Bizi Takip Edin

Avrupa

Eski NATO-Rusya Konseyi Başkanı Kujat: Avrupa jeopolitik önemsizliğe sürükleniyor

Yayınlanma

NATO-Rusya Konseyi eski Başkanı ve Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) eski Genelkurmay Başkanı Harald Kujat, Neutrality Studies yayınında yaptığı kapsamlı değerlendirmede, Ukrayna’daki savaşın diplomatik çözüm zeminini kaybetme riski taşıdığını ve Washington’ın Grönland üzerindeki taleplerinin NATO içindeki bütünlüğü sarstığını belirtti.

NATO-Rusya Konseyi eski Başkanı ve emekli Tümgeneral Harald Kujat, uluslararası ilişkiler uzmanı Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies yayınına verdiği mülakatta, Ukrayna savaşının gidişatı, Washington yönetiminin Avrupa üzerindeki baskısı ve son dönemde tırmanan Grönland krizi hakkında açıklamalarda bulundu.

Kujat, mevcut konjonktürde Avrupa’nın “jeopolitik önemsizliğe” sürüklendiğini belirterek, NATO’nun kurucu ilkelerine ve diplomasi kanallarına dönülmesi çağrısında bulundu.

Mülakatta, Ukrayna’daki savaşın diplomatik yollarla sonlandırılmasına yönelik girişimleri değerlendiren Kujat, Ağustos 2023’te bir grup uzmanla birlikte hazırladıkları barış önerisinin sahadaki askeri değişimler nedeniyle geçerliliğini yitirdiğini ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı 28 maddelik taslağa atıfta bulunan Kujat, bu girişimin nihai bir sonuçtan ziyade müzakerelerin başlaması için bir zemin teşkil ettiğini belirtti.

Kujat, mevcut durumda taraflar arasında bir kilitlenme yaşandığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“Başkanın 28 maddelik önerisi bir barış müzakeresi sonucu değil, müzakerelerin başlaması için bir temel niteliğindedir. Avrupalı müttefikler bu sürece etkide bulunmaya çalıştı. Ukrayna ve Rusya hükümetleri ile koordinasyon halinde değişiklikler yapıldı. Ancak nihai önerinin neye benzediği henüz kamuoyuna tam olarak yansımadı.”

Savaşın uzamasının Ukrayna’nın egemen bir devlet olarak varlığını tehdit ettiğini belirten Kujat, “Ölümler sona ermeli. Ukrayna bağımsız, tarafsız ve güvenli bir devlet olarak varlığını sürdürebilmelidir. Savaş askeri olarak uzadıkça, bu hedefe ulaşma riski artıyor ve savaşın müzakere masasında değil, savaş meydanında sonuçlanması tehlikesi doğuyor” uyarısında bulundu.

“Ukrayna’nın NATO üyeliği meselesi Rusya için her zaman bir ‘olmazsa olmaz’ teşkil etti”

Emekli General, olası bir barış anlaşmasının önünde çözülmesi gereken dört ana zorluk bulunduğunu sıraladı: Toprak bütünlüğü sorunu, Ukrayna’nın NATO üyeliği talebi, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin gelecekteki büyüklüğü ve güvenlik garantileri.

Rusya’nın NATO üyeliği konusundaki tutumunun net olduğunu hatırlatan Kujat, “NATO üyeliği meselesi başından beri rol oynadı ve Rusya için her zaman bir ‘olmazsa olmaz’ (no-go) teşkil etti. Bunu çok net ifade etmek gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Güvenlik garantileri konusunun en karmaşık başlık olduğunu vurgulayan Kujat, İstanbul sürecinde (Nisan 2022) masaya gelen taslağa atıfta bulundu.

Rusya’nın da aralarında bulunduğu BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin garantörlüğünün öngörüldüğünü hatırlatan Kujat, o dönemde Ukrayna’nın garantör devletlerin bağımsız müdahale hakkını savunduğunu, Rusya’nın ise garantörler arasında koordinasyon talep ettiğini belirtti.

Kujat, “Ukrayna bunu bir veto yetkisi, yani yardımı engelleme girişimi olarak gördü. Ancak bu konu devlet başkanları düzeyinde çözülecekti, ne yazık ki müzakereler devam etmedi” dedi.

