Bizi Takip Edin

Diplomasi

‘Orta Doğu’daki yangının sebebi ABD’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Gazze savaşından yola çıkarak ABD’nin Orta Doğu politikasına daha geniş bir perspektiften bakıyor ve gelinen noktada ABD’nin bölgeye yönelik politikalarının başarısızlıkla sonuçlandığını ve artık rotasını değiştirmesinin zorunluluğuna dikkat çekiyor. Makale, on yıllardır bölgedeki istikrarsızlıkla uğraşmak zorunda olan Washington’un sürekli büyük ölçüde Orta Doğu’daki varlığının ve politikalarının ürünü olan sorunlarla yüzleşmek zorunda kaldığına dikkat çekiyor.

“Washington’un Orta Doğu politikasının insani ve maddi maliyeti çok büyük oldu” diyen makale, Gazze savaşı bahanesiyle Orta Doğu’ya aktarılan kaynakların neyi başaracağını sorguluyor ve ekliyor: “Tarih, bunun ABD çıkarlarına ve bölgesel istikrara sürekli zarar vereceğini gösteriyor.”

***

ABD’nin Orta Doğu Politikası Başarısız Oldu

Bölge yanıyor ve bunun sorumlusu da Washington.

Jon Hoffman

Hamas’ın 7 Ekim’de İsrailli sivilleri acımasızca katletmesinin ardından İsrail’in örgüte karşı başlattığı büyük askeri harekat Gazze Şeridi’ni yok olmanın, Ortadoğu’yu ise daha geniş çaplı bir savaşın eşiğine getirdi. O tarihten bu yana yaşanan bir dizi olay çatışmanın daha da tırmanabileceğini gösteriyor: ABD’nin, grubun Kızıldeniz’deki ticari gemilere yönelik saldırılarına karşılık olarak üç Husi gemisini batırması; İsrail ve ABD’nin Lübnan, Irak ve Suriye’de Hamas, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları’nın üst düzey üyelerine yönelik bir dizi suikast düzenlemesi; İsrail Savaş Kabinesi Bakanı Benny Gantz’ın Hizbullah’ın İsrail’e ve İsrail’in de Hizbullah’a yönelik saldırıları konusunda “diplomatik çözüm için zamanın tükenmekte olduğu” yönündeki son uyarısı; ve Biden yönetiminin ABD’nin bölgede birden fazla cephede askeri karşılık vermesi için planlar hazırladığına dair haberler.

Bu kargaşanın ortasında Washington eski taktiğine sarılmaya devam ediyor: bölgeye para, silah ve askeri varlık yığmak. Biden yönetimi, Orta Doğu’da kalıcı barış ve refahın sağlanmasının anahtarının, ABD’nin her iki ülkeye de güvenlik garantisi vermesine dayanan bir İsrail-Suudi normalleşme anlaşması yapmakta kararlı. Hatta pazartesi günü ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Suudi Arabistan’ı ziyaret ederek Riyad’ın böyle bir anlaşmaya olan ilgisinin devam ettiğinden bahsetti.

Bu yaklaşım geri tepmeye mahkum.

Washington gerçeklerle yüzleşmeli: ABD’nin Orta Doğu politikası başarısız olmuştur. Bu başarısızlığın temelinde ABD’nin bölgedeki başlıca ortaklıkları yatıyor. ABD’nin bölgedeki iki önemli ortağı olan İsrail ve Suudi Arabistan, ABD için servet değil yükümlülük. Her ne kadar bu iki devlet arasında önemli siyasi, ekonomik ve sosyal farklılıklar olsa da, her ikisi de ABD’nin çıkarlarını ve savunduğunu iddia ettiği değerleri sürekli olarak baltalıyor. Washington her iki ülkeye yaklaşımını temelden değiştirmeli, koşulsuz destekten mesafeli ilişkilere geçmeli.

İsrail’in Gazze’deki savaşı, ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarlarını tehlikeye atarken, ABD’nin ifade ettiği değerlere yönelik şiddetin de bir örneği. Bu savaşın yol açtığı yıkımın onarılması nesiller boyu sürecek ve Washington’un küresel imajı bu tür eylemlere verdiği destek nedeniyle kalıcı olarak zedelendi.

İsrail, 7 Ekim terör saldırılarını takip eden günlerde Hamas’ı yok etme sözü verirken, güçlerinin odak noktasının isabet değil maksimum hasar olduğunu” itiraf etti. O zamandan bu yana İsrail ordusu, savaşı eleştirenlerin toplu cezalandırma olarak gördüğü, Filistinli sivilleri ABD yapımı silahlarla öldürmeye devam ederken odak noktası pek değişmiş gibi görünmüyor. Hamas kontrolündeki Gazze sağlık yetkililerine göre, İsrail tarafından öldürülen Filistinlilerin tahminen yüzde 70’i kadın ve çocuklardan oluşuyor. Hamas kontrolündeki Gazze hükümeti tarafından bildirilen rakamlara dayanan Birleşmiş Milletler hesaplamalarına göre, yaklaşık 1,9 milyon insan -Gazze nüfusunun yüzde 90’ından fazlası- savaş nedeniyle yerinden edildi ve kasım ayı ortası itibariyle Gazze’deki toplam konut stokunun yüzde 45’inden fazlası yıkıldı ya da hasar gördü.
İsrail aksini iddia etse de, stratejisinin Hamas ve kabiliyetleri üzerinde çok daha az etkisi olduğu görülüyor. Aynı zamanda savaş, sivillerin ayrım gözetmeksizin öldürülmesi yoluyla gelecekteki silahlı direnişin tohumlarını ekebilir.

ABD’nin doğrudan müdahil olduğu daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya dönüşme ihtimali her geçen gün artıyor. İsrail ile Lübnan merkezli militan İslamcı grup Hizbullah arasındaki çatışmalar dramatik bir şekilde tırmanıyor ve 17 Ekim’den bu yana İran’ın vekilleri tarafından Orta Doğu’da ABD askeri personeline en az 115 saldırı düzenlendi. Daha geniş çaplı bir savaşın içine çekilmek ABD’nin çıkarlarına aykırı olmasına rağmen, İsrail ABD’yi bu saldırılar nedeniyle İran’la doğrudan karşı karşıya gelmeye çağırdı.

Washington, İsrail’le olan sözde özel ilişkisini kullanamıyor ya da ABD’yi manipüle etme becerisiyle sık sık övünen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu etkilemede ya yetersiz ya da isteksiz örünüyor. Bunun yerine Washington, İsrail’e açık çek yaklaşımını sürdürüyor ve son olarak Kasım ayında onaylanan bir paketle 14 milyar dolardan fazla askeri yardım sağladı ve bu süreçte büyük bir tırmanma riskini göze aldı.

ABD’nin bölgedeki diğer kilit ortağı Suudi Arabistan ise dünyanın en otokratik devletlerinden biri. Riyad, ülkesinde yaygın insan hakları ihlalleri gerçekleştiriyor ve bölgede benzer faaliyetlerde bulunan diğer otokrasileri aktif olarak destekliyor.

Riyad ve müttefikleri, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ı krallığı geleceğe taşıyacak bir reformcu olarak sunmak için büyük çaba sarf etse de, genç hükümdar bir güç konsolidasyonu ve merkezileşme kampanyası başlattı. Rejimin devlet ve toplum üzerindeki kontrolü hiç bu kadar büyük olmamıştı.

Suudi Arabistan, Orta Doğu’daki siyasi, ekonomik ve toplumsal düzensizliğin başlıca kaynağı. Riyad, bölgedeki neredeyse her çatışma bölgesi ve jeopolitik fay hattıyla bağlantılı. ABD’nin Suudi Arabistan’la olan ilişkisi “otoriter istikrar efsanesi”nin, yani otokratik yöneticilerin bölgede barışı koruduğu düşüncesinin bir örneği. Ancak doğrusu bunun tam tersi: Bu aktörler bölgenin sorunlarına çözüm olmak yerine, Orta Doğu’nun altında yatan en büyük sorunları hem yaratıyor hem de daha da kötüleştiriyor.

Riyad’ın istikrarsızlaştırıcı davranışının en korkunç örneği, Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Yemen’de öncülük ettiği askeri müdahale oldu. Bu askeri harekat 2015’ten bu yana dünyanın en kötü insani krizine ve BM tahminlerine göre 377 binden fazla kişinin ölümüne neden oldu. Riyad’ın Husileri yenememesi nedeniyle savaş kırılgan bir şekilde bitmiş durumda ve yaklaşık dokuz yıl süren yıkıcı çatışmaların ardından Husiler muhtemelen hiç olmadıkları kadar güçlüler. İsrail-Hamas savaşına karşılık olarak Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen ticari gemilere düzenli saldırılar düzenleyen grup, süregelen çatışmaya tehlikeli yeni bir parlama noktası ekledi.

Sonuç olarak, ABD’nin tereddütsüz desteği İsrail ve Suudi Arabistan’ı, ABD’nin yardımlarına koşacağını ve onları sorumlu tutmayacağını bilerek pervasız politikalar izleme konusunda cesaretlendirdi. Sağduyu, Washington’un rotasını kökten değiştirmesi gerektiğini gösteriyor. Ne yazık ki ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin aklında bu yok gibi görünüyor.

Biden yönetimi bölgesel politikalarını, İsrail’in 2020 yılında Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini resmen normalleştirmesine tanıklık eden ve daha sonra Fas ve Sudan’ı da kapsayacak şekilde genişletilen ABD arabuluculuğundaki İbrahim Anlaşmalarının bir uzantısı olarak Suudi Arabistan ve İsrail arasında normalleşmeye aracılık etme çabaları etrafında şekillendirdi.

Suudi veliaht prensi İsrail’le ilişkileri normalleştirme karşılığında taleplerini defalarca açıkça dile getirdi: ABD, Krallığa resmi bir güvenlik garantisi sağlamalı ve Riyad’ın sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olmalı.

7 Ekim’den bu yana İsrailli, Suudi ve ABD’li yetkililer bu anlaşmayı yapma konusundaki kararlılıklarını defalarca yinelediler. Suudi-İsrail normalleşmesi, ABD’li yorumcu Thomas L. Friedman’ın deyimiyle, iki devletli çözümü bir şekilde korumak, İran’a karşı denge sağlamak ve Çin’in Orta Doğu’daki emellerine karşı koymak için “tek formül” olarak paketlendi.

Biden defalarca Hamas’ın 7 Ekim’deki saldırıyı Suudi-İsrail normalleşmesini raydan çıkarmak amacıyla başlattığını iddia etti. O tarihten bu yana çok sayıda ABD yönetimi yetkilisi böyle bir anlaşmaya aracılık etme çabalarının devam ettiğini vurguladı.

İsrailli yetkililer de böyle bir anlaşmaya dönme arzularını dile getirdiler ve Netanyahu Kasım ayında savaştan sonra normalleşme ihtimalinin “daha da artacağını” iddia etti.

Suudi Arabistan ise bir yandan İsrail’in Gazze’deki operasyonunu eleştiren bir söylem kullanırken diğer yandan da Riyad’ın normalleşmeye olan ilgisinin devam ettiğini yineleyerek bir denge politikası izliyor. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan kısa bir süre önce Muhammed bin Selman ile görüşmek ve bu anlaşma için bastırmaya devam etmek üzere Suudi Arabistan’a gitti.

Axios, 7 Ekim’den birkaç ay önce İsrail’in Suudi normalleşme anlaşmasının bir parçası olarak kendi ABD güvenlik garantisini talep ettiğine dair söylentiler olduğunu ve politika yapıcıların bu eklemenin anlaşmayı Washington’da daha kabul edilebilir hale getireceğini umduklarını bildirmişti. Bu sonuç şimdi daha da olası görünüyor.

Hamas saldırısı öncesindeki normalleşme görüşmeleri bağlamında Netanyahu Filistin meselesinden sadece bir “onay kutusu” olarak bahsetmiş ve Eylül ayında Birleşmiş Milletler’e Filistin topraklarının İsrail’in bir parçası olarak gösterildiği ve “yeni Ortadoğu” olarak adlandırdığı bir harita sunmuştu.

Aslında Netanyahu kısa bir süre önce Likud partisi milletvekillerine “savaştan sonra Gazze ve [Batı Şeria’da] bir Filistin devletini engelleyecek tek kişi” olduğunu yineledi ve İsrail medyasına göre, iki devletli bir çözümü açıkça desteklemeyi bırakması için Washington’a özel olarak baskı yaptığı bildiriliyor. Netanyahu kısa süre önce Oslo Anlaşmalarının çöküşünden kendine pay çıkarmış, ABD’nin on yıllardır politika hedefi olan iki devletli çözümü engellemekten “gurur duyduğunu” söylemiş ve böyle bir çözümün ortaya çıkmamasını sağlamaya devam edeceğine söz vermişti.

Ancak Gazze’deki savaş, Filistin halkının geleceğinden kaçmaya çalışmanın aptalca bir strateji olduğunu göstermeli. Bunu daha geniş çaplı liberal olmayan ve istikrarsız bölgesel düzenden de ayıramazsınız. Bu mesele Arap kitlelerinin gerçek siyasi, ekonomik ve sosyal özgürlük özlemlerine sıkı sıkıya bağlı ve İbrahim Anlaşması gibi çerçevelerle zorla bir kenara itilemez.

ABD’nin anlaşmalara ve Suudi-İsrail normalleşme çerçevesine verdiği destek, ABD ve ortaklarının Ortadoğu’da liberal olmayan bir bölgesel düzeni, bu süreçte önemli siyasi, insani ve ekonomik maliyetlere katlanmadan zorla sürdürebilecekleri yönündeki hatalı temel varsayıma dayanıyor. İsrail veya Suudi Arabistan’a ABD güvenlik garantisi vermek, ABD için uzun vadeli sonuçları olacak feci bir yanlış hesaplama anlamına gelecektir.

Washington, Orta Doğu’daki ortaklıklarına yaklaşımını temelden dönüştürmek için bu anı değerlendirmeli. ABD, refleksif destekten mesafeli ilişkilere geçerek Orta Doğu politikasını temelden yeniden şekillendirirken, ortaklarının politikalarındaki suç ortaklığını sona erdirebilir.

Elbette böylesine köklü bir yeniden şekillendirme zor olacak: Bu politika on yıllardır bir dizi yanlış anlamaya ve değişimin önündeki yapısal engellere dayanıyor. En yakıcı engel statükocu politikaları korumak üzere tasarlanmış yerleşik bir lobicilik ve özel çıkarlar sistemi. ABD siyasi elitleri arasında, ABD’nin İsrail ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini dönüştürmenin siyasi maliyetinin hesabı uzun zamandır reformun önünde bir engel oluşturuyor.

Bununla birlikte, Washington siyasi dünyasında Orta Doğu’dan daha fazla ayrılmayı ciddi olarak düşünmekten aciz olan bir görüş birliği de var. Finansman arayışı, mesleki hırslar ve sosyal etkileşim, bölge üzerinde çalışan insanların genellikle ABD Orta Doğu politikasının genel hatlarını destekleme eğiliminde olmasını sağlamak için çalışıyor.

Değişim için bastırmak zorlu bir mücadele olacak, ancak ihtiyaç hiç bu kadar net olmamıştı. On yıllardır tutarlı bir strateji olmaksızın bölgeye güç aktaran ABD, trilyonlarca dolar harcadı ancak bölgesel istikrarı sağlayamadı ya da ABD çıkarlarını koruyamadı. Bölgedeki bu çıkarlar sınırlı ve bunların korunması herhangi bir aktöre koşulsuz siyasi ya da askeri destek verilmesini gerektirmiyor.

Washington’un bölgeye yönelik mevcut yaklaşımına tereddütsüz bağlılığı bir kısır döngü yaratıyor: Bölgesel istikrarsızlıklarla uğraşan ABD, kendisini sürekli olarak büyük ölçüde Orta Doğu’daki varlığının ve politikalarının ürünü olan sorunlarla yüzleşmek zorunda buluyor.

Washington’un Orta Doğu politikasının insani ve maddi maliyeti çok büyük oldu. Önümüzdeki yıllarda milyarlarca dolarlık askeri yardım ve ABD’nin Orta Doğu’daki genişleyen varlığı neyi başaracak? Tarih, bunun ABD çıkarlarına ve bölgesel istikrara sürekli zarar vereceğini gösteriyor.

Orta Doğu’daki rotayı değiştirmenin zamanı çoktan geldi. Bunu yapmamak, Washington’un bölgeyi etkilemeye devam edecek ve ABD çıkarlarını nesiller boyu baltalayacak bir istikrarsızlık döngüsüne bağlılığını resmileştirme riski taşıyor.

Diplomasi

G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

Yayınlanma

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.

“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.

Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.

Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.

Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.

Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.

Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.

Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.

On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.

Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.

Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.

Greer şöyle konuştu:

“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”

AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.

Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.

ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.

Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya. 

Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.

Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.

Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.

Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.

Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.

Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).

Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor. 

Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.

CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Yayınlanma

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.

Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.

Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.

Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.

İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.

Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.

Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.

Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.

Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.

Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.

Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.

İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.

17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.

Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.

Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.

Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.

South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.

14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.

Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO’nun Kafkasya’daki genişlemesine Fransız-Türk anlaşmazlığı engel oluyor

Yayınlanma

NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan ile işbirliğini güçlendirme çabası, Fransa ile Türkiye arasındaki gerginlik nedeniyle tıkanma noktasına geldi.

POLITICO’ya konuşan üç NATO diplomatına göre, Fransa, bir Fransız vatandaşının tutuklanmasını temel gerekçe göstererek Bakü ile yeni bir ortaklık planını onaylamayı reddetti.

Buna karşılık Türkiye de, yakın müttefiki Azerbaycan’a dayanışma göstermek amacıyla Ermenistan’ın planının yenilenmesini engelledi.

Beş NATO diplomatı, iki Kafkas ülkesinin tatbikatlar, askeri eğitim ve diğer alanlarda NATO ile daha derin bir işbirliği arayışında olduğunu belirtti.

Sonuç olarak, her iki plan da bir yılı aşkın süredir belirsizlik içinde kaldı.

Aylar süren NATO anlaşmazlığı, geçen hafta Fransa’nın Rusya’ya yönelik AB yaptırımlarının yenilenmesini engellemesinin ardından yeni bir aciliyet kazandı.

Paris, Brüksel’in Rus-Özbek milyarder Alişer Usmanov’a yönelik kısıtlamaları kaldırmasının ardından itirazını geri çekti.

Bu da Azerbaycan’ı, bir Fransız vatandaşı da dahil olmak üzere birkaç tutukluyu serbest bırakmaya sevk etti.

Geçen çarşamba günü Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in tutukluları serbest bırakmasının ardından Fransa, NATO ile Bakü arasındaki bağların güçlendirilmesine yönelik vetosunu kaldırması yönünde baskı altında bulunuyor.

NATO diplomatlarından biri, “Eğer veto hakkını kaldırmazlarsa, bu ne sağlam bir siyasi hamle olur ne de ittifakın çıkarları doğrultusunda hareket eden bir müttefik olarak kendilerini göstermiş olurlar. Ermenistan için bu çok tehlikeli; onların yakınımızda olmasının iyi olduğunu düşünüyoruz,” dedi.

İkinci bir NATO diplomatı ise şöyle konuştu: “Bir hayal kırıklığı var: İkili meseleler için NATO’yu kullanmayı bırakın.”

Hem Ermenistan hem de Azerbaycan, son yıllarda Rusya ile ilişkilerini soğutmuş durumda ve Avrupa ile bağlarını derinleştirmeye çalışıyor.

Erivan, Moskova liderliğindeki Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) savunma ittifakındaki üyeliğini askıya aldı, AB üyeliği lehine bir yasa kabul etti ve buna karşılık Moskova’dan ticaret kısıtlamaları ve sert eleştirilerle karşı karşıya kaldı.

Fransa uzun süredir Ermenistan ile yakın ilişkiler sürdürürken, Bakü ise bölgedeki Rus etkisini dengelemek için Türkiye ile olan yakın ittifakına güveniyor.

Bir Türk yetkili, “Mesele kesinlikle bir Türkiye-Fransa ya da Türkiye-Ermenistan kavgası değil,” diyerek şunları ekledi:

“Her ikisinin de erken onaylanmasını sağlamak amacıyla, Ermenistan ve Azerbaycan’ın ITPP [Bireysel Olarak Uyarlanmış Ortaklık Programları] belgelerini birlikte onaylamaya oldukça uzun bir süredir hazırız.”

NATO’nun ITTP ortaklıkları, ittifakın NATO üyesi olmayan ülkelerle siyasi diyalog ve askeri işbirliği için kullandığı başlıca araç.

Bu programlar dört yılda bir yenilenir ve hedeflerinin düzeyi, yararlanıcı ülkelerin ittifakla entegre olma isteğine bağlı.

Üç diplomat, yeni planlara ilişkin müzakerelerin neredeyse sonuçlandırılmak üzere olmasına rağmen, yaşanan gecikme nedeniyle NATO’nun Ermenistan ve Azerbaycan’ın güncelliğini yitirmiş ortaklıklarını geçici olarak uzatmak zorunda kaldığını belirtti.

Yeni planlar, bu ülkelerin ortak askeri tatbikatlara katılımına olanak tanıyacak, ordular arası eğitimi artıracak ve yerel İngilizce derslerinin düzenlenmesine kadar uzanan kültürel işbirliğini yoğunlaştıracak.

Bazıları, Erivan’ın dış politikasını Rusya’dan uzaklaştırmak için aldığı riskler göz önüne alındığında, bu gecikmenin Ermenistan’ın Batı ile yeniden yakınlaşma çabasını da engelleyebileceğinden endişe duyuyor.

“Bu bir endişe kaynağı… Bazı ülkelerde beklentiler yaratıyoruz, sonra da bunları karşılayamıyoruz — bu da daha sonra kızgınlığa yol açabilir,” diyen üçüncü NATO diplomatı, Bakü ve Erivan’ı ittifaka yaklaştırmanın her iki ülke arasındaki kırılgan barışı pekiştirmeye yardımcı olabileceğini de sözlerine ekledi.

Diplomat, “Artık iki ülke arasında barış olduğu için, bu NATO’nun onları daha fazla kendi tarafımıza çekmesi için iyi bir fırsat,” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English