekler. Bu ileri düzey matematik yapmak zorunda kalmaya benzemiyor. Bu basit toplama ve çıkarma işleminin bir parçasıdır. Ve bu anlamda, Rusya’ya ekonomik olarak zarar vermedi ama sadece Almanya’ya değil, tüm Avrupa’ya zarar verdi çünkü gaza daha fazla para ödüyorlar. Ve fiyatlar yükseldiğinde, bu durum tedarik hattını etkiliyor, işleri etkiliyor. Almanya’da kapanan ve ülke dışına taşınan çok sayıda fabrikanız oldu. Asıl şok edici olan Almanların bunu kabul etmeye bu kadar istekli olmaları. Biliyor musun, bu gerçekten utanç verici.

‘Herkes aklını mı kaçırdı? Tayvan bir ülke değil, Çin’in parçasıdır!’

  • Avrupa’nın ABD ne isterse yaptığını söylediniz. Çin devlet başkanı Bay Xi Jinping Avrupa’ya bir gezi düzenledi. Çin’in Tayvan meselesiyle ilgili de beklentileri var. ABD’nin Çin’den ekonomik olarak kopmak istediğini biliyoruz. Kendi çıkarları da göz önünde bulundurulduğunda Avrupa’nın bu kopuşta ABD’yi takip edeceğini düşünüyor musunuz?

Herkes aklını mı kaçırdı? Alzheimer hastalarının hafızası mı kalmadı? Tayvan Çin’in bir parçasıdır. ABD’nin 1972’de desteklemeyi kabul ettiği tek Çin politikası buydu. Bunun sonucunda Tayvan artık Birleşmiş Milletler’de masaya oturabilecek bir ülke olarak tanınmıyordu. Tayvan bir ülke değil Çin’in bir parçasıdır. Bunu kabul etmek zorundalar. Ya da Batı hayır demek isterse “artık bunu kabul etmeyeceğiz.” “Çin’le savaşa girmek istiyoruz” mu diyorsunuz? Tamam, devam edin. Gerçek şu ki Çin, dünyayı fethetmeye hevesli emperyal bir güç olarak gösterilmeye devam ediliyor. Son 45 yılda kendi sınırları dışında yürüttükleri tek askeri operasyon Vietnam’a saldırıydı o zaman da Vietnam Kamboçya’ya saldırıyordu. Yani Çin, Fransızlar gibi, Amerikalılar gibi, İngilizler gibi Afrika’da, Sahel’de Çin askeri üsleri kurarak dünyayı dolaşan saldırgan bir seferi askeri güç olmadı, yani sömürgeci sorunu olan Batı’dır Çin değil.

Çin’in Avrupa ziyareti, birincisi, Macron’la konuşmak, Macron’u tekrar gemiye alıp Avrupalıları Rusya ile ciddi bir müzakere başlatmaya ikna edecek bir şeyler yapıp yapamayacağımızı görmek amacıyla gerçekleşiyor. Ama sonra Macarlar ve Hırvatlarla buluştu. Temelde Rusların yanında yer aldılar. Sanırım bir nevi bu devletlere, Rusya’nın tutumuna verdikleri destek nedeniyle Avrupa kıtası içinde kendinizi izole edilmiş hissedebilecekleri için güvence sağlıyor. Sanırım gönderdiği mesajlardan biri bu. Bence Tayvan’la ilgili ortaya çıkan bu histerinin çoğu, Batı’nın bir düşman yaratma ihtiyacından kaynaklanıyor; böylece ABD’nin yılda bir trilyon dolara yaklaşan savunma bütçesini haklı gösterebilirler. Bence geriye dönüp gerçeklerle yüzleşelim. Biz anlaştık, ulusumuzun liderleri 52 yıl önce Tayvan’ın Çin’in bir parçası olduğu konusunda hemfikirdi. Dolayısıyla tek Çin politikası. Anlaşmalara uyalım.

‘Birleşik Krallık solan bir güç.’

  • Bildiğimiz gibi Süveyş krizinden bu yana küresel sahnede nüfuz açısından Birleşik Krallık’ın ABD’nin ardından ikinci sırada yer aldığını görüyoruz. Ancak Birleşik Krallık’ın küresel siyaseti etkileme konusunda göründüğünden çok daha güçlü olduğu iddiası hep dile getiriliyor. Suriye iç savaşıyla birlikte Rusya ile İngiltere arasında ciddi bir istihbarat savaşı gördük. Ve şimdi Ukrayna’da, Ukrayna operasyonlarının istihbarat alanında CIA’den çok MI6 ile bağlantılı olduğuna dair raporlar bile var. Peki Londra’daki ekonomik gücü ve MI6 nüfuzu ile Birleşik Krallık’ın dünya çapında düşündüğümüzden çok daha fazla etkiye sahip olduğu fikirlerine katılıyor musunuz?

