Bizi Takip Edin

Görüş

Güney Kafkasya’da savaş mı yoksa ‘demir yumruk’ harekatına devam mı?

Avatar photo

Yayınlanma

Yunanistan dışişleri bakanı Yorğos Yerapetridis’in Ankara’ya yaptığı ziyaret ve bu vesileyle Türk ve Yunan bakanların verdikleri mesajlar üzerine bir yazı yazmaya hazırlanırken Güney Kafkasya’da yeniden savaş ihtimali özellikle sosyal medyada epeyce yer aldı. Büyükçe bir kısmı manipülatif olduğu ilk okunuşta dikkat çeken haberlere dayandırılan analizlere göre, işin içinde herkes var ve bu tür komplo teorilerinde genellikle olduğu gibi hemen hemen herkes de bize karşı. Öyle ki, Ermenistan başbakanı Paşinyan bir yandan sınıra askeri yığınak yapıyor öte yandan da hem İran ve Rusya hem de ABD ve Batı dünyasını sadece politik değil aynı zamanda askeri olarak da Azerbaycan ile Türkiye’nin karşısına dikmeyi başarmış durumda. Eğer bu senaryonun yarısı gerçek olsa müthiş bir dış politika başarısı olabilir ve ilerde yazılacak siyasi tarih kitaplarına örnek vaka olarak girebilir; ama pek tabii ki, hiçbir tarafı doğru değil. Cuma günü (8 Eylül) Ermenistan büyükelçisinin Moskova’da Rusya dışişleri bakanlığında yediği fırça ve başta Amerika olmak üzere Batı’nın ilgisiz tavrı bu tür bir senaryoyu doğrudan çöp sepetine attı. Fakat burası sonuçta Kafkaslar, batısında Türkiye, kuzeyinde Rusya, güneyinde İran ve işin içinde ayrıca İsrail olduğuna göre senaryo üretilecek epeyce somut gelişmeler de vardır.

RUSYA FAKTÖRÜ

Rusya açısından Ermenistan önem sıralaması açısından son yirmi yılda adeta bir uçtan diğerine gidip geldi. Bölgede konuşlu Rus birlikleri henüz Sovyetler Birliği dağılmadan önceki yıllardan başlayarak bir yandan Azerbaycan-Ermenistan geriliminin oluşmasına ve tırmanmasına sebep olurken öte yandan 1993 yılına kadar artan ve azalan bir tempoda ama sürekli olarak Ermenilere silahlı yardımda bulundular. Bunun sonucunda zaten hazırlıksız durumdaki Azerbaycan, topraklarını koruyamadı ve bir kısmı Ermenistan’dan çok daha büyük bölümü ise Karabağ ve etrafındaki yedi bölgeden olmak üzere yaklaşık bir milyon Azerbaycan Türkü evlerinden/yurtlarından sürüldü. Soykırımsal unsurlar içeren çok büyük katliamlar ve etnik temizlik yapıldı. Moskova’nın o zamanki stratejik hedefi Azerbaycan ile Türkiye arasında bir petrol boru hattı yapılmasına mâni olmak ve Azerbaycan petrol ve doğal gazının uluslararası piyasalara çıkışındaki tekelin kendi elinde olmasını/kalmasını sağlamaktı. Ayrıca Türkiye’nin Azerbaycan üzerinden Kafkaslar ve oradan da Orta Asya’ya doğrudan bağlantı kurmasını istememiş olması da oldukça muhtemeldi. Bir çalkantıdan ötekine sürüklendiği Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takip eden ilk on yılda bu sebeplerle Ermenistan’ı adeta stratejik müttefik gibi gören Rusya’nın diğer pek çok dış politika hedefi gibi buradaki hesabı da tutmadı. Demirel-Aliyev ikilisinin stratejik sabır ve dikkatle izledikleri denge siyaseti sayesinde Ermenistan dışlanarak Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı yapıldı ve Moskova’nın hesapları boşa çıkarıldı.

Aynı dönemde Rusya’da Putin iktidara geldi ve Rusya Federasyonu’nu dağılmaktan ve çöküşten kurtarmak üzere girişimlerine başladı. İşte o dönemde Ermenistan’ın Rusya açısından stratejik öneminin azaldığı hatta belki de pek fazla önemi kalmadığı anlaşıldı. Bu arada güçlenen, ordusu Türkiye tarafından hızla eğitilerek Ermenistan’a karşı ayakta durabilir hale gelen ve ekonomik olarak da bölgenin en dinamik ülkesi konumunu kazanan Azerbaycan dış politikada Rusya ile denge siyasetini başarıyla sürdürdü. Son yıllarda Ankara ile Moskova arasında yaşanan yakınlaşma siyasetiyle birlikte Ermenistan konusu Rusya açısından bir değer değil tam tersine yük olmaya başladı. Pek tabii ki, Rusya gibi bir devlet Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyesi de olan ve her zaman ve her yerde Moskova’nın izinde/yolunda yürüyen Ermenistan’ı bir gecede sokağa atmayacaktı ama yükselen/güçlenen ve Rusya ile iyi ilişkiler kuran bir Azerbaycan ve daha da önemlisi Rusya ila dostluğu ve ortak çıkarları sürekli artan bir Türkiye’ye karşı Ermenistan’ı öne çıkarmak Rusya’nın adeta satranç gibi oynadığı dış politika maharetine hakaret olurdu. Rusya böyle bir acemiliğe izin vermezdi. Nitekim vermedi de.

İkinci Karabağ Savaşı (2020) sırasında Ermenistan’ı tam kaybetmeden ama Türkiye ile ilişkilerine zarar da vermeden; aynı zamanda Paşinyan’a da bir ders verecek şekilde izlediği ve Azerbaycan’ın ezici galibiyetinde önemli ölçüde katkısı olan Rus dış politikasını belirleyen faktörler aşağı yukarı bunlardı. Savaştan sonra Moskova’nın istediği, çatışma olmadan Azerbaycan’ın topraklarının tümü üzerinde egemenlik tesis etmesi ve belki Hankendi civarında yaşayan Ermeniler için otonomi verilmesi olabilirdi. Fakat Ermenistan’ın ve özellikle de Hankendi içine yuvalanmış silahlı Ermeni güçlerinin tavırları böyle bir ihtimali Azerbaycan açısından tamamen ortadan kaldırmış görünüyor; çünkü oradaki silahlı Ermeni çeteleri İkinci Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın elde ettiği ezici galibiyeti geriye çevirmeye çalışır gibiler. Şimdilerde Kolektif Batı ile Ukrayna üzerinden bir ölüm kalım savaşına tutuşmuş olan Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerini büyük ölçüde yaralayacak bir şekilde ve savaşı yeniden başlatacak derecede Ermenistan’ı silahlandırması düşünülemez.

İRAN FAKTÖRÜ

Güney Kafkasya’yı (Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan) çevreleyen üç büyük devletten diğeri olan İran’ın Bakü-Erivan ihtilafına bakışı baştan beri sorunluydu. Sovyetler Birliği’nin dağılması sırasında patlak veren çatışmalarda açıkça Ermenistan’dan yana tavır takınan İran’ın politikalarında o günden bu yana amaçlar itibariyle fazlaca bir değişiklik olmadı; ancak siyasetini üzerine inşa ettiği faktörlerde önemli farklılıklar ve değişiklikler oluştu ve eğer Tahran, politikasını bunlara göre gözden geçirmezse önemli sorunlara sebebiyet verebilir.

Başlangıçta Rusya’nın Ermenistan’ın yanında olması Tahran’ı rahatlatan bir faktördü; çünkü bölgedeki gidişatı belirleyen devlet olan Rusya’nın politik amaçları ile İran’ın beklentileri büyük ölçüde örtüşüyordu. Fakat İran son yıllarda Rusya’nın yaptığı politika gözden geçirme sürecini yapmadığı gibi yapmaya niyetli de görünmüyor; ancak İran’ın Rusya olmaksızın hatta Rusya’ya rağmen alanda durumu tersine çevirmesi hemen hemen imkansız. Başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere çok büyük bir Türk kökenli nüfusa sahip olan İran baştan itibaren Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olarak kendi ayakları üzerinde durabilecek hale gelmesini istemiyordu. Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığa geçiş sürecinde ve ilk yıllarında Azerbaycan lideri olan Ebulfeyz Elçibey’in İran’ın oradaki Türklerin bir başkaldırısı sonucunda bölüneceğine dair tutarsız/gereksiz açıklamaları da Tahran tarafından Azerbaycan karşıtı politikalarına gerekçe yapıldı. Neyse ki, sonraki yıllarda Bakü’de yönetimi eline alan Haydar Aliyev Rusya politikalarında uyguladığı denge siyasetini Tahran’a yönelik de uygulamaya koyarak tansiyonu düşürdü ve bu gidişat İlham Aliyev döneminde de devam etti. Zaten Azerbaycan topraklarının yüzde yirmilik kısmının Ermenistan’ın kontrolünde olduğu o dönemde İran açısından pek bir sorun yok gibiydi; ancak ne zaman ki, Azerbaycan İkinci Karabağ Savaşı ile birlikte üstünlüğü ele aldı o tarihten itibaren Tahran açısından sorunlar ortaya çıkmaya başladı.

İkinci Karabağ Savaşı ile birlikte Tahran’ın taraflara (aslında Azerbaycan’a) çatışmalara derhal son vermek savaş öncesi duruma yani Azerbaycan topraklarının işgal altında olduğu döneme geri dönmeleri yönündeki uyarıları işe yaramadı; zira Azerbaycan ve Türkiye kararlılık gösterdi. Ankara-Moskova hattında yaşanan yakınlaşma ve dostluk siyaseti Azerbaycan lehinde yeni bir politik atmosfer oluşturmuş ve Azerbaycan ordusu alanda üstünlüğü ele geçirmiş durumdaydı. Yani Türkiye’nin tam desteğini almış olan Azerbaycan durmayacak; durması için Moskova fazlaca baskı yap(a)mayacaktı. Böyle bir durumda İran’ın tek başına diplomatik girişimleri işe yaramadı ve bu durumu fark eden Tahran hızla tarafsızlık siyasetine geri döndü. Doğrusu da buydu. Fakat İran’da 2021 yılında yönetime gelen Reisi ve dışişleri bakanı Abdullahiyan 2020 yılının kasım ayında Azerbaycan’ın ezici üstünlüğü ile sonra eren İkinci Karabağ Savaşı ve imzalanan ateşkes anlaşmasının sonuçlarını kabul etmek istemez gibi bir siyasi tavır sergilemeye başladı. Bakü ve Ankara açısından anlaşmanın en önemli bölümlerinden birisi olan Zengezur koridorunun uygulamaya girmesini istemediğini her vesileyle ortaya koyuyor. Moskova’dan istediği oranda destek alamayan Erivan ve özellikle de Karabağ’ın başkenti Hankendi’ye sıkışmış durumdaki fanatik/silahlı Ermeni grupları Tahran’nın bu politikasından medet umar görünüyorlar. Bölgede görev yapan Rus barış güçlerinin Hankendi’ndeki aşırılıkçı Ermeni grupların Laçin yolunu anlaşma dışı amaçlar için kullanmalarına karşı koymamaları üzerine Azerbaycan sivil toplum kuruluşlarının buradan geçen araçların kargolarını kontrol etmesi ve Bakü’nün Laçin yolu yerine Ağdam üzerinden ve tamamen Azerbaycan kontrolü altındaki topraklardan yeni bir yol yaparak  Ermenistan ile Hankendi arasındaki trafiğin buradan yürütülmesini istemesi ile gerginlik son haftalarda iyice tırmanmıştı.

Hankendi’ne sıkışmış durumdaki Ermeni çeteleri bir yandan aylardır kendilerine abluka uygulandığı, on binlerce insanın açlığa mahkûm edildiği gibi bölgeyi takip edenlerin ciddiye almayacağı propagandayı Batı dünyasında yapmayı sürdürürken öte yandan da geçen hafta Ağdam yolu üzerinden Azerbaycan’ın gönderdiği yiyecek maddelerinden oluşan konvoyun Hankendi’ne ulaşmasına izin vermediler. Bu arada pişmiş aşa su katmaya çalışan Fransız ahmaklardan Amerikalı gruplara ve bir yandan Azerbaycan’ın doğal gazına şiddetle ihtiyaç duyan ama bir yandan da Bakü’nün itirazlarına rağmen Ermenistan topraklarına gözlemciler gönderen Avrupa Birliği’ne kadar herkes orada yerini almış durumda.

Tırmanan gerginlik Azerbaycan’ın kendi topraklarında yeni bir askeri harekata girişerek 2020 yılının Kasım ayında imzalanan ateşkes antlaşmasının gereklerini yerine getirip getirmeyeceği ihtimallerinin tartışılmasına yol açtı. Alanda kesin askeri üstünlüğe sahip olan Bakü Laçin yolunu tamamen kapatarak Hankendi ve çevresindeki Ermeni çetelere karşı bir operasyon başlatarak bu bölgelerin tamamını etkili egemenliği altına alabilir mi? Bunu yapabilecek gücü olduğuna şüphe yok. Hatta bunu yaparken ateşkes anlaşmasında koridor olarak anılan Laçin yolunu da kapatarak sadece Ağdam üzerinden kendi açtığı yolun kullanılmasını mecburi hale getirebilir mi? Buraya kadar da sorun olmayabilir. Fakat bir adım daha ileri giderek söz konusu ateşkes anlaşmasının en önemli bölümlerinden birisi olan ve kamuoyunda söylendiği şekliyle Azerbaycan’ın en batısındaki topraklarıyla Nahçıvan Otonom Cumhuriyeti arasında açılması gereken Zengezur Koridoru’nu silahla açmaya kalkışabilir mi? Ve bunu yaparsa Rusya ve özellikle İran’ın tavrı ne olur soruları bugünkü kriz ortamının ciddiye alınmasını gerektiriyor.

SENARYOLAR

Normalde Ermenistan’ın Karabağ ile bağlantısını sürdürmesini sağlayacak olan Laçin Koridoru’na karşılık olarak anlaşmaya konulan Zengezur Koridoru açılmadığı takdirde Azerbaycan’ın da Laçin Koridoru’na izin vermeyeceği açık. Azerbaycan bugüne kadar bütün askeri operasyonlarını kendi topraklarında yapmıştı ve buna Demir Yumruk Harekâtı adını vermişti.  Hankendi ve etrafındaki bölgeleri tam ve etkili egemenliği altına almak için bir askeri operasyon yaptığı takdirde bu da kendi topraklarıyla sınırlı olacaktır; ancak Zengezur Koridoru’nu açmak için silah kullanmak istediğinde ilk defa Ermenistan topraklarına girmiş olacaktır. Hankendi ve çevresindeki Ermeni çetelerinin 2020 yılının kasım ayında imzalanan ateşkes anlaşmasının lafzına ve ruhuna aykırı hareket etmemekte ısrarcı olmaları Bakü için yeterli bir sebep. Rusya böyle bir gelişmeyi istemese de fiilen karşı çıkmak istemeyebilir. İran da fazlaca bir şey yapamaz. Hankendi’nde çöreklenmiş fanatik Ermeni çetelerinin temizlenmesi ve liderlerinin yakalanarak Azerbaycan’da savaş esiri olarak değil ama silahlı terörist gruplar olarak içeri tıkılmaları aslında Paşinyan’ın da işine gelebilir; çünkü Paşinyan da bunlardan kurtulmuş olur. Hatta Azerbaycan’ın anlaşmanın gereği olarak bir operasyonla Zengezur Koridoru’nu açması ve buna Rusya’nın fazlaca itiraz etmemesi halinde bu sorun da Paşinyan açısından çözülmüş olur. Ermenistan’ı Rusya’ya aşırı bağımlılıktan kurtararak Batı’ya açmak istediğini söyleyen Paşinyan açısından böyle bir gelişme de birkaç itiraz vs. sonrasında kabul edilebilir hale gelebilir. Bunun ardından Paşinyan’ın Azerbaycan ile bir barış anlaşması imzalaması söz konusu olabilir ki, böyle bir gelişme bir yandan Bakü’nün KKTC’yi tanımasının önünü açar öte yandan da Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde ciddi olumlu ilerlemeler yaşanmasını sağlar. Bu, aynı zamanda Ermenistan’ın Batı’ya açılma siyasetine de yardımcı olabilir.

Buradaki en önemli soru Azerbaycan’ın bir askerî harekât ile Zengezur Koridoru’nu açma girişimine Tahran’ın nasıl yaklaşacağıdır. İran yönetimi böyle bir koridora kendisinin Ermenistan ile sınırını ortadan kaldıracağı gerekçesiyle karşı çıkıyor. Bunun askeri operasyon ile yapılmasını ise müdahale ederek durdurabileceğini ima ediyor. Son günlerde İran’ın Azerbaycan’ı bir kere daha bu yönde uyardığına dair haberler doğru olabilir.

İran’ın Azerbaycan’a karşı kuvvet kullanmaya kalkışması intiharı olur; çünkü böyle bir durum doğrudan Türkiye-İran savaşına yol açar ve başta İsrail ve Amerika olmak üzere herkes İran’ın üzerine çullanır. Körfez’de yakın zamanlarda ilişkilerini düzeltmeye çalıştığı ülkeler başta olmak üzere Arap dünyasının büyük bir bölümü bu durumu fırsata çevirir ve hatta İran kendi içinden patlayabilir. Böyle bir senaryoda Rusya, işin içinde Türkiye’nin olmasından dolayı İran’a pek fazla yardımcı olamaz. Öte yandan İran’ın Ermenistan ile doğrudan sınırı olmamasını veya bu sınırın ateşkes anlaşmasında belirtildiği gibi Ermenistan’a ait topraklar üzerinde Rus istihbarat görevlilerinin kontrolünde açılacak bir koridorla bile tahdit edilmesini kabul etmek istememesi ve bu konuda Ermenistan’a verdiği destek tam tersine senaryoya yani Ermenistan’ın ve Karabağ’da üstlenmiş fanatik Ermeni çetelerinin işi sürüncemede bırakmasına ve Azerbaycan’ın kuvvet kullanmak zorunda kalmasına yol açabilir. Ne Türkiye ne de Azerbaycan’ın isteyeceği ve çok kutupluluğa doğru gidişatı baltalama potansiyeli olan böyle bir senaryo Amerika’ya ilaç gibi gelebilir. Dolayısıyla İran’ın bu tuzağa düşmemesi beklenir; ancak Tahran’ın Zengezur Koridoru’na kategorik olarak karşı çıkmak yerine bu koridor üzerinden kendi kuzey-güney ulaşımını nasıl sağlayacağını ve ayrıca Azerbaycan üzerinden de bir güney-kuzey koridoru oluşturabileceğini düşünmesi gerekir. Aksi taktirde, şimdiye kadar yaptığı gibi Azerbaycan’a güç kullanma tehdidi içeren uyarılarda bulunması bugüne kadar Türkiye ile İran arasında savaş çıkartmak isteyen Amerika ve İsrail yanlıları ile onlara destek veren ülke içindeki Batıcılara karşı çıkan sağduyunun ve sessiz çoğunluğun da İran’a karşı Azerbaycan yanında yer almasına yol açabilir.

Prof. Dr. Hasan Ünal
Başkent Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English