“NATO’nun yaptığı en büyük hata Rusya ile iletişim kanallarını kapatmasıydı”

Kujat, NATO ile Rusya arasındaki geçmiş işbirliği mekanizmalarının, özellikle kriz anlarında hayati önem taşıyan iletişim kanallarının kapatılmasını “büyük bir hata” olarak nitelendirdi.

1997 NATO-Rusya Kurucu Senedi ve NATO-Rusya Konseyi’nin işlevselliğine dikkat çeken Kujat, kendisinin de NATO-Rusya Genelkurmay Başkanları Konseyi’ne başkanlık ettiği dönemde, Rus mevkidaşlarıyla düzenli olarak bir araya geldiklerini hatırlattı.

Kujat, ittifakın stratejik hatasını şu sözlerle açıkladı:

“NATO’nun yaptığı en büyük hata, barışı korumak ve savaşı önlemek için tasarlanmış, neredeyse dostane ilişki döneminde kurulan düzenlemeyi, tam da ihtiyaç duyulduğu anda, yani 2008’den itibaren askıya almasıydı. Kriz yönetimi veya çatışma önleme konusunda bilgi sahibi olan herkes bilir ki, iletişim tam da potansiyel bir çatışmanın erken aşamalarında hayati önem taşır.”

Emekli General, Kursk denizaltı kazası sonrası yapılan ortak kurtarma tatbikatları ve Rus askerlerinin NATO komutası altında Kosova’da görev yapması gibi geçmişteki somut işbirliği örneklerini hatırlatarak, mevcut gerilimin kaçınılmaz olmadığını ima etti.

NATO’dan Rusya sınırına ‘dijital kalkan’: İnsansız savunma hattı kuruluyor

“Grönland sırf ABD ile AB arasında değil, doğrudan bir NATO meselesi”

Mülakatın en dikkat çekici bölümlerinden biri, ABD yönetiminin Grönland üzerindeki hak iddiaları ve bu durumun NATO içindeki yansımaları üzerineydi.

Kujat, Washington’ın Grönland’ı satın alma veya askeri güçle kontrol etme yönündeki söylemlerinin, Danimarka ile ABD arasındaki ikili bir sorundan ziyade, doğrudan bir NATO meselesi olduğunu savundu.

Bu konunun Davos gibi platformlarda değil, NATO zirvelerinde ele alınması gerektiğini vurgulayan Kujat, şu hukuki ve stratejik analizi yaptı:

“Bu, ABD ile AB arasında bir mesele değil. Bu bir güvenlik politikası sorunu, stratejik bir çıkar çatışmasıdır. Dolayısıyla bu bir NATO meselesidir. Danimarka ile ABD arasında 1951 tarihli, 2004’te güncellenen bir savunma anlaşması var ve bu anlaşma NATO bağlantısına atıfta bulunur. Eğer Grönland’ın güvenliğiyle ilgili sorunlar varsa, bu Avrupalıları da ilgilendirir. NATO içinde farklı güvenlik bölgeleri olamaz; her müttefikin güvenliği eşittir.”

Kujat ayrıca, müttefiklere yönelik gümrük tarifesi artışlarının da NATO Antlaşması’nın ekonomik işbirliğini düzenleyen 2. maddesine aykırı olduğunu belirterek, “Avrupalı müttefiklere gümrük vergilerini artırmak NATO Antlaşması’nın ihlalidir” dedi.

Dünya düzeninin ABD, Çin ve Rusya ekseninde çok kutuplu bir yapıya evrildiğini belirten Kujat, Washington’ın bu geçişi engellemeye veya kendi lehine şekillendirmeye çalıştığını kaydetti. ABD Başkanı Trump’ın Batı yarım küre odaklı düşündüğünü ve Monroe Doktrini’ni canlandırdığını ifade eden Kujat, Avrupa’nın bu denklemde etkisiz kaldığını vurguladı.

Avrupa’nın kendi çıkarlarını savunabilmesi için NATO içinde daha güçlü bir sütun oluşturması gerektiğini savunan Kujat, Avrupa Birliği’nin (AB) savunma konusunda yetersiz olduğunu dile getirdi.

Kujat, “AB bu bağlamda tamamen uygunsuzdur. Bu iş NATO içinde, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya gibi büyük Avrupa ülkelerinin liderliğinde yapılmalıdır” değerlendirmesinde bulundu.

NATO: Çin, Avrupa’nın enerji güvenliği için Rusya kadar tehlikeli

“Almanya’daki nükleer silahlanma tartışmaları duyduğum en çılgınca şey”

Almanya’nın 2011’de yaptığı reformla Bundeswehr’i (Alman Ordusu) ulusal savunma ve ittifak savunması kapasitesinden uzaklaştırarak sadece dış misyonlara odaklı hale getirdiğini eleştiren Kujat, bu hatanın düzeltilmesinin zaman alacağını belirtti. Almanya’da son dönemde gündeme gelen nükleer silahlanma tartışmalarını ise sert bir dille reddetti:

“Almanya için nükleer silahlanma tartışmalarının yeniden gündeme geldiğini duyduğumda, bunun şu an tartışılan en çılgınca şey olduğunu söyleyebilirim. Tamamen absürt ve ulusal güvenlik çıkarlarımıza aykırıdır.”

“Sadece caydırıcılık üzerine kurulu düşünce yapısı diğer bileşeni tamamen yok sayıyor”

Kujat, mülakatın sonunda NATO’nun 1967 tarihli Harmel Raporu’ndaki stratejisine dönmesi gerektiğini vurguladı. Güvenliğin sadece caydırıcılıkla sağlanamayacağını, bunun yanı sıra siyasi istikrar ve diyalog gerektiğini belirten Kujat, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sadece caydırıcılık üzerine kurulu düşünce yapısı diğer bileşeni tamamen yok sayıyor. Dengenin siyasi olarak istikrara kavuşturulması gerekir. Bu da karşı tarafın çıkarlarını, hedeflerini ve yeteneklerini anlayarak, silahsızlanma ve güven artırıcı önlemlerle sağlanır. Tıpkı bir teğmenin durum muhakemesi yaparken hem kendi durumunu hem de düşmanın durumunu bilmesi gerektiği gibi. Ancak politikacılar bunu öğrenmiyor.”

Avrupa kendi nükleer caydırıcılık stratejisini geliştiriyor

Avrupa

Avrupa’daki orman yangınları 3,1 milyar avro hasara yol açtı

Yayınlanma

Financial Times, Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Romanya’yı etkileyen orman yangınları ile aşırı sıcakların 2026 yangın sezonunun ilk iki ayında 3,1 milyar avro ekonomik kayba neden olduğunu bildirdi. Gazete, bu rakamın yanan alanların eski haline getirilmesi maliyetini yansıttığını ve nihai hasarın çok daha yüksek olacağını belirtti.

Financial Times (FT), Fransa, İspanya ve Avrupa’nın diğer bölgelerini etkisi altına alan orman yangınları ile aşırı sıcakların, 2026 yılı yangın sezonunun ilk iki ayında 3,1 milyar avroluk ekonomik kayba neden olduğunu bildirdi.

Gazete, Avro Bölgesi’nde en çok etkilenen beş ülke olan Fransa, İspanya, Portekiz, Yunanistan ve Romanya’daki olağanüstü yüksek sıcaklıklar ile orman yangınlarının yol açtığı hasarı hesapladı.

FT, 3,1 milyar avroluk rakamın yanan alanların önceki durumlarına getirilmesi için gereken restorasyon maliyetine ilişkin bir tahmin olduğunu belirtti.

Elde edilen rakam, Avrupa Komisyonu’nun metodolojisine dayanıyor ve Fransız hükümetinin hesaplamalarıyla örtüşüyor; ancak Avrupa Komisyonu’nun tüm AB için yıllık ortalama hasarı 2,5 milyar avro olarak öngören tahmininden farklılık gösteriyor. Yayında, nihai hasar tespitinin çok daha yüksek çıkacağı ifade edildi.

Fransa’nın savunma ve havacılık sanayisinin merkezi konumundaki Gironde bölgesinde çıkan yangınlar, jet motoru üreticisi Safran, havacılık şirketi Dassault Aviation ve roket üreticisi ArianeGroup gibi şirketleri üretimi durdurmaya ve personeli tahliye etmeye zorladı.

Kuraklık nükleer santralleri ve nehir taşımacılığını vurdu

FT, kuraklığın yarattığı ekonomik sonuçlara da dikkat çekti. Romanya’da Temmuz ayı sonunda Tuna Nehri’ndeki su seviyesinin rekor düzeyde düşmesi nedeniyle Çernavoda Nükleer Santrali’nin birinci ünitesi devreden çıkarıldı.

Macaristan’da ise 2 Ağustos’ta Tuna’nın sığlaşması sebebiyle ülkenin tek nükleer santrali olan Paks tamamen durduruldu.

Macaristan Başbakanı Péter Magyar, enerji sistemi üzerindeki büyük yük nedeniyle halkın “en kritik beş günü” yaşayacağı uyarısında bulundu.

Yayında ayrıca kuraklığın Ren Nehri’ndeki su seviyesini de düşürdüğü belirtildi. Tuna’daki sığlaşmayla birlikte bu durum, mal tedarikinde aksamalara ve üretimde kesintilere yol açtı.

Avrupa iklim servisi Copernicus’un verilerine göre Haziran 2026, Batı Avrupa’da kayıt tutulan en sıcak haziran ayı oldu.

Robert Koch Enstitüsü’nün tahminlerine göre, 2026’nın başından bu yana Almanya’da aşırı sıcaklar 5 bin 120 kişinin ölümüne neden oldu; ölümlerin çoğu Haziran sonuna rastladı. Bu bilgileri Reuters aktardı.

Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi’nin (EFFIS) 30 Temmuz itibarıyla derlediği verilere göre, yıl başından bu yana Avrupa Birliği ülkelerinde 434 bin 976 hektar alan yandı.

Bu rakam, geçen yılın aynı dönemindeki 346 bin 836 hektarlık yanmış alan miktarının üzerinde.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Sadiq Khan, Palantir’i “ihale kurallarına uymamak” ile suçladı

Yayınlanma

Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan adına çalışan avukatlar, başkent polisinin, Palantir ile işbirliğinde ihale kurallarını ihlal ettiğini iddia etti.

Teknoloji şirketi, Khan’ın belediye başkan yardımcısının, yapay zeka ve veri analizi hizmeti sağlanması amacıyla Metropolitan Polisi ile yapılan 50 milyon sterlinlik sözleşmeyi onaylamayı reddetmesinin ardından, haziran ayında Yüksek Mahkeme’de Belediye Başkanı’nın Polislik ve Suçla Mücadele Ofisi aleyhine dava açtı.

Palantir, belediye başkanının sözcüsüne atfedilen ve şirketin belirtilmeyen “değerleri ve etik ilkeleri”ne atıfta bulunan açıklamaları gerekçe göstererek, Khan’ın ofisinin sözleşmeyi hukuka aykırı ve “mantıksız” bir şekilde engellediğini iddia ediyor.

Palantir’in Birleşik Krallık CEO’su Louis Mosley, Khan’ın kararının siyaseti Londralıların güvenliğinin üstünde tuttuğunu savunurken, Metropolitan Polis Komiseri Mark Rowley ise polis teşkilatının Palantir teknolojisine erişememesinin, teşkilatın bütçesindeki kesintilerin etkisini daha da kötüleştireceğini belirtti.

Geçen perşembe günü sunulan ve POLITICO tarafından incelenen duruşma öncesi savunma beyanında, belediyenin polis departmanı MOPAC’ın avukatları Palantir’in iddiasının “haksız olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini” belirterek, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “hukuka aykırı bir ihale süreci yürüttüğünü” savundu.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü ile Palantir’in 2025 yılında teknolojinin bir pilot uygulamasını tasarladıkları ve böylece tutarın, MOPAC onayı gerektirecek 500.000 sterlinlik eşiğin altında kalmasının sağlandığı belirtildi.

Khan’ın emniyet ve suçla mücadele alanından sorumlu belediye başkan yardımcısının liderliğindeki MOPAC, Londra Emniyet Müdürlüğü’nü denetliyor.

Açıklamaya göre, söz konusu pilot projenin Nisan 2026’da sona ermesinden önce, Londra Emniyet Müdürlüğü ve Palantir, pilot projenin süresini uzatmak üzere Palantir’e çok daha büyük bir sözleşmeyi doğrudan vermek üzere görüşmelere başladı.

Açıklamada, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün “her aşamada” daha büyük sözleşmeyi Palantir’e verme niyetinde olduğu belirtilirken, bu yaklaşımın şirket tarafından “desteklendiği/teşvik edildiği/yardımcı olunduğu” da eklendi.

Khan’ın avukatları, bunun kasıtlı bir “Palantir stratejisi”ni yansıttığını savunuyor. Bu stratejiye göre şirket, genellikle pilot proje olarak adlandırılan düşük maliyetli kamu sözleşmelerine, “etkili ve şeffaf rekabet ve/veya ihale kanunu gerekliliklerinden kaçınmak niyetiyle, amacı ve/veya etkisiyle” giriyor ve ardından kamu kurumunu “etkili ve şeffaf bir rekabet yürütmeden ve/veya ihale kanununa uymadan” daha fazla sözleşme vermeye “etkilemeye” çalışıyor.

Açıklamada ayrıca, Londra Emniyet Müdürlüğü’nün ihale stratejisi için MOPAC’tan onay almayı kasıtlı olarak kaçındığı ve Palantir dışındaki firmaların da yarışta olduğu izlenimini vermek amacıyla MOPAC’a defalarca “yanıltıcı ve/veya tutarsız” bilgiler sağladığı belirtiliyor.

Açıklamada, bu faktörlerin yetkililerin Khan’ın yardımcısına sözleşmenin paranın karşılığını verdiğini bildirememelerine neden olduğu ifade ediliyor.

Bir Palantir sözcüsü, savunma açıklamasını “yanlış” olarak nitelendirdi ve açıklamanın hem pilot uygulamanın sonuçlarını hem de hükümetin dış kaynak kullanımı kılavuzunu göz ardı ettiğini söyledi.

Met, devam eden dava hakkında yorum yapmayı reddetti. Dava dilekçesinde taraf olarak adı geçmemekle birlikte, davaya bir cevap sunduğunu doğruladı.

Davanın 2027 yılının Ocak ayında mahkemeye taşınması bekleniyor.

MOPAC, Met Polisi ile işbirliği yaparak, Palantir’in de teklif verebileceği, talep gören yapay zeka ve veri yetenekleri için rekabetçi bir ihale tasarlayacağını açıkladı.

Bu arada Met Polisi, teşkilat içindeki suistimalleri tespit etmek için Palantir’in yazılımını kullanan önceki pilot uygulamayı uzattı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

NATO, Avrupa’daki nükleer silah yığınağını artıyor

Yayınlanma

NATO, Avrupa’da nükleer silahlanmayı daha da artırmaya hazırlanıyor ve Rusya sınırına yakın bölgelerde nükleer silah konuşlandırılmasını değerlendiriyor.

Geçen hafta, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Avrupa kıtasına ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasını ihtimal dışı bırakmadı.

German Foreign Policy’nin aktardığı uzmanlara göre, yeni ABD nükleer bombaları Birleşik Krallık’ta halihazırda konuşlandırılmış durumda.

Finlandiya ve Litvanya da dahil olmak üzere Rusya sınırında veya sınırına yakın ülkeler, olası ek konuşlandırma yerleri olarak gündeme getiriliyor.

Bunu mümkün kılmak için Litvanya anayasasında değişiklik yapıyor. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ise kısa süre önce bu adımı onayladığını belirtti.

Rutte, “nükleer silaha sahip Rusya” göz önüne alındığında planın oldukça “hassas” olduğunu kamuoyuna açıkça kabul etti.

ABD, Büchel’de depolanan bombaları, “taktik” amaçlarla kullanılabilen yeni B61-12 modeliyle değiştirerek nükleer savaş eşiğini düşürdü.

Büchel’in nükleer kapasitesini modernize etmek için gerekli yenileme çalışmaları milyarlarca dolara mal oluyor.

Aynı zamanda Fransa da Almanya ile koordineli olarak ulusal nükleer kapasitesini geliştiriyor.

Rutte’den nükleer caydırıcılık vurgusu

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 21–22 Nisan tarihlerinde İstanbul’da üye ülkelerden yaklaşık 150 uzmanı bir araya getiren bu yılki NATO Nükleer Politika Sempozyumu’nda, NATO’nun sadece konvansiyonel değil, nükleer yeteneklerini de geliştirmeye devam edeceğini zaten ima etmişti.

Rutte o sırada, “büyük istikrarsızlık dönemlerinde nükleer caydırıcılığın öneminin arttığını” söylemiş, bu nedenle caydırıcılığın “inandırıcı, güvenli ve etkili” kalmasının sağlanması gerektiğine işaret etmişti.

Bu bağlamda, “NATO’nun nükleer duruşunun kötüleşen güvenlik ortamına nasıl daha fazla uyum sağlaması gerektiği de dahil olmak üzere” “önemli kararlar” alınması gerekeceğini belirtmişti.

Rutte, o dönemde NATO’nun modernizasyonu kapsamında nükleer konulara ilişkin çalışmaların halihazırda devam ettiğini kaydetmiş; “nükleer silaha sahip Rusya” ile çatışmanın “tırmanma” riski göz önünde bulundurulduğunda bunun özellikle “hassas” bir konu olduğunu ifade etmişti.

İki ay sonra, 18 Haziran’da Brüksel’de düzenlenen olağan yıllık toplantının ardından NATO Nükleer Planlama Grubu, şu anda “NATO’nun nükleer yeteneklerini modernize etme” ve “nükleer planlama yeteneklerini güçlendirme” sürecinde olduğunu yeniden teyit etti.

Grup, gerekli “yeteneklere” bu doğrultuda “yatırım” yapacağını da ekledi.

Nükleer yeteneklerin modernizasyonu: Savaş riski arttı

Halihazırda devam etmekte olan modernizasyon, bir yandan “nükleer paylaşım” kapsamında beş Avrupa ülkesinde depolanan eski ABD nükleer bombalarının yenileriyle değiştirilmesini içeriyor.

Üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarının da gösterdiği ve uzmanların da doğruladığı üzere, bu süreç artık tamamlandı.

Spesifik olarak, eski B61 bombaları yeni B61-12 modelleriyle değiştirilmiş durumda.

B61-12’ler, önceki modellere kıyasla önemli ölçüde daha isabetli; ayrıca ölçeklendirilebilir, yani farklı patlayıcı güç seviyelerinde konuşlandırılabilir.

Uzmanların da doğruladığı üzere, bu durum prensipte bu bombaların “taktik” amaçlarla da kullanılabileceği anlamına gelir.

Yani örneğin, düşman komuta merkezlerini ve diğer askeri altyapıyı imha etmek için olduğu kadar, düşman kuvvetlerinin yoğunlaştığı bölgeleri de yok etmek için kullanılabilirler.

Prensipte savaş alanında kullanılması bile düşünülebilir. Bu durum, bombaların kullanım eşiğini düşürüyor ve nükleer savaş riskini artırıyor.

Söz konusu ABD bombaları, Eifel bölgesindeki Büchel’deki hava üslerinde, Belçika’daki Kleine Brogel’de, Hollanda’daki Volkel’de, İtalya’daki Aviano ve Ghedi’de ve Türkiye’deki İncirlik’te konuşlandırılmış durumda.

Uzmanlara göre, şu anda herhangi bir anda kullanıma hazır toplamda yaklaşık 100 nükleer bomba bulunuyor. Büchel için şu ana kadar belirtilen rakam 20

Nükleer bomba modernizasyonunda F-35 faktörü

Yeni B61-12 bombalarına geçiş, başka modernizasyon önlemleriyle birlikte gerçekleşiyor. Bunlar arasında özellikle yeni ABD yapımı F-35 avcı uçaklarına geçiş yer alıyor.

Nükleer paylaşım programına dahil olan tüm silahlı kuvvetler halihazırda F-35 uçaklarına sahip ya da bunları edinme sürecinde.

Buna, 10 milyar avro karşılığında 35 adet F-35 uçağı satın alan Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) de dahil.

F-35’leri işletmek için Büchel Hava Üssü’nün kapsamlı bir yenileme sürecinden geçmesi gerekiyor.

Diğer hususların yanı sıra, görev kontrolü için tamamen yeni bir altyapıya ihtiyaç duyuluyor. Yenileme çalışmalarının en geç 2027 yılına kadar tamamlanması planlanıyor.

Yoğun zaman baskısı ve ABD’nin belirli güvenlik şartları (örneğin, Çin’de üretilen çeliğin bile kullanılamaması gibi) şu anda maliyetleri hızla artırıyor.

İlk planlarda maliyetin 700 milyon avronun biraz üzerinde olacağı öngörülürken, kısa sürede bu rakam 1,1 milyar avroya çıktı.

Geçen temmuz ayında Savunma Bakanlığı, nihai maliyetin muhtemelen iki milyar avroya kadar çıkabileceğini kabul etti.

Haziran ayında, inşaat çalışmaları nedeniyle geçici olarak Nörvenich’e taşınan Tornado jetleri Büchel’e geri dönebildi.

Haberlere göre, yenileme çalışmalarının 2030 yılına kadar tamamen tamamlanması beklenmiyor.

Rusya sınırına NATO nükleer silahları gidebilir

Cuma günü bildirildiği üzere, NATO devam eden nükleer silahlanma çabalarının bir parçası olarak yeni konuşlandırma üsleri kurmayı da değerlendiriyor.

Birleşik Krallık’ta bu planın halihazırda uygulamaya konulduğu bildiriliyor. Daha geçen yaz, silah karşıtı aktivistler, B61-12 bombalarının Cambridge’in kuzeydoğusundaki Lakenheath Hava Üssü’ne nakledildiğine dair net kanıtlara sahip olduklarını belirtmişlerdi.

Bu, 2008’den bu yana ilk kez Birleşik Krallık’ta ABD nükleer silahlarının depolandığı anlamına geliyor.

Uzmanlar artık genel olarak ABD nükleer bombalarının Lakenheath’e ulaştığını varsayıyor.

2021 yılında bu hava üssü, Avrupa’da ABD’ye ait F-35 savaş uçaklarını barındıran ilk üs olmuştu. Yeni B61-12’lerle birlikte Birleşik Krallık, Avrupa’da ABD nükleer bombalarını depolayan altıncı ülke konumuna geldi.

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin dpa’ya verdiği röportajda bu olasılığı açıkça dışlamaması nedeniyle, diğer ülkeler de bu örneği takip edebilir.

Bahsedilen olası yerler arasında Finlandiya, Litvanya ve Polonya bulunuyor; bu ülkelerin tümü Rusya sınırında ya da sınırına yakın konumda yer alıyor.

Litvanya kısa süre önce anayasasından nükleer silah konuşlandırma yasağını kaldıracağını duyurdu.

Cumhurbaşkanı Gitanas Nausėda, temmuz ayı başında Berlin’de yaptığı açıklamada, amacın “nükleer caydırıcılık için tüm seçenekleri kullanmak” olduğunu belirtti.

Şansölye Friedrich Merz de bu adımı onayladığını belirtti.

Avrupa’ya ilave 100 ila 150 B61-12 nükleer bombası konuşlandırılacak

Uzmanlar, Avrupa’da toplam 100 ila 150 adet ek B61-12 nükleer bombasının konuşlandırılabileceğini tahmin ediyor.

Aynı zamanda Fransa da nükleer silah stokunu artırma planlarını açıkladı. Paris, Rusya’yı “karanlıkta bırakmak” amacıyla kesin sayıyı açıklamak istemiyor.

Haberlere göre NATO da planlanan nükleer silahlanma konusunda ayrıntı vermemeyi düşünüyor. Bunun nedeni de yine Moskova’da belirsizlik yaratmak olarak gösteriliyor.

Bu durum stratejik bir avantaj olarak lanse ediliyor olsa da, aslında Avrupa’daki belirsizliği daha da artırıyor. Çünkü Rusya’nın Batı Avrupa’ya daha yakın yerlere nükleer silah konuşlandırarak aynı şekilde karşılık vermesi ve dolayısıyla Batı’yı da karanlıkta bırakması son derece muhtemel.

Bu durum, ABD’nin tüm ilgili anlaşmaların süresinin dolmasına izin vererek nükleer silah kontrolünü sistematik olarak baltalamasının ardından yaşanıyor.

Son olarak, bu yıl 5 Şubat’ta resmi olarak yürürlükten kalkan Yeni START Anlaşması da buna dahil.

Nükleer Silahların Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcisi Alistair Burnett, “Artık yürürlükte olan tek bir nükleer silah kontrol anlaşması bile yok,” diyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English