Bizi Takip Edin

Diplomasi

Tel Aviv merkezli INSS: Putin’in Gazze yaklaşımı çok kutuplu dünya hedefinin parçası

Yayınlanma

İsrail’in yarı resmi nitelikte ve askeri bürokrasinin görüşlerini yansıtan Tel Aviv Merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) Rusya’nın İsrail-Hamas savaşına bakışını ele alan bir analiz yayınladı. Analizin temel iddiası şu: Putin liderliğindeki Rusya’nın Gazze savaşını çok kutuplu dünyaya geçiş penceresinden görüyor. Bu pencereden bakıldığında Müslüman ülkeler dost, İsrail’i ise düşman olarak görülen Batı kampının bir parçası. Makale, “İsrail’in, mevcut dünya düzenini ihlal etmeye çalışan Rus politikasını şekillendiren pozisyonları anlaması gerektiğini” söylüyor.

İsrail güvenlik kurumlarında yıllarca görev yapmış ve danışmanlık gibi pozisyonlarda yapmaya devam eden isimlerin kurup yönettiği INSS, İsrail’in güvenlik politikalarının oluşumda etkili bir enstitü. Makalede ifade edilen görüşlerin tam olarak neden önemli olduğunu kavrayabilmek için İsrail güvenlik aygıtının ülkedeki diğer başka herhangi bir kurumdan daha çok ABD’ye bağlı olduğunu altı çizilmeli. Küçük bir örnek üzerinden anlatmak gerekirse INSS’de temsil edilen İsrail güvenlik bürokrasisi, anti demokratik olduğu için çokça eleştirilen yargı reformuna karşı çıkmıştı ancak bu karşı çıkış yasanın özünde demokrasiyi zayıflatmasından değil ABD ile ilişkileri erozyona uğratmasından kaynaklanıyordu. Ya da İsrail siyasetinin Çin veya Rusya ile girdiği angajmanlar INSS tarafından ABD ile ilişkilere zarar vereceği için eleştiriliyordu. Dolayısıyla makalede ifade edilen görüşleri bu bağlamda okumakta fayda var. İsrail’in resmi politikasını değil güvenlik bürokrasisinin fikirlerini yansıtıyor ki bu fikirlerin özellikle savaş zamanlarında resmi politika halini alma ihtimali normal zamanlara göre çok daha yüksek:

***

Rusya’nın “Yeni Dünya Düzeni” ve İsrail-Hamas Savaşı

Bat Chen Druyan Feldman/Arkady Mil-Man

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, İsrail ve Hamas arasındaki savaşla ilgili söylemlerinde, ABD liderliğindeki Batı’nın bu çatışmadan ve diğer bölgesel çatışmalardan sorumlu olduğunu iddia ediyor. Putin, savaşın yanı sıra Washington’un kendisine tek arabulucu rolü biçmesi ve Orta Doğu Dörtlüsü’nü bir kenara itmesiyle İsrail ve Filistinliler arasındaki siyasi sürecin başarısızlığa uğramasından da ABD’yi sorumlu tutuyor. Putin ayrıca ABD’yi savaşın yangınını körüklemekle suçluyor ve Washington’un ortaya çıkan kaosu Rusya da dahil rakiplerini zayıflatmak için kullanmaya çalıştığını iddia ediyor. Rusya liderine göre ABD bunu, çok kutuplu yeni dünya düzeninin ortaya çıkmasını engellemek ve ABD liderliğindeki tek süper güç düzeninin ayakta kalmasını sağlamak için yapıyor. Putin, Rusya’nın boş durmayacağını ve “Rusya’nın ve Filistin halkının kaderi de dahil tüm dünyanın kaderinin belirleneceği” Ukrayna savaş alanlarında “Amerikan hegemonyasına” karşı bir ulusal kurtuluş mücadelesini başlattığını iddia ediyor.

Buna karşılık birçok Rus uzman-akademisyen ve Putin rejimiyle yakın bağları olan araştırma kurumlarının üyeleri- savaşın patlak vermesine farklı açıklamalar getiriyor. Bunların çoğu son yıllarda Orta Doğu’da yaşanan süreç ve koşullarla ilgili olmakla birlikte Putin’in ısrarla vurguladığı gibi Amerika ve Batı’nın sorumluluğu konusuna pek değinmiyorlar. Örneğin Rusya Bilimler Akademisi Doğu Çalışmaları Enstitüsü’nden Vasily Kuznetsov, Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırısı için örgütün İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmayı engelleme ve bölgesel normalleşme sürecini durdurma girişimi; Filistinli gruplar arasındaki güç mücadeleleri ve Hamas’ın Filistin Yönetimi’nin kontrolünü ele geçirme çabaları; Hamas’ın İsrail’in zayıfladığına inanmasına yol açan İsrail iç krizi gibi çeşitli nedenler öne sürüyor. Kuznetsov’a göre saldırıların zamanlaması, Arap bakış açısına göre İsrail’in başarısız olduğu ve yenildiği tek savaş olan Yom Kippur Savaşı’nın sembolizmiyle belirlendi. Prestijli Moskova Devlet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde kıdemli bir öğretim görevlisi olan Vladislav Tolstykh, bölgesel düzeyde Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki yakın ilişkilerin, özellikle de Riyad’ın kendisini Arap dünyasının mevcut lideri olarak görmesi göz önüne alındığında, Hamas saldırıları için önemli bir katalizör olduğuna işaret ediyor. Tolstykh’e göre İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimleri ve Filistinli tutuklulara yönelik muamelesi de saldırının nedenleri arasındaydı. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Başkanı Alexander Dynkin, Hamas saldırısının arkasında ABD’nin olduğu iddiasını şiddetle reddediyor ve İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşme sürecini desteklerken saldırıyı planlamış olmasının mümkün olmadığını savunuyor ve Washington’un İsrail ile Hamas arasındaki herhangi bir gerginlikten fayda sağlamayacağını ekliyor. Bu arada, bu araştırmacıların hiçbiri Hamas ile İran arasındaki bağlar hakkında yazmıyor.

Uzmanlar topluluğu içinde, Putin tarafından sunulan anlatılardan farklı sesler var. Dış politika alanında önde gelen uzmanlardan biri olan ve başkanlık mekanizmasına yakınlığıyla bilinen Fyodor Lukyanov, Hamas saldırısının ister “tek başına ister İran’daki iyi dostlarının katılımıyla” gerçekleştirilmiş olsun, hiçbir sonuç vermediğini savunuyor. Hamas militanlarını “dini fanatikler” olarak tanımlıyor. Rusya’nın resmi tutumunun aksine Lukyanov, “Hamas’ın tamamen barbarca eylemlerinin doğal olarak İsrail’den de aynı oranda bir karşılık görmesine neden olduğunu” söylüyor ve Hamas’ın çok sayıda Filistinlinin ölümüne kayıtsız kaldığını savunuyor. Lukyanov’a göre Hamas üyeleri sivil halkın arkasına saklanmıyor- “bunun uğruna ölmeye değecek kutsal bir görev olduğuna inanıyorlar.” Lukyanov çatışmanın nasıl çözülebileceğini göremediğini vurguluyor.

