Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Çin ve Avrupa: ’16+1′ formatının yükseliş ve çöküşü

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Son birkaç yılda Avrupa ile Çin arasındaki iktisadi ilişkiler ciddi bir erozyona uğradı. Bunda Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden sonra Avrupa’nın çok vektörlü politikayı ardında bırakarak ABD’nin şemsiyesi altında toplanması etkili oldu. Fakat son on yıldır Çin’in Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle geliştirdiği ve istikrarlı bir şekilde gelişen ilişkileri mevcuttu. Dün Çin’in Avrasya İşleri Özel Temsilcisi Li Hui, Varşova’da Polonya Dışişleri Bakan Yardımcısı Wojciech Gerwel ile bir araya geldi; nitekim Pekin ile bağları koparmayan ya da bu yönde niyet belli etmeyen Doğu Avrupa ülkelerinin başında da Polonya ve Macaristan geliyor. Valday Kulübü uzmanlarından Yulya Melnikova, konuyu etraflıca ele almış.


Çin ve Avrupa: “16+1” formatının yükseliş ve çöküşü

Yulya Melnikova
Valday Tartışma Kulübü
26 Ocak 2023

Valday Kulübü uzmanı Yulya Melnikova, 16+1 formatı çerçevesindeki işbirliğini ve buna eşlik eden Kuşak ve Yol Girişimi’nin güdümündeki projeleri potansiyel anahtar performans göstergelerine —uygulama kurumlarının sayısı, normları ve uygulanan projeler— göre analiz edersek ölçeğin gözlemcilerin telaşıyla pek de uyuşmadığını yazıyor.

Geriye dönüp bakıldığında 2010’ların ilk yarısı Avrupa ile Çin arasındaki ilişkilerin gelişiminde en verimli dönemlerden biriydi. O dönemde Avrupa Birliği, ekonomik krizi aştıktan sonra dış ilişkilerini çeşitlendirme fırsatını ve imkanını fark ederek yeni büyüme noktaları ararken, ÇHC de biriken sermaye ve işgücü için yeni pazarlar arıyordu. Şi Cinping ve ekibi diğer şeylerin yanı sıra Avrupa ülkeleriyle işbirliği konusunda bir dizi yapısal girişimin başlatılmasını beraberinde getiren proaktif bir eylem biçimi benimsedi. Özellikle Kuzey, Güney, Orta ve Doğu Avrupa (CEE) ülkeleriyle “X+1” modelini baz alan formatlar oluşturma imkanları değerlendirildi.

Çin’in Orta ve Doğu Avrupa ülkeleriyle işbirliği mekanizması olan “16+1” formatının “yıldızı” çabucak yükseldi; 2012 yılında 11 AB ülkesi (Macaristan, Polonya, Litvanya, Letonya, Estonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan, Hırvatistan, Romanya) ve beş Balkan ülkesi bu formata dahil oldu. Yunanistan 2018-19’da katıldı; ülkenin Pire limanının 2008’den bu yana, daha sonra hisselerinin yüzde 67’sini sayın alan Çinli nakliyat şirketi COSCO ile imtiyazlı olduğu göz önüne alındığında bu hadise daha önce de gerçekleşebilirdi ama Makedonya’nın yeniden adlandırılması konusunda nihai bir karar alınması gerekiyordu. Bu zamana kadar gruptaki tüm ülkeler Çin ile Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında işbirliği konusunda mutabakat zaptları imzalamıştı; 2015’te Macaristan, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Slovakya, 2016’da Letonya, 2017’de Hırvatistan, Estonya, Litvanya ve Slovenya ve 2018’de Yunanistan. 2010’ların sonunda Brüksel ile Pekin arasındaki ilişkiler tamamen tersine kötüye gitmeye başlamıştı. Yapı, AB tarafından “Truva atı” ve Çin’in “böl ve yönet” politikasının bir ifadesi resmedilerek hızla siyaset konusu edilmeye başladı.

Sonuç olarak Litvanya 2021’in mayıs ayında, Letonya ve Estonya ise 2022’nin ağustos ayında gruptan ayrıldı. Geriye kalan 14 aktör açısından başka kararlı adımlar atılmasa da işbirliği fiilen askıya alınmış durumda. Doğal olarak bir dizi soru ortaya çıkıyor: Tüm bunların sebebi neydi? Söylendiği kadar tehlikeli miydi? Bu durum AB ile Çin arasındaki güncel ilişkiler açısından ne anlama geliyor?

Ne oldu?

Kurumların etkinliği ve istikrarı, üyeleri arasında düzenli ve etkili etkileşim uygulamalarının varlığını belirler. Yapısal bir bakış açısıyla kurumları ve etkileşim normlarının varlığıyla desteklenirler. Bu tezin teorik gerekçeleri I. Neumann, V. Pule, E. Adler’in uygulama toplulukları kavramında ve uluslararası ilişkilerin örgütsel teorisinde bulunabilir. Prosedürel bakış açısından çıkarlar, uygulamalar sırasında yaratılan kaynaklara duyulan ihtiyaç ve uluslararası ilişkilerle desteklenirler.

“16/17+1” formatı, öncelikle “saatlerin senkronizasyonu” ve normatif gündemin güncellenmesinin düzenli olması sayesinde katılımcılar arasında anlamlı işbirliği konsolidasyonuna katkıda bulunabilecek bir etkileşim ağı yapısı yaratma iddiasındaydı.

2012’den bu yana devlet başkanları zirveleri her yıl düzenleniyordu (2020’de pandemi nedeniyle zirve gerçekleşmemiş ve 2021’de çevrimiçi olarak yapılmıştı) ve ülkelerin koordinatörleri arasındaki toplantılar da yılda iki kez yapıldı. Doğrudan ÇHC Dışişleri Bakanlığına bağlı olan ÇHC ile Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri arasında işbirliği sekretaryası daimi olarak çalıştı. Örgütsel yapısının niteliği, Avrupa ülkelerinin koordinatörlerinin sekretaryanın üyesi değil diyalog ortağı olması; bu da elbette katılımcıların ortaklık süreçlerini etkileme potansiyelinde asimetri yaratıyor. Sekretarya yılda dört kez ÇHC’deki Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin büyükelçileriyle toplantılar düzenliyordu. Bu durum 2013-2019 döneminde de geçerliydi (2021 çevrimiçi zirvesi, gelecek yıl için yalnızca sınırlı bir “etkinlik listesi” oluşturdu). Zirveler, ilerlemeyi belgeleyen ve geleceğe yönelik planların ana hatlarını çizen İşbirliği için Yol Gösterici İlkeler üretti. Tüm Avrupa’yı kapsayan düzeyde buna benzer bir program hiç olmamıştı. 2015 yılında Orta Vadeli İşbirliği Ajandası, işbirliği için bir çerçeve belge olarak kabul edildi. Çok taraflı belgeler, Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında işbirliğine ilişkin ikili mutabakat zaptları sistemi ile desteklendi. Bu iyi yapılandırılmış diyalog ve Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomik büyümelerinin tarihsel olarak bağlı olduğu yabancı yatırımları çekmeye yönelik nesnel pratik ilgileri, öncelikle altyapı, ulaştırma ve enerji sektörlerini ve ÇHC’nin bunları sağlamaya hazır olmasını etkiledi.1 Bu da formata büyük bir potansiyel kazandırdı ve Avrupa’nın ortak gündeminden ayrı olduğu yanılsamasını yarattı.

Sanıldığı kadar korkutucu muydu?

Esasında Kuşak ve Yol Girişimi güdümünde bu format ve beraberindeki projeler çerçevesindeki işbirliğini potansiyel anahtar performans göstergelerine —uygulama kurumlarının sayısı, uygulama normları ve uygulanan projeler— göre analiz edersek ölçek, gözlemcilerin telaşıyla pek de uyuşmuyor.

İlk olarak kurumsal bir bakış açısından katılımcılar arasındaki tüm etkileşim biçimleri mevcut müzakere mekanizmaları; yani katı yükümlülükler anlamına gelmiyorlar. Dahası AB grupta gözlemci statüsüne sahip ve bu da süreci kontrol etmesine ve kırmızı çizgiler çizmesine olanak tanıyor. Yol Gösterici İlkelerde belirtilen formatlar forumlar, geziler, değişimler ve fuarları da içeriyordu; bunlar en iyi ihtimalle bakanlar düzeyinden daha yüksek olmayan çeşitli seviyelerdeki diyaloglardı.

16+1 çerçevesinde oluşturulan kalıcı yapılar arasında tematik işbirliğine yönelik çeşitli kurumlar dikkat çekiyor: Bulgaristan ile tarım, Romanya ile enerji, Polonya ile ticaret ve iktisadi konular ve Macaristan ile turizm. 2016 yılında Riga Zirvesi bağlamında taraflar arasında bu alanda daha yakın işbirliğine ilişkin deklarasyon imzalandığında Letonya ulaştırma ve lojistik alanında grubun koordinatörü ve Litvanya da finansal teknoloji alanında koordinatör olmaya hazırdı. İlgili koordinasyon merkezi 2019’da burada açıldı ama pandemi nedeniyle tam olarak faaliyete geçemedi. Ayrıca düzenli uygulamalar arasında ticaret ve ekonomik işbirliğini teşvik etmek üzere ayrı bakanlık toplantıları ve yatırım teşvik ajansları arasındaki temasları sürdürme mekanizmaları yer alıyor.

Bununla birlikte projelerin çoğu ikili bazda veya ortak AB-ÇHC programları çerçevesinde yürütüldü; bölgesel bağlanabilirliğin geliştirilmesine yönelik platformlar, Akıllı ve Güvenli Ticaret Hatları Pilot Projesi, Trans-Avrupa Ulaştırma Ağı ve üst düzeyde iktisadi ve ticari konulara ilişkin diyalog.

Normatif bir bakış açısıyla hem Yol Gösterici İlkeler hem de mutabakat zaptları (çoğu kamuya açık değil) yasal olarak da bağlayıcı değildi. Söylemsel olarak hepsi Avrupa’nın ortak çizgisini destekliyordu ve Orta Vadeli İşbirliği Ajandası, 2020 yılına kadar AB ve Çin arasındaki işbirliği dönük stratejik ajandanın parçası olarak kabul edildi. İlgili hazırlık çalışmaları yapılmasına rağmen 2021’de her iki belgenin de güncellenmesi mümkün olmadı. Yol Gösterici İlkeler çerçevesinde, bir çerçeve işlevini yerine getirecek çok taraflı bir çerçeve belge imzalanmadı (Macaristan, Kuzey Makedonya, Sırbistan, ÇHC ile bir Gümrük Kolaylaştırma Eylem Planı imzaladı, ancak bu tam anlamıyla çok taraflı değil).

Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile ÇHC arasındaki proje işbirliği yasal olarak esasen ikili sözleşmelerle düzenleniyor, bu da AB’nin dış ticaret, yabancı yatırım kontrolü ve yabancı işletmelerin iç pazardaki diğer faaliyetlerine dönük mevzuatı ile sınırlı olduğu anlamına geliyor. Buna göre bu mevzuat sıkılaştıkça, özellikle 2019-2021 yıllarında, Yol Gösterici İlkelere daha az sayıda inisiyatif dâhil edildi.2 2021’deki çevrimiçi toplantıyı takip eden eylem planı oldukça sınırlı ve geleneksel “taraflar” ifadesi yerine, pek çok projeyle ilgili olarak “ilgili taraflar” yazıldı, bu da ortak fikir birliğinin erozyona uğradığını vurguluyordu.

Pratik düzeyde işbirliğinin göstergeleri iyi olmakla beraber çok yüksek değil. Format, Çin yatırımlarını Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin ekonomilerine çekme ve karşılıklı ticareti artırma görevini tamamladı ama bu göstergelerdeki büyümeye Avrupa ekonomileri için ticaret açığının artması eşlik etti; gruptaki pek çok ülke açısından Çin, ihracatın ilk beş kaynağı arasında3, fakat ithalatçı olarak konumu yüksek değil.4

Yatırım konusuna gelince, 2014 yılındaki format çerçevesinde Orta ve Doğu Avrupa’ya 10 milyar dolarlık bir kredi hattı açıldı ve Çin, 2014 ve 2018 yıllarında Yatırım İşbirliği Fonu’nun iki aşamasını başlattı. Büyük AB ülkelerindeki Çin yatırımları ile karşılaştırıldığında bu rakamlar aşırı değil. Kümülatif Çin’in doğrudan yabancı yatırımları sadece Macaristan, Romanya ve Slovenya ekonomilerinde toplamın yüzde 1’ini aşmıyor.5

Kuşak ve Yol Girişimi projelerine gelince, en istikrarlı şekilde uygulananlar Yunanistan’ın Pire limanının geliştirilmesi ve Budapeşte-Belgrad demiryolunun inşasıydı. AB’nin Çin aleyhindeki girişimlerini farklı yıllarda engelleyen ülkelerin Yunanistan ve Macaristan olması dikkat çekici. 2016 yılında Macaristan ve Yunanistan, Lahey Tahkim Mahkemesinin Güney Çin Denizi’nin statüsüne ilişkin kararında Çin’den doğrudan bahsedilmesini engelledi; 2017’nin mart ayında da Macaristan, Çin’deki insan hakları ihlallerine ilişkin AB Ortak Bildirisinin kabul edilmesini engelledi. 2018’in nisan ayında Macaristan’ın Pekin Büyükelçisi meslektaşlarının “Kuşak ve Yol Girişimi’nin AB’nin ticaretin serbestleştirilmesi arzusuyla çeliştiği ve Çin’in devlet teşebbüslerine imtiyaz tanıdığı” yönündeki açıklamasını imzalamadı. Yunanistan 2017’de Çin’de yaşandığı iddia edilen insan hakları ihlallerine ilişkin AB deklarasyonunun BMMYK nezdinde kabul edilmesini engelledi. Yine 2022’de Hırvatistan’daki Pelješac yarımadasında bir köprü inşaatı tamamlandı, fakat projelerin geri kalanı tamamlanmadı ya da askıya alındı. Bu durum Polonya’daki demiryolu projeleri ile Romanya, Bulgaristan ve Hırvatistan’daki altyapı projeleri için de geçerli. Üç Deniz Girişimi’ni Deniz İpek Yolu ve Rijeka (Hırvatistan) ve Koper (Slovenya) limanları da dahil olmak üzere 2016-2019 yıllarında popüler olan CEE rotalarıyla birleştirme fikri dahi hayata geçirilemedi.

Gruptan ayrılan Baltık ülkelerine gelince hiçbirinin Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında projesi olmadı. Ciro açısından Letonya, Litvanya ve Estonya’nın performansı da oldukça mütevazıydı; bu da ekonomik kayıp riskine girmeden formattan çıkarak siyasi puan kazanabilecekleri anlamına geliyor.

Bu Avrupa-Çin ilişkileri açısından ne anlama geliyor?

Letonya, Litvanya ve Estonya’nın “kurallara dayalı düzeni” sürdürme arzusu ve AB dışındaki değil, AB bünyesindeki ortaklarla ilişkilere öncelik vermesi nedeniyle “17+1”den çekilmesi, AB ile Çin arasındaki ilişkilerin siyasallaşması yönündeki genel eğilimle uyumlu.

Formatın geri kalan 14 ülkesi arasında çıkacak birkaç aday var; öncelikle Kuşak ve Yol Girişimi projelerinde yer almayan ve Çin’in dış politikasını açıktan eleştiren Çek Cumhuriyeti ve projelerini ve Çinli şirketlerin aktif ihalelere katılımını askıya alan Romanya. Siyasi olarak Baltık ülkelerine yakın olan Polonya, Orta ve Doğu Avrupa’da Çin’in demiryolu inşa etme ve Avrupa’ya konteyner trafiğini artırma projelerinden çıkarı olan başlıca ülke. Cumhurbaşkanı Duda, 2022’de Pekin’deki Olimpiyat Oyunlarının açılış törenini ziyaret ederek ortak proje imkanlarını bizzat görüştü ve 2023’te 14+1 zirvesinin Varşova’da yapılması planlanıyor. Ancak “domino etkisi” gerçekleşmese bile 14+1 formatı, bir dizi nedenden ötürü Çin’in AB’deki etkisinin ileride tahkim edilmesinde bir faktör olarak görülemez. Birincisi, daha önce en yüksek işbirliği verimliliği olmasa bile CEE ülkelerinin yeni projelere ilgisi vardı, bugün bu nesnel ilgi sadece bölgede değil, aynı zamanda ilerleme eksikliğinden kaynaklanan hüsranın etkisiyle tüm Avrupa’da azalıyor. Daha önceki makalelerden birinde Almanya’nın Çin politikasındaki dönüşümü, Fransa’nın karşılıklı bağımlılığı azaltmaya yönelik eylemleri teşvik edecek olan tutumuyla yakınlaşmasını yazmıştık.

İkinci olarak Brüksel yetkilileri, sürekli olarak Pekin ile ilişkilerde tek bir hat oluşturulmasını ve ülkelerin bu yönde inisiyatif gösterme fırsatlarının en aza indirilmesini savundu. Söylemler eylemlerle destekleniyor: 2021-2027 bütçesi Orta ve Doğu Avrupa ülkelerine yönelik altyapı ve ekonomik yardım harcamalarında artış yaşandığını gösteriyor ve büyük Avrupalı şirketler, Akdeniz ve Orta ve Doğ Avrupa’daki iç ihalelere katılarak Çin sermayesini sistematik olarak dışarıda bırakmaya başladı.

Üçüncü olarak Avrupa’nın güvenliği alanında yaşanan kriz, AB politikasında pragmatizm ve çok vektörlü politikanın yerini değer odaklı bir yaklaşımın ve transatlantik işbirliğinin önceliğinin almasına yol açıyor. ABD ile Çin arasındaki rekabet ortamında Macaristan hariç Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğu Washington ve Brüksel’e karşı çıkmak istemeyecektir.

Dolayısıyla AB ve Çin arasındaki ilişkilerde yapıcı eğilimlerin sürdürülmesinde bir başka faktörün daha ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin kararlı adımlar atması da pek olası görünmemekle birlikte bu ülkeler ile Çin arasındaki etkileşim kanalları giderek daha az sürdürülebilir hale geliyor.


1. Bkz: Orlik I. I., ed. The Eastern turn in the foreign economic policy of the countries of Central and Eastern Europe in the context of the growing crisis in the European Union. Moskova, RAS Ekonomi Enstitüsü, 2017. s. 294.

2. Mevzuat değişikliklerine ilişkin detaylar için bkz. European Union and the People’s Republic of China: Non-strategic partnership? Paper No. 65 / 2022 / V. B. Kashin, S. A. Shein, Yu. Melnikova, L. V. Krasikova ve diğerleri; ed. E. O. Karpinskaya, K. A. Kuzmina ve diğerleri, Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC), 2022. s. 40.

3. Özellikle Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya ve Slovenya için. Daha fazla bilgi için bkz: Bolgova I., Melnikova Yu., Lisyakevich R. (2022) Shaping the Chinese Direction of EU Policy: The Role of Central and Eastern European Countries. World economy and international relations. No. 6 (66). s. 79-90. DOI: 10.20542/0131-2227-2022-66-6-79-90.

4. Hiçbir ülke Çin’in en büyük 10 ithalat kaynağı arasında yer almıyor.

5. Bu durum özellikle Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya ve Slovenya için geçerli. Daha fazla bilgi için bkz: Bolgova I., Melnikova Yu., Lisyakevich R. (2022) Shaping the Chinese Direction of EU Policy: The Role of Central and Eastern European Countries. No. 6 (66). s. 79-90. DOI: 10.20542/0131-2227-2022-66-6-79-90.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English