Ortadoğu
“Statükoya geri dönülmeyecek”

Hamas’ın İsrail’e karşı cumartesi günü başlattığı Aksa Tufanı Operasyonu’nun yankıları sürüyor. Hamas’ın en büyük ve koordineli operasyonunun yarattığı şok etkisini üzerinden atamayan ve alelacele savaş ilan eden İsrail, Gazze’yi tamamen abluka altına alıyor. İsrail Savunma Bakanı Gallant, ‘Gazze’ye elektrik, gıda ve akaryakıt yok’ dedi. İsrail Enerji Bakanı Israel Katz, Gazze’nin suyunu da kestiklerini duyurdu.
Peki Hamas, bu operasyonu neden şimdi başlattı, çatışmalar bölgesel bir savaşa dönüşebilir mi? Dr. Selim Sezer, Aksa Tufanı operasyonunu Harici’ye değerlendirirken Türkiye’de İsrail’in Filistinlilere yönelik eylemlerini meşrulaştırmaya varan propagandaları da çürütüyor.
“Yom Kippur Savaşı’nın ellinci yıldönümüne denk gelmesi tesadüf gibi görünmüyor”
-Hamas, bu operasyonu neden başlattı ve tam olarak neyi hedefliyor? Neden şimdi?
Bu soruya net bir yanıt vermemizi sağlayacak verilere henüz sahip değiliz. Ancak en azından, bu sürecin kısa zamanda sona ermeyeceğini ve bir noktada sonlandığı zaman da 7 Ekim 2023 öncesi statükoya geri dönülmeyeceğini söyleyebiliriz.
Tanık olduğumuz sürecin 1948’den beri bir muadili bulunmuyor. 75 yıllık “Filistin-İsrail çatışması” tarihinde buna en fazla benzeyen süreç, Mısır ve Suriye’nin 1967’de kaybettikleri topraklarını geri almak için İsrail’e sürpriz bir saldırı düzenlediği, 6 Ekim 1973’te başlayan Yom Kippur Savaşı’dır. Aksa Tufanı operasyonunun da – bir günlük farkı saymazsak – Yom Kippur Savaşı’nın ellinci yıldönümüne denk gelmesi tesadüf gibi görünmüyor.
Hamas’ın bu operasyonu başlangıçta “yarma harekâtı” olarak da tanımlanan, 18 yıllık Gazze ablukasını kırma ve çok sayıda kişiyi esir alarak İsrail’i bir esir takasına zorlama amaçlı bir operasyon gibi görünüyordu. Ancak Sderot’tan başlayarak pek çok yerleşim alanının kontrolü de Filistinli militanların eline geçti. Hatta militanların hareket yönüne bakarsak Batı Şeria’ya doğru ilerledikleri gibi bir izlenim ediniyoruz. Amaç, Gazze ve Batı Şeria’yı birbirine bağlayan bir koridor oluşturmak olabilir.
Sahadaki bu gelişmelerin dışında temel siyasi amacın, Arap devletleri tarafından gündemden düşürülen ve iradeleri dikkate alınmayan Filistinlilerin iradesini ortaya koymak, 18 yıllık ablukaya ve yarım asırdan uzun işgale ilk kez saldırı yoluyla karşı çıkmak olduğunu söyleyebiliriz. Aynı zamanda 1948’de kaybedilmiş bazı toprakların geri alınmaya çalışıldığı anlaşılıyor, ancak bunun kalıcı sonuçlar getirebileceğinden emin değilim. Bununla birlikte belirttiğim üzere, her ne olursa olsun bu savaştan sonra statüko değişecektir.
“Hamas direniş eksenine geri döndü”
-Hamas, “direniş eksenine” dahil oldu diyebilir miyiz?
Hamas geçmişte de “direniş ekseni” diye adlandırılan, merkezinde İran’ın bulunduğu, ABD ve İsrail karşıtı devletler ve devlet dışı aktörler ittifakının parçasıydı. Ancak 2012 yılından sonra bu ittifaktan tedricen uzaklaştı. Suriye iç savaşında isyancılardan yana tutum alması, Siyasi Büro’nun Şam’dan Doha’ya taşınması, büyük çaplı bir politika değişikliği anlamına geliyordu.
Elbette bu politika değişimi Hamas içindeki tüm unsurların desteklediği bir pozisyon değildi. Hem siyasi kanat ile askeri kanat arasında, hem de siyasi kanadın kendi içinde önemli görüş farklılıkları vardı. Birkaç yıldır özellikle Beyrut’ta yapılan çeşitli görüşmeler, Hamas’ın İran’la ve Lübnan Hizbullah hareketiyle ilişkilerini onardığına işaret ediyordu. Bu operasyon ise kanaatimce, bu sürecin nihayete erdiğinin, Hamas’ın kesin olarak bu ittifaka geri döndüğünün göstergesidir.
“Bölgesel çatışma ihtimaller arasında”
–Sonucu şimdiden öngörmek zor ancak Hamas’ın bu operasyonu bölgedeki genel gidişatı ve dengeleri hangi yönde değiştirme potansiyeline sahip?
Her şeyden önce, başta Suudi Arabistan olmak üzere pek çok Arap devleti, İsrail’le devam eden normalleşme süreçlerini askıya almak veya en azından yavaşlatmak zorunda kalacaktır. Bunun en önemli nedeni de kendi ülkelerindeki toplumsal rahatsızlıktır. Arap devletleri ve liderleri Filistin davasını desteklemekten çoktan vazgeçmiş olsa da, bu ülkelerin halkları, özellikle şu andaki koşullar altında, yöneticilerinin İsrail’le ilişkileri iyileştirmesini istemeyecektir.
Sürecin getirebileceği muhtemel sonuçlar arasında İran’ın ve çeşitli milis gruplarının da savaşa girmesi de bulunuyor ki bu, çok daha büyük ölçekli bir bölgesel çatışmayı beraberinde getirebilir. Hizbullah, Lübnan’ın iç dengeleri ve iç siyasette yaşadığı bazı sorunlar nedeniyle çatışmaya doğrudan dahil olmayabilir, ancak kuzeydeki sınırdan bazı çatışma haberleri de alıyoruz.
Mısır, Ürdün ve Türkiye’nin çatışmaları dindirmeye ve bir ateşkes/uzlaşma zemini oluşturmaya çalışacağını tahmin ediyorum. Ancak bu oldukça zor görünüyor ve eğer bir noktada olabilecekse de en azından şu anda bunu konuşmak için çok erken.
Olasılıklardan biri de İsrail’in sınır bölgelerinde kontrolü geri alma girişiminin başarısız olması ve Gazze’yi çevreleyen bölgelerin Filistinlilerin fiili idaresi altına girmesidir. Bu da zayıf da olsa gerçek bir ihtimaldir.
Son olarak, son dönemlerde pek çok İsrailli ülkeyi terk etmeye başlamıştı. Büyük bir ihtimalle bu süreçle birlikte bu eğilim artacak, dünyanın farklı yerlerinden İsrail’e göç ise azalacaktır. Bu durum orta-uzun vadede İsrail’in demografik üstünlük politikasını riske atabilir ki bu da aslında İsrail’in taşıyıcı kolonlarından birinin çatlaması demektir.
Filistin toprakları İsrail’in eline nasıl geçti?
-Türkiye’de çokça propagandası yapıldığı için soruyorum: Filistinliler topraklarını Yahudilere mi sattı?
Bu hususta büyük bir külliyat var ve birkaç kitap ya da makale okuyan hiç kimse böyle bir iddiada bulunmayacaktır. Size olabildiğince kısa şekilde özetlemeye çalışayım. 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı devleti toprakta özel mülkiyeti getirdiği zaman başta Sursuk’lar olmak üzere, çoğu Beyrutlu olan bazı tüccarlar Filistin’de geniş tarım arazileri satın aldı. Bu kişiler, 19. Yüzyıl sonunda ve 20. yüzyıl başında Siyonistlerin bölgeye gelip toprak edinmeye çalıştığını görünce şişirilmiş fiyatlarla bu arazileri onlara satmaya başladı. Filistinli köylüler ise buna direnç gösterdi. Dirençlerinin sesi 1911 yılında Meclis-i Mebusan’a kadar ulaştı. Buna rağmen, Filistinli olmayan tüccar ve toprak ağalarının satışları devam etti. Birkaç örnekte de aşırı borçlanmış Filistinli çiftçiler, küçük arazilerini elden çıkarmak zorunda kaldı. Tabii, satılan bu araziler halen Osmanlı toprağıydı, yani satın alanlar sadece toprağı işleme hakkını elde etmiş oluyordu, siyasi açıdan sahibi ve hakimi olmuyordu.
1917 sonunda Büyük Britanya, Filistin’in kontrolünü askeri yoldan ele geçirdi. 1920 yılında Filistin’de manda yönetimi kurdu ve bu yönetim altında Filistin’e Yahudi göçlerini teşvik etti ve pek çok toprak transferi gerçekleştirdi. Buna rağmen 1947 yılına gelindiğinde Yahudilerin elinde bulunan topraklar, Filistin topraklarının sadece %8’i kadardı. 29 Kasım 1947 tarihli BM Taksim Planı ise Filistin’in %55’ini kurulacak olan Yahudi Devleti’ne vermeyi kararlaştırdı. İsrail Devleti 14 Mayıs 1948’de kuruluşunu ilan ettikten sonra taksim planının öngördüğü sınırların da ötesine geçti ve Ocak 1949’da Rodos’ta ateşkese varıldığında bölgenin %78’ini ele geçirmiş haldeydi. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda ise kalan %22’yi de işgal etti. İşte bir zamanlar Filistin toprağı olan yerlerin İsrail toprağına dönüşmesinin hikayesi budur. Yaşananların “Filistinlilerin kendi topraklarını satmasıyla” uzaktan yakından alakası yoktur.
“Sığınmacı karşıtlığı açıkça Arap karşıtlığına dönmüş durumda”
–Türkiye kamuoyunda sizce neden özellikle Hamas’ın uyguladığı şiddet üzerinde duruluyor da İsrail’in uyguladığı tecrit, şiddet ve etnik temizlik üzerinde durulmuyor? Hangi motivasyon unsurları kamuoyunu ‘Araplara karşı’ İsrail’in eylemlerini meşrulaştırmaya itiyor?
Evvela Filistinli örgütler Hamas’tan ibaret değil; içlerinde farklı İslamcı oluşumlar olduğu gibi, Arap ulusalcısı, Marksist ve Maocu hareketler de var bu hareketler hep birlikte hareket ediyor. Ancak kamuoyu Filistin’e baktığında sadece Hamas’ı görüyor. İkincisi dar bir bakış açısıyla “cihatçılar” diye geniş bir kategori oluşturuluyor ve Hamas, IŞİD gibi oluşumlarla eşitleniyor. Oysa IŞİD Hamas’ı kafir olarak görür ve ben size IŞİD biatlı küçük Selefi örgütlerin Gazze’de Hamas üyelerine düzenlediği saldırıların bir dökümünü sunabilirim. İdeoloji, program, yöntemler, bölgesel ilişkiler vs. hiçbir yönden Hamas’ın bu tür oluşumlarla alakası yoktur. Üçüncüsü özellikle son yıllarda Türkiye’de artan sığınmacı karşıtlığı, bazı tarihsel mitlerle de beslenerek açıkça Arap karşıtlığına dönüşmüş durumda ve Filistinliler sırf “Arap” oldukları için karşılarındaki güç desteklenebiliyor. Son olarak toplumun bir kısmı Filistin meselesini Türkiye’deki iktidarla da eşitliyor ve iktidara karşı olmanın Filistin davasına da karşı olmayı gerektirdiği şeklinde çıkarsamalara varılıyor. Bu sebeple sol partilerin Filistinli hareketlere destek açıklaması pek çok çevrede şaşkınlık yaratabiliyor. Asıl şaşkınlığı gerektirecek olan şey bunun tersinin yaşanması olurdu.
Ortadoğu
Reuters: Suriye hükümeti yetkilileri ile Hizbullah Türkiye’de gizli görüşmeler yaptı

Suriye hükümeti temsilcileri ile Lübnan Hizbullahı’nın, aralarındaki gerilimi azaltmak amacıyla Türkiye’de yüz yüze görüşmeler yaptığı iddia edildi. Suriye iddiaları reddetti.
Reuters’a konuşan ve görüşme hakkında bilgi sahibi altı kaynak, bunun uzun süredir karşı karşıya olan taraflar arasında bilinen ilk toplantı olduğunu söyledi.
İki Suriyeli yetkili, bir ABD’li yetkili ve Hizbullah’a yakın üst düzey bir Lübnanlı güvenlik kaynağının da aralarında bulunduğu altı kaynak, Suriye yetkilileri ile Hizbullah yetkililerinin geçen ay en az bir kez gizlice bir araya geldiğini belirtti.
Esad’ın 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından Suriye’nin yeni hükümeti ile Hizbullah arasındaki gerilim artmıştı. Şam yönetimi, grubu Suriye üzerinden İran’a silah transfer etmekle suçlarken, ABD de Suriye ordusuna Hizbullah’la savaşmak üzere Lübnan’a asker göndermesi için baskı yapıyor.
Altı kaynağa göre geçen ayki görüşmeye Hizbullah temsilcileri ile Suriye istihbaratı ve dışişleri bakanlığından yetkililer katıldı. Toplantı, gerilimi düşürme amacıyla Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının daveti üzerine gerçekleştirildi.
Kaynakların tamamı, daha önce kamuoyuna yansımayan hassas görüşmeyi anlatabilmek için isimlerinin açıklanmaması koşuluyla konuştu.
Suriye Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Dışişleri ve Savunma bakanlıkları ile ABD Dışişleri Bakanlığı, Reuters’ın toplantıyla ilgili sorularına hemen yanıt vermedi. Hizbullah’ın medya ofisi ise yorum yapmayı reddetti.
Kaynaklara göre taraflar karşılıklı güvenlik kaygılarını görüştü
ABD’li yetkili, Suriyeli yetkililer ve Lübnanlı kaynak, görüşmenin iki taraf arasındaki gerilim başlıklarını çözmeye odaklandığını ve olumlu geçtiğini söyledi.
Suriyeli yetkililerden biri, iki tarafın birbirine karşı düşmanlık beslemediği konusunda mutabık kaldığını ve Suriye’nin Hizbullah’a, grubun silahsızlandırılması amacıyla Lübnan’a askeri müdahalede bulunmayacağı güvencesini verdiğini aktardı.
Buna karşılık Suriyeli yetkililer, Hizbullah’tan sınır ötesi kaçakçılık girişimlerinin durdurulmasına yardımcı olmasını ve özellikle Suriye’nin güneyinde kalan uyuyan hücrelerini dağıtmasını istedi.
Suriye, salı günü ülkenin güneyinde roket fırlatmaya hazırlanan bir Hizbullah hücresinin yakalandığını açıklamıştı. Hizbullah ise çarşamba günü olaya karıştığını reddederek, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik ya da askeri faaliyete dahil değiliz,” açıklamasını yaptı.
Görüşme ve sonuçları hakkında doğrudan bilgi sahibi Lübnanlı kaynak iki tarafın “güvenlik meselelerinde büyük ilerleme kaydettiğini” belirtti.
Kaynak, Hizbullah’ın Lübnan içinde Suriye kaynaklı olası bir saldırıya ilişkin endişelerine atıfta bulunarak, “Hizbullah kendi cephesini güvence altına almak istiyor,” dedi.
Hem Suriyeli yetkili hem de Lübnanlı kaynak, nihai bir anlaşmaya varılmadığını ve herhangi bir açıklama yapılmasının planlanmadığını söyledi.
Lübnanlı kaynak, iki taraf arasında Türkiye aracılığıyla temasların yaklaşık iki ay önce başladığını da Reuters’a aktardı.
Suriye hükümeti enformasyon bakanlığına bağlı X hesabı böyle bir görüşme olduğu yönündeki iddiaları reddetti.
Toplantı için Türkiye bastırdı, İran yer almadı
Hem Hizbullah hem de Suriye hükümeti, daha önce birbirleriyle görüşmeye açık olduklarının sinyalini vermişti.
Temmuz ayında Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, Şam’ın Hizbullah’la görüşmeye açık olduğunu söylemişti. Bir ay sonra Hizbullah lideri Naim Kasım da televizyonda yaptığı konuşmada grubun Suriye yönetimiyle görüşmeye itirazı olmadığını belirtmişti.
Üç kaynak, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara’nın önemli müttefiklerinden olan Türkiye’nin, bu çabalara doğrudan dahil olmak istediği için toplantının yapılması yönünde bastırdığını söyledi.
Ancak toplantılarda İran yer almadı.
Lübnanlı güvenlik kaynağına göre ise Hizbullah, İran’ın bilgisi dahilinde toplantıya katıldı. Ancak Tahran’ın, doğrudan görüşmelerde yer almamasından ve Şara’nın şimdilik İran’la doğrudan ilişki kurulması fikrini geri çevirmesinden rahatsız olduğu iddia edildi.
Kaynağa göre nihai anlaşmaya varılamamasının ve toplantıyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmamasının temel nedeni de bu rahatsızlıktı.
İran’ın Cenevre’deki daimi temsilciliğinden konuya ilişkin hemen bir açıklama gelmedi.
Ortadoğu
FlyDubai uçağında kokpit krizi: İsrail saldırı ihtimalini inceliyor

Dubai’den Tel Aviv’e giden ve yaklaşık 150 İsrailli yolcuyu taşıyan FlyDubai uçağı, kokpitte çıkan kavga ve ani irtifa kaybının ardından Suudi Arabistan’a indi. Uçaktan kaçırma kodu iletilmesi üzerine İsrail Hava Kuvvetleri alarma geçerken, Tel Aviv yönetimi olayın saldırı girişimi olma ihtimalini incelemeye aldı.
Dubai’den Tel Aviv’e giden FlyDubai yolcu uçağında kokpitte çıkan arbede ve ani irtifa kaybı üzerine acil durum ilan edildi.
İsrailli makamlar, uçağın Suudi Arabistan’a zorunlu iniş yaptığı hadiseyi olası bir saldırı girişimi veya intihar teşebbüsü ihtimaliyle incelemeye aldı.
FlyDubai’ye ait FZ1073 sefer sayılı Boeing 737 MAX tipi uçak, 30 Eylül’de İsrail hava sahasına yaklaştığı sırada rotasını değiştirerek Suudi Arabistan’ın kuzeybatısında yer alan Tebük Havalimanı’na teker koydu.
Yaklaşık 150 İsrailli yolcunun yer aldığı uçuşta bir “hadise” yaşandığını doğrulayan havayolu şirketi, tüm yolcuların güvende olduğunu duyurdu.
Uçuş takip platformu Flightradar24 verilerine göre, seyir halindeki uçak kısa süre içinde yaklaşık 33-34 bin feet seviyesinden 14-16 bin feet irtifaya kadar sert bir düşüş yaşadı.
Uçaktan ilk olarak 7700 genel acil durum kodunun, hemen ardından ise kısa süreliğine “yasa dışı müdahale veya olası uçak kaçırma” anlamına gelen 7500 kodunun gönderildiği tespit edildi. Bu sinyal üzerine İsrail Hava Kuvvetleri teyakkuza geçti.
İsrail basınında yer alan iddialarda, Umman vatandaşı yardımcı pilotun uçuş sırasında kaptana saldırarak kumandayı ele geçirmeye çalıştığı öne sürüldü.
Ynet ve Reuters’a değerlendirmede bulunan İsrailli yetkililer, soruşturmanın sürdüğünü belirtmekle birlikte ilk tespitler ışığında olayın “terör saldırısı girişimi” ya da bir intihar eylemi olma ihtimali üzerinde durulduğunu aktardı.
Uçaktaki bazı yolcuların kokpite girerek saldırgan olduğu ileri sürülen personele müdahale ettiği ve bu kişiyi etkisiz kıldığı iddia edildi.
Sosyal medyaya yansıyan ve henüz bağımsız kaynaklarca doğrulanmayan paylaşımlarda, kabinde panik yaşandığı ve zeminde kan izlerinin yer aldığı öne sürüldü. Tebük Havalimanı yetkilileri ise uçağın kaptanı ile yardımcı pilotunun yaralı halde hastaneye kaldırıldığını açıkladı.
Gelişmenin ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu güvenlik yetkilileriyle olağanüstü bir değerlendirme toplantısı yaptı. Başbakanlık Ofisi durumun kontrol altında olduğunu ve yolcuların tahliyesi için temasların sürdüğünü açıkladı.
Muhalefet lideri Yair Lapid’e de süreç hakkında bilgilendirme yapıldı.
Yaklaşan seçimler öncesinde dün hasım aktörlerin saldırı hazırlığında olabileceğini savunan Netanyahu’nun aksine, İsrail güvenlik kaynakları seçim sürecine dönük somut bir istihbarat olmadığını dile getirmişti.
Yaşanan hadise Tel Aviv’de siyasi tepkilere de yol açtı. İsrail Ulaştırma Bakanı Miri Regev, FlyDubai şirketinin İsrail uçuşlarının durdurulmasını talep etti.
The Times of Israel’ın aktardığına göre Regev, İsrail Sivil Havacılık Dairesinden Birleşik Arap Emirlikleri ile yapılan havacılık anlaşmasının şartlarını denetlemesini istedi.
Anlaşmanın, İsrail’e uçan personelin Tel Aviv ile diplomatik bağı olan ülke pasaportlarını taşımasını şart koştuğu ileri sürülüyor.
Suudi Arabistan ile İsrail arasında resmi diplomatik temas kurulmamış olsa da Riyad yönetimi, acil durumlarda hava sahasını İsrail bağlantılı seferlere açıyor.
Hadiseye ilişkin FlyDubai bünyesinde inceleme başlatılırken, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman makamları henüz ayrıntılı bir açıklama yayımlamadı.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, yapay zeka fabrikaları için 14 GW’lık kaynak ayırdı

Suudi Arabistan, entegre bir yapay zeka ekosistemi oluşturmak için bol enerji kaynaklarına ve genişleyen dijital altyapıya güveniyor.
Şark’ül Evsat’ın haberine göre Riyad, HUMAIN’in “AI fabrikaları” olarak adlandırdığı yapıları desteklemek üzere yaklaşık 14 gigawattlık elektrik kapasitesi ayırıyor.
Bu adım, enerji, çip ve veri merkezlerinin kullanılabilirliği üzerindeki kısıtlamaların artmasıyla birlikte, şirketlerin ve ülkelerin gelişmiş modelleri eğitmek ve işletmek için gereken hesaplama kapasitesini güvence altına almak üzere yarıştığı bir dönemde atılıyor.
HUMAIN CEO’su Tareq Amin, Krallığın böyle bir ekosistem kurmak için gerekli kaynaklara sahip olduğunu belirterek, şirketin yalnızca hesaplama kapasitesi ve altyapı sağlamaya değil, aynı zamanda yazılım ve sistemleri şirket içinde geliştirmeye de odaklandığını açıkladı.
Bu, enerji ve veri merkezlerinden modellere ve uygulamalara uzanan entegre bir zincir oluşturmasına olanak tanıyacak.
Riyad’da düzenlenen Servcorp’un ilk ekonomi forumunda konuşan Amin, enerji sektöründeki önceki deneyiminin, gelişmiş bilgi işlem kapasitesini güvence altına almada karşılaşılan zorlukların boyutunu erkenden kavramasına olanak tanıdığını söyledi.
Grafik işlem birimlerine erişimin bazı durumlarda birkaç ay sürebileceğini belirten Amin, bunun kendisini Suudi Arabistan içinde entegre bir yapay zeka ekosistemi kurmayı düşünmeye ittiğini ifade etti.
Batılı şirketlerle ortaklık büyüyor
Amin, HUMAIN’in kurulduğu günden bu yana enerji, bilgi işlem ve dijital altyapı dahil olmak üzere ekosistemin temel bileşenlerini sağlayarak “yapay zeka fabrikaları” kurmaya odaklandığını, bunun yanı sıra yazılım, modeller, uygulamalar ve danışmanlık hizmetleri geliştirdiğini ve girişimlere yatırım yaptığını açıkladı.
Enerji Bakanlığı ve çeşitli devlet kurumlarıyla yapılan işbirliğinin, proje için gerekli arazi ve altyapının tahsisini hızlandırmaya yardımcı olduğunu ekleyen Amin, şirketin üzerinde çalıştığı tesise yaklaşık 14 GW’lık güç kapasitesinin tahsis edildiğini belirtti.
Amin, altyapı geliştirme çalışmalarının, küresel şirketleri bu altyapıyı kullanmaya çekme çabalarıyla paralel olarak ilerlediğini kaydetti.
Şirket, Amazon dahil olmak üzere uluslararası şirketlerle anlaşmalar imzalarken, AMD ile ortak bir proje üzerindeki çalışmalar da devam ediyor.
Diğer şirketler de Riyad’da geliştirilmekte olan yapay zeka ekosisteminde faaliyet göstermek üzere çekiliyor.
Suudiler üretken yapay zekanın ötesine geçmek istiyor
Amin, yapay zekanın mevcut kullanım alanlarının, teknolojinin mevcut potansiyelinin hâlâ sadece sınırlı bir kısmını temsil ettiğini söyledi.
Küresel ilgi şu anda üretken yapay zekaya ve şirketler içindeki uygulamalarına odaklanmışken, fiziksel dünya, endüstri ve altyapıyla bağlantılı yapay zeka uygulamaları henüz erken bir aşamada kalıyor.
Bir sonraki aşama için daha fazla bilgi işlem kapasitesi, enerji ve veri merkezi altyapısı gerekeceğini açıklayan Amin, destekleyici altyapı geliştikçe yapay zeka kullanımının kapsamında önemli bir genişleme olacağını öngördü.
Amin, şirketin yaklaşık 15 ayda çeşitli sektörleri kapsayan bir operasyon ağı kurmayı başardığını ekleyerek, yapay zekayı tam olarak kullanmanın sadece yeni teknolojik araçlar eklemekle ilgili bir mesele olmadığını, bunun yerine kuruluşların çalışma şekillerinin yeniden tasarlanmasını gerektirdiğini vurguladı.
Şirket için yazılım geliştirme sürecine odaklanılacak
Amin, şirketin karşılaştığı en büyük zorlukların teknolojik olmaktan çok, kurumsal kültür ve çalışma yöntemlerindeki değişikliklerle ilgili olduğunu belirtti.
HUMAIN, hazır yazılım satın almamak ve bunun yerine sistemlerini şirket içinde geliştirmek yönünde stratejik bir karar aldı.
Bu yaklaşım, ajansal iş akışlarının, kayıt sistemlerinin ve günlük operasyonlarda kullanılan bir dizi uygulamanın oluşturulmasını içeriyor.
Amin, işin geleceğinin kademeli olarak, kullanıcıların yalnızca gerçekleştirilmesini istedikleri görevi belirtmeleri yeterliyken, akıllı modellerin gerekli adımları ve prosedürleri otomatik olarak yerine getirdiği modellere doğru kayacağını söyledi.
Bu değişikliklerin amacının çalışanları ortadan kaldırmak değil, aksine verimliliklerini artırmak ve işlerini daha verimli bir şekilde yapmalarını sağlamak olduğunu vurguladı.
Bazı çalışanların artık daha önce çok daha büyük ekipler gerektiren görevleri tek başlarına tamamlayabildiğini belirtti.
Bu deneyim, insan kaynakları ve diğer departmanlara da yayıldı; artık ekip üyeleri, tamamen BT departmanlarına güvenmek zorunda kalmadan iş akışlarını ve yapay zeka ajanlarını kendileri geliştirebiliyor.
Yapay zeka ve jeopolitik
Amin’in açıklamaları, Suudi Arabistan, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Türkiye’nin ekonomilerini yeniden şekillendiren değişimleri tartışmak üzere yaklaşık 150 iş dünyası lideri, yatırımcı ve politika yapıcıyı bir araya getiren Servcorp’un ilk ekonomi forumu sırasında yapıldı.
Forumu açan Suudi Arabistan’daki EMIR Başkanı Walid Abukhaled, küresel ekonominin jeopolitik gerilimler ve hızlanan teknolojik değişim gibi birbiriyle iç içe geçmiş zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirterek, Suudi Arabistan’ın küresel enerji sektöründeki kilit konumu nedeniyle öneminin giderek arttığını vurguladı.
Abukhaled, otomasyon ve modern teknolojilerin imalat, danışmanlık ve programlama alanlarına yayılmasıyla yapay zekanın işgücü piyasasını yeniden şekillendiren önemli bir faktör haline geldiğini ve bunun gelecekte ihtiyaç duyulacak becerilerle ilgili yeni zorluklar yarattığını da sözlerine ekledi.
Servcorp’un Orta Doğu, Avrupa ve Amerika kıtalarından sorumlu CEO’su David Godchaux ise Suudi Arabistan’ın son yıllarda büyük bir dönüşüm geçirdiğini ve gelişmekte olan bir pazardan, küresel etkisi giderek artan büyük bir ekonomiye dönüştüğünü belirtti.
Bilgi bolluğunun karar verme sürecini kolaylaştırmadığını, aksine muazzam veri akışının yarattığı gürültüden değerli bilgileri ayırt etme ihtiyacını artırdığını açıkladı.
Forumun amaçlarından birinin, iş dünyası liderlerine ve yatırımcılara ekonomik eğilimleri daha net bir şekilde yorumlamalarına ve daha isabetli kararlar almalarına yardımcı olacak bir platform sunmak olduğunu belirtti.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası












