Dünya Basını
Savaş Kabinesi’nde kin ve taktik savaşları

Aşağıda çevirisini okuyacağız makale, İsrail’in en üst düzey karar alıcıları arasındaki kökleri geçmişe dayanan gerilim ve güvensizliğe ve bunun neden olduğu siyasi ve askeri sorunlara mercek tutuyor:
***
İsrail’in Savaş Liderleri Birbirlerine Güvenmiyor
Uzun süredir devam eden kin ve taktik savaşları Başbakan Netanyahu, savunma bakanı ve eski askeri şef arasındaki ilişkileri bozdu.
Rory Jones ve Carrie Keller-Lynn
Hamas’la çatışmanın üzerinden altı ay geçmesine rağmen İsrail kamuoyu Gazze Şeridi’ndeki savaşın nasıl kazanılacağı konusunda derin bir bölünmüşlük yaşıyor. Savaş kabinesindeki üç üst düzey yetkili de bu çabada birliği teşvik etmeyi amaçlıyor.
Hamas’la en iyi nasıl mücadele edileceği konusunda uzun süredir devam eden kin ve tartışmalar, İsrail’in savaş zamanı karar vericileri olan Başbakan Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yoav Gallant ve İsrail ordusunun eski başkanı Benny Gantz arasındaki ilişkileri bozdu. Bu üç adam, almaları gereken en önemli kararlar konusunda anlaşmazlığa düşmüş durumda: Kesin bir askeri harekatın nasıl başlatılacağı, İsrail’in rehineleri nasıl kurtaracağı ve savaş sonrası Gazze’nin nasıl yönetileceği.
Şimdi de ülkenin bugüne kadar karşılaştığı en büyük kararlardan birini vermeleri gerekiyor: İran’ın İsrail topraklarına yönelik ilk doğrudan saldırısına nasıl karşılık verecekleri. Aralarındaki güç mücadelesi Gazze’deki çatışmanın İran’la Orta Doğu’nun jeopolitik düzenini değiştirecek ve İsrail’in ABD ile ilişkilerini on yıllar boyunca şekillendirecek daha büyük bir bölgesel mücadeleye dönüşüp dönüşmeyeceğini etkileyebilir.
Eski bir İsrailli general ve ulusal güvenlik danışmanı olan Giora Eiland, “Bu üç kişi arasındaki güven eksikliği çok açık ve çok önemli” dedi.
Ülkenin en uzun süre görev yapan başbakanı olan Netanyahu, Gazze savaşını giderek daha fazla tek başına yönetmeye çalışırken, Gallant ve Gantz’ın Netanyahu’yu kararlardan dışlamaya çalıştıkları görülüyor.
On yıl önce İsrail’in Hamas’a karşı son büyük savaşını yöneten General Gantz, daha önce Netanyahu’yu başbakanlıktan indirme arzusunu dile getirmişti. Bu ayın başlarında on binlerce kişinin Başbakan’ın savaşı idare edişine karşı gösteri yapmasının ardından Eylül ayında erken seçime gidilmesi çağrısında bulundu ki bu da Gantz’ın tabanının, Gantz’ın Netanyahu liderliğindeki hükümette oynadığı rolden dolayı hayal kırıklığına uğradığının bir işareti.
Üç Savaş Kabinesi üyesi, İran’ın cumartesi günkü saldırısından bu yana her gün bir araya gelerek bir yanıt verme sözü verdi ancak zamanlama, ölçek ve yeri belirsiz bıraktı. İran’ı caydırma, bölgesel bir savaştan kaçınma ve İran’ın saldırısını püskürtmeye dahil olan ABD ve Arap devletlerini uzaklaştırmama hedeflerini dengeleyen bir yanıt tasarlama konusunda zorlukla karşı karşıyalar. Başkan Biden, İsraillileri herhangi bir karşılık verirken dikkatli olmaya çağırdı ve İran topraklarına yapılacak bir İsrail saldırısına Amerika’nın müdahil olmasını ihtimal dışı bıraktı.
