Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Hizbullah yetkilisi Harici’ye konuştu: Türkiye, ABD-İsrail eksenine karşı lokomotif olabilir

Yayınlanma

Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb, Beyrut’un Dahiye mahallesindeki ofisinde Harici’ye konuştu: “İsrail-Amerikan planı tüm bölgeyi hedef almaktadır: Lübnan, Suriye, Arap ülkeleri, İran ve Türkiye.” 

2026 yılına dış politikada ve küresel siyasette tam bir fırtınayla girdik. Suriye ve Türkiye’de IŞİD terör örgütünün yeniden görünür olması, YPG – Şam çatışması, ABD’nin Venezuela devlet başkanını haydutça kaçırması ve İran’da patlak veren olaylar…

Bölgenin bam teli Lübnan’da da siyasi ve askeri gerilim tırmanma eğiliminde. Lübnan’da suyun yeniden ısınmaya başladığını daha doğrusu hiç soğumadığını söyleyebiliriz. 7 Ekim sonrası İsrail saldırganlığı aralıksız devam ediyor. Hizbullah tarafı ateşkese uysa da İsrail, Lübnan’ın güneyini aralıksız vuruyor. Bu durum Hizbullah ise Lübnan hükümeti arasındaki ilişkiyi zorlamaya devam ediyor.

Mayıs ayında yapılması planlanan seçimler öncesinde Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönünde Lübnan hükümetine yapılan ağır baskı da ülkenin hassas terazisini riske atıyor. ABD ve İsrail Hizbullah’ın kayıtsız şartsız teslim olmasını istiyor. İsrail, bu talebi gerçekleşmezse yeni askeri operasyona başlama tehdidi savuruyor. İran Dışişleri Bakanının 9 Ocak tarihli Lübnan ziyaretinde de ana gündem maddesi Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıydı.

Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb ise “Hizbullah’ın silahlı gücü sadece Filistin davasıyla ilgili değil aynı zamanda Lübnan’ın savunulmasıyla ilgili” diyor. İsrail’in bölgede sadece Filistin ve Lübnan’ı değil Suriye’den İran’a oradan Türkiye’ye tehdit oluşturduğunu savunan Galib, Hizbullah’ı İsrail’e karşı bölgesel direnişin ön cephesinde konumlandırıyor.

Ebu Zeyneb, İsrail’in Türkiye’yi “düşman” olarak değerlendirdiği ısrarla vurguluyor. Hizbullah yetkilisi, Tel Aviv’in Türkiye’yi “İslam dünyasına liderlik etmeye en ehil ve hâlâ varlığını sürdüren büyük bir güç olarak” gördüğünü düşünüyor.

Beyrut’un Dahiye mahallesindeki ofisinde Hizbullah Siyasi Büro Üyesi Galib Ebu Zeyneb, Harici Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç ve Harici Editörü Mehmet Kıvanç’ın sorularını yanıtladı.

Harici: Gelecekte İsrail’in Lübnan için planladığını düşündüğünüz hamleler nelerdir? Ve siz, yani Hizbullah, askeri olarak karşılık vermeye hazır mısınız?

Ebu Zeyneb: Bana göre İsrail planı yalnızca Lübnan’la sınırlı değildir; aksine, Amerika Birleşik Devletleri İsrail’den ayrı düşünülemeyeceği için bu bir İsrail–Amerikan planıdır. İsrail–Amerikan planı tüm bölgeyi hedef almaktadır: Lübnan, Suriye, Arap ülkeleri, İran ve Türkiye. Amerika Birleşik Devletleri’nin hâkim olduğu, gücün öncelikli olarak İsrail’e verildiği yeni bir Orta Doğu ya da yeni bir bölge oluşturma planı vardır. Bunun sonucunda bölge kapsamlı biçimde parçalanacak, küçük küçük devletçiklere ayrılacaktır. Dolayısıyla İsrail, örneğin Lübnan’da savaşta ısrar ettiğinde, ya da şu ana kadar Suriye’de üç bölgeyi işgal ettiğinde, ya da İran’ı yoğun biçimde tehdit ettiğinde, bölgedeki tüm güç kaynaklarının sökülüp atıldığı bir aşamaya ulaşmayı hedeflemektedir. Böylece bu ülkeler, herhangi bir İsrail hamlesine karşı kendilerini savunabilecek hiçbir güç aracına sahip olmayan devletlere dönüşecektir. Pratikte İsrail, tüm güç unsurlarına sahip büyük bir güç haline gelirken, diğerleri hiçbir şeye sahip olmayacaktır.

