Bizi Takip Edin

Görüş

Post-Sovyet coğrafyasında milli mesele – 1: Giriş ve Rusya

Avatar photo

Yayınlanma

Giriş

Okuru tanıdığım için (çünkü ben de bir okurum) ve siyasi atmosferi yeterince yakından bildiğim için (çünkü ben de aynı atmosferi soluyorum) baştan belirtmem gerek: bu, evrensellik iddiasındaki bir “siyasi perspektif” yazısı değil. Bu, milli devletlere (yazı boyunca “ulus devlet” yerine milli devlet demeyi tercih edeceğim) kategorik bir karşı çıkış da değil. Tersine, tıpkı Benedict Anderson gibi ben de, milletlerin ve milli devletlerin şu kısacık tarihi boyunca (insanlık tarihiyle karşılaştırıldığında 300 yıl nedir ki!) pek çok muazzam sıçramanın kaldıracı olduğunu düşünüyorum.

B. Anderson, küçük hacimli ama dahice kitabında (“Hayali Cemaatler”) milletin, bu “hayali cemaatin”, yani aslında ömrü birkaç yüzyılı geçmeyen bu son derece yeni görüngünün içkin dinamizmine açıkça hayranlık besliyordu. Ben de aynı fikirdeyim: milliyetçi olmamak, bütün milliyetçiliklerin kategorik reddinden yahut her tür milliyetçiliğin düşman ilan edilmesinden önce bu dinamizmin incelenmesini ve hangi milliyetçilikle uğraştığını bilmeyi gerektirir.

Ancak bu yazı, milli devletlere kategorik bir karşı çıkış olmadığı gibi, diğer yandan, milli devletlerin kategorik bir savunusuna girişmenin de nasıl felaketler yarattığını ve başka nasıl felaketlere gebe olduğunu bir dizi post-Sovyet ülkesi üzerinde göstermeyi amaçlıyor.

Yazının bir diğer dolaylı amacı da, sözkonusu örneklerde milliyetçiliklerin emperyalist ideallerin ve emperyalizmin küresel ihtiyaçlarının özellikle yeniden yapılanma dönemlerinde kundakçı vasıtası haline geldiğini de göstermek.

Daha önce gerek kitapta (“Rusya…”) gerekse de birçok yazımda yazdığımı tekrar ederek başlayacağım: Sovyetler Birliği’nin sonunu getiren “baş çelişki” sosyalizmin daha 1970’lerde olgunlaşmaya başlayan krizinin çözülememiş olmasıdır ama bu baş çelişki, yıkımın arifesinde bir “temel çelişkiyi”: milli meseleyi üretmiş ve siyasi yıkımı tam da bu milli mesele tetiklemiştir.

Dahası bu, milli çatışmaların başlamasıyla eş zamanlı olarak, en yapılmayacak şeyin yapılmasıyla: doğrudan doğruya hukuk alanında normatif düzenlemelerle meşru kılınmıştır. Bunların en önemlisi, SBKP MK 1989 Eylül Plenumu’nda kabul edilen “Partinin Günümüz Şartlarında Milli Siyaseti” başlıklı karardır:

“… partinin bu kararı çıkaracak kadar şirazeyi dağıtmış olması … Sovyetler Birliği’ni boğazlaşmalara sürükleyen ve sonunu getiren süreçte köklü, neredeyse tayin edici bir rol oynamıştır.” (Bak. “Bir yanlış bütün doğruları götürebilir”.)

Karardaki en önemli cümle şudur (2021 temmuzundaki, Ukrayna çatışmasının geleceğini aslında muazzam bir öngörüyle tespit etmiş olan Putin de alıntılamıştı bunu; bak. “Rusların ve Ukraynalıların tarihi birliği üzerine”):

“Birlik cumhuriyetlerinin en yüksek temsil organları, kendi topraklarında, birlik [SSCB] hükümetinin kararname ve talimatlarının uygulanmasını protesto edebilir ve durdurabilirler.” (A.b.ç.)

Bu, sadece bir hükümetin değil (öyle olsa bir noktaya kadar gene de anlaşılabilirdi) ama bir devletin kendi varlığını anlamsız ilan etmesinin benzeri görülmemiş bir örneğidir. Oysa kapitalizm olgunlaştığından beri devletler parçalanma değil birleşme eğilimi gösterirler; parçalamaya yönelik dış tazyik ve iç milli çatışmalar da bu eğilimi genellikle güçlendirir. Kapitalist restorasyon döneminde SBKP’nin Gorbaçov liderliği ise bu tazyikler karşısında (hatta belki denebilir ki bu tazyikleri doğrudan teşvik ederek) direnmeksizin teslim olmuş ve Sovyet milletini parçalamıştır.

Sovyet milleti kavramını bilinçli olarak kullanıyorum. “Rusya…”da şöyle yazmıştım:

“Sovyetler Birliği döneminde bir ‘Sovyet’ halkının ulusal inşası temel görevlerden biri olarak benimsenmişti. Bu gerçekte … şunu ifade ediyordu: çok etnisiteli, çokuluslu, çok inançlı Sovyet halkı, Sovyet vatanının yurttaşlarıdır. Bu, bütünüyle yeni ve kapsayıcı bir vatandı; … ona gerçek muhtevasını veren [ise] yalnızca sosyalizm değildi. Ortak mücadele, ortak idealler, ortak inşa, ortak vatan – yeni ulus bunlar üzerinde yükseliyordu.”[1]

E. J. Hobsbawm, en azından Anderson’un bu alandaki kült eseri kadar önemli çalışmasında (“Milletler ve Milliyetçilik”) şöyle der:

“Sık sık gözlemlendiği üzere, milletler devletin temelini oluşturmaktan daha çok, bir devletin kurulmasının sonucu olarak ortaya çıkarlar.” (A.b.ç.)

Sovyet devleti ve Sovyet milleti arasındaki ilişki bunun en gözle görülür örneklerinden biridir: Sovyet milleti, Sovyet devleti sayesinde ortaya çıkmıştır. Devletin kendini yıkıma mahkûm etmesi ise milletin de sonunu getirmiştir.

Bununla birlikte yeni devlet, Rusya devleti, bu kurucu anlayışı kaçınılmaz olarak devam ettirmek zorundaydı. Sovyet idari yapısının, Sovyet milletler sisteminin Rusya gibi çokuluslu bir ülkede milli meselenin çözümünün biricik yolu olduğu o kadar açıktı (ve açıktır) ki, kapitalist restorasyondan sonra da Sovyetler Birliği’nin asli kurucu unsuru ve hukuki devamcısı Rusya Federasyonu’nda üstelik muazzam yıkım, haydutluk, soygun ve adeta lokalize iç savaşlara rağmen son derece zekice bir çözümü dayatmıştır: bu, Rus değil Rusyalı milleti inşasıdır.

Rusya

Rusya ve Belarus’la diğer post-Sovyet cumhuriyetleri arasında bu meyandaki temel fark şudur: diğerlerinde yeni devlete adını veren millet dışındaki millet ve milli topluluklara mecburen anayasal güvence verildi, zira bu anayasal güvenceler, devlete adını veren milletin (yani bu şimdi yeni baştan kurulması planlanan yeni bir “hayali cemaatin”) çerçevesinde yeni milli devlet inşasının meşruiyeti açısından şarttı. Oysa Rusya’da ve Belarus’ta milli toplulukların ülkenin asli unsurları mı oldukları tartışmasına hiç girişilmedi, zira bu, dünyanın güneşin etrafında döndüğü kadar tartışma götürmez bir şeydi. Bir başka deyişle, ayrılık yeni devlete adını veren etnik kimliğe dayanan milli devletlerin inşasını peşinen varsayıyordu; ancak bu devletlerin hukuki meşruiyeti için onların diğer milli toplulukları tanıması da şarttı. Oysa Rusya’da bunun aksi zaten düşünülemezdi; Rusya’da yeni bir milli devlet inşası söz konusu değildi, şimdi daha dar bir ölçekte (sosyalizm tınılarından soyutlanmış) Sovyet milletinin adının “Rusyalı” diye değiştirilmesiyle yetinildi.

Üstelik bunun, daha Sovyet döneminde meydana getirilmiş önşartları hazırdı. Sovyet milli marşında “Rus”tan söz edildiği bilinir; bu, Türkçedeki etnik sıfat değil, muğlak tarihi bir coğrafyadır, ama aynı zamanda Rus etnik kimliğinin de ortaya çıktığı yerdir. Büyük Anavatan Savaşı yıllarında ve sonrasında Rusların devlet-kurucu niteliği daha da öne çıkmıştır ve bunun başka türlü olması da düşünülemezdi, çünkü faşist saldırganlığın hedefi Slavlıktı ve saldırganlığa karşı direnişin en büyük yükünü Rus halkı çekmişti. O yüzden, Stalin zaferden birkaç hafta sonra, Kremlin’deki davette şöyle demişti:

“Kadehimi Sovyet halkımızın ve her şeyden önce de Rus halkının sağlığına kaldırmak isterim. Rus halkının sağlığına kaldırıyorum, çünkü o, Sovyetler Birliği bünyesine giren bütün uluslar arasında en seçkin olan ulustur. Kadehimi Rus halkının sağlığına kaldırıyorum, çünkü o, ülkemizin bütün halkları arasında Sovyetler Birliği’mizin yönetici gücü olarak bu unvanı bu savaşta ve daha önce hak etmişti.”

Halen yürürlükteki Rusya anayasasının girişi şu ifadeyle başlar:

“Biz, Rusya Federasyonu’nun çokuluslu halkı, kendi toprağımızda ortak kaderin birleştirdikleri, … evrensel kabul görmüş halkların hak eşitliği ve kendi kaderini tayin ilkelerinden yola çıkarak …”

Anayasada bir etnik kimlik olarak “Rus” sadece tek bir yerde geçer: 68/1’de, “devleti meydana getiren halkın dili olarak” Rusçayı federasyonun “devlet dili” şeklinde tanımlar. Burada “devleti meydana getiren halk” ifadesi 2020 anayasa değişikliğiyle konulmuştur. 68/2, cumhuriyetlerin kendi devlet dillerini tesis etme hakkına işaret etmekle kalmaz, “devlet iktidarı organlarında, yerel idare organlarında, devlet kuruluşlarında” bu dillerin federasyonun “devlet diliyle” birlikte kullanılabileceğini vurgular. 68/3: “Rusya Federasyonu bütün halklarının anadillerini koruma, onu kullanma ve geliştirmesi için şartları oluşturma hakkını garanti eder.”

Kamçatka’dan Yakutiya’ya, Komi’den Tuva’ya kadar etnik kimliklerin daha baskın olduğu federal cumhuriyetlerde Ukrayna harekâtına siyasi desteğin belki de Avrupa Rusya’sındaki Rus etnisitesinin verdiği siyasi desteğin de ötesine geçmekte oluşu, ancak, Sovyet milletinin devamı olan bu yeni milli kimlikle açıklanabilir.

Herhangi bir ülkede milli meselenin çeşitli biçimleriyle bir daha asla doğmayacağı ileri sürülemez; ama Rusya’da milli mesele ilkesel olarak çözülmüştür.

[1] Terminolojik, ama kavranması yapısal farklılığı kavramak açısından büyük önem taşıyan bir noktayı da not etmekte fayda var: “Rusya’da … ulus, bir ulusal [etnik değil] devlete gönderme yapar, halk ise bu devletin uyrukluğu anlamına gelir.” (“Rusya…”, s. 75.)

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English