Asya
Asya ülkeleri, Orta Doğu’daki savaşın petrol akışını sekteye uğratabileceğinden korkuyor

İsrail ve İran arasında yükselen gerilim, Asya için çok önemli bir enerji arteri olan Hürmüz Boğazı’ndan petrol akışını sekteye uğratma tehdidinde bulunurken, daha geniş çaplı bir Orta Doğu çatışmasının arzı kesebileceği ve piyasaları istikrarsızlaştırabileceği korkusu artıyor.
Bağımsız bir enerji araştırma ve iş istihbaratı şirketi olan Rystad Energy’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika araştırma direktörü Aditya Saraswat, “Asya ekonomileri, özellikle de Çin ve Hindistan, Hürmüz Boğazı’ndan çıkan günlük 14 milyon varil [petrol] ihracatının en büyük payını tükettikleri için büyük bir riskle karşı karşıya kalacaklar” dedi.
Sızdırılan ABD istihbarat raporları İsrail’in kendisine füze saldırısı düzenleyen İran’a misilleme yapmayı planladığını gösteriyor. Tahran’ın saldırısı Hamas lideri İsmail Haniye, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ve İranlı Tuğgeneral Abbas Nilfuruşan’ın İsrail tarafından öldürülmesinin ardından gelmişti.
Geçen yıl 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırının beyni olan Hamas lideri Yahya Sinvar’ın öldürülmesinin ardından cumartesi günü bir insansız hava aracı Başbakan Benjamin Netanyahu’nun evini hedef aldı. Bu arada İsrail, Lübnan’da Hizbullah’a yönelik saldırılarını artırdı.
Gösterge petrol fiyatı olan Brent ham petrolü, çatışmaların ardından 26 Eylül’de yaklaşık 71 ABD doları iken 7 Ekim’de varil başına 80 ABD dolarına yükseldi. Pazartesi günü petrol, piyasadaki gergin havanın etkisiyle geçtiğimiz ay yüzde 0,15 artışla varil başına 73,40 ABD dolarından işlem gördü.
Hürmüz Boğazı Umman ve İran arasında uzanan, Orta Doğu petrol ve gaz üreticilerini dünya pazarlarına bağlayan dar bir deniz geçidi. Rystad Energy tarafından 17 Ekim’de yayınlanan bir rapora göre, savaşın tam anlamıyla patlak vermesi halinde bu hayati koridor tıkanabilir ve günlük 12 milyon varil petrolü riske atabilir.
Raporda, “Asya’nın petrol ithal eden ülkeleri artan maliyetler ve kesintiye uğrayan tedarik zincirleriyle karşı karşıya kalacak ve bu da piyasa endişelerini artıracaktır” denildi.
Asya-Pasifik bölgesi petrol ithalatına dünyadaki diğer tüm bölgelerden daha fazla bağımlı. Çin ve Hindistan dünyanın en büyük petrol ithalatçıları arasında yer alırken, Japonya, Kore, Singapur ve Tayland gibi diğer ülkeler de büyük petrol ve gaz tüketicileri arasında yer alıyor.
Saraswat’a göre Çin ve Hindistan İran’dan da petrol ithal ediyor. “Bu akışlar etkilenirse, ülkelerin ithalat akışlarını ve kaynak ülkeleri yeniden düzenlemesi gerekecek” diye ekledi.
Şimdiye kadar, artan jeopolitik gerilimler arzı kesintiye uğratmadı. Rystad Energy’ye göre İran ve İsrail’de petrol üretiminin ilk aşamaları olan upstream faaliyetler, 7 Ekim’den bu yana yaşanan bölgesel çatışmalara rağmen sabit kaldı.
Rapora göre İran’ın üretimi ağustos ayında bir önceki yıla göre günlük 227,000 varil artarak 3.27 milyona yükselirken, İsrail’in gaz üretimi 2023 yılında yüzde 15 arttı ve bu yıl yüzde 5 artmasının beklendiği belirtildi.
Gerginliğin bir savaşla sonuçlanması halinde, “İran ve İsrail’in yukarı havza tesislerine, boru hatlarına ve depolama birimlerine saldırılarla aktif bir savaşa girmesini bekliyoruz” denildi.
Analistler Orta Doğu’daki savaşın Asya için birden fazla risk oluşturduğunu söylüyor.