İsrail’in hedeflediği ikinci amaç, bu bölgeleri birbiriyle rekabet eden, düşman devletlere dönüştürmektir. Örneğin Suriye’yi dört ya da daha fazla devlete bölmek istemektedir: Kürtler, Dürziler, Aleviler ve Sünniler için; üstelik Sünnilerin kendileri de birden fazla bölgeye ayrılacaktır. Bu yalnızca Suriye ile sınırlı değildir; Suriye’den başlayarak Irak bölünecek, Irak’tan İran’a doğru, başka bir yönden Türkiye’ye doğru ve diğer yönlerden özellikle Suudi Arabistan olmak üzere Körfez’e doğru bu süreç uzanacaktır. İsrail’in bu eylemlerle ulaşmak istediği tablo budur.

Şu anda, İsrail mutlak bir güç olmadığı için, Amerikan tarafından bizden istenen şudur: İsrail’in, sürekli Amerikan desteği olmaksızın bölgede merkezi ya da belirleyici bir aktör olamayacağını kabul etmek. Sürekli Amerikan desteği olmadan mutlak bir askeri güç olamaz. Bölge, devletleriyle ve hatta direniş hareketleriyle birlikte, İsrail’in karşısında durabilecek kapasiteye sahiptir. Ancak biz İsrail’le tek başımıza karşı karşıya gelmiyoruz; Amerika Birleşik Devletleri ile karşı karşıyayız, çünkü sürekli Amerikan desteği vardır. Bu, Filistin’de ve Gazze’de yaşananlara benzemektedir: mesele Filistinli direniş grupları ile İsrail düşmanı arasında bir savaş değildi; aksine tüm NATO ittifakı ile Filistin direnişi arasında bir karşılaşmaydı. Amerika Birleşik Devletleri komuta odasındaydı. Lübnan’da da savaş, tüm ayrıntılarıyla Amerikalılar tarafından yönetildi; buna ek olarak İsrail’e hizmet etmek üzere seferber edilen Batılı ve küresel istihbarat servisleri vardı—koordinatlar, uydular, Starlink ve diğer her şey sağlandı—Lübnan’da direnişe karşı, İsrail’in hizmetinde tam bir hazırlık yapıldı.

Sonuçta İsrail, bu bağlamda sahip olduğu Amerikan desteği sayesinde büyük bir güç haline gelmektedir. Temel sorun da buradadır: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’in büyük bir güç olarak kalmasını istemekte ve bölgeyi İsrail aracını kullanarak Amerikan kontrolü altında tutmak istemektedir.

Lübnan’daki durumumuza gelince; İsrail şu anda bizi birden fazla nedenden ötürü yakın bir tehdit olarak görmektedir. Birincisi, yaklaşık bir yıl önce, savaş durduktan sonra İsrail, direnişin silahlarının büyük çoğunluğunu ortadan kaldırdığını ve askeri ile örgütsel yapılarını vurduğunu, böylece Lübnan’daki direnişi ve Hizbullah’ı son derece zayıf hale getirdiğini iddia etti. Bu doğru değildir. Gerçekte durum böyle değildi. Evet, direniş, Yüce Genel Sekreter’in şehadetiyle ağır ve acı verici bir darbe aldı. Bu arada, Seyyid’e yönelik saldırının planlanmasına ve uygulanmasına Amerikalılar, İngilizler ve Batı’dan başkaları katıldı—hepsi bu süreçte yer aldı. Buna rağmen bu savaştan çıktık ve durumumuzu yeniden organize ettik.

İsrail için bugünkü sorun şudur: Lübnan’da silahlara sahip olan ve tehdit oluşturan bir direniş olduğu sürece İsrail tedirgin olmaya devam edecektir. İsrail’in kurmak istediği denklem yalnızca bu silahların oluşturduğu tehlike düzeyiyle ilgili değildir; Arap ve İslam halklarından direniş fikrinin bizzat kendisini ortadan kaldırmakla ilgilidir. Lübnan’daki direniş ve Hizbullah meselesi yalnızca askeri bir tehdit değildir; Gazze’de yaşanan kapsamlı yıkımdan sonra İsrail, direniş kavramını Arap ve İslami boyuttan söküp atmak istemektedir. Bu fikri kökünden sökmek için, Arap ve İslam ümmeti için bir meşale haline gelen ve birden fazla kez zafer kazanan bu mekânı yok etmeyi hedeflemektedir. Lübnan’ı bu rolden mahrum bırakmak istemekte; Arap ve İslam halklarına ve bölge halklarına şu mesajı göndermek istemektedir: Kimse İsrail’in karşısında duramaz, Araplar ve Müslümanlar Filistin davasının sona ermesini kabul etmeli ve yenilmez olan İsrail’e tamamen boyun eğmelidir. Bugün Suriye’den İsrail’e hava egemenliği verilmesinin istenmesinin de bu mutabakatın bir parçası olduğuna inanıyorum; bu anlamı bir şekilde hayata geçirmeyi amaçlamaktadır.

Bu perspektiften bakıldığında İsrail, Lübnan konusunda kaygılıdır. Bizim açımızdan ise hazırlığımızı yaptık. İsrail Lübnan’a karşı geniş çaplı bir saldırı başlatmak isterse, Lübnan’ı savunmak için şiddetli bir şekilde savaşmaya hazırız. Ancak mevcut aşamada ateşkese bağlıyız. İsrail’in uyguladığı bombardımana, baskıya ve şehadetlere katlanıyoruz. Ayrıca Litani Nehri’nin güneyindeki bölgeye bağlıyız; buradan tamamen çekildik ve Lübnan devletinin çekilmesini sağlamak amacıyla Lübnan devletiyle iş birliği içinde durumu yeniden düzenlemeye çalışıyoruz. İsrail’in, Amerika Birleşik Devletleri’nin, bazı Arapların ve Batı’nın istediğinden tamamen farklı bir yaklaşım sunuyoruz—onlar direnişin herhangi bir karşılık olmaksızın etkisizleştirilmesini ya da silahsızlandırılmasını istiyorlar.

Harici: Bazı analistler İsrail’in Bekaa Vadisi’ni işgal edebileceğini öngörüyor. Bu analize katılıyor musunuz?

Ebu Zeyneb: İsrail’in her şeyi yapabilecek kapasitede olduğuna inanıyorum; ancak doğrudan işgalden korktuğunu düşünüyorum. Örneğin Bekaa Vadisi’ni ya da güneyi işgal edip Sayda’ya kadar ulaşmak gibi. Suriye’deki işgal ile Lübnan’daki bölgelerin işgali arasında fark vardır. Suriye’de mevcut yapı, esas olarak halk tabanlı ya da lojistik bir direniş yapısı değildir. Oysa Bekaa’da İsrail çok dikkatli düşünmek zorundadır; çünkü direniş yapabilecek düşman bir halk tabanı vardır ve direniş çok sayıda silaha sahiptir. Bu, herhangi bir işgali İsrail için cehenneme çevirebilir. Bu nedenle İsrail böyle bir işgali üstlenmeden önce çok dikkatle düşünür. Bekaa’nın tamamını işgal edemez. Belki bazı bölgeleri kesmeyi düşünebilir; örneğin Batı Bekaa’yı Kuzey Bekaa’dan, Kuzey Bekaa’yı da Zahle’den ayırmak gibi. Ancak tüm Bekaa’yı işgal etmek, önce yakıp yıkma politikası uygulayıp sonra girmeyi planlamadığı sürece, İsrail için felaket olur. Mevcut aşamada bunun netliği yoktur.

Harici: Hizbullah’ın silahları konusunda ciddi baskılar var. Bu konuda Lübnan hükümetiyle istişare ediyor musunuz?

Ebu Zeyneb: Bu konuda Lübnan hükümeti ve Cumhurbaşkanı ile istişareler ve devam eden iletişim vardır. Bu meselelerde sürekli temas halindeyiz. Mümkün olduğunca Lübnan’ı bu sorunlardan korumaya, devletle iş birliği yapmaya ve Amerika ile İsrail’in Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı Nebih Berri ve Başbakan’la birlikte Lübnan hükümeti ve devleti üzerinde uyguladığı baskıların, Lübnan ordusunun direnişe karşı İsrail’in bir aracı olarak kullanılmasına yol açmasını engellemeye çalışıyoruz. Lübnan ordusu içinde ve komutanında yüksek bir farkındalık seviyesi vardır; durumun hassasiyetini tamamen anlamakta ve herhangi bir iç çatışmanın ya da silahlara el koyma girişiminin iç istikrarsızlığa, hatta Lübnan ordusunun dağılmasına yol açabileceğini bilmektedir. Mevcut durum buna izin vermemektedir; bunu biz de, Cumhurbaşkanı da, ordu komutanlığı da ve Başbakan da anlamaktadır. Hepimiz bu meseleyi Lübnan’ın temel çıkarı temelinde ele alıyoruz ve bu nedenle iç konularda uzlaşılar arıyoruz.

Harici: Lübnan hükümeti direnişi silahsızlandırmakta ısrar ederse ne olur?

Ebu Zeyneb: Bu varsayımın gerçekçi olmadığına ve gerçekleşemeyeceğine inanıyoruz. Lübnan hükümeti böyle bir karar alamaz; çünkü bu, Lübnan’ın durumuna büyük zarar verir. Lübnan’da aklı başında hiçbir insan bu meseleyi bu yöne götürmez. Hizbullah içinde, direnişi zorla silahsızlandırmaya yönelik her girişimin uygun şekilde karşılanacağına dair bir karar vardır. İsrail işgali ve Lübnan’a yönelik bir tehdit olduğu sürece, hiçbir koşulda iç gündemin direnişin silahsızlandırılması olmasını kabul edemeyiz.

Bu bağlamda:
Birincisi, nehrin güneyinden (Litani Nehri) çekildik.
İkincisi, ateşkes anlaşmasına (düşmanca eylemleri durdurma anlaşması olarak adlandırılan) bağlı kaldık.

Bu anlaşma, nehrin güneyinden çekilmemizi ve karşılığında İsrail’in bölgeden çekilmesini öngörmektedir; ancak İsrail hâlâ bazı noktaları işgal etmektedir. Lübnan’a yönelik düşmanca eylemlerin durdurulmasını öngörmektedir; buna rağmen İsrail baskınlar düzenlemeye ve Lübnan vatandaşlarını öldürmeye devam etmektedir. Dolayısıyla İsrail anlaşmanın hiçbir maddesini uygulamamıştır.

İkinci kısma, yani nehrin kuzeyiyle ilgili olana gelince; bu İsrail’e ait bir mesele değil, Lübnan iç meselesidir. Bu, biz Lübnanlıların kendi aramızda anlaşmamız gerektiği anlamına gelir. Cumhurbaşkanı, göreve başlarken yaptığı yemin konuşmasında ulusal güvenlik stratejilerinin olması gerektiğini belirtmiştir—bu stratejiler, direnişin sahip olduğu güç kaynaklarından Lübnan’a hizmet etmek ve onu savunmak için nasıl yararlanılacağını da içermelidir. Direniş, kendisinin, silahlarının ve savaşçılarının İsrail saldırısı durumunda Lübnan’ı savunma konumunda olmasını istemektedir. Buna karşılık Amerikalılar ve İsrailliler, Hizbullah’ın silahlarını teslim etmesini ve bu silahların yok edilmesini—kelimenin tam anlamıyla havaya uçurulmasını—istemektedir. Şu anda güneyde, bazı noktalarda ya da depolarda Lübnan ordusu silahlara (füzeler dâhil her türden silaha) el koymakta ve Amerikan talimatıyla bunları imha etmektedir; çünkü Lübnan’ın bu silahlardan kendini savunmak için yararlanması yasaklanmıştır.

Amerikalılar ve İsrailliler, ordunun yalnızca iç çatışmalar için hafif silahlara sahip olmasını, Lübnan’ı savunacak silahlara sahip olmamasını istemektedir.

Harici: Bölgedeki güç dengesi, özellikle Suriye’deki gelişmelerle değişti. Bu değişiklikler ışığında, bu aşamada Türkiye’nin bölgedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ebu Zeyneb: Türkiye, her şeyden önce, büyük bir bölgesel güçtür. Bana göre Türkiye’nin Suriye rejiminin düşüşünden sonra bölgedeki siyasi gerçekliğe yaklaşımı yeni siyasi gerçekliklerle örtüşmedi. Başka bir deyişle Türkiye, bir an için, Sayın Ahmed el-Şara’nın rejimiyle birlikte tüm Suriye coğrafyasına yayılan birincil bir müttefik olabileceğini düşündü. Ancak inanıyorum ki İsrail düşmanı—her şeye rağmen—Türkiye’yi hâlâ bir düşman olarak görmekte ve Türkiye’nin doğrudan sınırlarında olmasını istememektedir.

Bu nedenle radar saldırıları ya da (Türk üslerine dönüşmesi planlanan) havaalanlarının bombalanması gerçekleşti. Bu eylemler, İsrail tarafından belirlenmiş kırmızı çizgilerdi. Bu ne anlama geliyor? İsrail’in Türkiye’yi düşman olarak gördüğü ve Şam’da—özellikle askeri etki ya da sahada varlık şeklinde—herhangi bir gerçek Türk etkisini engellemek istediği anlamına geliyor.

Uzun vadede İsrail, birleşik bir Suriye’nin (Amerikan isteği—Amerikan kontrolü altında birleşik bir Suriye—olmasına karşın İsrail parçalanmayı istemektedir) İsrail’in coğrafi durumunu etkileyebileceğini düşünmektedir. Türkiye etkisinin önemli ölçüde genişleyebileceğine inanmaktadır. Bu nedenle Şam’ın güçlü olmaması—Sayın Ahmed el-Şara ve rejiminin zayıf kalması—İsrail’in çıkarınadır.

Bu, Türkiye’nin Suriye’de nüfuzunu genişleten bir konumda olmadığını; aksine şu anda Türkiye’nin, İsrail’in Türkiye’yi parçalama yönündeki emellerine karşı kendini savunma konumunda olduğunu söylemenin bir önsözüdür. Kürt meselesi basit değildir. İsrail için Kürt meselesi, daha sonra Türkiye’de ve hatta İran’da parçalanma süreçlerini başlatmak için kullanmayı hedeflediği ateşleme fitilidir.

Bu nedenle şunu söylüyorum: Türkiye bir öz savunma konumundadır ve bölgenin bileşenleriyle iş birliği yapmak zorundadır; çünkü bir lokomotif rolü oynayabilir. Türkiye bugün bu İsrail projelerine—ister Suriye’de, ister Lübnan’da, ister İranlılarla birlikte—karşı durursa, kendisini ve başkalarını koruyabilir ve şimdi İsrail projesine, daha sonra da Amerikan projesine karşı durabilecek bir iş birliği bloğu oluşturabilir.

Gerçekten de son derece hassas bir aşamadayız; ikili politikalar artık uygulanamaz. Şunu söylememe izin verin: Gazze’ye yönelik izlenen politika ikili bir politikaydı. Burada böyle bir politika uygulanamaz. Türkiye’nin bir yandan İsrail’e karşı sesini yükseltip, diğer yandan herhangi bir gerekçeyle İsrail’in Suriye’nin bazı bölgelerini işgal etmesine ya da Suriye’nin bölünmesine göz yumması mümkün değildir. Türkiye bunu kabul ederse, stratejik ve tarihsel bir hata yapmış olur.

Bu durumda İsrail’in sınırları Türkiye’nin sınırlarına kadar ulaşır ve İsrail Türkiye’yi bölmek için çalışır. Bu tam olarak İsrail projesidir. İsrail, Türkiye’nin kelimenin tam anlamıyla her açıdan gerçek bir tehlike olduğuna inanmaktadır. İran tehdidinin bir şekilde uzaklaştığını düşünmekte, ancak Türkiye’yi İslam dünyasına liderlik etmeye en ehil ve hâlâ varlığını sürdüren büyük bir güç olarak görmektedir.

Türkiye olumlu düşündüğünü varsaysa bile, mesele Türkiye’nin duruşu ya da nasıl davrandığı değildir; mesele İsrail düşmanının Türkiye’ye yönelik tutumudur. Bu nedenle Türkiye’nin bu diplomatik ve siyasi mücadeleyi yürütmesi ve bu cephede aktif olması gerekmektedir; zira bu, Türkiye’nin bizzat kendisini koruması için zorunludur.

Ortadoğu

İsrail’in Lübnan saldırılarında can kayıpları artıyor

Yayınlanma

ABD’nin tek taraflı ateşkes ilan etmesinin üçüncü gününde, İsrail ordusu Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı. Ülkenin güneyindeki bombardımanlarda aralarında bir ilkyardım görevlisinin de bulunduğu çok sayıda sivil hayatını kaybederken, Washington’da yürütülen diplomatik görüşmelerde askeri hareket özgürlüğü dayatması pürüz yaratmaya devam ediyor.

İsrail ordusu, Washington’ın tek taraflı ateşkes ilanının ardından Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı.

Son olarak başkent Beyrut’un hemen güneyindeki Halde otoyolunda seyir halindeki bir araç insansız hava aracı (İHA) tarafından vurulurken, ülkenin güneyindeki bombardımanlarda en az yedi kişi öldü, onlarca kişi de yaralandı.

İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri tırmanışı, ABD’nin tek taraflı ateşkes açıklamasına rağmen 3 Haziran’da da hız kesmeden devam etti. Tel Aviv yönetimi, ülkenin güneyi başta olmak üzere birçok bölgede düzenlediği bombardımanları ve yoğun hava saldırılarını artırdı.

Çarşamba günü öğle saatlerinde, başkent Beyrut’un hemen güneyinde yer alan Halde otoyolundaki bir araç, İsrail İHA’sı tarafından hedef alındı. Saldırıda bir kişinin yaralandığı bildirildi.

Ülkenin güneyindeki el-Huş kasabasına düzenlenen İsrail saldırısında ise en az altı sivil hayatını kaybetti. Ayrıca, Arabsalim köyüne yönelik bir başka İHA saldırısında, er-Risale İzciler Derneği’ne bağlı ilkyardım görevlisi Ali Selman Nasr öldü.

Bu son kayıpla birlikte, 2 Mart’tan bu yana İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Lübnanlı ilkyardım ve arama kurtarma görevlisi sayısının en az 134’e yükseldiği belirtildi.

Güneydeki Kevseriyet el-Riz ve Zirariye kasabaları da gün içinde düzenlenen iki ayrı hava saldırısının hedefi oldu. Halde otoyolundaki saldırı öncesinde, güney bölgelerinde en az beş aracın daha İsrail İHA’ları tarafından vurulduğu aktarıldı. Sur, Nebatiye ve güneyin diğer bölgelerinde yıkıcı hava saldırıları ile yoğun topçu atışları gün boyu kesintisiz sürdü.

Tel Aviv yönetimi, çarşamba sabahından itibaren Lübnan’ın güneyindeki Arzi, Kevseriyet el-Riz, Zirariye, Cbaa, Humin el-Fevka, İrkay ve Harayeb’in bir kısmını kapsayan üç yeni zorunlu tahliye emri yayımladı.

Bölge sakinlerine, planlanan hava saldırıları öncesinde evlerini derhal terk etmeleri yönünde uyarılarda bulunuldu.

İsrail’in bu aralıksız saldırıları, Lübnan ile İsrail arasında Washington’da yürütülen doğrudan görüşmelerin ikinci gününde meydana geldi.

Söz konusu doğrudan müzakerelerin yürütülmesi, Lübnan yasalarına aykırı olması gerekçesiyle iç kamuoyunda tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Diğer taraftan Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki İsrail askeri birliklerine karşı eylemlerini sürdürüyor.

Bununla birlikte direniş güçlerinin sınır ötesi operasyonlarını büyük ölçüde azalttığı, son iki günde ise yalnızca Kiryat Şimona bölgesine yönelik birkaç şüpheli İHA sızması gerçekleştirdiği bildiriliyor.

Diplomatik temaslar ve hareket özgürlüğü şartı

ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi geç saatlerde Lübnan’da tek taraflı bir ateşkes ilan etmişti. Bu ilan, İsrail’in Beyrut’un güney banliyölerinin tamamı için tahliye emri çıkararak başkente yönelik büyük bir bombardıman dalgası tehdidinde bulunmasından birkaç saat sonra gelmişti.

Ancak Tel Aviv’in, İran’ın Washington ile görüşmeleri sonlandırma ve İsrail’i yeniden vurma tehditleri üzerine ABD’den gelen baskıyla bu planlanan büyük saldırıdan geri adım atmak durumunda kaldığı ifade ediliyor.

Washington yönetimi ve Lübnan’ın ABD Büyükelçiliği, Hizbullah’ın karşılıklı saldırıların durdurulmasını öngören ABD teklifini kabul ettiğini öne sürdü.

Bu teklife göre İsrail sadece başkent Beyrut’a saldırmaktan kaçınacak, buna karşılık Hizbullah da İsrail topraklarına yönelik eylemlerine son verecekti.

Ancak Hizbullah yönetimi ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bu kısmi teklifi reddederek, tüm Lübnan topraklarını kapsayacak eksiksiz ve topyekûn bir ateşkes talebini yineledi.

İsrail ise Hizbullah’ın operasyonları tamamen durmadığı takdirde Beyrut’a yönelik askeri harekat planını devreye sokacağını belirtiyor.

Tel Aviv ayrıca, varılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasında Lübnan topraklarında askeri açıdan “hareket özgürlüğü” talep ediyor. Bu şart, egemenlik ihlali oluşturduğu gerekçesiyle Lübnan tarafınca tamamen reddediliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD, Hürmüz’de gizli taktiğe geçti

Yayınlanma

ABD ordusunun, Hürmüz Boğazı’nda gemilere refakat etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” askıya alınmasına rağmen bölgedeki ticari gemilere yardım etmeyi sürdürdüğü ancak bu faaliyetleri artık gizli tuttuğu bildirildi. Bloomberg’in askeri kaynaklara dayandırdığı habere göre, ABD güçleri doğrudan eşlik etmek yerine bölgede uzaktan koordinasyon, gözetleme ve anlık müdahale taktiklerini devreye soktu.

ABD Deniz Kuvvetleri, Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere eşlik etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” adlı girişimi durdurma kararının ardından, bölgeden geçen gemilere yardım etmeye devam ediyor.

Bloomberg’ün kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Amerikan ordusu bu faaliyetlerini artık kamuoyuna duyurmaktan kaçınıyor.

Bloomberg’in verileri ve ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) açıklamalarından derlenen bilgilere göre, boğazdan geçen ticari gemiler İran mayınlarından kaçınmak için transponder cihazlarını kapatıyor ve güneye, Umman kıyılarına daha yakın rotalar izliyor. Amerikan askeri unsurları ise bu süreçte gemilere destek sağlıyor.

CENTCOM Halkla İlişkiler Direktörü Deniz Albay Tim Hawkins pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Amerikan kuvvetleri gemilere doğrudan refakat etmese de bölgesel ve küresel ekonomi için hayati bir uluslararası koridor olan Hürmüz Boğazı’ndan engelsiz ve güvenli bir şekilde geçmek isteyen ticari gemilerle iletişim kurmaya ve koordinasyon sağlamaya devam ediyoruz” dedi.

Bloomberg, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin bölgedeki adımları sayesinde Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin eninde sonunda normale döneceğini belirttiğine dikkat çekti.

Hudson Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Bryan Clark, Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki güncel taktiğini şu sözlerle açıkladı:

“Eğer ticari gemiler İran’ın karşı kıyısı boyunca ilerler ve transponderlarını kapatırlarsa, İran güçlerinin bu hareketliliği tespit etmek ve insansız hava araçları veya füzelerle saldırı düzenlemek için radarlar ya da gözlemciler kullanması gerekir. ABD Deniz Kuvvetleri ise bu faaliyetleri tespit edebilir ve İran ünitelerine misilleme saldırısı düzenleyebilir.”

Nitekim iki taşımacılık şirketi, boğazdan geçiş yaptıkları sırada gemilerinden birine İran’a ait hızlı hücum botlarının yaklaştığını, bu sırada helikopterlerin ortaya çıkarak botları bölgeden uzaklaştırdığını bildirdi.

Şirket yetkilileri, geçiş sürecinde ABD ordusuyla iletişim halinde olduklarını teyit etti.

CENTCOM’un salı akşamı yaptığı açıklama da ABD’nin bölgedeki aktif varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Komutanlık, bölge sularında yasal olarak seyreden sivil denizcileri hedef alan İran insansız hava araçlarının imha edildiğini duyurdu.

Denizcilik Ligi Deniz Stratejileri Merkezi uzmanı Steve Wills, ABD ordusunun hava ve füze savunmasını entegre eden modern AEGIS komuta kontrol sistemiyle donatılmış savaş gemilerini ve E-2D erken uyarı uçaklarını kullanarak gemi koruma faaliyetlerini koordine edebileceğini ekledi.

Wills, bu sistemlerin bölgede kapsamlı bir görüş sağladığını ve Hürmüz Boğazı üzerinde bir tür uzaktan fakat doğrudan gözetleme imkanı sunduğunu ifade etti.

Bloomberg, ABD Deniz Kuvvetlerinin mevcut aşamadaki adımlarının, Tahran’ın sert direnişiyle karşılaşan “Özgürlük Projesi”ne kıyasla taktiksel bir değişiklik gösterdiğini belirtiyor.

“Özgürlük Projesi” askıya alınmıştı

ABD Başkanı Donald Trump, 4 Mayıs gecesi yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından Basra Körfezi’nde mahsur kalan ticari gemilerin geçiş özgürlüğünü güvence altına alacaklarını duyurmuştu.

Trump, Ortadoğu’daki çatışmalara doğrudan dahil olmayan birçok ülkenin ABD’den bu yönde talepte bulunduğunu belirtmişti. “Özgürlük Projesi” adı verilen operasyon, bu açıklamanın ertesi sabahı başlatılmıştı.

Ancak Trump, 6 Mayıs’ta operasyonu askıya aldı. Kararını Pakistan ve diğer ülkelerden gelen taleplere bağlayan Trump, İran’a karşı yürütülen kampanyadaki “büyük askeri başarıları” ve Tahran ile nihai bir anlaşmaya varılması konusundaki “önemli ilerlemeyi” gerekçe gösterdi.

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ise 18 Mayıs’ta Hürmüz Boğazı’nı yönetmek üzere devlet düzeyinde yeni bir kurum kurulduğunu açıkladı.

Bu kurumun, boğazdaki operasyonlara ilişkin gerçek zamanlı güncel bilgiler paylaşacağı belirtildi. İran parlamentosundan yapılan açıklamada ise Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer trafiğini yönetmek için profesyonel bir mekanizma hazırlandığı ve bu rotanın “Özgürlük Projesi”ne katılan ülkelere kapatılacağı vurgulandı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’de teknoloji sektörü altı ayda yüzde 30 küçülebilir

Yayınlanma

İsrail Merkez Bankası eski Bankacılık Denetçisi Hedva Ber, güçlü şekelin teknoloji faaliyetlerini yurt dışına itmesi nedeniyle yüksek teknoloji sektörünün altı ay içinde yüzde 25 ila yüzde 30 oranında küçülebileceği uyarısında bulundu. Kudüs’teki Eli Hurvitz Konferansı’nda konuşan Merkez Bankası Başkanı Amir Yaron ise enflasyon beklentilerindeki düşüşle birlikte daha hızlı faiz indirimlerine açık olduklarının sinyalini verdi.

İsrail Merkez Bankası Başkanı Amir Yaron, Kudüs’te düzenlenen Eli Hurvitz Ekonomi ve Toplum Konferansı’nda yaptığı açıklamada, “Enflasyon beklentileri gerileyip hedef aralığın alt sınırına yaklaştıkça, bu durum daha genişleyici bir para politikasının daha hızlı bir tempoda uygulanmasını haklı kılmaktadır” dedi.

Yaron’un salı günü gerçekleştirdiği bu konuşma, Merkez Bankası Başkanı’nın para politikasını gevşetmeye ve faiz oranlarını önceden tahmin edilenden daha erken düşürmeye yönelik daha açık bir tutum benimsediğinin işareti olarak değerlendirildi.

Yaron’un verdiği bilgilere göre, ekonomik görünümdeki bu değişim son birkaç gün içinde meydana geldi.

İsrail’de yayın yapan ekonomi gazetesi Calcalist’in aktardığına göre Yaron, “Son faiz kararından bu yana, İran ile bir anlaşmaya varılması yönündeki beklentiler arttı. Bu beklentiler enerji fiyatlarında sert bir düşüşe yol açtı. Aynı zamanda İsrail’in risk primi düşmeye devam etti, şekel daha da güçlendi ve bu gelişmeler enflasyon beklentilerini geriletti” ifadelerini kullandı.

İsrail Merkez Bankası Başkanı, perakende sektöründeki rekabetin hâlâ yetersiz olmasına rağmen, yaşanan bu gelişmelerin kümülatif etkisinin enflasyonun düşmesine kesinlikle katkıda bulunabileceğini ve bu durumun gerileyen enflasyon beklentilerine de yansıdığını sözlerine ekledi.

Konuşmasında yüksek faiz oranlarının mevcut durumda ekonomik büyümenin önündeki temel engel olmadığını yineleyen Yaron, İsrail ekonomisinde bir kredi sıkışıklığı yaşandığına dair hiçbir işaret bulunmadığını savundu.

Yaron, büyümenin önündeki birincil kısıtlayıcı unsur olarak iş gücü açığına işaret etti.

Şekelin değer kazanmasına da değinen Yaron, bu değer artışının büyük bir kısmının İsrail Merkez Bankası’nın kontrolü dışında olduğunu ileri sürdü.

Yaron, “Şekelin güçlenmesi üç faktörden kaynaklanıyor: İsrail’in risk primindeki düşüş, ABD hisse senedi piyasalarının performansı ile bunun kurumsal yatırımcılar üzerindeki etkisi ve ABD dolarının küresel ölçekte zayıflaması. Bunlar öncelikle finansal faktörlerdir” dedi.

Yaron ayrıca ithalat engelleri, İsrail’deki yüksek emeklilik tasarruf oranları ve İsrail devlet tahvillerine yatırımı teşvik eden vergi avantajları dahil olmak üzere para birimini destekleyen bazı yapısal faktörlere de değindi.

Aynı zamanda ihracatçılar üzerindeki baskıyı da kabul eden Yaron, “İhracatçılar üzerindeki etkiyi anlıyoruz. Bunu hafife almıyoruz. Bu konu üzerinde önemle duruyoruz” şeklinde konuştu.

Yaron’un selefi Profesör Karnit Flug da döviz kuru konusuna değinerek Merkez Bankası’nın pozisyonunu savundu.

Flug, “Döviz kuru, faiz oranlarına karşı özellikle hassas değil. Geçmişte İsrail Merkez Bankası, değer artışının keskin ve hızlı olduğu dönemlerde müdahale ediyordu ancak bugünkü uluslararası atmosfer bu tür müdahaleleri çok daha az destekler nitelikte. Temel çözüm, ithalat engellerinin kaldırılması ve ithalatın artırılmasıdır; bu durum şekelin zayıflamasına yardımcı olacaktır” dedi.

Teknoloji sektöründe küçülme uyarısı

Konferans boyunca öne çıkan temel temalardan biri, İsrail para biriminin gücü ve bunun ekonomi üzerindeki etkileri oldu.

İsrail Merkez Bankası eski Bankacılık Denetçisi ve şu anda fintech şirketi eToro’nun Genel Müdür Yardımcısı olan Dr. Hedva Ber, teknoloji sektörü için ciddi sonuçlar doğabileceği konusunda uyardı.

Ber, “Altı ay içinde, İsrail’in yüksek teknoloji sektörü yüzde 25 ila yüzde 30 oranında küçülebilir. Tüm parasal ve mali politika seçeneklerini inceleyecek acil bir görev gücü kurulmazsa, sektörün daha fazlasının İsrail’den ayrıldığını göreceğiz. Bir kısmı zaten bugün ayrılıyor. Yüksek teknoloji şirketlerinin alternatifleri var ve İsrail ekonomisinin lokomotifi başka yerlere doğru hareket etmeye başlıyor” dedi.

Konferanstaki diğer konuşmacılar da doğrudan Merkez Bankası Başkanı’na faiz indirimlerini hızlandırma çağrısında bulundu.

Yatırım Kuruluşları Birliği Başkanı Avukat Nimrod Sapir, “Ekonomik koşullar bir faiz indirimini haklı çıkarıyor. Bu adım atıldıktan sonra ek önlemleri inceleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

Yaron’un yaptığı açıklamalar, önceki aylara kıyasla daha yumuşak bir tona işaret ederken, İsrail Merkez Bankası’nın faiz indirimi için koşulların giderek olgunlaştığına inandığını gösteriyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English