Ortadoğu
İran: Kan ve petrol

Editörün notu: Almanya’da Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) yürütme kurulu üyesi Sevim Dağdelen, ABD’nin İran’a yönelik saldırgan politikasının demokrasi veya insan hakları kaygısından ziyade, tamamen petrol kaynaklarını ele geçirme arzusundan kaynaklandığını ifade ediyor. NachDenkSeiten portalında yayımlanan köşe yazısında Dağdelen, mevcut durumu 1953’te Musaddık’a karşı düzenlenen CIA darbesiyle kıyaslayarak, Washington’ın yaptırımlar yoluyla ekonomik kaos yarattığını ve bu kaosu askeri müdahale veya rejim değişikliği için bir bahane olarak kullandığını ifade ediyor. ABD’nin Venezuela ve Irak’ta da benzer stratejiler izlediğini anımsatan Dağdelen, yaptırımların halk üzerindeki yıkıcı etkileri ve İsrail ile işbirliği içinde yürütülen savaş kışkırtıcılığı sert bir dille eleştiriyor. Ayrıca Dağdelen, ABD’nin İslamcılıkla mücadele veya nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki argümanlarının, kendi eylemleri ve müttefikleriyle ilişkileri göz önüne alındığında ikiyüzlü olduğuna dikkat çekiyor.
İran: Kan ve petrol
Sevim Dağdelen
NachDenkSeiten
14 Ocak 2026
Trump, İran petrolünü geri almak için savaş ve cezai gümrük vergileriyle tehditler savuruyor; tıpkı CIA’in Musaddık’ı devirdiği[1] ve ABD şirketlerinin petrolün yüzde 40’ına derhal el koyduğu 1953 yılında olduğu gibi. Bugün yaptırımlar ülkeyi boğuyor, kaos ve acı üretiyor; ardından bu durum Tahran’a karşı bir kanıt olarak kötüye kullanılıyor. Bu kinik şablon her zaman aynı işler: Krizi yarat, sonra onu istismar et. Dünya barışına yönelik en büyük tehdidin adı ABD’dir.
Venezuela ve İran’ın ortak noktası nedir? Her iki ülke de en büyük petrol rezervlerine sahip ilk 5 devlet arasında yer alıyor. Buna ek olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin 51. eyaleti olarak ilhak etmek istediği Kanada; “örnek demokrasi” Suudi Arabistan ve 2003’teki ABD saldırı savaşından bu yana -kitle imha silahlarının sözde bertaraf edilmesi gerekçesiyle- ExxonMobil ve Chevron gibi petrol şirketlerinin yeniden erişim sağladığı Irak da bu listeye dâhildir. Irak’ın özerk bir parçası olan Irak Kürdistanı’nda ise Hunt Oil ve diğer ABD’li şirketler, Washington’un arabuluculuğuyla yeniden açılan Ceyhan boru hattından kazanç sağlıyor.
İran söz konusu olduğunda, ABD’nin derdi tıpkı Venezuela’da olduğu gibi petroldür. Aynı zamanda, bölgedeki rahatsız edici bir jeopolitik rakibin devre dışı bırakılması amaçlanıyor. Washington’ın, petrol şirketlerine ayrıcalıklı sömürü koşullarını garanti altına almak için bir rejim değişikliğini kullanması, İran tarihinde bir ilk olmayacaktır. Yapay zekâ nedeniyle ABD’nin muazzam ölçüde artan enerji ihtiyacını ucuza karşılamak isteyen Trump’ın, açık bir yağmacı kapitalizm yardımıyla uygulamaya koyduğu konsept de bu gibi görünüyor.
1953’ten bugüne: Darbenin taslağı
Tahran’daki rejim değişikliği konusuna geri dönelim. ABD, 1953 yılında İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Musaddık’a karşı bir CIA darbesini desteklemiş; bunun sonucunda ülkede kanlı bir diktatörlük kuran Şah, ordu tarafından devlet başkanı olarak atanmıştı. İran istihbarat teşkilatı Savak[2], CIA ve Mossad’ın yardımıyla bir korku rejimi inşa etti.
Bugün diktatörün oğlu Rıza Pehlevi -ABD Başkanı Trump şimdilik ortak fotoğraf vermekten kaçınsa da- İran’da monarşistleri yeniden iktidara getirmek söz konusu olduğunda Birleşik Devletler’in favorisi olarak görülüyor.
Babasının iktidarının ABD petrol şirketleri için sağladığı avantaj tartışılmazdı. Paralı haydut çeteleri tarafından da kışkırtılan 1953 darbesinden sadece bir yıl sonra, Exxon ve Mobil’in öncü firmaları ile Texaco ve diğerleri İran petrolünün yüzde 40’ını güvence altına alırken, yüzde 40’lık kısım Shell ile birlikte İngilizlere gitmişti.
Yaptırımlar, kaos, savaş: Güncel senaryo
Jeffrey Sachs gibi ABD’li analistler, 2026 yılı için İran’da bir darbeye yönelik yeni bir CIA oyun kitabı konusunda şimdiden uyarılarda bulunuyor. Giderek sertleşen ABD yaptırımları sayesinde, giderek daha az döviz karşılığında daha az petrol ihraç edilebilir hale gelindi; bu da dramatik bir kur çöküşünü ve halk için devasa pahalılığı beraberinde getirdi. Yaptırımlar tek suçlu değil -kötü yönetim ve yolsuzluk da rol oynuyor- ancak bunlar tırmanışın belirleyici itici gücü olarak etki ediyor.
ABD yaptırım politikasının kinik standart örüntüsü tam olarak budur: ABD, sözde demokrasi ve insan haklarını koruma adına, üstün finansal gücünü İran, Suriye, Küba veya Venezuela gibi ülkeleri ekonomik olarak boğmak için kullanır.
Hiperenflasyon, ilaç kıtlığı, açlık ve çöken sağlık sistemleri gibi bizzat kışkırtılan acılar, daha sonra hükümetlerin beceriksizliğinin ve gaddarlığının kanıtı olarak sunulur.
Kısacası: Washington krizi yaratır ve bunu daha fazla baskı için propaganda malzemesi olarak kötüye kullanır.
ABD, Tahran’daki protestoların -ölü sayısı bilinmiyor- kanlı bir şekilde bastırılmasını, şimdi kışkırtılmamış ve uluslararası hukuka aykırı bir saldırı savaşı tehdidinde bulunmak için hoş bir bahane olarak kullanıyor; İsrail yönetimi de buna yüksek sesle destek veriyor. Bir ABD saldırısını adeta dil dökerek çağırmaya çalışan kişi, yine İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan başkası değil.
Lahey tarafından soykırım suçlamasıyla hakkında tutuklama kararı çıkarılan, muhtemel bir savaş suçlusu ile uluslararası hukuku peş peşe ihlal eden bir ABD Başkanı’nın, aniden insan hakları konusunda koruyucu bir güç olarak ortaya çıkmasında bir terslik olduğunu en basit zekâya sahip birinin bile fark etmesi gerekir.[3]
İran her halükârda ABD petrol şirketlerine ülkeye erişim izni vermeyi reddetmeye devam ediyor. ABD Başkanı’nın affedemediği tek suç budur. Washington hâlâ tereddüt ediyor; yaptırımların daha büyük bir hasara yol açıp açmayacağını, ülkedeki ekonomik durumun daha da kötüleşip istikrarsızlaşmanın ilerleyip ilerlemeyeceğini görmek için beklemek istiyor. Trump bunu başarmak için, Çin ile olan ve 2026 sonuna kadar pek çok ürün için gümrük vergilerini yüzde 10’da donduran gümrük savaşı ateşkesini bile riske atıyor. ABD Başkanı’na göre, İran ile ticaret yapan herkes gelecekte ABD’ye ithalatta yüzde 25 oranında bir cezai gümrük vergisi ödemeli.
Ancak İran yurt dışına neredeyse hiç petrol satamaz hale gelirse, para birimi tamamen çökecektir. Ülkenin mali çöküş yaşaması, maliyetli bir savaş yerine Washington’ın hesabına daha çok uyacaktır. Ancak İran petrolünün Çin’e ihracatı şimdiden büyük ölçüde azalmış olsa da Pekin ABD diktasına boyun eğmek istemiyor. Buna ek olarak, İran ile yaşanan son silahlı çatışma en iyi ihtimalle bir pat durumuyla sonuçlanmıştı.
Belirleyici soru, ABD’nin başarılı bir askeri müdahalesi için kara birliklerinin hazır bulunmasının gerekip gerekmediğidir. Etnik azınlıklardan devşirilen silahlı milislerin seferber edilmesi, sadece birliklerin sayısal zayıflığı nedeniyle bile pek umut verici görünmüyor. Bu arada muhafazakâr Jerusalem Post gazetesi, İsrail gizli servisinin İran’daki protestolar üzerinde daha fazla nüfuz kazanma girişimlerini haberleştiriyor.
Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İran’daki “rejimin” her türlü meşruiyetini reddetti ancak bir rejim değişikliğini hayata geçirmek için daha da sert yaptırımlar yoluna güveniyor. Türkiye’de ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mossad’ın İran’da bir darbe gerçekleştirme girişimine yönelik eleştirisini yineledi.
İkiyüzlü savaş gerekçeleri ve gerçek tehdit
ABD’nin savaşı için bir başka argüman olarak İslamcılıkla mücadele öne sürülebilirdi. Ancak burada da hem Washington hem de Brüksel tarafından el üstünde tutulduktan sonra Halep’te İslamcı terör örgütleriyle birlikte Kürt sivilleri katlettiren tek adam el-Colani’nin bulunduğu Suriye’ye bir bakış atmak, İslamcılıkla sözde mücadelenin ciddiye alınmadığını anlamak için yeterlidir. Berlin’de, eski el-Kaide mensubuna önümüzdeki hafta kırmızı halı serilecek.
Başkan Trump’ın savaş propagandasına kananlar, aptallıklarıyla ABD’nin uluslararası hukuka aykırı savaşına yol açma tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve koca bir bölgenin kaosa sürüklenmesinin sorumluluğunu taşır. Yaklaşık bir milyon insan, ABD’nin İran’ın komşusu Irak’a yaptığı saldırıyı zamanında hayatlarıyla ödedi. Bu tarihin tekerrür etmesi özel bir trajedi olurdu.
İran’ın uran zenginleştirmesi konusundaki anlaşmazlık üzerinden bir savaş meşruiyeti yaratma girişimi de benzer bir durumdur. İran’ın kitle imha silahları edinmek istediği suçlaması, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı[4] ne imzalamış ne de onaylamış olan ve Stockholm Barış Enstitüsü SIPRI’nin tahminlerine göre 90 nükleer savaş başlığına sahip bulunan bir ülkeden, yani ABD ve Almanya’nın bölgedeki yakın müttefiki İsrail’den gelmektedir.
Sonuç olarak durum değişmiyor: Uluslararası güvenlik ve dünya barışı için en büyük tehdit, Gazze’deki Filistinlilere yönelik soykırımı Alman federal hükümetiyle birlikte desteklemeye hazır olan ABD’dir. Fakat ABD Başkanı Trump her şeye hazırdır; ABD petrol şirketlerinin İran’daki siyah altına nihayet yeniden kavuşabilmesi için çok fazla kan dökmeye de hazır olduğu konusunda kimse hayale kapılmamalıdır.
Avrupa’da yenilenen ABD emperyalizmine kırmızı kart göstermek, yaklaşık 100 bin ABD askerinin geri çekilmesini talep etmek ve NATO’dan çıkmak demektir; zira NATO yalnızca Kuzey Atlantik’te ABD hegemonyasını tesis etmek ve ABD’deki milyarderlerin çıkarları doğrultusunda küresel bir tırmanışın aracı olarak hizmet etmek için vardır.
[1] Muhammed Musaddık ve 1953 Darbesi (Ajax Operasyonu): İran’ın demokratik yollarla seçilen ilk başbakanı olan Musaddık, İngilizlerin kontrolündeki İran petrollerini 1951 yılında millileştirme kararı aldı. Bu hamle, İngiltere ve ABD’nin çıkarlarını zedelediği için CIA (ABD) ve MI6 (İngiltere) işbirliğiyle düzenlenen “Ajax Operasyonu” adlı askeri darbeyle 1953’te devrildi. Bu olay, Orta Doğu tarihinde dış müdahale ile rejim değişikliğinin en sembolik örneklerinden biri kabul edilir. (ç.n.)
[2] Savak: 1953 darbesinden sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde kurulan İran gizli polis teşkilatıdır. CIA ve İsrail dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın yardımlarıyla yapılandırılan Savak, 1979 İslam Devrimi’ne kadar muhaliflere yönelik ağır işkenceler, infazlar ve baskı politikalarıyla tanınmış; rejimin “korku imparatorluğu” olarak anılmıştır. (ç.n.)
[3] Burada kastedilen, Hollanda’nın Lahey kentinde bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’dir. Mahkeme, Gazze’deki savaş sırasında işlenen insanlık suçları ve savaş suçları iddiaları nedeniyle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında tutuklama kararı çıkarmıştır. (ç.n)
[4] Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT): Nükleer silahların yayılmasını engellemeyi, nükleer enerjinin barışçıl kullanımını teşvik etmeyi amaçlayan uluslararası bir anlaşmadır. İsrail, nükleer silah sahibi olduğu yaygın olarak kabul edilmesine rağmen (tahmini 90 başlık), bu anlaşmayı imzalamamış ve nükleer kapasitesi hakkında “ne doğrulama ne de yalanlama” (nükleer muğlaklık) politikası izlemektedir. Dağdelen, NPT’ye taraf olan İran’ın denetlenirken, taraf olmayan İsrail’in nükleer silahlarının görmezden gelinmesindeki çifte standarda dikkat çekmektedir.
Ortadoğu
Kuveyt iki İranlı diplomatı istenmeyen kişi ilan etti

Kuveyt, gece saatlerinde ülke topraklarını hedef alan İran İHA ve balistik füze saldırılarının ardından iki İranlı büyükelçilik personelini “istenmeyen kişi” ilan etti ve ülkeyi terk etmeleri için 24 saat süre verdi. İran ise ABD’nin son saldırılarında Kuveyt ve Bahreyn topraklarının kullanıldığını belirterek iki ülkenin siyasi liderliğini doğrudan sorumlu tuttu.
Kuveyt Dışişleri Bakanlığı, gece saatlerinde ülke topraklarını hedef alan İran İHA ve balistik füze saldırılarına tepki olarak iki İranlı büyükelçilik personelini “istenmeyen kişi” (persona non grata) ilan etti. Diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 24 saat süre verildi.
Bakanlık, iki İranlı diplomatik personelin görevine son verildiğini ve sınır dışı edilmelerine karar verildiğini açıkladı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Hamad Süleyman el-Maşan, İran’ın Kuveyt Maslahatgüzarı Hamid Yakubi Far’ı bakanlığa çağırdı ve saldırıları kınayan resmi protesto notasını kendisine iletti.
Kuveyt yönetimi, füze saldırılarının ülkenin egemenlik haklarını ihlal ettiğini belirtti. Yetkililer, Kuveyt’in kendisini savunma konusunda “tam ve doğal bir hakka” sahip olduğunu vurguladı.
İran tarafı ise operasyonun, kendisine yönelik düşmanca eylemlerde kullanılan yabancı askeri unsurlara ev sahipliği yapan Kuveyt’e karşı “meşru bir yanıt” olduğunu ifade etti.
Saldırılar havalimanı ve askeri tesislerin yakınlarını vurdu
İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından düzenlenen saldırıların, batılı güçlerin lojistik merkezi olarak değerlendirilen Kuveyt Uluslararası Havalimanı çevresi dahil kritik stratejik tesisleri hedef aldığı bildirildi.
Kuveytli yetkililer, havalimanındaki Terminal 1’in füze saldırıları nedeniyle ağır hasar gördüğünü açıkladı. Yetkililer, saldırılarda 1 kişinin hayatını kaybettiğini, 63 kişinin yaralandığını bildirdi.
İran füzelerinin asıl hedefinin ise İran’a yönelik hava saldırılarında kullanıldığı belirtilen Ali el-Salem ve Arifcan hava üsleri olduğu kaydedildi.
Bu nedenle, sivil havalimanında meydana gelen ağır hasarın, İran füzelerini önlemeye çalışırken başarısız olan Kuveyt hava savunma sistemine ait bir önleme füzesinden kaynaklanmış olabileceği ihtimali gündeme geldi.
Aynı gece İran Devrim Muhafızları’nın Kuveyt ile eş zamanlı olarak Bahreyn’deki hedeflere de füze fırlattığı aktarıldı.
İran Kuveyt ve Bahreyn’i sorumlu tuttu
İran Dışişleri Bakanlığı, ABD ordusunun Keşm Adası’ndaki bir telekomünikasyon kulesi ile Hürmüz Boğazı’ndaki bir petrol tankerini hedef alan son bombardımanlarına tepki gösterdi.
Bakanlık, ABD uçakları ile füzelerinin Bahreyn ve Kuveyt topraklarından çıkış yaptığını tespit ettiklerini açıkladı. İran, her iki ülkenin siyasi liderliğini bu saldırılardan doğrudan sorumlu tuttuğunu bildirdi.
İran Dışişleri Bakanlığı, ABD’nin söz konusu eylemlerinin 8 Nisan’da sağlanan ateşkesi açık biçimde ihlal ettiğini belirtti. Bakanlık ayrıca bu saldırıların Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ulusal egemenliği güvence altına alan 2. Maddesinin 4. Fıkrasına aykırı olduğunu ifade etti.
Tahran yönetimi, gelecekte yaşanabilecek herhangi bir saldırganlığa karşı, saldırının çıkış noktası olan ülkeleri doğrudan hedef alacak şekilde tüm savunma kapasitesini seferber edeceği uyarısında bulundu.
Şubat ayı sonlarında İran’a karşı başlayan ABD-İsrail savaşı bölgedeki gerilimi yüksek seviyede tutmayı sürdürüyor.
Ortadoğu
İsrail’in Lübnan saldırılarında can kayıpları artıyor

ABD’nin tek taraflı ateşkes ilan etmesinin üçüncü gününde, İsrail ordusu Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı. Ülkenin güneyindeki bombardımanlarda aralarında bir ilkyardım görevlisinin de bulunduğu çok sayıda sivil hayatını kaybederken, Washington’da yürütülen diplomatik görüşmelerde askeri hareket özgürlüğü dayatması pürüz yaratmaya devam ediyor.
İsrail ordusu, Washington’ın tek taraflı ateşkes ilanının ardından Lübnan genelindeki hava saldırılarını ve zorunlu tahliye emirlerini artırdı.
Son olarak başkent Beyrut’un hemen güneyindeki Halde otoyolunda seyir halindeki bir araç insansız hava aracı (İHA) tarafından vurulurken, ülkenin güneyindeki bombardımanlarda en az yedi kişi öldü, onlarca kişi de yaralandı.
İsrail’in Lübnan’a yönelik askeri tırmanışı, ABD’nin tek taraflı ateşkes açıklamasına rağmen 3 Haziran’da da hız kesmeden devam etti. Tel Aviv yönetimi, ülkenin güneyi başta olmak üzere birçok bölgede düzenlediği bombardımanları ve yoğun hava saldırılarını artırdı.
Çarşamba günü öğle saatlerinde, başkent Beyrut’un hemen güneyinde yer alan Halde otoyolundaki bir araç, İsrail İHA’sı tarafından hedef alındı. Saldırıda bir kişinin yaralandığı bildirildi.
Ülkenin güneyindeki el-Huş kasabasına düzenlenen İsrail saldırısında ise en az altı sivil hayatını kaybetti. Ayrıca, Arabsalim köyüne yönelik bir başka İHA saldırısında, er-Risale İzciler Derneği’ne bağlı ilkyardım görevlisi Ali Selman Nasr öldü.
Bu son kayıpla birlikte, 2 Mart’tan bu yana İsrail saldırılarında hayatını kaybeden Lübnanlı ilkyardım ve arama kurtarma görevlisi sayısının en az 134’e yükseldiği belirtildi.
Güneydeki Kevseriyet el-Riz ve Zirariye kasabaları da gün içinde düzenlenen iki ayrı hava saldırısının hedefi oldu. Halde otoyolundaki saldırı öncesinde, güney bölgelerinde en az beş aracın daha İsrail İHA’ları tarafından vurulduğu aktarıldı. Sur, Nebatiye ve güneyin diğer bölgelerinde yıkıcı hava saldırıları ile yoğun topçu atışları gün boyu kesintisiz sürdü.
Tel Aviv yönetimi, çarşamba sabahından itibaren Lübnan’ın güneyindeki Arzi, Kevseriyet el-Riz, Zirariye, Cbaa, Humin el-Fevka, İrkay ve Harayeb’in bir kısmını kapsayan üç yeni zorunlu tahliye emri yayımladı.
Bölge sakinlerine, planlanan hava saldırıları öncesinde evlerini derhal terk etmeleri yönünde uyarılarda bulunuldu.
İsrail’in bu aralıksız saldırıları, Lübnan ile İsrail arasında Washington’da yürütülen doğrudan görüşmelerin ikinci gününde meydana geldi.
Söz konusu doğrudan müzakerelerin yürütülmesi, Lübnan yasalarına aykırı olması gerekçesiyle iç kamuoyunda tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Diğer taraftan Hizbullah, Lübnan’ın güneyindeki İsrail askeri birliklerine karşı eylemlerini sürdürüyor.
Bununla birlikte direniş güçlerinin sınır ötesi operasyonlarını büyük ölçüde azalttığı, son iki günde ise yalnızca Kiryat Şimona bölgesine yönelik birkaç şüpheli İHA sızması gerçekleştirdiği bildiriliyor.
Diplomatik temaslar ve hareket özgürlüğü şartı
ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi geç saatlerde Lübnan’da tek taraflı bir ateşkes ilan etmişti. Bu ilan, İsrail’in Beyrut’un güney banliyölerinin tamamı için tahliye emri çıkararak başkente yönelik büyük bir bombardıman dalgası tehdidinde bulunmasından birkaç saat sonra gelmişti.
Ancak Tel Aviv’in, İran’ın Washington ile görüşmeleri sonlandırma ve İsrail’i yeniden vurma tehditleri üzerine ABD’den gelen baskıyla bu planlanan büyük saldırıdan geri adım atmak durumunda kaldığı ifade ediliyor.
Washington yönetimi ve Lübnan’ın ABD Büyükelçiliği, Hizbullah’ın karşılıklı saldırıların durdurulmasını öngören ABD teklifini kabul ettiğini öne sürdü.
Bu teklife göre İsrail sadece başkent Beyrut’a saldırmaktan kaçınacak, buna karşılık Hizbullah da İsrail topraklarına yönelik eylemlerine son verecekti.
Ancak Hizbullah yönetimi ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri bu kısmi teklifi reddederek, tüm Lübnan topraklarını kapsayacak eksiksiz ve topyekûn bir ateşkes talebini yineledi.
İsrail ise Hizbullah’ın operasyonları tamamen durmadığı takdirde Beyrut’a yönelik askeri harekat planını devreye sokacağını belirtiyor.
Tel Aviv ayrıca, varılacak herhangi bir ateşkes anlaşmasında Lübnan topraklarında askeri açıdan “hareket özgürlüğü” talep ediyor. Bu şart, egemenlik ihlali oluşturduğu gerekçesiyle Lübnan tarafınca tamamen reddediliyor.
Ortadoğu
ABD, Hürmüz’de gizli taktiğe geçti

ABD ordusunun, Hürmüz Boğazı’nda gemilere refakat etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” askıya alınmasına rağmen bölgedeki ticari gemilere yardım etmeyi sürdürdüğü ancak bu faaliyetleri artık gizli tuttuğu bildirildi. Bloomberg’in askeri kaynaklara dayandırdığı habere göre, ABD güçleri doğrudan eşlik etmek yerine bölgede uzaktan koordinasyon, gözetleme ve anlık müdahale taktiklerini devreye soktu.
ABD Deniz Kuvvetleri, Washington’ın Hürmüz Boğazı’ndaki ticari gemilere eşlik etmeyi öngören “Özgürlük Projesi” adlı girişimi durdurma kararının ardından, bölgeden geçen gemilere yardım etmeye devam ediyor.
Bloomberg’ün kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Amerikan ordusu bu faaliyetlerini artık kamuoyuna duyurmaktan kaçınıyor.
Bloomberg’in verileri ve ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) açıklamalarından derlenen bilgilere göre, boğazdan geçen ticari gemiler İran mayınlarından kaçınmak için transponder cihazlarını kapatıyor ve güneye, Umman kıyılarına daha yakın rotalar izliyor. Amerikan askeri unsurları ise bu süreçte gemilere destek sağlıyor.
CENTCOM Halkla İlişkiler Direktörü Deniz Albay Tim Hawkins pazartesi günü yaptığı açıklamada, “Amerikan kuvvetleri gemilere doğrudan refakat etmese de bölgesel ve küresel ekonomi için hayati bir uluslararası koridor olan Hürmüz Boğazı’ndan engelsiz ve güvenli bir şekilde geçmek isteyen ticari gemilerle iletişim kurmaya ve koordinasyon sağlamaya devam ediyoruz” dedi.
Bloomberg, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin bölgedeki adımları sayesinde Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin eninde sonunda normale döneceğini belirttiğine dikkat çekti.
Hudson Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Bryan Clark, Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki güncel taktiğini şu sözlerle açıkladı:
“Eğer ticari gemiler İran’ın karşı kıyısı boyunca ilerler ve transponderlarını kapatırlarsa, İran güçlerinin bu hareketliliği tespit etmek ve insansız hava araçları veya füzelerle saldırı düzenlemek için radarlar ya da gözlemciler kullanması gerekir. ABD Deniz Kuvvetleri ise bu faaliyetleri tespit edebilir ve İran ünitelerine misilleme saldırısı düzenleyebilir.”
Nitekim iki taşımacılık şirketi, boğazdan geçiş yaptıkları sırada gemilerinden birine İran’a ait hızlı hücum botlarının yaklaştığını, bu sırada helikopterlerin ortaya çıkarak botları bölgeden uzaklaştırdığını bildirdi.
Şirket yetkilileri, geçiş sürecinde ABD ordusuyla iletişim halinde olduklarını teyit etti.
CENTCOM’un salı akşamı yaptığı açıklama da ABD’nin bölgedeki aktif varlığının sürdüğüne işaret ediyor. Komutanlık, bölge sularında yasal olarak seyreden sivil denizcileri hedef alan İran insansız hava araçlarının imha edildiğini duyurdu.
Denizcilik Ligi Deniz Stratejileri Merkezi uzmanı Steve Wills, ABD ordusunun hava ve füze savunmasını entegre eden modern AEGIS komuta kontrol sistemiyle donatılmış savaş gemilerini ve E-2D erken uyarı uçaklarını kullanarak gemi koruma faaliyetlerini koordine edebileceğini ekledi.
Wills, bu sistemlerin bölgede kapsamlı bir görüş sağladığını ve Hürmüz Boğazı üzerinde bir tür uzaktan fakat doğrudan gözetleme imkanı sunduğunu ifade etti.
Bloomberg, ABD Deniz Kuvvetlerinin mevcut aşamadaki adımlarının, Tahran’ın sert direnişiyle karşılaşan “Özgürlük Projesi”ne kıyasla taktiksel bir değişiklik gösterdiğini belirtiyor.
“Özgürlük Projesi” askıya alınmıştı
ABD Başkanı Donald Trump, 4 Mayıs gecesi yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından Basra Körfezi’nde mahsur kalan ticari gemilerin geçiş özgürlüğünü güvence altına alacaklarını duyurmuştu.
Trump, Ortadoğu’daki çatışmalara doğrudan dahil olmayan birçok ülkenin ABD’den bu yönde talepte bulunduğunu belirtmişti. “Özgürlük Projesi” adı verilen operasyon, bu açıklamanın ertesi sabahı başlatılmıştı.
Ancak Trump, 6 Mayıs’ta operasyonu askıya aldı. Kararını Pakistan ve diğer ülkelerden gelen taleplere bağlayan Trump, İran’a karşı yürütülen kampanyadaki “büyük askeri başarıları” ve Tahran ile nihai bir anlaşmaya varılması konusundaki “önemli ilerlemeyi” gerekçe gösterdi.
İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi ise 18 Mayıs’ta Hürmüz Boğazı’nı yönetmek üzere devlet düzeyinde yeni bir kurum kurulduğunu açıkladı.
Bu kurumun, boğazdaki operasyonlara ilişkin gerçek zamanlı güncel bilgiler paylaşacağı belirtildi. İran parlamentosundan yapılan açıklamada ise Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer trafiğini yönetmek için profesyonel bir mekanizma hazırlandığı ve bu rotanın “Özgürlük Projesi”ne katılan ülkelere kapatılacağı vurgulandı.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran yetenekleri sınırlı olduğu için değil, stratejik sebeplerle kendini dizginliyor