Tel Aviv merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı olan Raz Zimmt, “Yanlış hesaplama riski oldukça yüksek” dedi: “İran-İsrail çatışmasında çok tehlikeli bir aşamanın başındayız.”
Gallant üçü arasında en şahin olanı olarak görülüyor. Savaşın başında İran’ın Lübnan’daki müttefiki Hizbullah’a yönelik önleyici bir saldırıyı savunan Gallant, aynı zamanda ABD ile aynı çizgide yer almaya da hevesli.
Mevcut ve eski İsrailli yetkililere göre Netanyahu; Gallant ve Gantz’ı kilit kararlar konusunda bilgilendirmiyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi İsrailli yetkililer, Netanyahu’nun Gazze’ye giden gıda ve malzemeleri kontrol altına almak için doğrudan kendi ofisine rapor verecek ve Savunma Bakanı’nı bypass edecek bir insani yardım yetkilisi atamayı düşündüğünü söyledi.
İsrail Savunma ve Güvenlik Forumu adlı düşünce kuruluşunun kurucusu Amir Avivi “Savunma Bakanı kendisiyle aynı hizada değilse Başbakan’ın orduya istediğini yaptırması çok zor” dedi; “Bu uyumsuzluk Netanyahu için işleri çok ama çok zorlaştırıyor.”
Bu üç adam yıllardır birbirlerine rakipler. Gantz, siyasi analistlerin ülkenin gelmiş geçmiş en çirkin seçimleri olarak tanımladıkları son beş seçimde Netanyahu’ya karşı yarıştı. Geçen yıl Netanyahu, kendisine yakın kişilere Başbakan’ın önceki Gazze politikalarının başarısız olduğunu söyleyen Gallant’ı kovmaya çalıştı.
Gantz ve Gallant arasındaki ilişkilere gelince, Savaş Kabinesi’ne katılmadan önce, on yıldan fazla bir süre boyunca birbirleriyle neredeyse hiç konuşmadılar.
Anketler Gantz’ın İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi kişilere göre Gantz’a yakın kişiler, Netanyahu’nun koalisyon üyelerini ve kendi partisini hükümeti terk etmeye ve başbakanı iktidardan uzaklaştırmaya ikna etmeye çalışıyor. Bu durumda Netanyahu’nun yerine geçmesi en muhtemel siyasetçi Gantz olacaktır.
Gantz, siyasi sorunlardan kaçma becerisi nedeniyle İsrail’de “sihirbaz” olarak tanınan, becerikli bir siyasi spekülatör olan Netanyahu’yu devirmeyi defalarca denedi ve başarısız oldu. Şimdi Netanyahu savaş nedeniyle siyasi olarak zayıflamış durumda ve bu da Gantz’ın, hatta potansiyel olarak Gallant’ın, Netanyahu’nun on beş yıllık siyasi hakimiyetine son verip veremeyeceğine dair bir sınav oluşturuyor.
Bu ayın başlarında Kahire’de yapılan ateşkes görüşmeleriyle birlikte Netanyahu koalisyonunun aşırı sağ kanadının da baskısı altında; bu kanat kısa süre önce Hamas’ın ordusunu saf dışı bırakmadan savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılması halinde hükümeti devirmekle tehdit etti. Bu sağ kanat aynı zamanda İran’a dramatik bir yanıt verilmesi için baskı yapıyor.
Netanyahu’nun ordunun bir yardım konvoyunu vurarak yedi insani yardım çalışanının ölümüne neden olduğunu kabul etmesi ve uluslararası kınamalara maruz kalmasının ardından İsrail’in savaşı nasıl yönettiği daha fazla mercek altına alındı.
8 Nisan’da Netanyahu, bir milyondan fazla Filistinlinin sığındığı ve Hamas’ın son kalesi olan Gazze’nin Refah kentine girmek için bir tarih belirlediğini söyledi. Ancak anlaşmazlıklar hakkında bilgi sahibi olan kişiler, ilerlemeden önce Amerikan beklentilerini nasıl yöneteceğini anlamak isteyen Gallant’ın muhalefetiyle karşılaştığını söyledi.
Bu kişiler, ABD’nin İsrail’i Refah operasyonuna karşı uyardığını ve Gallant’ın da İsrail’in Washington ile ilişkilerine zarar vermekten ve Amerikan mali ve askeri desteğini kaybetmekten endişe duyduğunu söyledi. Başkan Biden 4 Nisan’da Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde ABD’nin gelecekteki desteğinin İsrail’in Gazze’deki sivillere yönelik muamelesine bağlı olacağını söyledi.
Her üç ismin de savaş sonrası Gazze konusunda farklı fikirleri var. Başbakan, Batı Şeria merkezli Filistin Yönetimi’nin mevcut haliyle hiçbir rol oynamaması gerektiğini söyledi ve İsrail ordusunun yerel liderlerle birlikte çalışmasına odaklandı. Filistinliler Netanyahu’nun planının işgal anlamına geldiğini söylüyor, Netanyahu ise buna karşı çıkıyor.
Savunma Bakanı, Filistinlilerin Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi liderliğine bağlanmasını en iyi seçenek olarak görüyor. Gallant’a yakın kaynaklar, onun toplantılarda insanlara Gazze’yi İsrail askerlerinin yönetmesindense kaos olmasını tercih ettiğini söylediğini söyledi.
Geçen ay Netanyahu, ABD’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin koşulsuz ateşkes çağrısı yapan kararını veto etmemesini protesto etmek için üst düzey yardımcılarının Washington gezisini iptal etti. Gallant yine de Başbakan’la koordine edilmemiş bir ziyaretle yola devam etti.
Gantz da geçen ay Başbakan’ın itirazlarına rağmen Washington’a uçtu. Biden yönetimi Gantz’ı açıkça kabul ederek Netanyahu’dan duyduğu hayal kırıklığının sinyallerini verdi.
Üç adam Hamas’ın elindeki rehinelerin nasıl kurtarılacağı konusunda da hemfikir değil. Gantz, hayatlarının risk altında olduğunu söyleyerek serbest bırakılmaları için kamuoyuna bir anlaşma çağrısında bulundu. Netanyahu ve Gallant ise sadece askeri baskının ve müzakerelerin rehinelerin kurtarılmasını sağlayacağını vurguluyor.
Ancak Netanyahu, istihbarat şefi tarafından yönetilen İsrail’in rehine müzakere ekibini kontrol ediyor. Başbakan kamuoyu önünde bir anlaşmadan söz etse de zaman zaman şartlar konusunda sert bir tutum takındı. Netanyahu bir anlaşmayı engellediğini söyleyen muhalefetin yanıldığını söylerken, kendisine yakın kişiler de Netanyahu’nun sert bir müzakereci olduğunu söylüyor.
ABD’nin geçici ateşkes sağlama çabaları geçen hafta İsrail’in, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’nin üç oğlunu öldüren saldırılarıyla karmaşık bir hal aldı.
İsrail liderleri arasındaki kişisel gerilim on yıldan daha eskiye dayanıyor. Netanyahu hükümeti 2010 yılında 30 yıldır silahlı kuvvetlerde görev yapan Gallant’ı ordu liderliğine aday göstermişti. Adaylığın açıklanmasının ardından, bir düzenleyici kurumun konuyla ilgili daha sonraki raporuna göre, Gallant’ın Gantz da dahil diğer adaylara karşı bir karalama kampanyası yürüttüğü iddia eden belgeler kamuoyuna açıklandı.
Gallant bu olaya karıştığını reddetti ve polis o dönemde askeri şefin bir müttefikini belgeyi sahte olarak düzenlemekle suçladı. Yine de skandal, adaylığının çıkmaza girmesine ve Gallant’ın askeri kariyerinin sona ermesine yol açtı.
Gallant’ın yerine işi Gantz aldı ve 2011-2015 yılları arasında Hamas’a karşı iki büyük operasyona liderlik ettiği bir dönemde ordunun başına geçti. Daha sonra bu kimliğini siyasi bir kariyer başlatmak için kullandı ve 2019’dan itibaren kendisini Netanyahu’nun baş siyasi rakibi haline getiren yeni bir parti kurdu.
Bir yıl içinde yapılan üç seçimde Gantz ya da Netanyahu net bir galibiyet elde edemedi. İkili 2020’de bir koalisyon kurma ve istikrarsızlaştırıcı bir siyasi dönemi sona erdirmek için başbakanlığı dönüşümlü olarak yürütme konusunda anlaştı. Bu deney bir yıl içinde sonlandı.
Gantz, Netanyahu’yu başbakanlık koltuğuna oturmasını engellemekle suçladı. Netanyahu, Gantz’la çalışan bir hükümeti yönetemeyeceğini söyledi. Gantz, 2021 seçimlerinde çok daha az sandalye kazandı; bu da Netanyahu’ya hizmet ettiği için seçmenlerin kendisine duyduğu öfkeyi yansıtıyor.
Kudüs İbrani Üniversitesi’nde siyaset bilimci olan Reuven Hazan, “Gantz oradan sırtında bir değil birden fazla bıçakla çıktı” dedi.
Askeri kariyerinin ardından petrol ve gaz endüstrisine giren Gallant, 2014 yılında siyasete girmeye karar verdi. İsrail’in o yıl Netanyahu ve o zaman ordunun başında olan Gantz tarafından yönetilen Hamas’la çatışması, Gallant’ı hayal kırıklığına uğratmıştı. Gallant’ı tanıyan kişiler, Hamas’ın tünel ağını yok etme ama grubu tamamen dağıtmama yönündeki sınırlı savaş hedeflerinin dar görüşlülük olduğunu hissettiğini söyledi.
Gallant birkaç yıl daha küçük bir siyasi partide çalıştıktan sonra Netanyahu’nun Likud’una katıldı. Netanyahu 2022’de onu Savunma Bakanı olarak atayarak sonunda Gallant’a İsrail kuvvetlerinin en üst komutasını verdi.
Netanyahu döneminde İsrail’in eski Washington Büyükelçisi olan Michael Oren, Gallant’ın 2010’daki başarısız adaylığına atıfta bulunarak “Kendisine kazık atıldığını hissetti” dedi: “Bu adaletti.”
2023’te Netanyahu’nun yeni hükümeti İsrail’in yargı sisteminde büyük çaplı değişiklikler yapmaya çalıştı ve bu da genellikle yedek askerlerin öncülük ettiği aylarca süren protestolara yol açtı. Orduda ulusal güvenliği tehlikeye atacak bir kriz yaşandığına inanan Gallant, Netanyahu’ya açıkça geri adım atması çağrısında bulundu.
Netanyahu, geri adım atıp yasayı askıya almadan önce onu kovarak protestolara ve sivil itaatsizliğe yol açtı. İki hafta sonra Gallant görevine iade edildi.
7 Ekim saldırıları üç adamı savaş kabinesinde bir araya getirdi. Gantz ve Gallant farklılıklarını bir kenara bırakarak profesyonelce çalışmaya başladılar. Basın toplantıları sırasında sarılıp el sıkıştılar ve Gazze’nin kuzeyindeki bir turda birlikte göründüler.
Ancak iki adam ve Netanyahu arasındaki gerilim arttı. Başbakan 7 Ekim’de kamuoyunun eleştirilerine maruz kalarak güvenlik zaaflarından İsrail’in savunma ve istihbarat servislerini sorumlu tuttu. Gantz kendisini eleştirdikten sonra özür diledi.
Beyaz Saray’ın baskısı altındaki Netanyahu, Lübnan’daki Hizbullah’a karşı önleyici bir saldırı konusunda Gallant’ı devre dışı bıraktı.
Günler sonra Başbakan, Gallant’ın 2010’da orduyu yönetmek üzere aday gösterilmesini engellemekle kısmen suçladığı eski ordu şefiyle bir araya geldi. Gallant’a yakın bir kişiye göre eski komutan İsrail’de Gallant’ın el sıkışmayı reddettiği birkaç kişiden biri ve Savunma Bakanı bu görüşmeyi Netanyahu’nun Gallant’ın altını oyma girişimi olarak değerlendirdi. Netanyahu’nun ofisi ise bunu savaş stratejisi belirlemek için yapılan rutin bir toplantı olarak niteledi.
Gallant ve Netanyahu bazen sadece birkaç dakika arayla ayrı basın toplantıları düzenlemeye başladılar.
Basına ayrı ayrı açıklama yapma kararları sorulduğunda Netanyahu, basının karşısına birlikte çıkmayı önerdiğini ancak Gallant’ın “kendi kararını verdiğini” söyledi.
İsrail’in Gazze’deki Hamas güçlerine yönelik ilk saldırısının yavaşlaması ve savaşın insani maliyetinin artmasının ardından Savaş Kabinesi’nde çatlaklar ortaya çıktı.
Netanyahu, Biden ile kamuoyu önünde ters düştü ama Gallant, Savunma Bakanı Lloyd Austin ile düzenli olarak konuştu. Gallant’ın ekibi, gecelerini askeri karargâhta geçiren Savunma Bakanı’nın Austin’den masal dinlemeden uyuyamadığına dair şaka yaptı.
Ocak ayında, Gantz’ın siyasi müttefiki olan ve Savaş Kabinesi’nin oy hakkı bulunmayan üyesi Gadi Eisenkot, Netanyahu’nun savaşa yaklaşımını açıkça eleştirdi ve Başbakan’ın mutlak zaferden söz etmesinin gerçekçi olmadığını öne sürdü. Halkın hükümete olan güvenini yeniden tesis etmek için seçim çağrısında bulundu.
Kısa bir süre sonra Netanyahu İsrail’in Hamas’a karşı “mutlak zafer” elde edeceğini söyledi. Bu hedefin gerçekleşmesinin zor olduğu kanıtlandı.
İsrail, Hamas’ın ordusunun büyük bölümünü yok ettiğini ve aralarında üst düzey yetkililerin de bulunduğu binlerce savaşçısını öldürdüğünü söylüyor. İsrail ordusu Hamas’ın askeri kapasitesini kırmak için Refah’taki dört Hamas taburuna saldırması gerektiğini düşünüyor. İsrail ayrıca savaşı başlatan ve 1.200 kişinin ölümüne yol açan 7 Ekim saldırılarını düzenlediğini söylediği Hamas’ın Gazze’deki lideri Yahya Sinvar’ı henüz bulup öldürmedi.
Sayıları siviller ve savaşçılar arasında ayrım yapmayan Gazze sağlık yetkililerine göre Gazze savaşında 33.000’den fazla Filistinli öldü. Bu insani maliyet, İsrail’e ateşkes için rehine takası anlaşmasını kabul etmesi yönünde yoğun bir uluslararası baskı getirdi.
Bu ay İsrail’de hükümet karşıtı kitlesel protesto hareketi yeniden alevlendi.
Gantz hükümetten ayrılmayı seçse bile Netanyahu’nun partisi Likud’un en az beş üyesinin ya da koalisyon ortaklarından birinin de çekilmesi gerekecek ki Başbakan’ın 120 sandalyeli parlamentodaki 64 sandalyelik çoğunluğu düşsün.
Bu da Netanyahu’ya manevra alanı bırakıyor.
Eski bir milletvekili ve Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde askeri analist olan Ofer Shelah, “Netanyahu için en önemli şey siyasi olarak hayatta kalmak” diyor: “Mevcut durum ne kadar uzun sürerse Başbakan olarak kalma şansı da o kadar artar.”
-Bu makaleye Anat Peled ve Dov Lieber katkıda bulundu.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’