Geçen yıl 7 Ekim’den bu yana, özellikle Şanghay’dan Rotterdam’a uzanan Doğu-Batı ticaret rotalarında Kızıldeniz üzerinden ticari transit geçişler yüzde 70’in üzerinde azaldı. Sonuç olarak, EY Asya-Pasifik strateji uygulama lideri Nobuko Kobayashi’ye göre, bu rotadaki okyanus nakliye ücretleri yüzde 200’den fazla artarak 40 fitlik konteyner başına 3.400 ABD doları civarında seyretmektedir.
Buna rağmen, New York Fed’in küresel tedarik zinciri baskı endeksinin uzun vadeli ortalamasına yakın seyrettiğini ve Covid-19 dönemine kıyasla bir miktar rahatlamaya işaret ettiğini sözlerine ekledi.
“Uzun vadede, İsrail’in İran petrol tesislerine olası saldırıları nedeniyle petrol fiyatlarında önemli bir artış riski var. Bu durum küresel olarak enerji ve hammadde maliyetlerinin artmasına, potansiyel olarak enflasyonun yeniden alevlenmesine ve merkez bankalarının faiz oranlarını düşürme kararlarının zorlaşmasına yol açabilir” dedi.
INSEAD’da ekonomi profesörü olan Antonio Fatas’a göre bu riskler Asya’daki belirsizlik ortamına katkıda bulunuyor.
“Savaşın tırmanmaya devam ettiğini ve tehlikeli seviyelere ulaştığını düşünürsek, şu ana kadar etkisi küçük oldu. Ancak tırmanışın enerji ihracatı için kilit geçitleri tıkadığı bir noktaya ulaştığı durumlar hayal edilebilir,” diyen Fatas, “Henüz o noktada değiliz. Ancak ihtiyatlı olmak ve işlerin çok daha kötüye gidebileceği senaryoları düşünmeye hazır olmak gerekiyor” diye ekledi.
Analistler, genellikle enflasyonu körükleyen yüksek petrol fiyatlarının merkez bankalarını faizleri düşürmekten caydırma riskinin düşük olduğunu söylüyor. Merkez bankaları için bir ölçüt olan ABD Merkez Bankası, eylül ayında gösterge federal fon oranını yarım puan düşürerek yüzde 4,75’ten yüzde 5’e indirdi.
ESSEC Business School’da ekonomi profesörü olan Jamus Lim’e göre, Federal Rezerv fon oranının daha düşük olması, diğer merkez bankalarına daha önce yapamadıkları faiz indirimlerini yapabilmeleri için daha fazla alan sağlıyor.
“Asya ekonomilerinin çoğu pandemi şokundan daha fazla etkilendi, daha yavaş toparlandı ve sonrasında daha düşük enflasyon oranları yaşadı. Bu nedenle, birçoğu faiz oranlarını düşürmek için can atıyor ve Fed’in hamlesinden önce faiz oranlarını düşürmeleri halinde sermaye çıkışlarının artacağı korkusuna kapıldılar” dedi.
Lim, küresel talebin yumuşaması, faiz oranlarının düşmesi ve Rus petrolünün Asya’ya ulaşması gibi enerji arz kaynaklarının genişlemesi nedeniyle petrol fiyatlarının geçmişte olduğu gibi alevlenip alevlenmeyeceğinin henüz net olmadığını söyledi.
Çin ve Hindistan, Ukrayna savaşından bu yana Moskova’nın satışlarını kısıtlamayı amaçlayan Avrupa sınırlamalarına rağmen Rus petrolünün önemli alıcıları olarak ortaya çıktı. Lim, Orta Doğu’daki çatışmalardan kaynaklanan en büyük riskin nakliye koridorlarının bozulması olduğunu, ancak geçtiğimiz yıl yeniden yönlendirmeler nedeniyle bu riskin artık azaldığını söyledi.
Diğer analistler, Orta Doğu’daki çatışmaların İran petrol tesislerine doğrudan bir saldırıya dönüşmesi halinde petrol fiyatlarında keskin bir artışın göz ardı edilemeyeceğini söyledi.
CommTrendz Research’ün kurucusu Gnanasekar Thiagarajan, böyle bir durumun petrol fiyatlarının iki kattan fazla artarak varil başına yaklaşık 46 ABD dolarına çıktığı 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana neredeyse görülmemiş bir durum olacağını söyledi.
“Umarım bir daha yaşanmaz,” dedi.
Asya
Tayvan Ulusal Güvenlik Şefi: Çin tehdidine karşı ABD vazgeçilmezdir

Tayvan Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) Genel Sekreteri Joseph Wu, Nikkei Asia’ya verdiği röportajda Çin’i tüm bölge için “tehdit” olarak nitelendirdi.
Wu, Japonya ve Okinawa adalarından başlayarak Tayvan üzerinden Filipinler’e uzanan takımadalar zincirini kastederek, “Tehdit, Birinci Ada Zinciri’nin tamamını kapsıyor,” ifadelerini kullandı.
Wu, “İstihbarat, gözetleme ve keşif haritalarında gördüğümüz kadarıyla Çin donanması ile sahil güvenliğinin Doğu Çin Denizi’nde, Tayvan Boğazı genelinde, Batı Pasifik’te ve Güney Çin Denizi’nde konuşlandırılmasında muazzam bir artış var,” dedi.
Tayvan, yalnızca Pekin değil, Birleşmiş Milletler ve bağlı ülkeler tarafından da Çin’in bir parçası olarak kabul ediliyor. ABD dahil pek çok ülke Tayvan’ın Çin’e bağlı olduğunu vurgulayan ‘tek Çin’ politikasını kabul ediyor. Ancak buna rağmen Washington Tayvan’ı Çin’e karşı bir koz olarak kullanmaya ve adayı silahlandırarak ayrılıkçı hareketleri desteklemeye devam ediyor.
Bu manevralar, Çin ile Tayvan lideri Lai Ching-te yönetimi arasında halihazırda yüksek olan gerilimi daha da artırdı. Pekin, Lai’nin ABD desteğine dayanarak Tayvan’ın bağımsızlığı konusundaki ısrarına tepki gösteriyor.
Taipei’deki Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nin röportaj veren Joseph Wu, “Çinliler bizi ‘Tayvan’ın bağımsızlığını’ savunmakla ve kışkırtıcı davranışlarda bulunmakla suçluyor, istikrarsızlığın kaynağının biz olduğumuzu öne sürüyor. Ancak gerçek şu ki Çin, Tayvan’ı tehdit ediyor ve tehditlerinin seviyesini sürekli yükseltiyor,” dedi.
Japonya, Filipinler, Tayvan ittifakı
Wu sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çin bu bölgedeki komşularını sindirmeye çalışırken mağdurları, yani Japonya, Tayvan ve Filipinler’i suçluyor. Biz yalnızca sahip olduğumuz özgürlüğü ve egemenliği korumaya çalışırken, Tayvan’ı kışkırtıcı davranmakla itham ediyorlar.”
Japonya, Başbakan Sanae Takaichi’nin geçen yıl olası bir Tayvan krizinde askeri olarak duruma müdahale ederek Tayvan’ın yanında yer alacaklarını açıklaması sonrası Çin’le ilişkileri gerildi. Filipinler ise bölgede 9 ABD üssüne ev sahipliği yaparken Güney Çin Denizi’nde sık sık Çin’le karşı karşıya geliyor.
Japonya ve Filipinler ABD’nin bölgedeki yakın müttefikleri konumunda ve ABD savunma stratejisi doğrultusunda Washington’ın Çin’i çevreleme ve baskılama planlarına müdahil durumdalar.
Bu gerilimler Tokyo ile Manila’yı birbirine yakınlaştırırken, Japonya’yı İkinci Dünya Savaşından beri sürdürdüğü savunma doktrinini değiştirerek saldırı hazırlıklarına yöneltti. Wu, bu gelişmeleri memnuniyetle karşıladı.
Wu, “Japonya ile Filipinler arasındaki ilişkilerin ısınması, Çin’in yayılmacılığına verilen doğal bir tepkidir,” dedi.
Wu’ya göre komşularının Çin’in askeri tehdidini geçmişe kıyasla çok daha ciddi biçimde ele aldığını görmek Tayvan açısından “cesaret verici”.