Bazı uzmanlar ABD’nin Orta Doğu’daki politikasının başarısızlığına değiniyor. Örneğin, Putin’in uzun yıllardır katıldığı Valday Tartışma Kulübü’nün program direktörü Timofey Bordachev de ABD politikasının başarısızlığına değinerek, bunun çok fazla aktöre yerine getirilmesi mümkün olmayan taahhütler verilmesinden kaynaklandığına inanıyor. Örneğin, Gazze’deki savaşla ilgili, ABD İsrail’i açıkça destekliyor ve bu destek Müslüman dünyasındaki konumunu tehlikeye atıyor; aynı zamanda, ABD’nin İsrail üzerindeki baskısı, ABD’yi koşulsuz bir müttefik olarak gören İsrailliler tarafından iyi karşılanmıyor. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nde kıdemli bir araştırma görevlisi olan Rusya ve Sovyetlerin eski Yemen, Libya ve Tunus büyükelçisi Veniamin Popov şiddetle İsrail karşıtı bir pozisyona sahip. ABD’nin Filistin meselesini kasıtlı olarak marjinalleştirdiğini ve Gazze’deki savaşın, ABD’nin bölgede elde ettiği başarılara, özellikle de bazı Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme sürecine, yani İbrahim Anlaşmalarına rağmen ABD dış politikasına büyük bir darbe vurduğunu savunuyor. Şimdi ise ABD’nin İsrail’e verdiği destek ve sağladığı askeri yardım Washington’u “trajedinin ortağı” haline getirdi. Popov’a göre Gazze savaşının en önemli yönlerinden biri de Müslüman dünyasının birleşmiş olması. Buna kanıt olarak da 11 Kasım’da Riyad’daki Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı zirvelerinde kabul edilen ve Filistin meselesini yeniden dünya gündemine taşıyan kararı gösteriyor. Popov, Müslüman dünyanın kendi çıkarlarını gözetebileceğine, başka bir deyişle Putin’in yaratmak istediği çok kutuplu yeni dünya düzeninin kutuplarından biri haline gelebileceğine inanıyor.

Gerçekten de Putin’in Gazze’deki savaşa ilişkin yorumları, hedeflediği yeni, çok kutuplu dünya düzenine ilişkin algısının bir parçası. Putin son konuşmalarında ABD’ye saldırarak “Amerikan hegemonyası diktatörlüğünün” zayıfladığını ve bunun dünyanın geri kalanı için tehlikeli olduğunu iddia etti.(*) Gazze’deki durumun bunun kanıtı olduğunu savundu. Bu motif başkalarının konuşma ve makalelerinde de yer alıyor. Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nin (başkanlık rejimiyle yakın bağları olan) genel müdürü Ivan Timofeev, İsrail ile Hamas arasındaki savaşın tek kutuplu dünya düzeninin zayıflığını yansıttığını savunuyor. Aynı zamanda Gazze savaşının, diğer çatışmalar gibi, ABD’nin uluslararası ilişkiler sistemindeki zayıflığının ve dengesizliğinin bir sonucu olduğunu ve Putin’in iddia ettiği gibi mevcut dünya düzenini korumaya yönelik kasıtlı bir Amerikan politikasının sonucu olmadığını söylüyor. Lukyanov ayrıca Gazze’deki savaşın, içinde bulunduğumuz yüzyılın başında başlayan dünya düzeninin yeniden inşasında bir başka aşama olduğunu iddia ediyor.

Bu uzmanlardan bazıları yeni dünya düzeninin oluşturulmasında Müslüman dünyasının önemini vurguluyor. Moskova’daki Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün İsrail karşıtı Arap ve İslam Araştırmaları Merkezi’nden kıdemli araştırmacı Ruslan Mamedov, Arap devletlerinin liderlerinin hâlâ eski tek kutuplu dünya düzenine saplanıp kaldıklarını savunuyor. Ancak bu paradigmanın kırılmasıyla yeni bir dünya düzeninin yaratılabileceğini savunuyor. Arap devletlerinin Filistin meselesindeki eylemsizliğini eleştiren Mamedov, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin kendi rejimlerine tehdit olarak gördükleri Hamas ile aralarındaki görüş ayrılıklarının da farkında. Radikal Rus milliyetçi kampının en önde gelen ideologlarından Aleksandr Dugin, Gazze’deki savaşı Rusya ile Batı arasındaki daha geniş çatışmanın bir parçası olarak tasvir ediyor. Dugin’e göre, Batılı ülkeler ve onların “vekili İsrail” Müslüman dünyaya saldırdığına göre, Müslüman ülkeler İsrail ile Hamas arasındaki çatışmanın yeni dünya düzeni savaşının bir parçası olduğunu kavrayacak ve Rusya’nın Ukrayna’da yürüttüğü savaşı daha iyi anlayacaklar. Müslüman dünyanın, çok kutuplu dünya savaşında Rusya ve Çin’in müttefikleri olduğuna inanıyor. Kutupların her biri var olma hakkını bir mücadele ile kanıtlamak zorunda kalacak: Rusya Ukrayna’ya karşı; Çin Tayvan’a karşı, ve Müslüman dünya İsrail-Filistin çatışmasına bir çözüm bularak. Eğer Müslüman dünyası bir araya gelerek birleşik bir kutup oluşturmayı başaramazsa, çok kutuplu dünyaya geçiş süreci gecikecek.

Rus uzmanlar arasındaki söylem incelendiğinde Putin’in söylemine verilen desteğin net olmadığı ve hatta bazılarının çelişkili pozisyonlar ortaya koyduğu görülüyor. Bununla birlikte, rejimi doğrudan tehdit etmeyen konular söz konusu olduğunda bir dereceye kadar ifade özgürlüğü varmış gibi görünse de bu, kavramın Batılı anlamıyla bir çoğulculuk vakası değil. Aynı zamanda, dünyanın tek kutupludan çok kutupluya doğru bir dönüşüm sürecinden geçtiği tezi Rus ana akımının büyük ölçüde bir parçası ve resmi Rus pozisyonuna tam olarak uymayan görüşleri ifade edenler tarafından bile kabul ediliyor. Bu dünya görüşüne göre Müslüman dünyası çok kutuplu mimarinin önemli bir parçası ve Rusya’ya dost olacak bir kutup; dolayısıyla Moskova bu ülkelerle daha güçlü bağlar kurma çabasında. Bu dünya görüşüne göre İsrail, ABD liderliğindeki Batı’ya ait ve Rusya’ya düşman olan kutbun bir parçası. Rusya ve ABD arasında artan gerilimin arka planında İsrail, mevcut dünya düzenini ihlal etmeye çalışan Rus politikasını şekillendiren pozisyonları anlamalı. İsrail’in Rusya’nın İsrail’e karşı eylemlerini ve Gazze’deki savaşı bu açıdan yorumlaması gerekiyor. Rusya’nın 7 Ekim’den bu yana aldığı İsrail karşıtı pozisyon, Kudüs’ün Moskova’nın çeşitli uluslar ve örgütlerle olan ilişkilerini Rusya’nın yaratmayı arzuladığı çok kutuplu dünya bağlamında görmeye başlaması gerektiğinin bir başka kanıtı.

(*)Çevirmenin notu: Putin söz konusu konuşmasında ABD’nin zayıflamasının dünyanın kalanı için tehlikeli olduğunu değil ABD’nin zayıflaması nedeniyle Rusya dahil diğer rakiplerinde kaos yoluyla istikrarsızlık yaratmaya çalıştığını ve bunun dünya için tehlikeli olduğunu savunuyor.

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO’nun Kafkasya’daki genişlemesine Fransız-Türk anlaşmazlığı engel oluyor

Yayınlanma

NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan ile işbirliğini güçlendirme çabası, Fransa ile Türkiye arasındaki gerginlik nedeniyle tıkanma noktasına geldi.

POLITICO’ya konuşan üç NATO diplomatına göre, Fransa, bir Fransız vatandaşının tutuklanmasını temel gerekçe göstererek Bakü ile yeni bir ortaklık planını onaylamayı reddetti.

Buna karşılık Türkiye de, yakın müttefiki Azerbaycan’a dayanışma göstermek amacıyla Ermenistan’ın planının yenilenmesini engelledi.

Beş NATO diplomatı, iki Kafkas ülkesinin tatbikatlar, askeri eğitim ve diğer alanlarda NATO ile daha derin bir işbirliği arayışında olduğunu belirtti.

Sonuç olarak, her iki plan da bir yılı aşkın süredir belirsizlik içinde kaldı.

Aylar süren NATO anlaşmazlığı, geçen hafta Fransa’nın Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarının yenilenmesini engellemesinin ardından yeni bir aciliyet kazandı.

Paris, Brüksel’in Rus-Özbek milyarder Alişer Usmanov’a yönelik kısıtlamaları kaldırmasının ardından itirazını geri çekti.

Bu da Azerbaycan’ı, bir Fransız vatandaşı da dahil olmak üzere birkaç tutukluyu serbest bırakmaya sevk etti.

Geçen çarşamba günü Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in tutukluları serbest bırakmasının ardından Fransa, NATO ile Bakü arasındaki bağların güçlendirilmesine yönelik vetosunu kaldırması yönünde baskı altında bulunuyor.

NATO diplomatlarından biri, “Eğer veto hakkını kaldırmazlarsa, bu ne sağlam bir siyasi hamle olur ne de ittifakın çıkarları doğrultusunda hareket eden bir müttefik olarak kendilerini göstermiş olurlar. Ermenistan için bu çok tehlikeli; onların yakınımızda olmasının iyi olduğunu düşünüyoruz,” dedi.

İkinci bir NATO diplomatı ise şöyle konuştu: “Bir hayal kırıklığı var: İkili meseleler için NATO’yu kullanmayı bırakın.”

Hem Ermenistan hem de Azerbaycan, son yıllarda Rusya ile ilişkilerini soğutmuş durumda ve Avrupa ile bağlarını derinleştirmeye çalışıyor.

Erivan, Moskova liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) savunma ittifakındaki üyeliğini askıya aldı, AB üyeliği lehine bir yasa kabul etti ve buna karşılık Moskova’dan ticaret kısıtlamaları ve sert eleştirilerle karşı karşıya kaldı.

Fransa uzun süredir Ermenistan ile yakın ilişkiler sürdürürken, Bakü ise bölgedeki Rus etkisini dengelemek için Türkiye ile olan yakın ittifakına güveniyor.

Bir Türk yetkili, “Mesele kesinlikle bir Türkiye-Fransa ya da Türkiye-Ermenistan kavgası değil,” diyerek şunları ekledi:

“Her ikisinin de erken onaylanmasını sağlamak amacıyla, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ITPP [Bireysel Olarak Uyarlanmış Ortaklık Programları] belgelerini birlikte onaylamaya oldukça uzun bir süredir hazırız.”

NATO’nun ITTP ortaklıkları, ittifakın NATO üyesi olmayan ülkelerle siyasi diyalog ve askeri işbirliği için kullandığı başlıca araç.

Bu programlar dört yılda bir yenilenir ve hedeflerinin düzeyi, yararlanıcı ülkelerin ittifakla entegre olma isteğine bağlı.

Üç diplomat, yeni planlara ilişkin müzakerelerin neredeyse sonuçlandırılmak üzere olmasına rağmen, yaşanan gecikme nedeniyle NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan’ın güncelliğini yitirmiş ortaklıklarını geçici olarak uzatmak zorunda kaldığını belirtti.

Yeni planlar, bu ülkelerin ortak askeri tatbikatlara katılımına olanak tanıyacak, ordular arası eğitimi artıracak ve yerel İngilizce derslerinin düzenlenmesine kadar uzanan kültürel işbirliğini yoğunlaştıracak.

Bazıları, Erivan’ın dış politikasını Rusya’dan uzaklaştırmak için aldığı riskler göz önüne alındığında, bu gecikmenin Ermenistan’ın Batı ile yeniden yakınlaşma çabasını da engelleyebileceğinden endişe duyuyor.

“Bu bir endişe kaynağı… Bazı ülkelerde beklentiler yaratıyoruz, sonra da bunları karşılayamıyoruz — bu da daha sonra kızgınlığa yol açabilir,” diyen üçüncü NATO diplomatı, Bakü ve Erivan’ı ittifaka yaklaştırmanın her iki ülke arasındaki kırılgan barışı pekiştirmeye yardımcı olabileceğini de sözlerine ekledi.

Diplomat, “Artık iki ülke arasında barış olduğu için, bu NATO’nun onları daha fazla kendi tarafımıza çekmesi için iyi bir fırsat,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English