Benim görüşüme göre İngilizler, pis, küçük bir Chihuahua’ya, küçük minnacık bir köpeğe benziyor. Gerçekten huysuz, kimseyle anlaşamıyor ve konu söz konusu olduğunda gerçekten ilgisiz, bilirsiniz, bazı kargaşaları yaratma yeteneğine sahip. İngilizler hâlâ kendilerini küresel sömürgeci güç olarak görüyorlar. Artık değiller. Bir şakadan ibaretler. Donanmaları uçak gemilerini bile çalıştıramıyor. Mayın tarama gemilerinden biri başka bir mayın tarama gemisine çarptı. Biliyor musun, araba kullanmayı bile bilmiyorlar. Artık teknelerini, gemilerini nasıl satacaklarını bilmiyorlar. Zamanında kendisini küresel bir deniz gücü olarak kabul ettiren ülke. Burada Rusya’ya saldırmak ve onu kışkırtmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bunu hiçbir kontrol duygusu olmadan yapıyorlar. Ama çok fazla güçleri yok. Ekonomik bir güç değiller. Son baktığımda GSYH açısından dünyada ilk 10’da bile değillerdi. Birleşik Krallık solan bir güç. Ve solan tüm güçler gibi onlar da debeleniyorlar. Birilerini yakalayıp yanlarına çekebilirler ama Britanya durumu tersine çeviremeyecek. 70.000 kişilik bir orduları var. Bu hiçbir şey değil. Tankları, sanırım askeri güçlerinin en iyi göstergesi, rakip tanklarından biri çamura batmıştı, bilirsiniz, dışarı çıktı, çamura battı. Çıkaramadılar. Bu Britanya’yı anlatıyor. Bu yüzden Ukraynalılara karşı çok agresif olacaklarından şüphem yok ama biliyorsunuz, çeklerin çoğunu onlar yazmıyorlar. Her zaman prensibe inanın. Para konuşur, biliyorsun veya altın kural altına sahip olanlar kuralları koyar. Ve bu durumda ABD altın kuralın kralıdır. Paranın büyük kısmını biz sağlıyoruz. Ukraynalılar İngilizleri dinlemeden önce bizi dinleyecekler, çünkü biz daha iyi para ödüyoruz.

‘MI6’in ve CIA’in devrinin geçtiğini düşünüyorum’

  • Evet ama onların istihbaratı ne olacak? Etki açısından onların istihbaratının CIA ile aynı seviyede olduğunu düşünüyor musunuz?

MI6 ve CIA genellikle açık kaynak istihbaratı kullanır. İnsan kaynağı istihbaratı genellikle saçmalıktır. Yapmıyorlar. Her iki tarafın da Rus hükümeti ve Rus ordusu içinde iyi bir nüfuzu veya varlığı yok. Ve bunun nedeni oldukça basit. Rusya’da aklı başında kim İngilizler ya da Amerikalılar adına casusluk yapmak için hayatını riske atmak ister ki? Hiç mantıklı değil. Her iki ülke de pek çok açıdan Rusya’dan daha az özgürlüğe sahip. Her iki taraf da siyasi muhaliflere yönelik siyasi zulümle meşgul; Rusya’yı sık sık bunu yapmakla suçluyorlar. Yani biliyorsunuz, Britanya gibi. Britanya da bir nevi polis devletidir. Kürtaj kliniğinin önünde dua ettiğiniz için tutuklanabilirsiniz. Dua etmek, yüksek sesle bile konuşmamak, sessizce dua etmek. Düşünce suçundan tutuklanıyorsun. Üst düzey Rus yetkililer bu şekilde kendilerini riske atacaklar. Yani istihbarat açısından bakıldığında, CIA ve MI6’in büyük ölçüde önemsizler. Kötü niyetle etkili oldukları nokta, Ukraynalıların Rusya içindeki hedeflerine karşı saldırılar düzenledikleri gizli eylemler planlamasına yardımcı olmaktır. Bunlar yine savaşı değiştirmiyor. Yaptıkları tek şey Rusları fena halde kızdırmak ve Rusların Ukraynalıları yok etme konusunda daha kararlı olmalarını sağlamak. Ama MI6’in ve CIA’in devrinin geçtiğini düşünüyorum.

‘Trump gelirse Ukrayna savaşını bitirir.’

  • Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşan seçimlerle ilgili. Gazze’de savaş devam ederken Biden yönetiminin anketlerinin her zamankinden daha düşük gittiğini gördük. Dolayısıyla dünyada Donald Trump’ın Kasım seçimlerinde geri dönüş yapacağı yönünde genel bir beklenti var. Peki olası yeni bir Trump yönetiminde ABD’nin dış politikası için ne öngörüyorsunuz? İsrail’le ilişkilerinin değişeceğini, güçleneceğini düşünüyor musunuz? Sizce Trump Ukrayna’daki savaşı bir günde bitirmek için söz verdiği şeyi yapacak mı?

Evet, Ukrayna’daki savaşı bitireceğini düşünüyorum. NATO’nun çok güçlü bir şekilde yeniden değerlendirilmesi için baskı yapacağını düşünüyorum. Ancak İsrail politikasının pek değişeceğini düşünmüyorum. Belki farklı bir bakış açısı getirecektir. Mesela Türkiye’yle, Ürdün’le, Suudi Arabistan’la, Mısır’la müzakereler yapmaya daha istekli olacak ve nasıl bir çözüm bulunabileceğini görmeye çalışacak. Netanyahu’nun hayranı değil, bu da Netanyahu’nun muhtemelen o noktada terk edilip gideceği anlamına geliyor. Ancak İsraillilerin çoğunluğu hâlâ Netanyahu’nun izlediği temel politikaları destekliyor. Dolayısıyla Trump gelse bile ABD’nin İsrail politikasında pek bir değişiklik olacağını görmüyorum. Aksine, Cumhuriyetçiler İsrail’in, Siyonist hareketin Demokratlara göre daha cesur destekçileridir. İsrail’i Cumhuriyetçilerle aynı coşkuyla desteklemekte tereddüt eden Demokratların sayısı daha fazla. Çin’e yönelik politikada bir değişiklik göreceğinizi düşünüyorum. Daha az hakaret edici olacaktır. ABD’nin şu anda yaptığı şey Çinlilere hakaret etmek. Çin bundan bıktı ve yoruldu. “Bize bu şekilde davranılmayacak” diyorlar.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English