Tayvan’ın küresel önemi, gelişmiş çip üretiminin çok ötesine uzanıyor. Dünyanın en yoğun ticari deniz yollarından biri olan Tayvan Boğazı’nda gerçekleşecek askeri bir çatışma dünya ekonomisi, uluslararası ticaret ve yüksek teknoloji tedarik zinciri üzerinde doğrudan etkili olacaktır. Tayvan, yarı iletkenler ve yapay zekâyla bağlantılı ürünlerde büyük bir ihracat kapasitesine sahip.
Wu, İngiltere’nin yeni dış istihbarat servisi MI6 Başkanı Blaise Metreweli’nin geçen yılın sonlarında dile getirdiği, İngiltere’nin “artık barış ile savaş arasındaki bir alanda faaliyet gösterdiği” ve “cephenin her yerde olduğu” yönündeki görüşünü yineledi.
Taipei’deki politika yapıcılar, Çin’in hibrit manevralarını Tayvan’ın güvenliğini ve hazırlık düzeyini zayıflatmaya yönelik girişimler olarak değerlendiriyor.
Wu, bu girişimlere karşı koymak için uluslararası işbirliğinin “son derece gerekli” olduğunu söyledi.
ABD Başkanı Donald Trump’ın mayıs ayında Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Tayvan meselesini görüşmesinin ardından Washington’ın Tayvan’a bağlılığına ilişkin soru işaretleri artsa da Wu, ABD’nin Taipei’nin en önemli güvenlik ortağı olmaya devam ettiğini kesin bir dille ifade etti.
Wu, Çin’in Asya’daki hızla artan askeri gücü karşısında ABD’nin “vazgeçilmez” olduğunu söyledi.
Sert siyasi söylemlerin ötesinde veriler, Trump yönetiminin Tayvan’la son yılların en güçlü ticaret, yatırım ve silah anlaşmalarını yürüttüğünü gösteriyor.
Muhalefetten tepki: Adayı hedef haline getiriyorsunuz
Öte yandan ana muhalefetteki Kuomintang (KMT), adanın silahlandırılmasına karşı çıkıyor ve bu durumun Tayvan’ı hedef haline getirdiğini söylüyor. Bu yüzden ana muhalefetin çoğunluğundaki meclisten savunma harcamalarının ABD’nin talebi doğrultusunda artırılmasını öngören 2026 bütçesi geçmedi.
Muhalefet ayrıca özel savunma bütçesinden yerli insansız hava araçlarına ayrılan harcamaları çıkardı ve şu anda bu araçları finanse etmeyi amaçlayan ayrı bir bütçe paketini de engelliyor.
Wu, 2026 bütçesindeki gecikmenin “hükümetin tamamını son derece zor bir duruma soktuğunu” savundu.
Wu aynı şekilde, ABD ile yakın istişare içinde hazırlanan ve silah alımlarının yanı sıra yerli insansız hava aracı sistemlerini de kapsaması planlanan özel savunma bütçesindeki kesintilerden yakındı.
Wu, “Ukrayna ya da İran’daki savaşa bakan herkes, günümüz savaşlarının insansız hava araçları olmadan yürütülemeyeceği sonucuna hızla varabilir,” dedi.
Wu, “İnsansız hava araçlarını üretme ve kullanma kapasitesi, Tayvan’ın Çin saldırganlığına karşı caydırıcılığını güçlendiriyor,” diye savundu.
Wu, donanımın yanı sıra Tayvan’ın sistemleri kullanacak personelin eğitilmesi ve keşif ile saldırı araçlarından hizmet amaçlı dronlara kadar farklı türdeki insansız hava araçlarının birbirleriyle entegre edilmesi gibi “çok uzun bir reform listesine” ihtiyaç duyduğunu belirtti.
Bu arada Taipei’nin çevre sulardaki Çin gemilerinin oluşturduğu tehditle daha iyi mücadele edebilmek için adımlar attığını söyledi.
Wu, “Tayvan, Çin’in denizlerdeki yayılmacılığına karşı koymak için hükümet kurumlarını kapsayan bir mekanizma oluşturdu,” açıklamasında bulundu.
Wu, deneyimlerin daha fazla ülkeyle paylaşılmasının ve karşılaştırılmasının amaçlandığını, böylece “daha birleşik eylemler geliştirilebileceğini” söyledi.
Asya
Politbüro toplantısı, Çin ekonomisine ilişkin temkinli güven mesajı verdi

Yıl ortasında düzenlenen Çin Komünist Partisi (ÇKP) Politbüro toplantısı, uzun süredir Pekin açısından kritik bir değerlendirme noktası işlevi görüyor. Toplantı, merkezi hükümete yılın ilk yarısındaki gelişmeleri yeniden gözden geçirme ve ülkeyi önündeki aylarda daha gerçekçi bir ekonomik rotaya yönlendirme fırsatı sunuyor.
Üst düzey liderliğin son açıklaması, temkinli bir güvene işaret ediyor. Açıklamadan, politika yapıcıların önceki yıllara damga vuran geniş kapsamlı teşvik önlemleri yerine istikrarlı ve hedef odaklı bir yaklaşımı tercih ettiği anlaşılıyor. Çin, dönüşüm sürecindeki ekonomisini yönetirken Covid-19 sonrasındaki agresif harcama döneminin geride kaldığı açıkça görülüyor. Bunun yerini, kısa vadeli sermaye enjeksiyonları yerine dayanıklılık ve istikrara öncelik veren stratejik ve yapısal bir yaklaşım alıyor.
Politbüro toplantısı sonuçlarına göre, politika yönelimi belirli sektörleri hedef almaya devam edecek. Mali destek, emlak sektörü yerine yapay zekâ ve yarı iletkenler gibi yüksek teknolojiye dayalı yeni sektörlere yönlendirilecek. Emlak sektöründe ise amaç, piyasa güvenini istikrara kavuşturmak ve borç risklerini kontrol altında tutmak olacak.
Altyapı yatırımları da “yeni altyapı” anlayışı doğrultusunda yeniden şekillendiriliyor. Artık mesele yalnızca beton ve fiziki yapılardan ibaret değil; elektrik şebekeleri, bilişim altyapıları ve veri ağları ön plana çıkıyor.
Bu yaklaşım, ekonominin daha durağan sektörlerine yalnızca sermaye pompalamak yerine gelecekteki rekabet gücüne yatırım yapılması anlamına geliyor. Büyümenin yeni itici gücü olan dijital altyapı, kısa vadede iç talebi desteklerken uzun vadede teknolojik rekabet gücünü güvence altına almak gibi ikili bir amaca hizmet ediyor.
Son olarak Pekin, uluslararası ticarette daha uzlaşmacı bir tutumun sinyalini veriyor. Çin yönetimi, Avrupa Birliği gibi ticaret ortaklarının dile getirdiği ve “Çin şoku 2.0” olarak adlandırılan kaygıları azaltmak amacıyla daha dengeli bir ticaret yapısı oluşturmayı hedefliyor.
Gelecek yıl yapılacak kritik liderlik değişikliklerine hazırlanan yönetimin öncelikli odağı, hem ekonomik hem de toplumsal alanlarda istikrar olacak.
Çin, gerçekçi büyüme hedefleriyle sistemsel yeniden yapılandırma arasında denge kurmayı sürdürmeye çalışıyor ve muhtemel dış şoklarla başa çıkmak için politika alanını elinde tutuyor. Pekin’in ekonomi stratejisi, hem iç hem de uluslararası zorluklara ilişkin pragmatik bir değerlendirmeyi yansıtıyor.
Zayıf taleple mücadele eden iç ekonomi, henüz büyümenin yükünü devralabilecek durumda değil. Büyüme büyük ölçüde rekor seviyedeki ticaret fazlası ile yüksek teknoloji ve temiz enerji sektörlerinin etkileyici ihracat performansıyla desteklenmeye devam ediyor. Ancak bu durum bazı ticaret ortaklarının tepkisini çekiyor.
Pekin, iç ekonomik faaliyetleri canlandırmak ve ticari gerilimleri hafifletmek amacıyla tüketime yönelik ilk bağımsız beş yıllık planını açıkladı. Ulusal Kalkınma ve Reform Komisyonu ile Ticaret Bakanlığı tarafından temmuz ayında açıklanan plan, perakende satışların 2030 yılına kadar 60 trilyon yuana, yani yaklaşık 8,9 trilyon dolara çıkarılmasını hedefliyor. Bu, 2025 seviyesine kıyasla yaklaşık yüzde 20’lik bir artış anlamına geliyor.
Düzenleyici kurumlar, küçük işletmelerin kâr marjlarını iyileştirmek amacıyla platform tekellerini sınırlandırarak ve yıkıcı fiyat savaşlarını önleyerek “içe doğru aşırı rekabet” olarak tanımlanan “involution” sorunuyla mücadele ediyor. Bu yapısal düzenlemelerin sonuç vermesi daha uzun sürebilecek olsa da doğrudan nakit yardımlarına kıyasla daha sürdürülebilir ve etkili bir alternatif sunduğu düşünülüyor.
Asya
Japonya ve ABD, yen alımı için ortak müdahaleyi doğruladı; yeni adımların sinyalini verdi

Japonya Maliye Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada, Japonya ile ABD’nin koordineli biçimde yen alım müdahalesinde bulunduğunu ve yeni adımlar atmaktan çekinmeyeceğini bildirdi. Böylece, yenin 40 yılın en düşük seviyelerine gerilemesini durdurmayı amaçlayan nadir bir ikili müdahale resmen doğrulanmış oldu.
Analistlere göre bu hamle, yen ve Japon devlet tahvillerindeki satış dalgasının küresel piyasalara yayılmasını, özellikle de halihazırda yükselen ABD Hazine tahvili getirileri üzerindeki yukarı yönlü baskıyı artırmasını önlemek üzere yapıldı.
Bu ortak müdahale, 2011 yılında Japonya’nın doğusunda meydana gelen yıkıcı depremin ardından yeni zayıflatmak amacıyla gerçekleştirilen koordineli müdahaleden bu yana ilk kez yapıldı.
ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin dostluğun bir göstergesi olarak ve dünya ekonomisine yardımcı olmak amacıyla Japonya’nın yeni desteklemesine yardım ettiğini söyledi.
Analistlere göre müdahale, ABD’nin Asya’daki stratejik müttefiki Japonya’ya destek sağlamasının yanı sıra, yenin olağanüstü ölçüde zayıflamasına ilişkin Washington’ın kaygılarını da giderebilir. Zira yenin değer kaybı, Trump’ın gümrük tarifelerinin sağladığı etkiyi azaltıyor.
Japonya Maliye Bakanlığı açıklamasında, cuma günü ABD Hazine Bakanlığı ile birlikte gerçekleştirilen yen alım müdahalesinin, “son aylarda Japon yeninde görülen aşırı oynaklığa ve düzensiz hareketlere karşı” yapıldığı belirtildi.
Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Yeni koordineli müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyeceğiz,” dedi.
Açıklamanın ardından yen yüzde 1’den fazla değer kazanarak dolar karşısında 155,20 seviyesine yükseldi. Bu, mayıs ayı başından bu yana görülen en güçlü seviye olurken, geçen ay kaydedilen dolar başına yaklaşık 164 yenlik 40 yılın en düşük seviyesinden de belirgin biçimde uzaklaşıldı. Yatırımcılar yeni bir müdahale ihtimaline karşı teyakkuzda kalmayı sürdürdü.
Katayama, yetkililerin pazartesi günü de piyasaya müdahale edip etmediğine ilişkin soruları yanıtlamadı.
Gözler Japonya Merkez Bankası’nda
Japonya’nın döviz politikasından sorumlu en üst düzey yetkilisi Atsushi Mimura pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ortak müdahale, Japonya’nın ABD ile ittifakının bir sonucudur,” dedi.
Mimura, “Döviz politikasını Japonya Merkez Bankası’nın para politikasıyla uyumlu hale getirmeyi sürdüreceğiz,” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, hükümetin yenin değer kaybını durdurmak için merkez bankasıyla yakın işbirliği içinde hareket edeceğine işaret etti.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de cuma günü gerçekleştirilen müdahaleyi doğruladı ve Washington’ın “gelecekteki ortak müdahalelere katılmaktan çekinmeyeceğini” söyledi.
Bessent, X platformunda yayımladığı ayrı bir açıklamada, “Yenin ciddi ölçüde düşük değerlenmesini düzeltmek amacıyla Japonya’nın attığı kararlı piyasa ve para politikası adımlarını güçlü biçimde destekliyoruz,” dedi. Bessent ayrıca Japonya Merkez Bankası’na faizleri daha da artırma çağrısını yineledi.
Bu açıklamalar, geçen hafta faizleri değiştirmeyen ancak eylül ayındaki bir sonraki politika toplantısında faiz artırımı yapılabileceği sinyalini veren Japonya Merkez Bankası’nı yeniden gündemin merkezine taşıdı.
Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Securities’in baş tahvil stratejisti Naomi Muguruma, “Mimura ve Bessent’in açıklamaları, Japonya Merkez Bankası içindeki şahinlerin kulağına müzik gibi gelmiş olmalı,” dedi.
Muguruma, “Eylül ayında faiz artırımının artık kesinleştiğini düşünüyorum. Japonya Merkez Bankası’nın ekim ayına kadar bekleyerek yeni bir yen satış dalgasına yol açması mantıklı olmaz,” değerlendirmesinde bulundu.
Kısa vadeli para politikası adımlarına en duyarlı gösterge olan iki yıllık Japon devlet tahvili getirisi, piyasaların erken faiz artırımı ihtimalini fiyatlamasıyla pazartesi günü kısa süreliğine yüzde 1,545’e çıktı. Bu, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye oldu.
Fed’in likidite imkânı devrede
Japonya, ithalat fiyatlarını yükselten, genel enflasyonu körükleyen, hanehalkı bütçelerini zorlayan ve Başbakan Sanae Takaichi’nin kamuoyu desteğini olumsuz etkileyen yenin kesintisiz değer kaybını durdurmakta zorlanıyor.
Tokyo’nun nisan sonu ile mayıs başı arasında tek taraflı olarak gerçekleştirdiği müdahale, yende yalnızca kısa süreli bir toparlanma sağlamıştı. Japonya Merkez Bankası’nın haziran ayında politika faizini 31 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 1’e çıkarması da zor durumdaki para birimine kalıcı bir destek veremedi.
Japonya Merkez Bankası verilerine göre Japonya, cuma günü ABD ile birlikte yapıldığı doğrulanan müdahaleden önce, perşembe günü New York piyasalarında yen satın almak amacıyla 58,97 milyar dolara kadar döviz satmış olabilir.
Japonya ile ABD arasındaki koordinasyonun daha da güçlendiğine işaret eden bir başka gelişmede Bessent, geçici dolar likiditesi sağlayan ABD Merkez Bankası’nın repo imkânının büyüklüğünün önümüzdeki aylarda artırılmasının değerlendirileceğini söyledi ve bu aracı “önemli bir güvence mekanizması” olarak nitelendirdi.
Bu açıklama, Japonya Maliye Bakanlığı’nın cumartesi günü X platformunda nadir görülen bir paylaşım yaparak, piyasalardaki likidite ihtiyaçlarını karşılamak için Fed’in geçici dolar likiditesi sağlayan repo imkânına erişim de dahil olmak üzere “geniş bir araç yelpazesine” sahip olduğunu belirtmesinin ardından geldi.
Covid-19 salgını sırasında piyasaları istikrara kavuşturmak amacıyla 2020 yılında devreye alınan Fed imkânı, Japonya’nın ABD Hazine tahvillerini doğrudan satmadan dolar likiditesi sağlamasına olanak tanıyor. Bu da Tokyo’nun döviz müdahaleleri için ihtiyaç duyduğu finansman üzerindeki baskıyı hafifletebilir.
Bununla birlikte bazı analistler, son müdahale dalgasının yenin değer kaybına yol açan yapısal unsurları tersine çevirip çeviremeyeceğinden kuşku duyuyor. Bu unsurlar arasında Orta Doğu’daki çatışmalar nedeniyle artan yakıt maliyetleri ve Japonya ile ABD arasındaki faiz farkının hâlâ geniş olması yer alıyor.
NLI Research Institute kıdemli ekonomisti Tsuyoshi Ueno, “Ortak müdahalenin açıklanmasının yarattığı etki, Japonya’nın tek taraflı müdahalesinden çok daha büyük,” dedi.
Ueno, “Ancak yenin zayıflamasına yol açan temel dinamikler değişmedi. Bu nedenle müdahalenin ardından yende tek yönlü ve sürekli bir değerlenme görmemiz muhtemel değil,” değerlendirmesinde bulundu.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Avrupa7 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı










