Görüş
Yeni yılın hediyesi: Çok kutupluluk geri döndürülemez hale geldi

Çok kutupluluk on yılı aşkın bir süredir gündemde olan bir kavram ve jeopolitik tartışma konusu. Dünya, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası şekillenen ve ABD liderliğinde Kolektif Batı tarafından herkese dayatılan tek kutupluluk ile mi devam edecek (etmeye zorlanacak) ya da başta Rusya ve Çin gibi buna karşı çıkan güçlerin istediği çok kutupluluğa mı dönüşecek(ti)? Bu konuyu gündem olarak tartışmayı bile reddeden ABD ve Avrupalı ülkelerin Rusya’yı kışkırtmaları sonucunda patlak veren Ukrayna savaşının sonucunun belirleyici etkiye sahip olacağı açıktı; çünkü Batı’nın adeta kitle imha silahları gibi kullandığı medyanın pompaladığı analizlere (!) göre Moskova bir tuzağın içine çekilmişti ve sonuçta hem ekonomik hem de askeri olarak dizlerinin üzerine çökertilecekti. Rusya’nın askeri olarak yenilip Ukrayna topraklarından atılması büyük bir siyasi ve ekonomik ziyafeti de beraberinde getirecekti. Rusya’da ‘demokrasi’ isteyen halk sokak gösterileriyle Putin yönetimini alaşağı edecek; ülke Batılı güçler tarafından ‘demokratikleştirilecek’; Türkiye’nin yirmi katı büyüklüğündeki toprakları parçalara/bölgelere ayrılacak ve yeraltı/yerüstü kaynaklarına büyük ölçüde el konulacaktı. Yeltsin döneminde farklı yöntemlerle denenen bu ‘demokratikleş(tir)me’ projesi bu defa zorlayıcı yöntemlerle de takviye edilerek yeni sürümüyle denenecekti.
Öte yandan Rusya’nın dize getirilmesi Çin’e karşı büyük bir gövde gösterisine dönüştürülecek; önce Asya-Pasifik Havzasındaki ABD müttefikleriyle birlikte bu ülke denizden kuşatmaya alınacak; içerden etnik vd. kışkırtmalarla zayıflatılacaktı. Kolektif Batı açısından mesele Tayvan’ın bağımsızlığa gidişinin de ötesindeydi. Tayvan Çin’i kışkırtmak için kullanılacak kozlardan birisi olacaktı. Bu arada Çin’e karşı ekonomik, ticari ve finansal yaptırımlar tıpkı Rusya örneğine benzer bir şekilde yağmur gibi gelecek ve bir yandan bu ülkenin kalkınma çabaları yavaşlatılacak veya hatta durdurulacak; öte yandan da dünyadan izole edilerek zayıflatılması için sürekli baskı altında tutulacaktı. Batı’nın beklentileri/varsayımları böyle bir projede Çin’in bölgesel rakibi Hindistan’ın tam kadro Kolektif Batı’nın yanında olacağı yönündeydi.
MASA ÜSTÜ HESAPLARI ÇARŞIYA UYMADI
Tek kutuplu dünya düzenini ne pahasına olursa olsun sürdürmekten yana olan ve sürekli olarak savaş/gerginlik isteyen Amerikan Derin Devleti Ukrayna’da başarısız olurken, medyada kıyasıya sürdürülen enformasyon savaşında da dünyanın büyük bir bölgesinde güç kaybetti, geçtiğimiz 2023 yılı içerisinde. Aslında Rusya’nın ekonomik olarak çökmediği/çökmeyeceği, askeri alanda ortaya çıkan bir takım lojistik vs. eksiklikler ve aksaklıklara rağmen başta Amerika olmak üzere Kolektif Batı’nın müdahil olduğu Ukrayna savaşında yenilmediği/yenilmeyeceği çok açıktı. Fakat Batı medyası Rusya’nın ekonomik ve finansal olarak çökmekte olduğuna dair o kadar çok haber(!) pompalıyor ve analiz(!) yayınlıyordu ki, ortalama insanın Ukrayna ordu birliklerinin Moskova kapılarına dayandığını düşünmemesi için hiçbir sebep yoktu. Örneğin Türkiye’de de başta ana akım olmak üzere medyanın önemli bir kısmı Rusya’nın nasıl batmakta olduğunu anlatırken bu ülkede faaliyet gösteren Batılı köfteciler veya kahvecilerin çekilmesini bile ‘Putin’e ağır bir darbe daha’ başlıklarıyla verebiliyorlardı. Bu mantığa göre, Batılı köfteci veya kahveci zincirinin lüksüne alışmış olan Rus halkı onların gitmesini kendi konfor alanına yapılan bir saldırı olarak algılayacak ve Putin’in savaşı olarak görmesi beklenen Ukrayna Özel Operasyonu’na karşı çıkarak Kremlin yönetimini devirmeye çalışacaktı. Böyle bir ortamda zaman zaman Amerikan yayın kuruluşlarına isminin verilmemesi kaydıyla konuşan ve gerek Ukrayna’daki savaşın gerekse Rusya’ya dair medyada oluşturulan ezberin doğru olmadığını anlatmaya çalışanların söyledikleri rüzgarlı havada uçuşan tozlar gibi dağılıp gitti.
Geçtiğimizin yılın sonlarına doğru Rusya’nın savaşı kazandığı veya daha doğru bir ifadeyle Ukrayna’nın kaybettiği analizini yapan uzmanların görüşleri Batı medyasında yer almaya başlamış olsa da konunun genel kabul görür hale gelmesi 2023 yılında oldu. Ukrayna tarafının savunmasına büyük önem verdiği Bakhmut/Artemovsk mayıs ayında Rus kuvvetlerinin eline geçerken bu defa medyaya Kiev’in karşı taarruza hazırlandığı haberleri servis edildi. Haziran ayında başlayan karşı taarruz Rus kuvvetlerinin kurduğu savunma katmanları arasında eriyip giderken Ukrayna tarafı on binlerce kayıp verdi; ancak buna rağmen neredeyse hiçbir cephede ilerleme sağlayamadı. Başarısızlık hemen Ukrayna lideri Zelenski ve üst yönetimi üzerine atılırken savaşın aslında kaybedildiğini Batı basınının hep bir ağızdan yazmaya başlaması 2023 yılının son aylarını buldu. Hatta Vaşington’un Zelenski’yi Rusya ile müzakerelere ikna etmek istediğini de onların yazdıklarından öğrendik. Bu arada 2022 yılında dizlerinin üzerine çökeceği iddia edilen Rusya ekonomisi savaşa rağmen alınan finansal önlemlerle önce rublenin değer kaybının durdurulması ve eksi büyümenin asgari düzeyde tutulmasını sağlarken, bu gelişme 2023 yılında ciddi bir artı büyüme gerçekleştirdi. Uygulamaya koyduğu sayısız yaptırım paketleriyle Rusya’nın ekonomik çöküşünü sağlayacağı varsayımıyla hareket eden Avrupa ülkelerinin kendi ekonomik performansı tam anlamıyla hayal kırıklığı yarattı. Uğurladığımız 2023 yılı bunun da teyit edilmesini sağlamış oldu.
Kolektif Batı’nın aynı anda hem Rusya hem de Çin’i hedef tahtasına koyması; NATO bildirgelerine Rusya’ya ilaveten yükselen Çin’in de dünya barış ve güvenliği için tehdit oluşturduğu ve Asya-Pasifik’teki ‘müttefikler’ ile birlikte kuşatılması gerektiğine dair ABD yetkililerinin dile getirmekte birbirleriyle yarıştıkları görüşler ile Çin’e karşı Tayvan’ı bağımsızlık ilan ederek/ettirerek kışkırtacaklarının işaretini veren girişimler Pekin ile Moskova arasındaki ‘dostane’ ilişkileri adeta bir askeri ittifaka dönüştürdü. Ukrayna savaşının öncesinde yoğunlaşan ve savaşın başlamasının hemen ardından ittifak düzeyinde devam eden bu yakınlaşma geçtiğimiz ay Kaliforniya’da Biden ile Çin Lideri Şi arasında yapılan görüşmenin ardından da devam edecek gibi görünüyor; çünkü iki ülke arasındaki güven bunalımı artarak devam ediyor. Amerika’nın tek kutuplu dünya düzenini ve tartışmasız liderliğini kaybetmek istememesinden ve dünyanın her bölgesinde her istediğini dikte ettirmek ısrar ve inadından kaynaklanan bu sorunların sonuçları itibariyle en önemlisi olan Tayvan meselesi içinde bulunduğumuz ocak ayında yapılacak seçimlerle yeni bir boyut kazanacak gibi görünüyor. Her halükârda Japonya ve Filipinler başta olmak üzere bölgedeki yakın müttefikleriyle birlikte Çin’i Tayvan Boğazı’nın karşı tarafına hapsetmek isteyen ABD’nin girişimleri devam ederken Çin’in de karşı hamleleri kararlılıkla sürüyor. Amerika’nın Rusya ve Çin’i stratejik eşitler olarak görüp bu konuları müzakere/pazarlık etmekten kaçınmasından dolayı – ki, böyle bir durum aynı zamanda çok kutupluluğun tescili anlamına gelir – çatışma risklerinin hiç de az olmadığını ve olmayacağını belirgin bir şekilde gördük 2023 yılı içerisinde.
HAMAS-İSRAİL KRİZİ ÇOK KUTUPLULUĞU NASIL PERÇİNLEDİ?
Hamas’ın 7 Ekim günü gerçekleştirdiği ve bir defada İsrail’e tarihinin en çok kayıp verdirdiği saldırısının ardından Tel Aviv hükümetinin Gazze’de başlattığı ve bu satırlar yazılırken halen devam etmekte olan katliamlarının yarattığı uluslararası ortam pek çok açıdan çok kutupluluğun geriye döndürülemez bir biçimde yerleşmesine yardımcı oldu. Öyle ki İsrail’in yer yer soykırımsal görüntüler içeren toplu katliamları Batı Bloku dışındaki dünyanın büyük bir bölümünde tam bir infiale yol açarken, başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Tel Aviv ile dayanışma gösterisinde olması, insanlığın büyük bir çoğunluğunun gözünde Gazze Kasabı haline gelen Netanyahu’nun söylediklerine ve yaptıklarına adeta alkış tutan görüntüleri Batı Bloku’nun bütün ahlaki iddialarını toptan değersizleştirdi.
Gazze’de durmak bilmeyen katliam görüntüleri ve Batılıların sürekli olarak İsrail’in kendini savunma hakkına vurgu yapan açıklamaları Amerikan ve/veya Avrupalı yetkililerin ‘kurallara dayalı dünya düzeni’, ‘evrensel değerler’, ‘insan hakları’, ‘demokrasi’, ‘demokratikleş(tir)me’ gibi aslında bütün insanlık için büyük öneme sahip olan; ancak Amerika ve Batı tarafından onlarca yıldır kendi stratejik ve taktiksel çıkarları için başka devletlere baskı aracı olarak kullanılan bütün bu kavram ve değerleri iyice sevimsiz hale getirdi. Pek tabiidir ki, bu kavramlar ve değerler bütün insanlığa mal olmuş içerikleriyle ve her ülke ve bölgedeki nüanslarıyla var olmaya devam edecektir; ancak bunların Batılıların kirli projelerinin parçası edilmesine artık Batılı kamuoyları bile muhtemelen inanmayacaktır. Ukrayna savaşında Rusya’nın çökmeyeceğinin ve çok kutupluluğun geri döndürülemez olduğunun anlaşılmasıyla birlikte Afrikalı liderlerin Batılı muhataplarına karşı kullandıkları egemen dili dikkate alacak olursak, Gazze katliamlarından sonra hiçbir ülkenin ‘demokrasi’, ‘insan hakları’ ve/veya ‘demokratikleş(tir)me’ hikayelerini ciddiye almayacağı açık.
Yüksek ahlaki argümanlar olarak savunulan bu kavram ve değerlerin kaybının Batı’ya maliyetinin kendi kamuoylarını yeni savaşlara ikna etmekte zorlanmak şeklinde ortaya çıkacağını tahmin etmek yanıltıcı olmaz. Bugüne kadar bu kavramlar diğer devletleri istikrarsızlaştırmak için kullanılırken aynı zamanda doymak bilmeyen Amerikan silah endüstrisine kaynak fonlamak amacıyla da kullanılıyordu. Başta Amerika olmak üzere Batılı ülkelerin ekonomik açıdan durumlarının pek de parlak olmadığı çok kutuplu bir dünyada bu kavramları kullanarak İsrail’e sürekli destek vermeleri ve savaş kışkırtıcılığı yapmaları pek kolay olmayacaktır. Gerek Avrupa gerekse Amerikan kamuoyundan yükselen entelektüel itirazlar ve gösteriler zaten yönetimleri değiştirmeye eğilimli kitleleri daha da motive edecek gibi görünüyor.
Gazze Krizi’nin Batı’ya stratejik maliyeti de oldukça yüksek. Amerika, kendi ulusal çıkarlarına hizmet etmeyen ve sırf İsrail lobisinin dayatmalarından dolayı saplanıp kaldığı ve kazanma ihtimali olmayan Orta Doğu’daki savaşlarda kaynaklarını boşa harcarken başta Çin ve Rusya gibi tek kutuplu dünya düzenine kafa tutan ülkelere büyük hesaplaşmaya hazırlanmaları için çok değerli zaman ve fırsatlar armağan etmişti. Öyle ki, Amerika’nın Birinci Körfez Savaşı’ndan başlayıp, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’yi istikrarsızlaştıran savaşları o yıllarda bu devasa askeri güce özellikle denizde karşı koyacak kabiliyetlere sahip olmayan Pekin yönetimi için altın değerinde fırsatlar sunmuş oldu. Bu sayede Çin, bir yandan istikrarlı bir şekilde kalkınmasını gerçekleştirdi; öte yandan da askeri hazırlıklarını tamamladı. Bugün Tayvan üzerinden Amerika’nın Çin’i yıpratmak isteyeceği bir vekalet savaşı büyük ihtimalle Vaşington’un dünya liderliğinin sonunu getirmekle kalmayacak hatta belki de Amerika’yı kendi kıtasına hapsedecektir. Bu açıdan, her Filistinliyi öldürmek istercesine hareket eden ve siyasal programının başarı şansı olmayan İsrail’e Amerika’nın kayıtsız-şartsız destek vermeye, kaynak ve silah sağlamaya devam etmesi hem Çin hem de Rusya açısından oturdukları yerde büyük prestij ve avantaj elde etmek anlamına gelmeye devam edecektir. Nitekim son krizde de Moskova ve Pekin Orta Doğu barışına katkıda bulunan aktörler olarak öne çıkmış durumdalar. Çin’in İran ve Suudi Arabistan arasındaki diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesini sağlayan başarılı diplomasisi, Rusya’nın öteden beri Arap ülkelerinin neredeyse hepsiyle yürüttüğü yakın ilişkilere şimdilerde ticaret, nükleer enerji, silah satışları gibi unsurları da ekleyerek sürdürdüğü mahirane siyaseti en çok kaynak tükettiği Orta Doğu bölgesinde bile Amerika’nın yanlışları üzerinden bu devletlerin büyük fırsatlar elde etmelerine imkân veriyor. Geçtiğimiz yılda bütün bu gidişat perçinlenmiş oldu.
RİSKLER VE BELİRSİZLİKLER
Dünya çok kutupluluğa evrilirken önümüzdeki en büyük risk Amerika’nın kışkırtacağı vekalet savaşları olarak karşımıza çıkıyor. Amerika’nın özellikle Tayvan’ı bağımsızlığa teşvik ederek Çin’i, zaten hukuken kendisine ait olan adayı bir operasyonla fiili kontrolü altına almaya kışkırtması sonuçları itibariyle çok kutupluluk üzerinde en büyük etki yaratacak vekalet savaşlarından birisi olacaktır. Kolektif Batı’nın dolaylı yenilgisiyle sonuçlanacak bir Tayvan savaşı Asya-Pasifik havzasının stratejik coğrafyasını Çin lehine köklü bir şekilde değiştirecektir. Başka bölgelerde de savaşlar olması muhtemel olmakla birlikte onların çoğu çok kutupluluğun doğası gereği patlak veren çatışmalar olabilir ve çok kutupluluk üzerindeki etkileri Tayvan vekalet savaşı kadar olamaz.
İçinde bulunduğumuz yılda yapılacak (Kasım 2024) Amerikan seçimlerini kimin kazanacağı konusu pek çok belirsizliğe yol açabileceği gibi, birçok belirsizliği de ortadan kaldırabilir. Örneğin Biden’ın tekrar kazanması halinde Ukrayna savaşından Tayvan’a uzanan belirsizlikler artarak devam edebilir. Veya Trump’ın gelmesi halinde ABD Ukrayna’ya desteğini keserek ve Rusya ile müzakere ederek oradaki belirsizliği ortadan kaldırabilir. Öte yandan Ukrayna’da belirsizlikleri ortadan kaldırması muhtemel bir Trump yönetiminin Tayvan ve genel olarak Çin konusunda nasıl bir politika ortaya koyacağını şimdiden tahmin etmek pek kolay değil; ancak özellikle içerde ekonomik yatırım ve kalkınmayı öncelemesi kuvvetle muhtemel bir Trump yönetiminin çok kutupluluğu önlemek için sürekli savaşlar çıkarması ihtimali yeni bir Biden yönetimine göre daha az. Amerika’nın Orta Doğu’daki kirli savaşlarını sürekli eleştiren Trump birinci döneminde belki de içerdeki sıkıntılarından dolayı aşırı derecede İsrail lobisine yakın durmuştu. Bu defa nasıl hareket edeceği, Türkiye ile başta ABD Derin Devlet projesi olan Kürdistan kurmak konusundaki anlaşmazlıkları nasıl çözeceği gibi sorulara şimdiden cevap vermek de kolay değil; ancak Biden gibi ırkçı derecede yeminli bir Türk ve Türkiye düşmanıyla kıyasladığında Trump’ın daha tercih edilir olabileceğini söylemek mümkün.
Bu arada Amerika’nın esas belini kıracak hamle olacak dolardan kaçış konusunda epeyce konuşma, proje ve değerlendirme olmakla birlikte bunların hangi somut uygulamaya dönüşeceği henüz belli değil. Dünya dengeleri üzerinde fevkalade olumlu sonuçları olan ve daha da olması beklenen BRICS oluşumunun dolardan kaçıştan, çatışma çözümlemesine kadar ne tür olumlu roller üstlenebileceğinin belki 2024 yılında da daha da netleşmesi beklenebilir.
Bir diğer risk ise nükleer silahlar olarak karşımızda durmaya devam ediyor. Rusya ve Çin gibi ülkelerin güçlü nükleer kapasiteye sahip olmaları Batı’nın dengelenmesi açısından çok önemli bir yere sahipken bu silahların kullanılması ihtimali oldukça ürkütücü.
Sonuç itibariyle şunları söyleyebiliriz. Çok kutupluluk artık durdurulması mümkün olmayan tarihi bir süreç. Son beş yüz yıllık Avrupa tarihi ortalama her yüz yılda bir güçlü ülkeler arasındaki en güçlünün değiştiğini ve dünya sisteminin asla tek kutupluluk esaslı olmadığı gösteriyor. Geçtiğimiz yıl – 2023 – güç dengelerindeki çok kutuplu değişimin perçinlendiği ve Batı dışı çok kutupluluğun doğuşunu tescilleyen en önemli yıl olarak hatırlanacak gibi duruyor.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları











