Bizi Takip Edin

Amerika

Yeni Pentagon stratejisi: Çin ile denge arayışı ve “savaşçı ruhu”

Yayınlanma

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), 2026 Ulusal Savunma Stratejisini (NDS) yayınladı ve “küresel ulus inşası” yerine Amerikan çıkarlarının korunmasını vurgulayan “esnek gerçekçilik” yönündeki değişimi özetledi.

NDS’ye göre bu yaklaşımın merkezinde, ABD topraklarının güvenliğini ve “Batı Yarımküre”deki hakimiyetini önceliklendiren “Monroe Doktrinine Trump İlavesi” yer alıyor. Bu, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisini (NSS) takip ediyor.

Belge, Çin’i “birincil rakip” olarak tanımlarken, müttefikler ile ortaklarının, GSYİH’nin %5’i düzeyinde bir harcama standardına ulaşmak için mali katkılarını önemli ölçüde artırmalarını talep ediyor.

“Milli sanayi seferberliği” ve “savaşçı ruhunun yeniden canlandırılması” yoluyla, NDS “Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi düşmanları” caydırmayı amaçlıyor.

Nihai olarak, strateji, askeri sorumlulukları yeniden dengeleyerek ve idealist dış müdahalelerden ziyade pratik güvenlik üzerine odaklanarak küresel istikrar sağlamayı hedefliyor.

Önce Amerika: “Ütopik idealizm”e ret

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre “esnek gerçekçilik”, soyut küresel ideallerin üzerinde Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyi önceliklendiren, ulusal güvenliğe yönelik açık görüşlü, sağduyulu bir yaklaşım olarak tanımlanıyor.

Esnek gerçekçilik, Amerikan çıkarlarını tüm dünyanın çıkarlarıyla birleştiren veya “dünyanın tüm sorunlarını çözmeyi” amaçlayan önceki yönetimlerin “büyük stratejilerini” reddediyor.

Bunun yerine, ABD’nin anavatanına yönelik tehditlerin uzak bölgelerdeki tehditlerden daha “içgüdüsel” ve önemli olduğunu kabul ederek, “Amerikalıların güvenliği, özgürlüğü ve refahına yönelik gerçek, inandırıcı tehditlere” odaklanıyor.

NDS, esnek gerçekçiliği “ütopik idealizm” ve “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi “bulutlar üstünde bir kale” niteliğindeki soyutlamalarla açıkça karşılaştırıyor. Rejim değişikliği, “sonsuz savaşlar” ve “büyük ulus inşa projeleri” gibi hedefleri terk ettiğini ilan ederken, bunların yerine “asil ve gururlu bir barış” elde etmek için tasarlanmış “katı gerçekçilik”i koyuyor.

Pentagon’a göre bu yaklaşım, kaynaklar ve hedefler arasında pragmatik bir korelasyon gerektiriyor. NDS, ABD’nin “her yerde tek başına hareket edemeyeceğini” ve her küresel sorunu çözemeyeceğini kabul ediyor; tehditleri ciddiyetlerine göre “değerlendirmesini, sıralamasını ve önceliklendirmesini” istiyor.

Uygulamada, esnek gerçekçilik tam hakimiyet yerine “esnek ve sürdürülebilir bir güç dengesi”ni hedefliyor. Örneğin, Çin ile ilgili olarak, strateji “makul bir barış” ve Çin’in ABD’yi hakimiyeti altına almasını engelleyen bir güç dengesi arıyor ve bu hedefin “rejim değişikliği veya başka bir varoluş mücadelesi” gerektirmediğini açıkça belirtiyor.

Belge, bu yaklaşımın “izolasyonizm anlamına gelmediğini” savunuyor. Aksine, ABD’nin pratik çıkarlarını ilerletmek için küresel olarak, özellikle müttefikleriyle birlikte hareket ettiği, fakat müttefiklerin kendi bölgesel savunmalarının ana yükünü üstlenmelerini ısrarla talep ettiği “odaklanmış ve gerçek anlamda stratejik bir yaklaşım” öngörüyor.

Yük paylaşımı ve savunma harcamaları

NDS, ittifakları ABD’nin sübvanse ettiği bir modelden “açık hesap verebilirlik” ve kendi kendine yeterlilik modeline kaydırarak küresel yük paylaşımını temelden yeniden tanımlıyor ve müttefiklerin “bağımlı” olarak hareket etmeyi bırakıp gerçek ortaklar olarak işlev görmeleri gerektiğini savunuyor.

Bu “Önce Amerika” yaklaşımının, ABD’nin çıkarlarına öncelik verip müttefiklerin çoğu sahada kendi güvenlikleri için birincil sorumluluğu üstlenmelerini talep ederek, ABD’nin kaynaklarını ülkeyi savunmaya ve Çin’i caydırmaya yoğunlaştırmasına olanak tanıdığı öne sürülüyor.

Bu bağlamda strateji, belirli mali hedefler, operasyonel değişiklikler ve stratejik ültimatomlar yoluyla gereklilikleri yeniden tanımlıyor. Bunlar arasında yeni bir küresel mali standart; ABD’nin öncüden ziyade destek olacağı müttefikler için “birincil sorumluluk”; “model müttefiklere” verilecek öncelikler ve teşvikler yer alıyor.

Örneğin ABD artık Avrupa’da Ukrayna meselesini Avrupa’ya, Kore Yarımadasındaki sorunu Güney Kore’ye, Orta Doğu’da ise İran gerilimini yönetmeyi İsrail ve Körfezdeki müttefiklerine devredecek.

Pentagon böylece, müttefikleri harekete geçmeye zorlayarak, ABD ordusunun en yüksek iki önceliğine odaklanmasını amaçlıyor: ABD’yi savunmak ve Hint-Pasifik’te Çin’i caydırmak.

Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini

Başlıca stratejik rakip: Çin

NDS, ülkenin tarihindeki “en tehlikeli” güvenlik ortamlarından biri olarak tanımlanan ve ABD’nin avantajlarını koruyamaması nedeniyle düşmanların giderek güçlendiği bir ortam tanımlıyor.

Başlıca jeopolitik tehditler, yalnızca devlet aktörlerine göre değil, aynı zamanda Amerikan vatanına olan coğrafi yakınlık ve eşzamanlı çatışmaların sistemik riskine göre de sınıflandırılıyor.

Stratejide başlıca stratejik rakip olarak Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) gösteriliyor. NDS, ÇHC’yi “19. yüzyıldan bu yana bize göre en güçlü devlet” olarak tanımlıyor ve küresel ölçekte ABD’den sonra ikinci sırada olduğunu savunuyor.

Çin’den gelen tehdit, Batı Pasifik’in çok ötesindeki hedefleri vurabilecek güçleri de içeren askeri güçlerinin “hızı, ölçeği ve kalitesi” ile tanımlanıyor.

Temel tehlikenin sadece askeri değil, Çin’in Hint-Pasifik bölgesine hakim olma potansiyeli olduğuna işaret eden Pentagon, bu potansiyelin, Amerikalıların “dünyanın iktisadi ağırlık merkezine” erişimini etkili bir şekilde kontrol etmesinden endişe ediyor.

Bu kapsamda ABD’nin hedefi, Çin’in ABD veya müttefiklerine hakim olmasını önlemek için güç dengesini korumak ve rejim değişikliği peşinde koşmak yerine “makul bir barış” sağlamak olarak gösteriliyor.

NDS’nin Çin’e yönelik yaklaşımı, “Çin’i çatışma ile değil, güçle Hint-Pasifik bölgesinde caydırmak” olarak özetleniyor. Strateji, çatışma veya izolasyon peşinde olmak yerine, etkili diplomatik ve askeri angajmanın ön koşulu olarak sağlam bir askeri caydırıcılık (“güç”) oluşturmak üzere ikili bir yaklaşım öngörüyor.

ABD’nin hedefinin “Çin’i egemenlik altına almak” veya “Çin’i boğmak ya da küçük düşürmek” olmadığı açıkça belirtiliyor. Bunun yerine, ABD’nin, hiçbir ülkenin diğerini egemenlik altına alamayacağı bir güç dengesi ile karakterize edilen “makul bir barış” arayacağı yazılıyor.

Avrupa’ya mesaj: Kendi güvenliğinizi sağlayın

2026 Ulusal Savunma Stratejisi, Avrupa’nın rolünü, Amerikan güvenlik garantilerine bağımlı bir bölgeden, kendi konvansiyonel savunması için “birincil sorumluluk” üstlenen bir bölgeye temel olarak yeniden tanımlıyor.

Strateji, NATO müttefiklerinin kıtayı savunmada liderliği üstlenmeye geçmesi gerektiğini, Amerika Birleşik Devletleri’nin ise “kritik ama daha sınırlı destek” sağlaması gerektiğini açıkça belirtiyor.

Bu değişiklik, Rusya’nın “kalıcı ama yönetilebilir bir tehdit” olduğu ve Avrupa’daki NATO üyelerinin kolektif iktisadi ve askeri gücünün Rusya’nınkini “gölgede bıraktığı” değerlendirmesine dayanıyor. Belge, tek başına Alman ekonomisinin dahi Rusya’yı çok geride bıraktığına atıfta bulunuyor.

Sonuç olarak, NDS Rusya’nın “Avrupa hegemonyası için bir girişimde bulunacak durumda olmadığını”, yani Avrupa’nın ABD’nin hakimiyeti olmadan tehdidi yönetebilecek durumda olduğunu savunuyor.

Avrupa, Beyaz Saray’ın “yük paylaşımı” için yeni “küresel standardı”nın test edildiği bir alan. Strateji, NATO müttefiklerinin toplam savunma harcamaları hedefini GSYİH’nin %5’i olarak belirledikleri “Lahey Zirvesi”ne atıfta bulunuyor. Pentagon, müttefiklerin bu hedefleri gerçekleştirmeleri için “teşvik ve imkan sağlayacağını” vurgularken, bu taahhütleri yerine getirmeleri gerektiğini ısrarla belirtiyor.

Ukrayna’daki savaşın “sona ermesi gerektiğini” belirtirken, Ukrayna’nın savunmasını destekleme ve sonraki barışı sürdürme sorumluluğunu doğrudan Avrupa müttefiklerine yüklüyor.

Belge, bunun “öncelikle Avrupa’nın sorumluluğu” olduğunu beyan ederek, müttefiklerin “bedavacılık” yapmasına izin verdiğini iddia ettiği önceki yönetimin yaklaşımını reddediyor.

Strateji, NATO müttefiklerinin kendi savunmaları için gerekli güçleri üretmelerine yardımcı olmak için transatlantik savunma sanayi işbirliğinin genişletilmesini ve ticaret engellerinin azaltılmasını öngörüyor.

“Model müttefik”: İsrail’e bölgede birincil rol

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre, İsrail “model müttefik” olarak tanımlanıyor ve belgenin yük paylaşımına ilişkin “Önce Amerika” yaklaşımının başlıca örneği olarak gösteriliyor.

Strateji, müttefiklerin kendilerini savunma iradesine ve yeteneğine sahip olması, ABD’nin ise “kritik ama sınırlı destek” sağlaması ilkesine dayalı olarak ABD’nin İsrail ile ilişkisini yeniden tanımlıyor.

Pentagon’a göre İsrail, “model müttefik” tanımına uyuyor, çünkü özellikle 7 Ekim saldırılarından sonra, “kendini savunma yeteneğine ve isteğine sahip” olduğunu kanıtlamış durumda.

Belge, “bağımlı” olarak eleştirdiği müttefiklerin aksine, İsrail’i, kendi kendine hayatta kalmak amacıyla harekete geçtiği için övmektedir. Sonuç olarak, strateji ABD’nin İsrail’in “ellerini bağlamak” yerine “güçlendirmesi” gerektiğini belirtiyor.

Stratejinin bölgesel yük paylaşımı konusundaki daha geniş çaplı çabasıyla tutarlı olarak, İsrail’in “İran ve vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk” üstlenmesi bekleniyor.

Belge, İsrail’in operasyonlarının “İran’ın vekillerini”, özellikle Hizbullah ve Hamas’ı “ciddi şekilde zayıflattığını” savunuyor.

İsrail’in rolü, bölgesel güvenlik mimarisini sağlamlaştırmaya kadar uzanıyor. Pentagon, İbrahim Anlaşmalarını açıkça temel alarak “İsrail ile Arap Körfezi ortaklarımız arasında entegrasyonu sağlamak” niyetinde. Bu çaba, bölgesel ortakların kendilerini savunmak için toplu olarak daha fazla çaba sarf ettikleri bir koalisyon oluşturmayı ve ABD’nin öncelikli dikkatini Hint-Pasifik ve ülke sınırlarına odaklamasını amaçlıyor.

İsrail mücadeleye öncülük ederken, ABD “İsrail’in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde desteklemeyi” taahhüt ediyor. Bu destek “kritik ama sınırlı” olarak nitelendiriliyor: Yani ABD, İsrail’in başarılı olması için gerekli araçları ve desteği (silah satışı ve istihbarat paylaşımı gibi) sağlayacak, fakat sahada birincil savaş rolünü üstlenmeyecek.

Körfeze “İsrail ile entegrasyon” talimatı

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre, bölgenin başarılı bir dönüşümü, Amerikan müdahalesi yerine yerel sahiplenme yoluyla elde edilen “daha barışçıl ve müreffeh bir Orta Doğu” kurulmasıyla tanımlanıyor.

Pentagon, bu dönüşümün dışarıdan dayatılamayacağını savunuyor. Bu dönüşüm, ABD’ye göre, “bölgenin geleceğinde en büyük payı olanlar”, yani bölgedeki ülkeler tarafından gerçekleştirilebilir.

Başarı, bölgesel müttefikler ve ortakların “İran ve vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluğu” üstlenmesiyle tanımlanıyor. ABD’nin rolü, mücadeleye liderlik etmekten ziyade destekleyici bir role kayıyor.

NDS’ye göre başarılı bir dönüşüm, İsrail ve Arap Amerikan ortakları arasında “derinleşen işbirliği ve entegrasyon” gerektiriyor ve açıkça İbrahim Anlaşmaları çerçevesine dayanıyor.

Savunma sanayii, Trumpist iktisat politikalarına bağlanıyor

NDS, endüstriyel seferberlik planını, Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş dönemlerindeki endüstriyel canlanmalara benzetilen bir “milli seferberlik” ve “endüstriyel silahlara çağrı” olarak tanımlanıyor.

Plan, Başkanın “yüzyılda bir kez gerçekleşen Amerikan endüstrisinin canlanması” iddiasını desteklemek için “ABD Savunma Sanayii Tabanını (DIB) güçlendirmek” amacını güdüyor.

Bu kapsamda “birinci sınıf cephanelik”in yeninden kurulması; modernizasyon ve regülasyonların kaldırılması; yapay zeka ve invasyonu benimsemek; Pentagon’un üretim kapasitesini artırmak için iç reform sürecinden geçmesi ve deregülasyon; tedarikçi tabanının genişletilmesi; müttefiklerle entegrasyonun derinleştirilmesi gibi hedefler yer alıyor.

Orduyu savaşa hazırlamak

Belgede “savaşçı ruhu”, İkinci Dünya Savaşı gazileri gibi Amerikan kahramanlarının örneklediği bir dizi değer olan “ABD ordusunun kalbi” olarak tanımlanıyor.

Belgeye göre “savaşçı ruhu”, ordunun “temel, yeri doldurulamaz rolü” ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılı. Bu ruhun yeniden canlandırılması, Amerikan ordusunun “ülkenin savaşlarını kesin olarak kazanmaya” yeniden odaklanması için gerekli olarak sunuluyor.

Bu, belgede “sosyal mühendislik” veya “ulus inşa etme” gibi dikkat dağıtıcı unsurlar olarak tanımlanan şeylerden uzaklaşmak anlamına geliyor.

Stratejinin temel dayanağı, önceki yönetimlerin bu ruhu ihmal ettiği ve çoğu zaman “aktif olarak baltaladığı” iddiası.

Belge, gerçek caydırıcılığın, “görkemli ulus inşa projeleri” veya “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi soyut kavramlardan ziyade, ölümcül güce ve zafere odaklanan bir ordunun yan ürünü olduğunu savunuyor.

Amerika

Mahkemeden 110 milyar dolarlık Paramount ve Warner Bros. birleşmesine onay

Yayınlanma

ABD federal mahkemesi, Paramount’un Warner Bros.’u 110 milyar dolara devralmasına yönelik uzlaşmayı onaylayarak birleşmenin önünü açtı. Şirket, varılan mutabakat uyarınca beş yıl boyunca yılda en az 30 film vizyona sokacak ve yerli yapımlara yıllık 300 milyon dolar ek yatırım yapacak.

ABD’de federal mahkeme, medya şirketi Paramount’un Warner Bros. Discovery’yi 110 milyar dolara devralmasına onay verdi.

ABD Bölge Yargıcı Araceli Martinez-Olguin, tarihin en büyük medya birleşmelerinden birini engellemek amacıyla Kaliforniya öncülüğündeki 12 eyaletin açtığı davada tarafların 21 Eylül’de vardığı uzlaşmayı onayladı.

Eyaletler, birleşmenin sinema ve televizyon alanında nihai tüketiciler için fiyatları artırabilecek bir tekel yaratacağını savunuyordu.

Yargıç Martinez-Olguin ise uzlaşmayı “makul, fiili ve hukuki bir çözüm” olarak nitelendirdi.

Onaylanan uzlaşma şartlarına göre şirket, beş yıl boyunca ABD sinemalarında her yıl en az 30 film vizyona sokmak ve ülke içindeki yapımlara yılda 300 milyon dolar ek kaynak aktarmak zorunda kalacak.

Şartların yerine getirilmemesi durumunda Paramount, Miramax film stüdyosunu satma yaptırımıyla karşılaşabilecek.

Anlaşma ayrıca kablolu yayın müzakerelerinin iki şirketin kanalları için ayrı ayrı yürütülmesini ve Paramount bünyesindeki CBS News ile Warner Bros.’a ait CNN’i denetleyecek bağımsız bir gazeteciler kurulu oluşturulmasını zorunlu kılıyor.

Kaliforniya Adalet Bakanlığı temsilcisi, varılan uzlaşmanın rekabet konusundaki endişeleri giderdiğini, tüketici tercihlerini güvenceye aldığını ve Kaliforniyalı çalışanların geleceğini gözettiğini açıkladı.

Şirketler ayrıca Amerika Yazarlar Birliği (WGA) ile yürütülen antitröst davasında da anlaşmaya vardı.

Bu kapsamda sendikanın sağlık fonuna 17,5 milyon dolar ödenecek ve CBS News bünyesindeki WGA istihdam seviyesi beş yıl boyunca korunacak.

Paramount, birleşmenin tamamlanmasıyla birlikte oyuncak üreticisi Mattel’in CEO’su Ynon Kreiz’in şirkette Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO David Ellison ile ortak CEO görevini üstleneceğini duyurdu. Satın alma sürecinin 6 Ekim Salı günü tamamlanması bekleniyor.

Yaklaşık 110 milyar dolarlık devralma işlemi, Paramount Pictures, CBS, Paramount+, HBO ve CNN gibi dev medya varlıklarını tek çatı altında toplayacak.

Süreç, Paramount’un Netflix ile girdiği rekabeti kazanmasının ardından şekillendi.

Warner Bros. daha önce stüdyo operasyonları, HBO ve HBO Max yayın platformu için Netflix ile 82,7 milyar dolarlık satış üzerinde anlaşmış, ancak Netflix’in teklif artırmaması üzerine Warner Bros. Discovery şubat ayında Paramount’un teklifini kabul etmişti.

Paramount ise süreçte rakibi Netflix’i “yakıp yıkma taktiği” izlemekle suçlamıştı.

Mahkemece onaylanan uzlaşmaya bazı eyalet başsavcıları tepki gösterdi. Süreçte özellikle Massachusetts, New York, Connecticut ve Minnesota eyaletlerinin savcıları uzlaşma şartlarına itiraz etti.

Connecticut Başsavcısı William Tong, ofisinin CNN ile CBS News birimlerinin tamamen elden çıkarılarak yapıdan ayrılmasını talep ettiğini, bağımsız bir denetim kurulu kurulmasının önemine rağmen tam ayrışmayı sağlayamadıklarını belirtti.

Söz konusu birleşme temmuz ayından bu yana federal mahkeme kararıyla askıya alınmış durumdaydı.

Paramount daha sonra yasal süreç tamamlanana veya birleşme anlaşmasının vadesi olan Haziran 2027’ye kadar devralmayı tamamlamamayı taahhüt etmişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’den gizlenen nükleer testleri yakalamak için yer altında deney

Yayınlanma

ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi, yer altında gizlenen düşük kapasiteli nükleer patlamaları tespit etmek amacıyla Nevada sahasında kimyasal patlayıcılarla deney gerçekleştirdi. Ölçümlerde sismometreler, sesötesi sensörler ve radyoaktif izleyiciler kullanılırken kurum yönetimi nükleer tespit kapasitesinde geride kalmayacaklarını açıkladı.

ABD Ulusal Nükleer Güvenlik İdaresi (NNSA), düşük kapasiteli nükleer patlamaların tespit edilmesine yönelik bir deneme gerçekleştirdiğini duyurdu.

Kurumun basın servisinden yapılan açıklamaya göre çalışma, Nevada Ulusal Güvenlik Sahası’ndaki P Tüneli’nde kimyasal patlayıcılar ve radyoaktif izleyiciler kullanılarak yapıldı.

Denemeden elde edilen verilerin, ABD’nin nükleer patlamaları tespit etme kapasitesini güçlendirme çalışmaları kapsamında bilimsel modellerin sınanması ve algoritmaların hassaslaştırılması amacıyla kullanılacağı kaydedildi.

NNSA, deneyin özellikle sismik etkisi zayıflatılmış patlamaların tespit edilmesine odaklandığını bildirdi.

Klasik yer altı nükleer denemelerinde patlayıcı düzenek kayayla doğrudan temas edecek biçimde derin kuyulara yerleştiriliyor ve patlama dalgası çevreye tam olarak ulaşıyor.

Öte yandan sismik etkisi azaltılmış yöntemde düzenek geniş bir yer altı odasında patlatılıyor; bu uygulama patlamanın yarattığı sismik izi önemli ölçüde düşürüyor.

Deney sırasındaki ölçümler ivmeölçerler, sismometreler, elektromanyetik ve sesötesi sensörler, radyoaktif izleyici örnekleyicileri ile meteoroloji aygıtlarını kapsayan gelişmiş algılayıcı sistemleriyle yürütüldü.

NNSA Başkanı Brandon Williams, nükleer faaliyetlerin saptanmasının nükleer uzmanlık gerektirdiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Bu tür deneyler Amerika’nın tespit kabiliyetinde rakipsiz kalmasını sağlıyor. Başkan Donald Trump yönetimi, Birleşik Devletler’in güç konumundan hareket edeceğini açıkça ortaya koydu. Amerikan inovasyonundan kaçış yok. Bu deneyle net bir mesaj veriyoruz: Bu yönetim döneminde Amerika’nın geride kalmasına asla izin verilmeyecektir.”

Nevada’daki deneme planını mayıs ayı ortasında duyuran Williams, yabancı ülkelerdeki nükleer testleri tespit edecek sensörlerin bu sonbaharda test edileceğini belirtmişti.

Williams o dönemde, hasım ülkelerin Kapsamlı Nükleer Testlerin Yasaklanması Antlaşması’nı (CTBT) arkadan dolanarak yürüttüğü nükleer denemeleri saptamak ve sismik sensörlerin verimini artırmak amacıyla merkezi olmayan testler uyguladıklarını dile getirmişti.

ABD’de nükleer test tartışması, Donald Trump’ın geçen yıl nükleer silah denemelerine “eşit şartlarda” yeniden başlayacaklarını açıklamasının ardından hareketlendi.

ABD’nin deneme yapmayan tek ülke olarak kalmasını istemediğini savunan Trump, Rusya, Çin, Kuzey Kore ve Pakistan’ın nükleer testler gerçekleştirdiğini öne sürdü.

Washington yönetimi şubat ayında da Rusya ve Çin ile eşit şartlar temelinde nükleer denemelere dönmeye hazır olduğunu bildirdi.

Birleşmiş Milletler ise mayıs ayı başında yaptığı değerlendirmede, Rusya ve ABD’nin nükleer testlere yeniden başlamasının dünya genelindeki diğer ülkeleri de aynı yönde adım atmaya sevk edeceği uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Pentagon’dan Boeing’e 20 milyar dolarlık yeni nesil savaş uçağı sözleşmesi

Yayınlanma

ABD Donanması, uçak gemisi filosunun yeni nesil muharip uçağı F/A-XX için Boeing ile 20 milyar doları aşan bir geliştirme sözleşmesi imzaladı. 2030’lu yıllarda envantere girmesi hedeflenen sistem, Super Hornet uçaklarının yerini alacak ve insansız hava araçlarıyla koordineli görev yapacak.

ABD Donanması, uçak gemisi filosunda görev yapacak altıncı nesil F/A-XX savaş uçağının kapsamlı geliştirme süreci için havacılık şirketi Boeing ile 20 milyar doları aşan bir sözleşme imzaladı.

29 Eylül’de duyurulan anlaşma uyarınca üretici firma, donanmanın gelecek nesil hava muharebe filosunu şekillendirecek.

Pentagon yetkilileri, geliştirilecek uçağın çekişmeli hava sahalarında üstünlük sağlama ve uçak gemisi görev gruplarının operasyon menzilini artırma hedefi taşıdığını bildirdi.

Pentagon’un tedarik ve idame işlerinden sorumlu müsteşarı Michael P. Duffey, askeri personelin caydırıcılık, güç gösterisi ve hava hakimiyeti için yüksek ateş gücüne sahip ağ bağlantılı sistemlerle donatılacağını belirtti.

Duffey, programı ABD’nin ulusal güvenliği ve hava muharebe kabiliyeti açısından vazgeçilmez bir yatırım olarak tanımladı.

Donanma Bakan Vekili Hung Cao ise işbirliğinden duyulan memnuniyeti dile getirerek hedeflerinin hava sahasındaki hakimiyeti sürdürmek olduğunu kaydetti.

Yeni Nesil Hava Üstünlüğü programı çerçevesinde imzalanan sözleşme; yer testleri, uçuşa elverişlilik denetimleri ile silah ve sistem entegrasyonunda kullanılacak birden fazla test platformunu kapsıyor.

F/A-XX modelinin 2030’lu yıllardan başlayarak hizmetteki F/A-18E/F Super Hornet ve EA-18G Growler filolarını desteklemesi, sonraki aşamada ise bu uçakların yerini alması öngörülüyor.

Uçak, mevcut F-35C filolarıyla ortak görev icra edecek; insanlı ve insansız hava araçlarının birlikte kullanıldığı müşterek harekâtlarda görev üstlenecek.

Bu anlaşma, Boeing’in üstlendiği ikinci altıncı nesil muharip uçak projesi oldu. ABD Hava Kuvvetleri, 2025 yılındaki F-47 projesi için de aynı üreticiyi tercih etmişti.

Şirket, ulusal güvenlik ve ihracat mevzuatı gerekçesiyle F/A-XX’in teknik verilerinin gizli tutulduğunu açıkladı.

Gelişmenin ardından şirketin New York borsasındaki hisseleri yaklaşık yüzde 2 değer kazandı.

Boeing, aynı süreçte İsrail ordusunun hava unsurlarına yönelik tedarik faaliyetlerini de sürdürüyor.

İsrail Savunma Bakanlığı, 3 Mayıs’ta Boeing yapımı F-15IA modellerinden oluşan ikinci bir filonun yanı sıra Lockheed Martin üretimi F-35’lerden oluşan dördüncü filonun alımına onay verdi.

Toplam 119 milyar dolarlık savunma planı kapsamında konuşan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, adımın hava sahasındaki operasyonel üstünlüğü pekiştireceğini ifade etti.

Ekim 2023’ten bu yana İsrail ordusu Gazze Şeridi, Lübnan, Suriye ve İran’da geniş kapsamlı hava saldırıları düzenliyor.

Gazze’de büyük bir yıkıma ve çoğunluğunu kadın ile çocukların oluşturduğu on binlerce sivilin ölümüne yol açan saldırılarda ABD menşeli savaş uçaklarının yanı sıra Boeing üretimi güdümlü mühimmatın okul binaları ve çadır kampları hedef alan operasyonlarda kullanıldığı kaydedildi.

Washington yönetimi, çatışma sürecinde İsrail’e aralarında F-15 uçakları ve hassas güdümlü bombaların da yer aldığı milyarlarca dolarlık askeri sevkiyat anlaşmalarını onaylamayı sürdürdü.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English