Diplomasi
“Erdoğan’ın zaferinden sonra Türkiye’nin Suriye politikası”

Türkiye 28 Mayıs seçimlerine giderken Suriye ile normalleşme gündemi, adayların en önemli başlıklarından biriydi. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ağırlaştıkça üç milyonu aşkın Suriyeli mültecinin getirdiği ek yük, muhalefet partilerinin iktidarı eleştirirken en önemli argümanı haline geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu tablo karşısında kısmen eleştirileri boşa düşürmek için Şam ile normalleşme gündeminde gaza bastı. Peki seçimlerden zaferle çıkan Erdoğan’ın Suriye politikasında bir değişiklik olacak mı? Şam ile normalleşme adımları hızlanacak ya da Türkiye başka bir yol mu deneyecek? Gelişmeler, Türkiye’deki mültecileri nasıl etkileyecek?
Uluslararası Kriz Grubu, Erdoğan’ın üçüncü cumhurbaşkanlığı döneminde Suriye politikasının nasıl olacağına dair bir analiz yayınladı. Merkezi Belçika’da bulunan ve kurucuları arasında George Soros ve Morton Abramowitz gibi tartışmalı isimlerin yer aldığı Uluslararası Kriz Grubu’nun söz konusu analizinde genel bir durum değerlendirmesi yapılıyor. Ancak yine de Suriye’nin kuzeyinde çözüm için Oslo görüşmelerine atıf yapmaktan geri durmayan analizi, grubun daha sonra Türkiye açısından ağır sonuçları olacak “çözüm” sürecine destek verdiğini unutmadan okumakta fayda var:
***
Erdoğan’ın Zaferinden Sonra Türkiye’nin Suriye Politikası
Dareen Khalifa, Gregory Waters
Suriye’de ayaklanmanın başladığı 2011’den bu yana Ankara krizin daha da derinlerine çekildi. Yaklaşımı muhtemelen şimdilik sabit kalacaktır. Ancak bundan sonra yapacağı seçimler milyonlarca Suriyelinin kaderi açısından önem taşıyor.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, birçok Suriyelinin Ankara’nın Şam politikasının kendi aleyhlerine dramatik bir şekilde değişebileceği yönündeki korkularını yatıştırdı. Türk lider beş yıl daha koltuğunda oturmaya devam ederken Ankara askerlerini Suriye’nin kuzeyindeki bazı bölgelerde tutmaya kararlı. Ayrıca Türkiye’deki üç milyondan fazla Suriyeli mültecinin de en azından şimdilik orada kalması muhtemel. Ankara, Şam’la savaş başladığında kopan ilişkileri yeniden başlatmak için görüşüyordu ve görüşmeye devam edecek, ancak Erdoğan’ın yeni kabinesi, Türkiye’nin güney komşusundan kaynaklanan ulusal güvenlik sorununun, ani bir değişim riskini göze alamayacak kadar çok olduğunu düşünen yetkililerle dolu. Mülteciler ve Suriye’nin kuzeyinde yerinden edilmiş milyonlarca insan için statükonun devamı, Türkiye’nin politikasında yaşanacak bir kırılmanın yol açacağı kargaşayı önlüyor ya da en azından geciktiriyor. Ancak aynı zamanda bu Suriyelileri, Türkiye de baş aktörlerinin büyük ölçüde uzlaşmaz hedefler peşinde koştuğu ve bu hedeflere ulaşmak için net stratejilerden yoksun olduğu bir savaşın gelgitlerine karşı, savunmasız bir şekilde belirsizlik içinde bırakıyor.
Erdoğan üçüncü cumhurbaşkanlığı dönemine güçlü bir pozisyonda giriyor ancak çok sayıda zorlukla karşı karşıya. Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik darboğaz, Ankara’nın Suriyeli mültecilere yönelik cömert yaklaşımını ciddi bir siyasi baskı altına alıyor. Ankara’nın temmuz ayında İsveç’in NATO üyeliğini engellemekten vazgeçmesi ittifak içindeki ilişkilerini yumuşatmaya yardımcı olacak. Ancak Türkiye’nin Rus füze savunma sistemlerini satın alması ve Washington’un Suriye’deki IŞİD karşıtı mücadelesinde Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) ana ortağı olarak seçmesi de dahil ABD ile yaşanan gerginlikler devam ediyor. Türkiye’nin Rusya ile olan hassas ilişkileri de kısmen Ankara’nın, Şam’daki Moskava’nın müttefikiyle yaşadığı çıkmaz nedeniyle, sürekli olarak yeniden ayarlanmayı gerektiriyor.
Suriye’deki savaş özellikle Ankara için karmaşık bir dizi risk ve fırsat sunuyor. Türkiye, Suriye ile 900 km’lik bir sınırı paylaşıyor ve yaklaşık 3,3 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Türkiye, kırk yıldır Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile çatışma halinde ve PKK’nın Suriye kolu SDG (Suriye Demokratik ABD desteğiyle IŞİD ile savaştıktan sonra geniş bir bölgeyi kontrol altında tutuyor. Türkiye, ABD ve AB ile birlikte PKK’yı terör örgütü olarak kabul ediyor. Türkiye’nin ulusal güvenlik politikasının iki ayağı, Suriye’nin kuzeybatısında güvencesiz bir şekilde yaşayan yaklaşık beş milyon yerinden edilmiş insan arasından daha fazla mülteci akınını önlemek ve SDG’nin (ve dolayısıyla PKK’nın) kuzeydoğudaki kontrolünü kırmasa da zayıflatmak. Suriye’nin komşusu olarak Türkiye, Şam ile ilişkilerini düzeltmek için harekete geçen Arap ülkelerinin çoğundan daha fazla risk altında. Beşar Esad rejiminin bu iki endişeyi tatmin edici bir şekilde ele almaya istekli ya da muktedir olduğu konusunda derin şüpheler var.
2011’de Suriye’de halk ayaklanmasının başlamasından bu yana ve bunu takip eden iç savaş boyunca Türkiye, kendisini çatışmanın daha da derinlerine çeken, kısa vadeli politikalar arasında bıçak sırtında yürüdü. Batılı güçler gibi Ankara da ilk başta Esad’a karşı sağlam bir duruş sergiledi ve Suriye liderini devirmek için isyancıları destekledi. Ancak daha sonra, Esad’ın hayatta kalacağı netleştikçe, yukarıda belirtilen ikiz hedeflere öncelik verdi. SDG’yi dizginlemek için Ankara 2016’dan bu yana Suriye’ye dört saldırı düzenledi. SDG hedeflerine düzenli olarak insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenliyor ve Washington ile Moskova’nın görmezden geldiğine inandığı Suriye’deki PKK’lıların peşine düşmek için rutin olarak daha fazla müdahale tehdidinde bulunuyor.
Türkiye, Suriye’nin kuzeyindeki üç bölgede konuşlandırdığı tahmini 10,000 askeriyle çıtayı yükseltti ve çatışmanın yönünü şekillendirebilecek son derece etkili bir oyuncu haline geldi. Şam, SDG gibi kendi nedenleriyle Türkiye’yi işgalci bir güç olarak görürken, yerinden edilmiş milyonlarca Suriyeliye göre Türk ordusunu acımasız bir rejimle aralarındaki tek tampon. Suriye’nin kuzeybatısında bir vilayet olan İdlib’deki Türk birlikleri, Ankara’nın 2020’de Rusya ile müzakere edilen ve milyonlarca insanı koruyan ve mülteci akışını durduran ateşkese uyulmasını sağlıyor. Aynı zamanda, BM ve birçok devlet tarafından hâlâ terörist grup olarak tanımlanan El Kaide’nin eski bir kolu Heyet Tahrir el Şam’ın bölgedeki kontrolünü pekiştirmesine de izin verdi. Halep’in kuzeyinde Türk askeri, polis ve istihbarat teşkilatları, Suriye Ulusal Ordusu adı verilen ve yaygın olarak yolsuzluk ve suç işlemekle itham edilen Suriyeli gruplar topluluğunu denetliyor. Daha doğuda ise Ankara 2018 ve 2019’da SDG’den ele geçirdiği bölgeleri elinde tutuyor. Grupla sık sık karşılıklı ateş açılıyor.
Ne Suriye’deki askeri konuşlanma ne de milyonlarca Suriyeli mültecinin varlığı Türkiye’de popüler değil. Ülkenin dibe vuran ekonomisi ve mültecilere yönelik milliyetçi düşmanlık, mayıs ayındaki cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesinde Suriye karşıtı söylemlerin yükselmesine neden oldu. Hem Erdoğan hem de ana rakibi Kemal Kılıçdaroğlu kampanyalarında mültecilerin Suriye’ye geri gönderilmesinden bahsetti. Türk muhalefet partileri, mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştırmak ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri müdahalesini azaltmak için Esad ile ilişkilerin normalleştirilmesi vaadinde bulunacak kadar ileri gittiler. Erdoğan’ın kendisi de kısmen bu iddiaları boşa çıkarmak için 2022 ortalarında Rusya’nın ev sahipliğinde düzenlenen ve daha sonra İran’ın da katıldığı bir dizi görüşmeye katılarak Şam’a yönelik kamuoyu önünde girişimlerde bulunmaya başladı. Erdoğan’ın Suriye rejimiyle arasını düzeltmeye çalıştığı algısı, Ankara ile Şam arasında bir pazarlığın kurbanı olacaklarından korkan hem Türkiye’deki hem de Suriye’nin kuzeyindeki Suriyeliler arasında endişeye yol açtı.
Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, Şam ile esaslı görüşmeler yapma ihtiyacını geçici olarak ortadan kaldırmış görünüyor. Ancak hem Cumhurbaşkanı hem de muhalifleri tarafından yüksek riskli olarak algılanan 2024 yerel seçimleri, önümüzdeki aylarda Erdoğan’ın Suriye politikasını gündemde tutmaya devam edecek. Mevcut durum, desteklediği isyancıların ve kontrol ettiği bölgelerin geleceği de dahil, Türkiye’nin Suriye’deki varlığına ilişkin bazı önemli soruları yanıtsız bırakıyor. Türkiye’nin kuzeybatı Suriye’de asker konuşlandırması rejimin yeni saldırılarını caydırdı ve böylece -en azından şimdilik- bu bölgelerin Şam’dan fiili özerkliğini sağlamlaştırdı. Ankara artık, haklı olarak, caydırıcı rolünü sona erdirmenin ve rejim güçlerinin geri dönüşüne izin vermenin çok daha fazla mülteciyi Türkiye’ye iteceğine ve bunun büyük iç siyasi sonuçları olacağına inanıyor. Bu bölgelerin kontrolünü süresiz olarak sürdürmek siyasi ve mali açıdan maliyetli olsa da Türk hükümetinin gözünde alternatifi daha da maliyetli.
Türkiye’nin SDG ile mücadelesi de benzer şekilde geçici önlemlerle sınırlı kaldı. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda insansız hava araçlarıyla düzenlediği saldırılarda, çoğu Ankara’nın yıllardır peşinde olduğu PKK ile bağlantılı çok sayıda SDG mensubu öldürüldü. Ancak Türkiye’nin askeri eylemlerinin hiçbiri örgütün topraklar üzerindeki hakimiyetini zayıflatmadı ya da en önemlisi petrol olan stratejik kaynaklara erişimini azaltmadı. Saldırılar zaman zaman sivil kayıplara yol açarak uluslararası tepkileri tetikledi. Dahası, bazı füzeler Suriye ve Irak’taki ABD güçlerinin endişe verici derecede yakınına düşerek Ankara’nın Washington ile ilişkilerini daha da sıkıntıya soktu. Erdoğan’ın defalarca tehdit ettiği olası bir Türk kara operasyonu, SDG ve PKK savaşçılarını sınırdan birkaç kilometre daha uzağa itmekten başka bir işe yaramayacak.
Ankara defalarca Şam’la temasa geçti ve kısmen Ankara’nın temel güvenlik kaygıları olarak gördüğü konuları ele almanın yollarını test etmek için rejimin güvenlik yetkilileriyle sessizce iletişim kurdu. Türk ve Suriyeli yetkililer görüşmelerin SDG’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna ulaşmasını engellemeye odaklandığını ve bu konuda muhtemelen ortak bir zemin bulabileceklerini söylüyorlar. Ardından, 2022’nin ortalarında, Türk liderliği, kısmen seçim nedeniyle, ancak aynı zamanda Rusya, İran ve Irak’tan gelen taleplere yanıt olarak, Esad rejimiyle uzlaşmaya hazır olduğu sinyalini vermeye başladı. İki ülkenin üst düzey diplomatları, Rus ve İranlı mevkidaşlarıyla birlikte nihayet bir sonraki mayıs ayı başında Moskova’da bir araya geldi, ancak ileriye dönük somut adımlar üzerinde anlaşamadılar.
Ancak bu toplantılar devam ederken bile Ankara, temel kaygılarını gidermeye Şam’ın istekli ya da muktedir olacağından şüphe duyduğunu belirtti. Örneğin, rejimin milyonlarca Suriyelinin daha sınırı geçmesine neden olmadan, mevcut mültecilerin Türkiye’den güvenli bir şekilde geri dönmesine izin vermek bir yana, şu anda Türkiye’nin koruması altında olan kuzeydeki toprakları geri kazanabileceği konusunda ikna olmuş değil. Ocak ayında Kriz Grubu’na konuşan üst düzey bir Türk yetkili, “Şam’ın geri aldığı her kilometre binlerce mülteciyi bize gönderiyor” demişti. Ankara ayrıca, Türkiye’nin güçlerini çekmesi ve hava saldırılarına son vermesi halinde Şam’ın Suriye’nin kuzeydoğusundan PKK saldırılarını önleyebileceğinden de kuşkulu. Türk liderler, Şam’ın kuzeydoğuda devlet varlığını göstermelik olmaktan öteye götüremeyeceğini ve tüm yetkiyi SDG’ye bırakacağını düşünüyor. Dolayısıyla Şam’ın geri dönüşü SDG’yi dize getirmekten ziyade meşruiyetini artırabilir. Bu nedenle Ankara, ilişkilerin normalleşmesi için Şam’ın ön şartı olan tüm Türk askerlerinin Suriye topraklarından çekilmesi konusunu görüşmeyi kategorik olarak reddediyor.
Özetle, Erdoğan’ın yeniden seçilmesi, muhtemelen Türkiye’nin Suriye politikasında çok az şeyin değişeceği anlamına geliyor. Muhalefetin zaferinin sonuçlarından endişe duyan Suriyeliler için Erdoğan’ın zaferi bir nebze rahatlama sebebi gibi görünüyor. Öte yandan rejimi ya da SDG’yi destekleyenlerin kutlayacak daha az şeyi var. Ankara’nın Suriye’deki öncelikleri -SDG’den algıladığı tehdidi ele almak ve İdlib’de Türkiye’ye doğru daha fazla göçü tetikleyecek bir rejim saldırısını durdurmak -aynı kalacak. Dahası, yeniden seçilmiş olsa bile Erdoğan’ın Türkiye’nin Suriye politikası için daha uzun vadeli bir vizyon ortaya koyması, Suriye’deki oyunun sonunun nasıl görüneceğine dair belirsizlik ve tüm etkisine rağmen Türkiye’nin söz sahibi tek ve hatta en önemli aktör olmadığı göz önüne alındığında pek olası görünmüyor. O halde Suriyeli mülteciler ve ülke içinde yerinden edilenler bazı açılardan diken üstünde kalmaya devam edecek.
Ankara muhtemelen bir politika değişikliğine pek yanaşmayacak olsa da özellikle SDG ile ilgili bazı hedeflerine Suriye’de diplomatik yollardan ulaşıp ulaşamayacağını test etmeye değer. ABD’nin yirmi yıllık “terörle savaş” deneyiminin de gösterdiği gibi, askeri araçlar tek başına siyasi sorunları nadiren çözer. Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusundaki sorununu, bu bölgeler için makul bir uzun vadeli vizyonu olmadan kontrol ettiği alanları genişleterek çözmeyi umamaz. Şimdilik, özellikle SDG’nin de gerilimi azaltıcı adımlar atması, örneğin PKK’nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki görünürlüğünü azaltması ya da Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin kontrolündeki bölgelere yönelik saldırılarını durdurması halinde, gerilimin azaltılmasına yönelik koşulların dile getirilmesinde fayda var. Özellikle de Erdoğan ve yeni kabinede Dışişleri Bakanı olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 2012 sonlarında PKK ile bu çatışmadan barışçıl bir çıkış yolu bulmak için masaya oturması dikkat çekiciydi. Yeniden seçim kampanyasını geride bırakan ve PKK’yı askerî açıdan gerileten Türkiye Cumhurbaşkanı, içinde bulunduğumuz dönemi SDG ile bir tür yumuşama arayışı için elverişli görüyor olabilir.
Erdoğan’ın ne yapacağını zaman gösterecek ama her halükârda Ankara’nın yapacağı seçim Suriye’deki çatışmanın gidişatını ve Türkiye’de yaşayan milyonlarca Suriyelinin ve Suriye’nin Türk askerleri tarafından şu ya da bu ölçüde korunan bölgelerinin kaderini belirlemeye yardımcı olacak.
Diplomasi
Avrupa ülkeleri, ABD’ye “kararlı” petrol yanıtı verecek

Beş Avrupa ülkesi, ABD hükümetinin petrol stoklarını serbest bırakma yönündeki artan baskısına “tek ses” olarak yanıt verme konusunda anlaşmaya vardı.
Üç Avrupalı yetkili POLITICO’ya verdikleri bilgide, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İrlanda ve Avrupa Komisyonu’nun, petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönündeki Washington’dan gelen baskıya nasıl yanıt verileceğine karar vermek üzere görüşmelere katıldığını söyledi.
Bu kaynaklardan ikisi, tüm bu ülkelerin ABD tarafından petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönünde gizli bir baskı altında tutulduğunu belirtti.
Kaynaklara göre, bu ülkeler AB’nin yürütme organıyla birlikte üç konuda mutabık kaldı: Baskıya “koordineli bir sesle” yanıt vermek, “stokların serbest bırakılmasına ilişkin her kararın IEA [Uluslararası Enerji Ajansı] düzeyine taşınmasını” sağlamak ve “ABD ile görüşmelerde gerginliği azaltmaya” çalışmak.
Paris merkezli IEA, zengin ülkeler arasında enerji politikasını koordine ediyor ve bu yılın başlarında Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından petrol stoklarının serbest bırakılmasını denetlemişti.
Kaynaklardan biri, buradaki amacın “gerginliği azaltmak” olduğunu söyledi:
“İletişimde bir nevi kararlı ama olumlu olmak… Aç bir aslanla karşı karşıya olduğunuzda, onunla mutlaka kirli oyunlar oynamak zorunda değilsiniz.”
Bu kaynak, bazıları Trump yönetiminin baskısıyla karşı karşıya kalan daha geniş bir ülke grubunun cuma günü yapılacak toplantıda nasıl tepki verileceğini tartışacağını da ekledi.
POLITICO daha önce, ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın, AB’nin büyük ölçüde bağımlı olduğu ihracata yasak uygulamasına alternatif olarak petrol stoklarının piyasaya sürülmesini talep ettiğini bildirmişti.
Ukrayna ve İran’daki savaşların bir sonucu olarak ABD’de dizel fiyatları hızla yükseliyor ve bu durum, kritik ara seçimler öncesinde fiyatları düşürmesi için ABD Başkanı Donald Trump üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.
Başkan, ABD petrol sektörünün şiddetli muhalefetine rağmen ihracat yasağını göz ardı etmiyor.
Trump, Oval Ofis’te düzenlenen bir etkinlikte ihracat yasağıyla ilgili olarak “Bunu düşünüyorum. Bu konuyu [Enerji Bakanı] Chris [Wright] ve [İçişleri Bakanı] Doug [Burgum] ile sık sık konuşuyorum. Onlar bunun dizel fiyatlarına yardımcı olacağını düşünüyorlar ama diğer ürünlerin fiyatlarını da yükseltebilir,” dedi.
Diplomasi
İranlı diplomat Soltanieh: Ortadoğu güvensizlik, katliam ve soykırımla yüz yüze

Editörün notu: İran’ın eski UAEA Temsilcisi, nükleer bilimci ve diplomat Büyükelçi Ali Asghar Soltanieh, 26 Eylül’de İstanbul’da tertiplenen East-West Forum bünyesinde yaptığı konuşmada Batı hegemonyasının çözülüşünü ve çok kutuplu yeni dünya düzenine geçiş dinamiklerini ele aldı. Kırk yılı aşan uluslararası diplomasi tecrübesine dayanarak BM, UAEA, CWC ve BWC gibi küresel kurumların bilhassa ABD ve Batılı müttefikleri tarafından nasıl araçsallaştırıldığını şahsi tanıklıklarıyla ortaya koydu. Ortadoğu’nun, Avrupa’da işlenen tarihsel suçların ve antisemitizmin bedelini Filistin’deki sürgün ve süregelen soykırımla ödemeye mahkûm edildiğini vurguladı. NPT rejiminin ve uluslararası nükleer teftiş mekanizmalarının Batı ve İsrail lehine çifte standartlarla işletildiğini, İsrail’in saldırganlıklarının bizzat bu kurumlarca örtbas edildiğini somut örneklerle açıkladı.
Bismillahirrahmanirrahim,
Sözlerimin başında, parçalanmış bir dünyanın içinden geçtiği bu can alıcı tarihsel dönemeçte beni bu mühim konferansa davet eden Harici’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne en içten şükranlarımı sunuyor; toplantının verimli geçmesini temenni ediyorum.
Kimi akademisyenler, Batı Yüzyılı’nın sonunun eşiğinde durduğumuz ve Hegemonya Sonrası Dünya Düzeni’nin şafağında bulunduğumuz görüşünü paylaşıyor.
Karşımızdaki yalın soru şudur: Doğu ile Batı arasındaki tarihsel münasebet, Batı’nın emperyal ve liberal tahakkümünden tartışmalı çok kutuplu bir düzene doğru nasıl evrildi ve bu geçiş süreci; hegemonyayla özdeşleşen kültürel tektipleşmeyi, jeopolitik çatışmayı ve teknolojik tahakkümü yeniden üretmeden nasıl yönetilebilir?
“Batı Hegemonyasından Çok Kutuplu Dünya Düzenine Doğu-Batı İlişkilerinin Dönüşümü” başlıklı meseleyi etraflıca tahlil edebilmek için, Batı tahakküm yapısının kendi kendini baltalamasına yol açan temel dinamikleri teşhis etmek gerekir; bu dinamikler, Doğu eksenli yeni ve çok kutuplu bir sistemin kurucu unsurlarındaki belirleyici nitelikleri de gözler önüne serecektir.
Filizlenen çok kutuplu düzen, yalnızca Batı (özellikle Amerikan) hegemonyasının yerini Çin, Rusya ya da bir başka ulusal hegemonyanın alması şeklinde okunmamalıdır. Bu durum bilakis, bizzat modernliğin siyasi manasına dair çok daha derin bir hesaplaşmayı temsil ediyor: Geleceğin uluslararası sistemi, tarihsel olarak Batı’yla anılan evrenselleştirici liberal model etrafında örgütlenmeye devam mı edecek; yoksa farklı medeniyetler ve siyasi gelenekler çoğulcu bir devletler düzeni içinde bir arada mı yaşayacak? Barışçıl bir geçiş; tek kutupluluğun ihyasına yahut yeni bir “medeniyetler çatışması” fikrine değil; uluslararası kurumların siyasi eşitlik, kültürel çoğulculuk, stratejik itidal, teknolojik yönetişim ve toplumsal dayanışma ilkeleri doğrultusunda yeniden inşasına bağlı kalacaktır.
Bu tebliğde yeni dünya düzeni, günümüzde Ortadoğu olarak adlandırılan Batı Asya prizmasından ele alınmaktadır.
Avrupa’daki Musevi cemaatlerinin asırlar boyunca ayrımcılığa, zulme ve antisemit şiddete maruz kaldığı acı gerçeğini hatırda tutmak gerekir.
Avrupa’daki antisemitizm, güvenli bir Yahudi vatanı arayışının giderek aciliyet kazanmasına zemin hazırladı. Nitekim Batılı güçler, neredeyse bütün Yahudileri Avrupa’dan Ortadoğu’ya sürmeye ve milyonlarca Filistinliyi vatanından kopararak Doğu’nun kalbinde, Batı Asya’da, yani Ortadoğu’da Batılı bir teşekkül kurmaya karar verdi. Ortadoğu o günden bu yana kesintisiz bir güvensizlik, katliam ve nihayetinde bir soykırımla yüz yüze; hülasa Ortadoğu, Avrupa’da işlenen suçların bedelini ödüyor.
Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlarla yakın dirsek temasında geçen kırk yılı aşkın çok taraflı diplomasi tecrübeme binaen, sunumumda sözde “Dünya Düzeni yahut İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönem” boyunca bu uluslararası kurumların sergilediği performansa odaklanmam talep edildi. Aşağıda aktaracaklarım, Batılı ülkelerin, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası örgütleri araçsallaştırmasına dair somut delillere dayanan şahsi hatıratımdan kesitlerdir; bunlar ne İran’ın ne de VIIMES’ın resmi tutumunu yansıtır:
BM Şartı’nın yapısal eksiklikleri, bahse konu teşkilatların tüzükleri ve ilgili antlaşma ile sözleşmelerin hükümleri dikkate alındığında; Batılı ülkelerin yönlendirmeleri ve koyduğu engeller yüzünden BM ile diğer uluslararası kurumların son derece hayal kırıklığı yaratan, menfi bir sicile sahip olduğu rahatlıkla görülür.
Şahsen dahil olduğum ve bizzat tanıklık ettiğim birtakım somut hadiseleri değerli katılımcıların dikkatine sunmak isterim:
NPT metni incelendiğinde, taraflarını “Nükleer Silaha Sahip Olanlar” (P5) ve “Olmayanlar” biçiminde ikiye ayıran, güvenlik alanındaki en ayrımcı antlaşma karşımıza çıkar. Nükleer silaha sahip devletler, UAEA denetimlerinin tamamından muaftır. Antlaşmanın nükleer silahsızlanmayı öngören altıncı maddesinde ise ne bir takvim ne de bir hesap verebilirlik mekanizması bulunur.
Bağlantısızlar Hareketi (NAM) ülkeleri, nihai belgeye nükleer denemelerin yasaklanmasını içeren bir paragrafın eklenmesini teklif etti. Nükleer silah sahibi ve NPT tarafı olan üç devlet; ABD, İngiltere ve SSCB bu teklife karşı çıktı.
Not: O dönemde Fransa ve Çin henüz NPT’ye katılmamıştı.
Genel Kurul kulisinde, İsveç Daimi Temsilciliği’nde şahsımın da aralarında bulunduğu üç NAM temsilcisi ile üç nükleer silah sahibi devletin heyetleri arasında sabah saat 04.00’e kadar süren sekiz saatlik müzakerenin ardından, ABD heyetinin herkesin üzerinde mutabık kaldığı oturum başkanının önerisine dahi itiraz etmesi sebebiyle hiçbir uzlaşmaya varılamadı. Neticede Konferans nihai bir belge ortaya koyamadı ve fiyaskoyla sonuçlandı.
NAM, özellikle de Ortadoğu ülkeleri, Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge kurulması gerekliliğini kuvvetle savundu. Hatırlatmak isterim ki bu öneriyi ilk olarak 1974’te İran, ardından Mısır gündeme getirmişti. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler, normal şartlarda 25 yıl sonra geçerliliği sona erecek NPT’nin süresiz uzatılması şartıyla bu tasarıya onay verdi. Geldiğimiz noktada ABD, 1995’teki taahhüdüne uymamakla kalmadı; İsrail’in nükleer silahlardan vazgeçmeme ve NPT’ye katılmama yönündeki taleplerini karşılayabilmek adına bu minvaldeki bütün girişimleri de köstekledi.
ABD, 2000 yılındaki bir önceki Gözden Geçirme Konferansı’nda alınan ve nükleer silahsızlanma yolunda 13 bağlayıcı taahhüdü içeren kararların uygulanışını gözden geçirme yönündeki geleneksel gündem maddesine itiraz etti. Konferans çöktü.
Yoğun müzakerelerin ardından konferans, 2012 yılında “Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge” konulu bir toplantı düzenlenmesini ilk defa oydaşmayla kabul etti. İki yıllık hazırlık sürecinden sonra, tam da toplantının Helsinki’de icra edilmesinin planlandığı günlerin arifesinde ABD (yani kararın alındığı 2010 yılında görevde bulunan Obama yönetimi), taraf tüm devletleri hiçe sayarak ve sırf İsrail’i memnun etmek uğruna konferansı tek taraflı biçimde süresiz erteledi.
Konferans; ABD, İngiltere ve Kanada’nın Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge metnine getirdiği itirazlar neticesinde dağıldı.
UAEA, insanlık tarihinde nükleer silah kullanmış yegâne ülkenin başkanı tarafından dillendirilen “Barış İçin Atom” şiarının akabinde kuruldu. O günden bu yana ABD’nin nükleer cephaneliği hem nicelik hem nitelik bakımından muazzam büyüme kaydetti; nükleer kulübe yeni ülkeler katıldı.
UAEA üyesi devletler üç öbeğe ayrılır: UAEA Güvence Denetimlerine tabi olan ve nükleer silaha sahip bulunmayan NPT tarafları; nükleer silaha sahip NPT tarafları (P5) ve her türlü denetimden muaf tutulan NPT dışı ülkeler (Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore). Mutlak bir çifte standart.
UAEA’nın “Nükleer malzeme odaklı güvence denetimi” şeklinde yürütülmesi gereken denetim mimarisi, UAEA Tüzüğü’nün lafzına ve ruhuna tümüyle aykırı biçimde “İstihbarat odaklı güvence denetimi”ne dönüştürüldü.
Yönetim Kurulu’ndaki koltuk sayısı, kırk yılı aşkın süre önce olduğu gibi yine 35 düzeyindedir; “tahsisli koltuk” denilen 10 daimi sandalyenin dağılımı Batı’nın lehinedir. Tarafsız bir inceleme, sözde teknik nitelikteki bu uluslararası örgütü siyasallaştıran ve kutuplaştıran kararların ardındaki karanlık sicili açıkça gösterir. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımını teşvik etmesi beklenen örgüt; P5 ve diğer dört ülkenin her türlü denetimden bağışık tutulduğu, diğerlerinin kapsamlı güvence denetimlerine tabi kılındığı, hatta İran gibi kimi ülkelerin rutin denetimlerin fersah fersah ötesinde en müdahaleci teftişlere maruz bırakıldığı, üye devletler arasında ayrımcılık güden nevzuhur bir BM gözetleme aygıtına dönüştü. UAEA, kapsamlı güvence denetimleri altındaki barışçıl nükleer tesislere dönük askeri saldırılar karşısında önleyici veya telafi edici adımlar atmaktan utanç verici bir biçimde alıkondu. UAEA Tüzüğü’nün Yönetim Kurulu’nun yapısı, yetki alanı ve salahiyetine ilişkin hükümleri, düzenlenecek bir Tadil Konferansı ile ivedilikle ıslah edilmelidir.
UAEA güvence denetimleri altındaki nükleer tesislere yönelik saldırılar:
Bu tabu, tarihte ilk kez 1981 yılında İsrail’in, Fransa tarafından Irak’ta inşa edilmekte olan araştırma reaktörünü vurmasıyla yıkıldı.
UAEA’nın 1982 yılındaki Genel Konferansı sırasında ABD, İsrail’in ihlalini kınayan bir karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Ajans üyeliğinden çekileceğini, böylece bütçenin yaklaşık yüzde 25’inin bir anda buharlaşacağını ilan ederek tehdit savurdu. O dönem İran temsilcisi olarak şahsım, ABD’nin Ajansı gelişmekte olan ülkelere baskı kurmak maksadıyla kullandığını ve bu yüzden UAEA’yı asla terk edemeyeceğini bildiğimden, bunun kuru bir blöf olduğundan emindim. ABD’nin ayrılması durumunda oluşacak mali açığı kapatmayı teklif ettik; böylelikle İran’a savaş dayatan Saddam rejiminin tasarısı olmasına aldırmadan, başta Ortadoğu ve NAM olmak üzere benzer yaklaşıma sahip ülkeleri karar metnini desteklemeye teşvik ettik. Tasarı kabul edildi; Amerikan ve Fransız heyetleri Genel Konferans’ın kararını protesto amacıyla salonu terk etti ancak üyeliklerini sürdürdü.
Saddam rejimi 1984 ile 1988 yılları arasında İran’daki Buşehr Nükleer Güç Santrali’ne defalarca saldırdı; gelgelelim ne UAEA Yönetim Kurulu ne de Genel Konferans bu saldırıları kınadı, zira Batı dünyası bütünüyle Saddam rejiminin arkasında saf tutmuştu.
1990 yılındaki Genel Konferans esnasında sunduğum karar tasarısı kabul edildi. 533 sayılı bu karara göre; UAEA güvence denetimi altındaki nükleer tesislere yönelik her türlü fiili saldırı ve saldırı tehdidi, BM Şartı’nın, UAEA Tüzüğü’nün ve uluslararası hukukun çiğnenmesi anlamına gelir; BM Güvenlik Konseyi’nin derhal harekete geçmesini gerektirir. Tüm üye devletler, saldırıya uğrayan ülkeye yardım elini uzatmaya çağrılır.
İsrail, nükleer silah değil de bir araştırma reaktörü inşa edildiği bahanesiyle Suriye’deki bir tesisi vurdu. Gerçekleştirilen tüm denetimlere ve UAEA’nın iddiayı kesin biçimde kanıtlayamamasına rağmen Batılı ülkeler, ABD ve AB, Yönetim Kurulu’na bir karar tasarısı sundu; tasarı yalnızca 17 oyla, kıl payı onaylandı. Saldırgan İsrail yerine, saldırıya uğrayan ülke BM Güvenlik Konseyi’ne sevk edildi.
İsrail ve ABD, kapsamlı güvence denetimleri altındaki tüm nükleer tesislere Haziran 2025’te ve ardından Şubat 2026’dan sonra saldırdı. UAEA Yönetim Kurulu ve Genel Direktörü, UAEA’nın 533 sayılı kararına tamamen aykırı düşen bu saldırganlıkları kınayan hiçbir karar almadı.
Not: Bariz bir çifte standart ve ikiyüzlülük örneği olarak ABD ve AB; Ukrayna Nükleer Güç Santrali konusunda Rusya aleyhine, vaktiyle bizzat önerdiğim ve o dönem ABD ile bazı AB üyelerinin ret oyu verdiği 1990 tarihli 533 sayılı karara dayanarak bir tasarı sundu.
Çelişkiye bakın ki, Yönetim Kurulu son oturumunda, asılsız teknik iddialarla gündemde tuttuğu Suriye dosyasını Batılı ülkelerin Şam’daki yeni hükümetle iyi ilişkiler kurması üzerine yaklaşık yirmi yıl sonra gündemden düşürme kararı aldı. Çifte standardın ve UAEA’nın siyasallaştığının açık bir kanıtı daha.
1986 yılındaki Çernobil Nükleer Kazası’nın akabinde; “Nükleer Kazaların Erken Bildirimi” ve “Nükleer Kaza Halinde Acil Yardım” başlıklı iki sözleşmenin taslak müzakereleri Viyana’da yoğun bir tempoyla yürütüldü; ben de bu süreçte İran İslam Cumhuriyeti adına masadaydım.
Müzakerelerin ilk haftasında ABD ve Rusya, kendi nükleer tesislerinde vuku bulacak kazaları bildirmekten muaf tutulmaları gerektiğini savundu. Ayrımcılığın her türlüsünü, bilhassa da nükleer faaliyetleri son derece yoğun olan, kaza ihtimali yüksek bulunan ve sınır ötesine radyoaktif sızıntı yayma riski taşıyan tesislerin bu denetimden muaf tutulmasını kesin bir dille reddettim.
Üç hafta süren çetin siyasi mücadelelerin ardından tarafları uzlaşmaya mecbur bıraktığımızı; masaya oturup sözleşmenin kapsamını belirleyen ve tüm üye devletlerce kabul gören 1. madde metnini birlikte kaleme aldığımızı gururla ifade etmek isterim.
Saddam kimyasal silah kullandı. Yaklaşık 100 bin İranlı hayatını kaybetti yahut yaralandı. Batılı ülkelerin Irak’a kimyasal silah temin ettiğini ortaya koyan su götürmez belgeler bugün alenen ortadadır.
İran İslam Cumhuriyeti, Cenevre’de Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) müzakerelerine aktif biçimde katıldı, metni imzaladı ve onayladı. ABD ve Rusya, sözleşmede öngörülen 10 yıllık süre zarfında devasa kimyasal silah stoklarını imha etmedi; Genel Konferans’tan istisnai bir süre uzatımı talep ederek kötü bir emsal teşkil etti. Rusya nihayetinde taahhüdünü yerine getirdi ancak ABD tanınan sürenin de ötesine geçti.
Suriye, Rusya ve İran’ın teşvikiyle CWC’ye taraf oldu. İsrail sözleşmeye katılmamışken, uluslararası güvenlik uğruna kendi milli güvenliğinden feragat etti. Suriye topraklarının bir kısmı yabancı güçlerin ve teröristlerin işgali altındayken Şam’ın eksiksiz bir beyanda bulunması fiilen imkânsızdı. Batılı ülkeler, Esad yönetimine siyasi baskı uygulamak amacıyla Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) nezdinde siyasi gerilim üretti ve yapay gündemler dayattı. Teknik bahaneler ardına gizlenen, siyasi saiklerle on yılı aşkın süredir OPCW gündeminde tutulan Suriye dosyası, Batılı ülkelerin yeni hükümetle kurduğu sıcak ilişkiler sebebiyle şimdi gündemden kaldırılıyor.
Cenevre’de Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) Protokolü üzerine yürütülen, UAEA ve OPCW benzeri uluslararası bir denetim mekanizması kurmayı hedefleyen yaklaşık 10 yıllık müzakere süreci, 2002 yılında ABD’nin resmi itirazıyla akamete uğradı. Taslak metin bugün tozlu arşiv raflarında bekliyor. Kitle imha silahlarının tasfiyesini samimiyetle arzulayan tüm dünya devletleri böylece hiçe sayıldı. Şayet böyle bir teşkilat hayata geçirilmiş olsaydı, Kovid salgını sırasında binlerce insanın ölümüyle sarsılan ve paniğe kapılan dünya kamuoyuna rehberlik edebilirdi. Müzakerelere bizzat katılan biri olarak Avrupalı muhataplarımıza, ABD yer almasa dahi bu yapıyı mevcut metin üzerinden kurmayı teklif ettim; ancak kapalı kapılar ardında bana, ABD’deki rakipleri BWC Protokolü kapsamına alınmadığı müddetçe Avrupa’daki biyoteknoloji endüstrisinin hükümetlere bu izni vermeyeceğini itiraf ettiler. Bu durum, Batı siyasetinde insani güvenlik ve sağlığa dair endişelerin hiçbir kıymetiharbiyesi olmadığını bir kez daha ispatlıyor.
Zaman kısıtı sebebiyle sadece birkaç somut vakayı hatırlatmakla yetineceğim:
BM, 1948’den bu yana Filistin Devleti’ne ilişkin kararlarını hayata geçiremedi. BM Güvenlik Konseyi ABD vetolarıyla kilitlendi; Genel Kurul kararları ise hukuki bağlayıcılıktan mahrum kaldı. Ortadoğu’da güvensizlik ve kan gölü sürüyor.
BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü iki yıllık soykırım boyunca felç edildi; ABD’nin vetoları sebebiyle ateşkes dahi ilan ettiremedi.
Genel Kurul kürsüsünde Birleşmiş Milletler Şartı’nı evrak imha makinesine atan İsrail Büyükelçisi, ABD’yi herkesin gözü önünde küçük düşürdü.
Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Gazze’deki soykırıma dair verdiği hükümler, Batılı ülkelerin çoğunun takındığı pervasız tutum yüzünden uygulanamadı.
Bu hafta Genel Kurul kürsüsüne çıkan ABD Başkanı, BM Şartı’nı, bilhassa da 2. maddesini alenen ayaklar altına alarak bir BM üyesi devleti, İran’ı haritadan bütünüyle silme niyetinde olduklarını resmen duyurdu. AB ve diğer Batılı ülkeler ise bu cüreti derin bir sessizlikle geçiştirdi.
Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yeni çok taraflı mekanizmaların ortaya çıkışı, Doğu’nun yükselen yeni güçlerinin zengin katkılarıyla bu dönüşüm sürecini derinden etkileyecektir.
Batı hegemonyasından çok kutupluluğa geçiş, yalnızca bir dış tahakküm biçiminin yerini diğerine bırakmasıyla sınırlı kalırsa tarihsel hiçbir mana taşımaz. Bu sürecin asıl kıymeti; Doğu ile Batı’nın tarihsel özgünlüklerini koruduğu, eşit koşullarda ve karşılıklı saygı temelinde bir arada yaşayabildiği bir uluslararası sistem vücuda getirme vaadinde saklıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının sözde “Dünya Düzeni”ne ait BM ve diğer uluslararası yapılar, ağırlıklı olarak Batılı devletlerce araçsallaştırıldıkları için işlevlerini yitirmiş ve tıkanmıştır. Esaslı bir reform kaçınılmazdır; yeni ve çok kutuplu bir nizamın tesisi ertelenemez bir zarurettir.
Üç ilahi dinin; Museviliğin, Hristiyanlığın ve İslamiyet’in mensupları arasında Ortadoğu’da asırlar boyu hüküm süren barış içinde bir arada yaşama hafızası yeniden canlandırılmalıdır.
Aydınlar ve akademisyenler; mevcut statükoya karşı dik durması, Ortadoğu’da ve tüm dünyada kalıcı barış ile refahı sağlamak adına adalet ve eşitliğe dayalı yeni bir dünya düzeni inşa etmesi için kamuoyuna ışık tutmalıdır.
Gösterdiğiniz nazik ilgi için teşekkür ederim.
Diplomasi
Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.
Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.
Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.
Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.
Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.
Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.
Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.
Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.
Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.
Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.
Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.
Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.
Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.
Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak











