Dünya Basını
Foreign Affairs: Orta Doğu’da ABD liderliği Godot’yu beklemek gibi

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD Dış İlişkiler Konseyinin (Council on Foreign Relations-CFR) yayın organı Foreign Affairs’ta yayınlandı. 7 Ekim’den sonra her ne kadar tersine dönmüş gibi görünse de ABD’nin orta ve uzun vadede eskisi gibi Orta Doğu’ya “dönmeyeceğini” açıklayan makale, Orta Doğu’nun istikrarının ancak bölgesel güçlerin işbirliği ile sağlanabileceği fikrini öne sürüyor. Makale, bunun koşullarının mevcut olduğunu açıkladıktan sonra bir yol haritası da sunuyor.
***
Orta Doğu’yu sadece Orta Doğu düzeltebilir
Amerika sonrası bölgesel düzene giden yol
Dalia Dassa Kaye ve Sanam Vakil,
2024’ün ilk haftalarında, Gazze Şeridi’ndeki yıkıcı savaş tüm bölgeyi alevlendirmeye başladığında, Orta Doğu’nun istikrarı bir kez daha ABD dış politika gündeminin merkezine oturmuş gibi görünüyordu. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından sonraki ilk günlerde, Biden yönetimi iki uçak gemisi saldırı grubunu ve nükleer enerjiyle çalışan bir denizaltıyı Orta Doğu’ya gönderirken Başkan Joe Biden da dahil üst düzey ABD yetkilileri sürekli olarak bölgeye yüksek profilli ziyaretler yapmaya başladı. Ardından, çatışmanın kontrol altına alınması zorlaştıkça ABD daha da ileri gitti. Kasım ayı başlarında, İran destekli grupların Irak ve Suriye’deki ABD askeri personeline yönelik saldırılarına karşılık olarak ABD, Suriye’de İran Devrim Muhafızları tarafından kullanılan askeri tesislere saldırılar düzenledi; ocak ayı başlarında ABD güçleri Bağdat’ta bu gruplardan birinin üst düzey bir komutanını öldürdü. Ocak ayı ortalarında ise, yine İran tarafından desteklenen Husi hareketinin Kızıldeniz’deki ticari gemilere haftalarca süren saldırılarının ardından ABD, İngiltere ile birlikte Yemen’deki Husi üslerine yönelik bir dizi saldırı başlattı.
Bu güç gösterisine rağmen, ABD’nin uzun vadede büyük diplomatik ve güvenlik kaynaklarını Orta Doğu’ya aktaracağına dair bahse girmek akıllıca olmaz. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından çok önce, birbirini izleyen ABD yönetimleri yükselen Çin’le daha fazla ilgilenmek için bölgeden uzaklaşma niyetlerinin sinyallerini vermişlerdi. Biden yönetimi aynı zamanda Rusya’nın Ukrayna’daki savaşıyla da uğraşıyor ve bu da Orta Doğu’yla başa çıkmak için kapasitesini daha da kısıtlıyor. 2023 yılına gelindiğinde, ABD’li yetkililer İran’la nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılmasından büyük ölçüde vazgeçmiş, bunun yerine İranlı muhataplarıyla gayrı resmi gerilimi azaltma anlaşmalarına varmaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda yönetim, güvenlik yükünün bir kısmını Washington’un üstünden almak için Suudi Arabistan gibi bölgesel ortakların askeri kapasitesini güçlendiriyordu. Biden’ın, ABD istihbaratının Suudi gazeteci ve Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı’nın 2018’de öldürülmesinden sorumlu olduğuna inandığı Riyad’la iş yapma konusundaki ilk isteksizliğine rağmen Başkan, Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki ilişkileri normalleştirecek bir anlaşmaya öncelik verdi. ABD bu anlaşmayı yaparken her iki tarafa da önemli teşvikler sunmaya hazırdı ve Filistin meselesini çoğunlukla görmezden geliyordu.
7 Ekim bu yaklaşımı altüst ederek Filistin meselesinin merkezi önemini hatırlattı ve ABD’yi daha doğrudan askeri angajmana zorladı. Yine de Gazze’deki savaş Washington’un temel politikalarında önemli bir değişikliğe yol açmadı. Yönetim, İsrail’in Filistinliler için ayrı bir devlete karşı çıkmasına rağmen Suudi Arabistan’ın normalleşmesi için bastırmaya devam ediyor ki Suudiler böyle bir anlaşmayı şart koşuyor. Ve ABD’li yetkililer, ABD’yi Orta Doğu’daki çatışmalardan uzak tutma çabalarından vazgeçecek gibi görünmüyor. Aksine, savaşın giderek karmaşıklaşan dinamikleri ABD’nin bölgeye angaje olma iştahının daha da azalmasına neden olabilir. Orta Doğu’daki taahhütlerini artırmak da kritik bir seçim yılında Amerikan siyasi partileri için kazanan bir strateji olmayacaktır.
Elbette ABD Orta Doğu’da yer almaya devam edecek. ABD güçlerine yönelik füze saldırıları Amerikalıların ölümüyle sonuçlanırsa ya da Gazze çatışmasıyla bağlantılı bir terör saldırısı Amerikalı sivilleri öldürürse, bu durum ABD’yi yönetimin istemediği daha büyük bir askeri angajmana zorlayabilir. Ancak ABD’nin Gazze’yi etkin bir şekilde yönetme ve kalıcı bir Orta Doğu barışı sağlama konusunda liderliği üstlenmesini beklemek Godot’yu beklemek gibi olacaktır: mevcut bölgesel ve küresel dinamikler Washington’un bu baskın rolü oynamasını çok zorlaştırıyor. Bu, diğer küresel güçlerin ABD’nin yerini alacağı anlamına gelmiyor. ABD’nin etkisi azalsa bile Avrupalı veya Çinli liderlerin bu görevi üstlenmeye ne ilgisi var ne de kapasiteleri. Ortaya çıkan bu gerçek karşısında bölgesel güçlerin -özellikle de İsrail’in yakın Arap komşuları Mısır ve Ürdün’ün yanı sıra savaş başladığından beri koordinasyon halinde olan Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE)- acilen adım atması ve ileriye dönük ortak bir yol belirlemesi gerekiyor.
Hamas’ın 7 Ekim’deki acımasız saldırıları ve İsrail’in Gazze’deki yıkıcı harekâtının ardından ortak bir zemin bulmak son derece zor olacak. Ve savaş ne kadar uzun sürerse, Orta Doğu’da daha geniş çaplı kırılmalar yaşanması riski de o kadar artacak. Ancak saldırılardan önceki yıllarda hem Arap hem de Arap olmayan devletler, bölge genelinde ilişkilerin büyük ölçüde sıfırlanması anlamına gelen yeni işbirliği biçimleri için potansiyel olduğunu gösterdi. Aylar süren savaştan sonra bile bu bağların çoğu sağlam kaldı. Şimdi, bu eğilim tersine dönmeden önce, bu hükümetler çatışmaların önlenmesi ve nihayetinde barış için kalıcı mekanizmalar oluşturmak üzere bir araya gelmelidir.
En acil olarak, bölgesel güçler İsrailliler ve Filistinliler arasında anlamlı bir siyasi süreci desteklemeli. Ancak aynı zamanda böyle bir felaketin tekrar yaşanmasını önlemek için kararlı adımlar atmalılar. Özellikle de ABD liderliğinde olsun ya da olmasın istikrar sağlayabilecek yeni ve daha güçlü bölgesel güvenlik düzenlemeleri oluşturmaya çalışmalılar. Orta Doğu’nun bölgesel güvenlik için kendi güçleri arasında kalıcı diyalog zemini oluşturacak bir foruma sahip olmasının zamanı çoktan geldi. Trajediden fırsat çıkarmak için çok çalışmak ve en üst siyasi düzeylerde kararlılık göstermek gerekecek. Ancak bu vizyon bugün ne kadar uzak görünse de Orta Doğu liderlerinin şiddet sarmalını durdurma ve bölgeyi daha olumlu bir yöne taşıma potansiyeli mevcuttur.
Etki Kaygısı
Savaşı sona erdirmek için kararlı adımlar atmadığı için Biden yönetimine yönelik artan hayal kırıklığına rağmen, Washington’daki müdahale yanlılarıyla birlikte bazı Arap liderler ABD’nin Orta Doğu’ya “geri döndüğünü” görmeye hevesli olabilir. Biden yönetiminin hızlı diplomatik ve askeri tepkisi -ve İran’a bağlı gruplara karşı güç kullanma konusundaki istekliliği- bölgenin bir kez daha ABD’nin ulusal güvenlik kaygılarının merkezinde yer aldığını gösterdi. Aslında, askeri güç açısından ABD bölgeden hiç ayrılmamıştı: 7 Ekim saldırıları sırasında on binlerce ABD askeri bölgedeydi ve Washington; Bahreyn ve Katar’da büyük askeri üslerin yanı sıra Suriye ve Irak’ta daha küçük askeri konuşlanmaları sürdürmeye devam ediyordu.
Ancak ABD’nin 7 Ekim’den bu yana yürüttüğü askeri ve diplomatik faaliyetler güven telkin etmedi. Bir kere, yönetimin daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmayı önleme çabaları kesinlikle karışık. En kaygı verici parlama noktalarından biri olan İsrail’in Lübnan sınırında Hizbullah ile yaşadığı çatışmada, Washington her iki tarafta da artan şiddeti önleyemedi. Önemli askeri ve sivil kayıpların yanı sıra, on binlerce sivil, kuzey İsrail ve güney Lübnan’daki kasabaları boşaltmak zorunda kaldı. Hizbullah şu ana kadar ekonomik teşvikler karşılığında güçlerini sınırdan çekmeyi reddetti ve Beyrut’ta üst düzey bir Hamas yetkilisine suikast düzenleyen İsrail diplomasi için zamanın tükenmekte olduğunun sinyallerini verdi.
Bu arada ABD, İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki vekillerinden gelen askeri baskıyı kontrol altına almakta zorlanıyor. Savaşın başlamasından bu yana Irak ve Suriye’deki ABD güçleri bu grupların 150’den fazla saldırısıyla karşı karşıya kaldı. ABD ve Birleşik Krallık’ın bir dizi misilleme saldırısına rağmen Washington, Husilerin Kızıldeniz’deki amansız füze ve insansız hava aracı saldırılarına son veremedi. Husiler şimdiden uluslararası ticarette önemli aksamalara yol açarak büyük nakliye şirketlerini Süveyş Kanalı’ndan kaçınmaya zorladı. ABD’nin bu tehdide karşı çok uluslu bir deniz gücü oluşturma girişimleri, yönetimin Gazze politikalarına temkinli yaklaşan Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi bölgesel ortakların ilgisini çekmeyi başaramadı.
Washington’un askeri gücü azaldıkça diplomatik gücü de zayıfladı. Üst düzey yönetim yetkililerinin bölgeye sürekli ziyaretleri, kararlılık göstermek yerine, ABD’nin ne kadar az nüfuza sahip olduğunu ya da İsrail örneğinde, yönetimin bunu kullanma konusundaki isteksizliğini gösterdi. Savaşın ilk aylarında, yönetimin görünürdeki birkaç başarısından biri, Kasım ayı sonlarında çatışmalara bir haftalık ara verilmesi, 100’den fazla İsrailli ve yabancı rehinenin serbest bırakılması ve Gazze’ye mütevazı bir insani yardım ulaştırılması oldu. Ancak bu durumda bile Katar ve Mısır’ın arabuluculuğu çok önemliydi. Aksi takdirde ABD (en azından bu yazı yazıldığı sırada) ateşkes çağrısında bulunma konusunda isteksiz davrandı ve yönetimin kamu diplomasisi çoğunlukla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve sağcı hükümetinin en kötü dürtülerini dizginlemeye yönelik retorik çabalarla sınırlı kaldı.
Yönetim, Batı Şeria ve Gazze’de “canlandırılmış” bir Filistin Yönetimi liderliği ve Gazze’nin yeniden inşası için bölgesel destek olarak adlandırdığı şeye odaklanan “ertesi gün” için barış fikirlerini destekleme konusunda daha yüksek sesle konuşuyor. Ancak başta zengin Körfez Arap ülkeleri olmak üzere bölgesel güçler, Filistin devletine yönelik geri dönüşü olmayan adımlar atılmadan bu tür planları desteklemeyeceklerini açıkça belirttiler. ABD’li yetkililer Suudi Arabistan ile daha büyük bir normalleşme anlaşmasının parçası olarak iki devletli bir çözümün gerekliliğinden daha açık bir şekilde bahsetmeye başladıktan sonra Netanyahu bu olasılığı kesin bir dille reddetti ve İsrail’in Filistin bölgelerinde tam güvenlik kontrolüne sahip olması gerektiğinde ısrar etti. Ancak merkezdeki İsrailli yetkililer bile Hamas’a karşı topyekûn savaş devam ederken ABD’nin barış girişimlerini zorlamasına şaşırdıklarını ifade ettiler. Bu arada yönetimin çatışmalarda İsrail’i desteklemesi ve Filistinlilerin çektiği acılara empati duymadığı algısı, Amerika’nın öncülük ettiği herhangi bir plan için Filistinlilerin katılımı bir yana, bölgesel desteği çekmenin önünde önemli engeller yarattı.
ABD, askeri varlıkları ve İsrail ile olan benzersiz ilişkisi nedeniyle bölgede önemli bir oyuncu olmaya devam edecek. Ancak Washington’un İsrail-Filistin çatışmasını kesin olarak sona erdirecek büyük bir pazarlık yapabileceği beklentisi günümüz Orta Doğu’sunun gerçeklerinden kopuktur. Nihayetinde, büyük diplomatik atılımlar büyük olasılıkla bölgenin kendisinden gelecek ve bölgenin kendisine bağlı olacak.
Yalnız ya da birlikte
Washington’un Orta Doğu’da azalan etkisinin sonuçları mevcut çatışmayla sınırlı kalmadı. ABD’nin bölgedeki etkinliği 7 Ekim’den önceki yıllarda azalırken, büyük bölgesel güçler güvenlik düzenlemelerini şekillendirme ve belirleme çabalarını istikrarlı bir şekilde artırdı. Gerçekten de 2019’dan itibaren bölgedeki hükümetler daha önce gergin olan ilişkilerini düzeltmeye başladılar. Bu alışılmadık bölgesel yeniden yapılanma sadece ekonomik önceliklerden -daha önce ticareti ve büyümeyi sekteye uğratan ya da engelleyen sürtüşmelerin üstesinden gelmek- değil, aynı zamanda Washington’un Orta Doğu’daki çatışmaları yönetmeye olan ilgisinin azaldığı algısından da kaynaklandı.
Körfez ülkeleri ile İran arasındaki yakınlaşmayı ele alalım. BAE, 2019’da üç yıllık bir kopuşun ardından İran’la ikili ilişkilerini yeniden kurmaya başladı ve ilişkileri doğrudan yönetme ve çıkarlarını Körfez taşımacılığını aksatan ve Emirlik turizmini ve ticaretini tehdit eden İran destekli gruplardan koruma fırsatı gördü. Abu Dabi 2022 yılında Tahran ile diplomatik ilişkilerini resmen yeniden başlatarak Riyad’ın da aynı yolu izlemesinin önünü açtı. Mart 2023’te, uzun süredir rakip olan Suudi Arabistan ve İran; Umman ve Irak’ın moderatörlüğünde aylarca süren arka kanal görüşmelerinin ardından Çin’in aracılık ettiği bir anlaşmayla ilişkilerini yeniden başlattıklarını duyurdular. ABD’nin bu anlaşmalarda hiçbir rolü yoktu.
Bu arada 2021 yılında Bahreyn, Mısır, Suudi Arabistan ve BAE; Müslüman Kardeşler gruplarını destekleyen, İran ve Türkiye ile yakın ilişkileri olan ve aktivist el Cezire televizyon kanalının sahibi Katar’a yönelik sürdürdükleri üç buçuk yıllık ablukayı sona erdirdi. Aynı dönemde BAE ve Suudi Arabistan, Katar’a ve Müslüman Kardeşler ile bağlantılı gruplara verdiği desteğe tepki olarak daha önce uzak durdukları Türkiye ile uzlaştı. (Suudi-Türk ilişkileri, Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi konsolosluğunda öldürülmesine ilişkin Türk adli soruşturması nedeniyle de gerilmişti). İlişkileri yeniden başlatan Suudiler ve Birleşik Arap Emirlikleri, zor durumdaki Türk ekonomisine önemli Körfez yatırımlarının kapısını açmış oldu. Ve Mayıs 2023’te Arap liderler Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı Arap Birliği’ne geri davet ederek Suriye’nin acımasız iç savaşı sırasında on yıldan fazla süren izolasyonun sona erdirdiler.
Bu daha geniş kapsamlı yeniden yapılanmanın bir parçası olarak Orta Doğu’daki hükümetler de çeşitli bölgesel forumlara katılmaya başladı. Irak’ın istikrarını görüşmek üzere ilk kez 2021’de Bağdat’ta ve 2022’de Amman’da toplanan Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı, İran ve Türkiye, Körfez İşbirliği Konseyi üyeleri ve Ürdün ve Mısır da geniş yelpazedeki eski rakipleri bir araya getirdi. 2020’de kurulan ve gaz güvenliği ve karbonsuzlaştırma üzerine inşa edilmiş düzenli bir diyalog olarak tasarlanan Doğu Akdeniz Gaz Forumu; (Güney) Kıbrıs, Mısır, Fransa, Yunanistan, İsrail, İtalya ve Ürdün’ün yanı sıra Filistin Yönetimi’nden temsilcileri bir araya getirdi. Hindistan, İsrail, BAE ve ABD’nin yer aldığı I2U2 adlı grup ise 2021 yılında sağlık, altyapı ve enerji konularına odaklanan bölgeler arası ortaklıkları teşvik etmek üzere kuruldu.
Bu bölgesel yeniden yapılanmanın bir başka yönü de İsrail’in bazı Arap hükümetleriyle normalleşmesiydi. Bahreyn, Fas ve BAE, 2020 İbrahim Anlaşmalarında İsrail ile resmi ilişkiler kurmayı kabul ederek yeni ekonomik ilişkiler ve ticaret için fırsatlar yarattı. Anlaşmaların bir hedefi de İsrail ile Arap dünyası arasında yeni, doğrudan güvenlik ilişkilerinin önünü açmaktı. Biden yönetimi, 7 Ekim saldırılarından önce Arap dünyasının önde gelen bir üyesi olarak Suudi Arabistan’ın da bu gruba katılacağına dair büyük umutlar besliyordu. Bu anlaşmalar üzerine inşa edilen Mart 2022 Negev Zirvesi; Bahreyn, Mısır, İsrail, Fas, BAE ve ABD’yi düzenli bir toplantı olması planlanan ekonomik ve güvenlik işbirliğini teşvik etmek üzere bir araya getirdi.
Ancak normalleşme anlaşmalarında gözle görülür bir şekilde yer almayan Filistin meselesi büyük ölçüde bir kenara bırakıldı. Sonuç olarak Ürdün Negev Zirvesi’ne katılmayı reddetti ve İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimleriyle ilgili gerginlik 2023’ün başlarında alevlenince grubun bir sonraki toplantısı defalarca ertelendi. Şimdi, Gazze’nin yıkımıyla birlikte, daha fazla ilerleme kaydedilmesi sadece savaşı sona erdirmeye değil, aynı zamanda Filistin devleti için uygulanabilir bir plan oluşturmaya da bağlı olacak.
Kırılmalar ve direnç
Teorik olarak, Gazze’deki yıkıcı savaşın Orta Doğu’nun yeniden yapılanması için ciddi bir tehdit oluşturduğu düşünülebilir. Çoğu durumda, yeni kurulan bölgesel ilişkiler hâlâ kırılgan ve silahların yayılması, BAE’nin Libya ve Sudan’daki militan grupları desteklemeye devam etmesi, İran’ın bölgedeki devlet dışı silahlı milis gruplara desteği ve Suriye’nin uyuşturucu Captagon ihracatı gibi çetrefilli konular henüz ele alınmadı. İsrail’in Arap hükümetleriyle yeni yeni normalleşmeye başlayan ilişkilerini tehlikeye atmanın yanı sıra, Hizbullah ve Husilerden Suriye ve Irak’taki çeşitli milislere kadar İran destekli grupların artan dahli, İran ve Körfez ülkeleri arasında yeni çatlaklar yaratma potansiyeline sahip. Ancak şu ana kadar, ortaya çıkan yeniden hizalanmalar şaşırtıcı derecede dayanıklı oldu.
Gazze savaşı İran ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkileri bozmak yerine daha da güçlendirmiş görünüyor. Kasım 2023’te İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ev sahipliğinde Riyad’da düzenlenen Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın nadir ortak toplantısına katıldı ve ertesi ay İranlı ve Suudi liderler Gazze savaşını görüşmek üzere Pekin’de tekrar bir araya geldi. İki ülke ayrıca önümüzdeki aylarda Reisi ve Muhammed’in karşılıklı devlet ziyaretleri gerçekleştirmesini de planladı; bu ziyaretlerin yeni ekonomik ve güvenlik bağlarını resmileştirmesi bekleniyor. Özellikle Husiler konusunda tırmanan gerilime rağmen İran ve Suudi Arabistan dışişleri bakanları Ocak 2024’te Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda da bir araya geldi.
Bu arada İsrail ile İbrahim Anlaşması ortakları arasındaki diplomatik bağlar şu ana kadar devam etti. BAE, mevcut krizde bile İsrail hükümeti ile diyaloğu İsrail-Filistin siyasi çözümünde ilerleme sağlamanın önemli bir yolu olarak gördüğünü açıkça ortaya koydu. Bahreyn parlamentosu Gazze’ye yönelik devam eden saldırıyı kınamış olsa da ülke, İsrail ile bağlarını resmen koparmış değil. Her iki Arap ülkesi için de normalleşme sadece İsrail ile ekonomik bağları güçlendirmek değil, aynı zamanda ABD ile stratejik ilişkileri pekiştirmek anlamına geliyor. Zira Washington’un son yıllarda bölgeden uzaklaştığı algısına rağmen Körfez Arap ülkeleri hâlâ ABD’nin güvenlik garantilerini ve korumasını arıyor: Ocak 2022’de Biden Katar’ı “NATO üyesi olmayan önemli bir müttefik” olarak tanımladı ve Eylül 2023’te Bahreyn ve ABD stratejik ortaklıklarını güçlendirmek için bir anlaşma imzaladı.
Kuşkusuz savaş, özellikle İsrail ve komşu devletler söz konusu olduğunda bölgesel işbirliğinin önünde yeni engeller yarattı. Hem Türkiye hem de Ürdün İsrail’deki büyükelçilerini geri çekti ve İsrail ile Fas arasındaki doğrudan uçuşlar Ekim ayında durdu. Ocak ayı sonunda Gazze’de 26.000’den fazla kişi öldürülmüş ve görünürde ateşkes yokken Arap kamuoyu normalleşmeye her zamankinden daha güçlü bir şekilde karşı çıkıyordu. Ayrıca pek çok kişi ABD ve İngiltere’nin Husilere yönelik askeri saldırılarının Yemen’deki grubu cesaretlendirebileceğinden ve Husilerin Yemen’de Suudi Arabistan’la yaklaşık on yıldır süren savaşında uzun süredir aranan ateşkesi resmileştirme çabalarını sekteye uğratabileceğinden korkuyor. Her ne kadar Körfez Arap ülkeleri, Tahran’la diplomatik temaslarını sürdürme taahhüdünde bulunmuş olsalar da bölgedeki çok az sayıda yetkili İran’ın “ileri savunma” yaklaşımını değiştireceği konusunda umutlu; zira İran, stratejik güç oluşturmak ve caydırıcılığını korumak için militan gruplara bel bağlıyor. Ocak ayı ortasında İsrail’in saldırılarına karşılık Tahran’ın Irak, Pakistan ve Suriye’ye doğrudan füze saldırısı düzenlemesi ve IŞİD’in İran’ın Kerman kentine saldırması gerilimi daha da artırdı.
Şimdilik Orta Doğu liderlerinin bu anlaşmazlıkları aşmaya çalıştığına dair işaretler var. Örneğin İran, artan ekonomik baskıyı ve içerideki huzursuzluğu yönetmek için sadece Körfez Arap ülkeleriyle değil, Irak, Türkiye ve Orta Asya ülkelerinin yanı sıra Çin ve Rusya ile de bölgesel iş ve ticari ilişkilerine yeni bir öncelik verdi. Bu durum, Tahran’ın çeşitli vekil grupları desteklemesine rağmen Gazze çatışmasına doğrudan müdahil olmaktan kaçındığı mesajını veren pragmatik dürtülere işaret ediyor. Ancak Gazze’de ateşkes sağlanamaması halinde bölgede kısasa kısas saldırılar arttıkça İran’ın hesapları da değişebilir.
Gazze etkisi
Paradoksal bir şekilde, bölgeyi bir arada tutan en güçlü nedenlerden biri Gazze’nin içinde bulunduğu kötü durum ve savaşın dünyanın dikkatini bu kadar keskin bir şekilde çektiği Filistin meselesi olabilir. Halkın büyük öfkesi ve uzun vadede radikalleşme ve aşırılık yanlısı grupların geri dönme potansiyeliyle karşı karşıya kalan bölge liderleri, savaşa yönelik politikalarını büyük ölçüde uyumlu hale getirdiler. İsrail ve Filistinlilere yönelik 7 Ekim öncesindeki farklı stratejilere rağmen, Orta Doğu’daki hükümetler acil ateşkes talebi, Filistinlilerin Gazze dışına göç ettirilmesine karşı çıkma, Gazze’ye insani erişim ve acil yardım sağlanması çağrısında bulunma ve savaşın sona ermesi karşılığında İsrailli rehinelerin serbest bırakılması için müzakereleri destekleme konularında büyük ölçüde birleşmiş durumdalar. Şimdi asıl soru bu birlikteliğin meşru bir barış sürecinin inşasına yönlendirilip yönlendirilemeyeceği.
Bölgedeki pek çok Arap ve Müslüman ülke için en büyük öncelik Gazze ve nihayetinde Filistin devleti için net bir plan belirlemek. İsrailli liderler, Suudi Arabistan ve BAE gibi önemli kaynaklara sahip Körfez ülkelerinin Gazze’nin yeniden inşasının maliyetini paylaşabileceğini öne sürdü. Ancak İsrail’in mevcut hükümeti bir Filistin devletine karşı olduğunu söyledi ve savaş devam ederken hiçbir Arap hükümeti böyle bir taahhütte bulunmaya ya da İsrail’in savaş çabalarını finanse ediyor görünmeye istekli değil. Bunun yerine savaş sonrası barış için kendi önerilerini açıkladılar.
Aralık 2023’te Mısır ve Katar, rehinelerin aşamalı olarak serbest bırakılması ve esir takası şartına bağlı bir ateşkesle başlayan bir plan ortaya koydu. Bir geçiş döneminin ardından, bu güven artırıcı adımlar teoride bir Filistin birlik hükümetinin kurulmasına yol açacaktı. Uzun süredir Filistin Yönetimi’ni kontrol eden milliyetçi parti el-Fetih ve Hamas’ın üyelerinden oluşan yeni yönetim, farklı Filistin bölgelerinin artık siyasi olarak ayrılmaması yönündeki kritik bölgesel talep göz önünde bulundurularak Batı Şeria ve Gazze’yi ortaklaşa yönetecekti. Bu son aşama Filistin seçimlerini ve bir Filistin devletinin kurulmasını gerektirecekti. Her ne kadar İsrail hem Hamas’ın dahil edilmesi hem de devlet meselesi nedeniyle planın kendisini reddetmiş olsa da plan daha sonraki tartışmalar için bir başlangıç noktası oluşturdu.
Buna karşılık Türkiye, bölgedeki devletlerin Filistin’in güvenliğini ve yönetimini koruyup destekleyeceği, ABD ve Avrupa ülkelerinin de İsrail için güvenlik garantileri sağlayacağı çok ülkeli bir garantörlük sistemi kavramını ortaya attı. Diğerleri ise Birleşmiş Milletler’in Batı Şeria ve Gazze’de Filistin yönetim yapısının elden geçirilmesi için zaman tanıyacak ve nihayetinde Filistin seçimlerine zemin hazırlayacak bir geçiş dönemi otoritesini yönetmesini önerdi. İran ise Filistinliler tarafından desteklenen her türlü sonucu destekleyeceğini defalarca dile getirdi; bu da Tahran’ı bir anlaşmayı desteklemeye ikna etmek ve her zamanki oyun bozucu rolünü engellemek için yeni bir fırsat olduğunu gösteriyor.
Bu arada Suudi Arabistan diğer Arap devletleriyle birlikte İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesini, Filistin devletine giden geri dönülmez yolun açılması şartına bağlayan bir barış planı geliştiriyor. Riyad’ın yaklaşımı, Doğu Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’da bir Filistin devletinin kurulması karşılığında Arapların İsrail’i tanımasını taahhüt eden 2002 Arap barış girişimiyle destekleniyor. Suudi Arabistan’ın mevcut planı, Washington’un İsrail-Suudi normalleşmesi yönündeki çabalarıyla örtüşüyor. Ancak Suudilerin, özellikle İsrail’in güçlü direnişi göz önüne alındığında, Filistin devletine yönelik inandırıcı ve geri döndürülemez adımları neyin oluşturduğu konusunda Amerikalı mevkidaşlarıyla hemfikir olup olmayacakları belirsizliğini koruyor.
Netanyahu yönetimindeki İsrail hükümeti tüm bu önerileri reddetmeye devam ediyor. Ancak ocak ayı sonu itibariyle İsrail, Hamas’ı ortadan kaldırmaya yönelik savaş hedefini gerçekleştirmekten çok uzaktı ve kalan 100’den fazla rehinenin serbest bırakılmasını henüz sağlayamamıştı. Ayrıca hem savaş kabinesinde hem de İsrail kamuoyunda askeri harekatın gelecekteki seyri konusunda gerilim artıyordu. Dahası, ülke gelecekteki güvenliğine ilişkin ciddi bir kamusal ya da siyasi tartışmayı savaş bitene kadar erteledi. Bu gerçekleştiğinde İsrail’in Arap hükümetleriyle diplomatik kanalları açık tutması, onlardan finansman ve güvenlik garantileri alması ve süreç boyunca Washington’un angajmanını sürdürmesi gerekecek.
Böylesine korkunç bir savaşın ardından ciddi bir barış süreci için gerekli siyasi koşulları oluşturmak yıllar alabilir. Bununla birlikte, çatışma ve bunun bölgeye yayılması, her ne kadar İsrail-Filistin çatışması tek neden olmasa da devam ettiği sürece bölgesel istikrarın sürekli risk altında olacağının açık bir hatırlatıcısıdır. Ve bölgedeki hükümetler, kendileri için gerçekçi bir barış süreci başlatma konusunda yalnızca ABD’ye güvenemeyeceklerinin giderek daha fazla farkına varıyorlar.
Rakipler komşuya dönüşüyor
Filistin meselesini yeniden uluslararası gündemin ön sıralarına taşısa da Gazze’deki savaş, Orta Doğu’daki önemli yeni siyasi dinamiklerin altını çizdi. Bir yandan Amerika Birleşik Devletleri’nin etkisi azalmış görünüyor. Ancak aynı zamanda, daha önce anlaşmazlık içinde olanlar da dahil bölgesel güçler inisiyatif alıyor, arabuluculuğa dahil oluyor ve politik tepkilerini koordine ediyor. Özellikle Mısır, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye ve BAE gibi bölgesel güçler 7 Ekim’den önce Filistin meselesinde daha az uyumluyken, şimdi etkileyici bir birlik, koordinasyon ve planlama ile hareket ediyorlar. Ancak bu ortak kararlılığı kalıcı bir kolektif liderlik kaynağına dönüştürmek için bu güçler daha kalıcı bölgesel kurum ve düzenlemeleri benimsemeli.
En önemlisi de bu kurumların tüm bölge için daimî bir diyalog forumu içermesidir. Bakanlar için düzenlenen dönemsel zirveler ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu ve I2U2 gibi geçici “mini” gruplaşmalar şüphesiz önümüzdeki yıllarda da bölgesel manzarayı belirlemeye devam edecek. Ancak bölgesel güvenlik için kalıcı bir forum eksik. Dünyanın diğer bölgelerinde, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği gibi işbirliğine dayalı güvenlik forumları, ikili ve bölgesel güvenlik ittifaklarının yanı sıra gelişebilmiş, hasımlar arasında bile iletişimi artırmış ve çatışmaların önlenmesine yardımcı olmuştur. Orta Doğu’nun küresel bir istisna olarak kalması için hiçbir neden yok. Bölgenin acil koordinasyon ve gerilimi azaltma ihtiyacı göz önüne alındığında, mevcut kriz böyle bir girişimi başlatmak için çok önemli bir fırsat sunuyor.
Her ne kadar liderler tüm bölgeyi kapsayan bir forum fikrine şüpheyle yaklaşsalar da yeni işbirlikçi güvenlik mekanizmalarının inşa edilebileceği çeşitli yollar var. Örneğin, 1990’ların başında İsrail-Filistin çatışmasını ele almak üzere Madrid barış sürecinin başlatılmasından bu yana, bu tür düzenlemeler uzmanlar arasındaki diyaloglarda gayrı resmi olarak önerilmişti. Geçen birkaç yıl içinde, çok sayıda politikacı ve diğerleri bu yaklaşımın resmi düzeyde uygulanmaya hazır olduğunu açıkça ortaya koydu. Her ne kadar böyle bir forumun tüm Arap devletleri, İran, İsrail ve Türkiye olmak üzere tüm bölgeyi kapsaması hedeflense de bu hemen mümkün olmayacak. Ancak daha az sayıda kilit devlet resmi bir süreç başlatarak ileride daha geniş bir katılım olasılığını açık tutabilir. Bazı Arap devletleri ve Türkiye’nin hem İsrail hem de İran ile ilişkileri olduğundan katılımları başlangıçta özellikle değerli olacaktır.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesini en geniş anlamda kapsayacak şekilde Orta Doğu Forumu olarak adlandırılabilecek yeni örgüt, başlangıçta iklim, enerji ve krizlere acil müdahale gibi üzerinde geniş bir mutabakat bulunan kesişen konulara odaklanmalı. Her ne kadar Gazze savaşı ve İsrail-Filistin çatışmasının çözümü için ayrı bir Arap girişimine ihtiyaç duyulacak olsa da forum, Filistinlilere yönelik insani destek ve yeniden inşa yardımı da dahil acil müdahale gündemi aracılığıyla savaş sonrası Gazze’ye ilişkin pozisyonları koordine edebilir. Forumun kendisi doğrudan çatışmalara arabuluculuk yapmayacak: İşbirliğine dayalı güvenlik diyaloglarının; gerilimleri yatıştırmak için iletişim ve koordinasyonu geliştirmeye ve üyelere karşılıklı güvenlik ve sosyoekonomik faydalar sağlamaya odaklandığında etkili oldukları kanıtlandı. Ancak düzenli temaslar ve aşamalı bir güven inşası yoluyla böyle bir süreç İsrail-Filistin arenasında ve ötesinde çatışma çözümünü destekleyebilir.
Gerçekten de daimî bölgesel toplantılar, başka türlü doğrudan iletişim kanalları bulunmayan rakipler ve hasımlar arasındaki çekişmeli anlaşmazlıklara ilişkin diyaloglar için siyasi kılıfın yanı sıra önemli fırsatlar da sağlayabilir. Bu toplantılar sadece İsrailliler ve Filistinlileri değil, nihayetinde İsrailliler ve İranlıları da kapsayabilir ve bunlar teknik çalışma gruplarında karşılıklı endişe yaratan tartışmalı olmayan konularda bir araya gelebilirler. Bu tür etkileşimler, iklim ve su konularına odaklanan diğer çok taraflı forumların kenarlarında şimdiden sessizce ortaya çıktı; bu da daha kapsayıcı bölgesel işbirliğinin nihayetinde mümkün olduğunu gösteriyor.
Bir Orta Doğu güvenlik forumunun kurulması için en üst düzeyde siyasi iradenin yanı sıra tarafsız güç kabul edilen güçlü bir bölgesel destekçi de gerekecek. Bir olasılık, yeni organizasyonun bir dışişleri bakanları toplantısında, muhtemelen Ürdün’deki Ölü Deniz’de düzenlenen ekonomik oturumlardan biri gibi başka bir bölgesel toplantının marjında duyurulması olabilir. Girişimin hem oluşturulması hem de bölgeden yönetilmesi halinde başarılı olma ihtimali daha yüksek olacak. Örneğin Asya ve Avrupa’daki orta güçler, değerli uzmanlıklarının olduğu alanlarda siyasi ve teknik destek sağlayabilirler. En azından başlangıçta Çin, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri, forumun büyük güçlerin rekabeti için başka bir platforma dönüşmesini önlemek için sınırlı rollere sahip olmalı. Bununla birlikte, forumun bölgede kendi diplomasileri için bir tehditten ziyade faydalı bir tamamlayıcı olmasını sağlamak için hem Washington hem de Pekin’in desteği kritik önem taşıyacaktır.
Liderlik zamanı
Gazze’deki savaşın ortaya çıkardığı zor gerçekler arasında, en belirgin olanlarından biri Amerikan gücünün sınırları olabilir. Ne kadar arzu edilirse edilsin Amerika Birleşik Devletleri’nin, kalıcı bir İsrail-Filistin çözümünü gerçekleştirmek için gerekli olan kesin liderliği veya baskıyı sağlama olasılığı düşük. Sorumluluğu üstlenmek Orta Doğu’nun kendi liderlerine ve diplomatlarına kalacak. Bölgenin dikkatini ve diplomatik enerjisini üzerine çeken savaş, yeni işbirlikçi liderlik biçimleri için nadir bir fırsat yarattı.
Bölgesel bir güvenlik forumu tek başına Orta Doğu barışını sağlayamaz; bunu tek bir girişim yapamaz. Hesap verebilir bir yönetişim olmadan da uzun vadeli gerçek bir istikrarın sağlanması zor olmaya devam edecek. Ayrıca, böyle bir organizasyon, uzun süredir Orta Doğu devletçiliğinin bir özelliği olan rekabetçi güç dengesini tamamen değiştirmeyecek. Asya ve Avrupa’da bile, Ukrayna’daki savaşın çok acı bir şekilde gösterdiği gibi, işbirliğine dayalı düzenlemeler ulusal stratejik rekabetlerin yerini alamadı ya da askeri çatışmaları engelleyemedi. Yine de düzenli bir forum, çatışma eğilimli Orta Doğu’ya hayati bir istikrar katmanı ekleyecek. Bu tür bir proje aynı zamanda giderek daha acil hale geldi.
Her ne kadar 7 Ekim henüz gerilimi azaltma ve uzlaşma yanlısı tüm bölgesel akımları tersine çevirmemiş olsa da bu sıfırlanmadan faydalanmak için zaman daralıyor olabilir. Önde gelen Arap devletleri, Türkiye gibi bölgesel güçlerle birlikte, Gazze’den önceki yakınlaşmayı ve o zamandan beri ortaya çıkan koordinasyonu pekiştirmek için anı yakalamalı. Orta Doğu bir hesaplaşma anıyla karşı karşıya. Eğer Gazze’de akan korkunç kan karşısında felç olursa, kriz ve çatışma ortamına daha da sürüklenebilir. Ya da farklı bir gelecek inşa etmeye başlayabilir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü








