Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması hukuka uygun mu?

Yayınlanma

Norveç Deniz Hukuku Merkezi’nden Prof. Alexander Lott, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının uluslararası hukuk açısından geçerliliğini denizde silahlı çatışma hukuku çerçevesinde inceliyor. Lott’a göre Hürmüz Boğazı’nda fiili bir deniz ablukası bulunmuyor; zira ABD ve İsrail’e ait savaş gemileri ile bazı ticaret gemileri boğazdan geçmeye devam edebiliyor. Tarafsız devletlerin gemileri ve uçakları açısından geçiş rejimi büyük ölçüde UNCLOS kapsamındaki transit geçiş hakkına ya da askıya alınamaz zararsız geçiş hakkına dayanıyor. İran ise boğazda transit geçiş rejiminin değil zararsız geçiş rejiminin geçerli olduğunu ileri sürüyor. Bu hukuki görüş ayrılığı, Hürmüz Boğazı’nda geçerli olan kurallar konusunda gri bir alan ortaya çıkarıyor.


Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının hukuki niteliği

Alexander Lott
EJIL: Talk!
10 Mart 2026

Bu makale, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının hukuki niteliğini denizde silahlı çatışma hukuku perspektifinden değerlendiriyor. Tarafsız devletlerin hakları bağlamında, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’a karşı hukuka aykırı biçimde başlattığı ve halen devam eden uluslararası silahlı çatışma sırasında Hürmüz Boğazı’ndan ve üzerindeki hava sahasından geçiş rejiminin nasıl uygulanmaya devam ettiğini ele alıyor.

Savaşan taraflar olan Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf değil. Bu hukuki çerçevede, barış zamanında bu devletlerin savaş gemileri ve askeri uçaklarının geçişi ile uçuşları bakımından transit geçiş hakkının geçerli olduğunu kesin biçimde tespit etmek zor. Hürmüz Boğazı’nda ticaret gemilerine yönelik son saldırılar ise çoğunlukla hedef seçme hukuku ve deniz ablukası hukuku çerçevesinde tartışılıyor.

Boğazın özellikleri ve petrol tankerlerine yönelik saldırılar

UNCLOS’un III. bölümünün sistematik yorumuna göre uluslararası boğaz; iki geniş deniz alanını birbirine bağlayan, uluslararası seyrüsefer için kullanılan doğal bir deniz geçidi. Ayrıca kıyıdan kıyıya ya da esas hatlardan esas hatlara ölçüldüğünde genişliği 24 deniz milini aşmamalı ve uluslararası seyrüsefer bir anlaşma kapsamında güvence altına alınmalı. Hürmüz Boğazı bu tanıma uyuyor. Bunun nedeni, boğazın tam ortasında İran ile Umman’ın karasularının kısa bir kesitte üst üste gelmesi. En dar noktada boğazın genişliği 20 deniz mili.

Hürmüz Boğazı’ndaki trafik ayırma düzeni (TSS) 1973’te kabul edildi ve 1979’da Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) tarafından revize edildi. Bu nedenle dünya üzerindeki en eski TSS uygulamalarından biri. Bu düzenleme, küresel petrol talebinin yaklaşık beşte birinin taşındığı ve yoğun gemi trafiğine sahne olan bu deniz alanında güvenli seyrüsefer için büyük önem taşıyor. Deniz yolları ve TSS ticaret gemileri için zorunlu. Ancak ABD Deniz Harekât Hukuku Komutanlık El Kitabı‘na göre (s. 2-9) egemen bağışıklığı bulunan gemiler için zorunlu değil. Buna rağmen uygulamada savaş gemilerinin de bu düzeni takip etmesi tavsiye ediliyor.

İran daha önce Hürmüz Boğazı’nda yabancı tankerleri gözaltına almak için TSS kurallarını kullanmıştı. Birleşik Krallık’ın 2019’da Cebelitarık Boğazı’nda İran’a ait Grace 1 tankerine el koymasının ardından İran güçleri, TSS kurallarının ihlal edildiği iddiasıyla Birleşik Krallık bayraklı ve İsveç’e ait Stena Impero tankerini Hürmüz Boğazı’nda durdurmuştu. Yine 2019’da İran’ın Panama bayraklı ve Japonya’ya ait bir petrol tankerine, ayrıca Marshall Adaları bayraklı ve Norveç’e ait başka bir petrol tankerine zarar veren mayın saldırılarının arkasında olduğu şüphesi gündeme gelmişti. 2024’te ise İran, Portekiz bayraklı ve İsrail’e ait MSC Aries adlı konteyner gemisini boğazda durdurdu.

ABD ve İsrail’in saldırısından sonraki bir haftadan kısa sürede Hürmüz Boğazı ve çevresinde dokuz ticaret gemisinin saldırıya uğradığı bildirildi. Bu bağlamda Başkan Donald Trump, “Gerekirse ABD Donanması Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerleri mümkün olan en kısa sürede eskort etmeye başlayacak” ifadelerini kullandı. ABD ya da İsrail savaş gemileri gerçekten ticaret gemilerine bölgede eskortluk yapmaya başlarsa San Remo El Kitabı‘nın 60(d) kuralı uyarınca bu gemiler düşman ticaret gemisi ve askeri hedef sayılabilir. El Kitabı’nın 61. kuralı ise bu gemilere yönelik herhangi bir saldırının 38 ile 46. kurallar arasında yer alan temel ilkeler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini açıklıyor. Halen güncellenen San Remo El Kitabı, denizde silahlı çatışma hukukuna ilişkin teamül hukukunu yansıtan temel kaynaklardan biri kabul ediliyor.

Benim değerlendirmeme göre ABD ve İsrail savaş gemilerinin Hürmüz Boğazı’nda sürekli devriye gezmesi daha muhtemel. Bu durum İran’ı ticaret gemilerine saldırmaktan caydırabilir. Böyle bir senaryoda savaş gemileri ticaret gemilerine eskortluk yapmaz ve gemiler konvoy halinde ilerlemez. Buna benzer bir durum kısa süre önce Finlandiya Körfezi’nde yaşandı. Rus savaş gemileri bölgede devriyeye başladı ve Finlandiya ile Estonya’nın bayraksız ve demir sürükleyen tankerlerine yönelik denetim faaliyetlerini caydırmayı amaçladı. Ancak Rusya’nın görevi, Ukrayna’nın ticaret gemilerinin düşman savaş gemisiyle konvoy halinde ilerlediği iddiasıyla bu gemileri hedef alabileceği bir durumu doğurmamaya dikkat edecek şekilde planlandı.

Ayrıca tarafsız bayrak taşıyan bir tankerle Hürmüz Boğazı’ndan taşınan petrol, eğer düşman ordusunun askeri araçlarında veya diğer askeri faaliyetlerinde kullanılacaksa bu ticaret gemisini askeri hedefe dönüştürebilir. Ek Protokol I‘in 52(2). maddesi uyarınca (ABD bunun teamül hukuku niteliğini kabul ediyor) İran, İsrail’e veya ABD’ye gönderilen ve askeri harekatlarını desteklemek için kullanılacak petrolü taşıyan tankerleri hedef alabilir. Hukuken bu tür “ithal tankerleri” farklı değerlendirilir ve San Remo El Kitabı’nın 60(b) veya 60(g) kuralları kapsamında askeri hedef sayılabilir. Bu doktrine göre İsrail’e petrol taşıyan bir tanker Hürmüz Boğazı’nda İran tarafından hedef alınabilir.

Basra Körfezi’nde abluka var mı?

İran’ın uluslararası seyrüsefer açısından kritik bir boğazı kapatması kimi yorumlarda fiili abluka olarak tanımlandı. Oysa abluka, düşman devlete ait veya onun kontrolü altındaki belirli kıyı bölgelerine tüm devletlerin gemi ve uçaklarının giriş çıkışını etkili biçimde engelleme anlamına geliyor. İran-Irak savaşı sırasında 1980-1988 arasında her iki taraf da birbirine karşı ilan edilmemiş bir abluka uygulamıştı. Bugün ise İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması etkili değil. En azından ABD ve İsrail savaş gemileri, denizaltıları ve askeri uçakları boğazdan geçmeye ve üzerinde uçmaya devam edebiliyor. Ayrıca bazı Çin şirketlerine ait tankerlerin uyarılara rağmen boğazdan geçmeyi sürdürdüğü aktarılıyor.

Peki İran hukuken Hürmüz Boğazı’nda deniz ablukası uygulayabilir mi? Bunun yanıtı büyük ölçüde Basra Körfezi kıyılarının tamamının (İran hariç) düşman devletin yani ABD’nin parçası ya da kontrolü altında olup olmadığına bağlı. Bir yandan İran’ın saldırıları Basra Körfezi’ndeki her Arap ülkesini hedef aldı. Öte yandan bu durum söz konusu ülkelerde ABD askeri üslerinin bulunmasıyla açıklanabilir. Varsayımsal olarak ABD Basra Körfezi’ndeki Arap ülkelerinin kıyılarını kontrol ediyor olsaydı İran tüm Arap kıyılarına karşı abluka ilan edebilirdi. Ablukanın belirleyici ölçütü etkinlik. San Remo El Kitabı’nın 95. kuralına göre hiçbir gemi ya da uçağın ablukayı ihlal etmesine izin verilmemesi gerekiyor. Oysa devam eden uluslararası silahlı çatışmada İran’a ait savaş gemilerinin büyük kısmı batırıldı. Bu durum İran’ın Hürmüz Boğazı’nda etkili bir abluka kuramadığını gösteriyor.

Devam eden uluslararası silahlı çatışmada tarafsız devletler açısından olumlu olan, Hürmüz Boğazı’nda bir abluka bulunmaması. Bu nedenle tarafsız gemi ve uçakların uluslararası boğazdan geçmeye ve üzerinden uçmaya devam edip edemeyeceği hukuken Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rejimiyle belirleniyor. Uçaklar bakımından sorun şu noktada düğümleniyor: Hürmüz Boğazı transit geçiş rejimine mi yoksa askıya alınamaz zararsız geçiş rejimine mi tabi. İkinci durumda hava araçları için uçuş hakkı tanınmıyor. Bununla birlikte transit geçiş rejiminin uygulanabilirliği konusunda da bazı çekinceler var.

Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş hakkı

Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi’ndeki münhasır ekonomik bölgeleri Umman Denizi’ndeki münhasır ekonomik bölgelerle birleştiriyor. Bu durum UNCLOS’un 37. maddesinde yer alan transit geçiş rejiminin uygulanma şartlarını karşılıyor. Transit geçiş, UNCLOS’un III. bölümünde belirtilen koşullara bağlı olarak seyrüsefer ve uçuş serbestisinin kullanılmasına izin veriyor.

Silahlı çatışma sırasında da deniz alanlarına ilişkin UNCLOS hükümlerinin büyük bölümü yürürlükte kalıyor. Bu hem tarafsız hem de savaşan devletler için geçerli. Devletler uluslararası bir boğazdan tarafsız gemi ve uçakların güvenli geçişini sağlamakla yükümlü. Corfu Channel davasında Uluslararası Adalet Divanı’nın vurguladığı ilke de bu yönde (s. 29).

Bu ilkeye göre bir boğaz devleti ya da başka bir taraf, örneğin mayın döşeyerek uluslararası bir boğazı tarafsız gemilerin seyrüseferine geçici olarak kapatma hakkına sahip değil. Elbette düşman gemi ve uçaklarına karşı geçici kapatma mümkün. Örneğin Mısır 1956 ve 1967 yıllarında Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapatmıştı. Ancak İran Hürmüz Boğazı’na deniz mayınları döşese bile etkili bir abluka bulunmadığı sürece tarafsız gemilerin güvenli koridorlardan hızlı biçimde geçmesini sağlamak zorunda.

San Remo El Kitabı’nın 32. kuralına göre tarafsız gemiler savaşan devletlere ait uluslararası boğazlardan askıya alınamaz zararsız geçiş hakkını kullanabilir. Ayrıca 27. kural şu hükmü içeriyor: “Uluslararası boğazlardan transit geçiş ve takımada deniz yollarından geçiş hakkı, güvenli ve uygun alternatif güzergahlar sağlanmadıkça engellenemez.” Bununla birlikte Heintschel von Heinegg (s. 267, 270) uluslararası bir boğazın üzerindeki hava sahasının uluslararası silahlı çatışma sırasında tarafsız ve savaşan devlet uçaklarına kapatılabileceğini belirtiyor. Aynı yazar (s. 265) ile Caminos ve Cogliati-Bantz (s. 30) ise boğaz devletinin “en ağır koşullar” ortaya çıktığında uluslararası bir boğazdaki seyrüseferi tamamen kapatabileceğini ileri sürüyor. İran’ın şu anda karşı karşıya olduğu durumun bu kapsama girdiği savunulabilir.

Bununla birlikte etkili bir abluka olmadığı sürece transit geçiş hakkının silahlı çatışma döneminde de geçerli olması ilk bakışta Hürmüz Boğazı’ndaki tüm ticari seyrüseferin deniz savaşının gerekçesiyle askıya alınamayacağı anlamına geliyor. Ancak boğaz zararsız geçiş rejimine tabi ise bu kadar serbest bir transit düzeni uygulanmaz.

Hürmüz Boğazı’nda zararsız geçiş hakkı

İran dikkat çekici biçimde Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş değil zararsız geçiş rejiminin geçerli olduğunu ileri sürüyor. Boğazlara özgü askıya alınamaz zararsız geçiş hakkı (UNCLOS madde 45(2)) Hürmüz Boğazı’nda ABD’nin çıkarlarını destekleyen bir düzen değil. UNCLOS’un 20. maddesine göre denizaltılar ve diğer sualtı araçları zararsız geçiş sırasında su yüzeyinde seyretmek ve bayraklarını göstermek zorunda. Ayrıca transit geçiş rejiminde yabancı uçaklar uçuş serbestisinden yararlanırken askıya alınamaz zararsız geçiş rejimi uçaklara böyle bir hak tanımıyor. Zararsız geçiş rejiminde kapsamlı sınırlamalar var (UNCLOS madde 21). Transit geçişten farklı olarak zararsız geçiş rejimi kıyı devletine karasularında zararsız olmayan geçişi önlemek için gerekli tedbirleri alma imkanı veriyor (UNCLOS madde 25(1)).

İran UNCLOS’u onaylamadı ve transit geçiş hakkı bu sözleşmeyle ilk kez ortaya çıkan yeni bir kavram. İran, transit geçiş rejiminin teamül hukukunun parçası olmadığını ve bu haktan yalnızca UNCLOS’a taraf devletlerin yararlanabileceğini belirtiyor. Ayrıca transit geçiş rejimi teamül hukuku haline gelmiş olsa bile İran’ın sürekli itiraz eden devlet statüsü nedeniyle bu rejimle bağlı olmadığı ileri sürülebilir. İran 1958 tarihli Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi ile UNCLOS’u ve 1969 tarihli Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesini imzaladı ancak onaylamadı.

İran’a benzer şekilde Hürmüz Boğazı’nın başlıca kullanıcılarından ABD ile mevcut uluslararası silahlı çatışmanın diğer tarafı olan İsrail de UNCLOS’a taraf değil. Ancak İran’dan farklı olarak ABD ve İsrail transit geçiş hakkının teamül hukuku haline geldiğini düşünüyor. James Kraska‘nın açıkladığı gibi (s. 229) UNCLOS’un hazırlık süreci incelendiğinde İran’ın 12 deniz mili genişliğinde karasuyu talep ederken Hürmüz Boğazı’nda gemi ve uçakların serbest geçişini engelleyemeyeceği yönünde bir argüman ileri sürülebilir.

Literatürde (bkz. Mahmoudi s. 348 ve Heintschel von Heinegg s. 266) 12 deniz mili karasuyu ve askıya alınamaz zararsız geçiş hakkının aksine transit geçiş hakkının teamül hukukunun parçası olup olmadığı konusunda görüş birliği yok. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş rejimi bugün hala kısmen geminin bayrağını taşıdığı devletin UNCLOS’a taraf olup olmamasına bağlı. Çin, Japonya, Güney Kore, AB üyesi ülkeler, Birleşik Krallık, Norveç ve UNCLOS’a taraf diğer ülkeler Hürmüz Boğazı’nda transit geçiş hakkının geçerli olduğunu açıkça ileri sürebilir. Bu durum devam eden uluslararası silahlı çatışma sırasında da geçerli, ancak bu devletler tarafsızlıklarını kaybedip savaşan taraf haline gelirse durum değişebilir.

Benim değerlendirmeme göre boğaz devletleri olan İran (UNCLOS’a imza atan devlet) ve Umman (UNCLOS’a taraf devlet) sözleşmeye taraf ülkelerin Hürmüz Boğazı’ndaki transit geçiş hakkına saygı göstermek zorunda (Lott 2022, s. 166-168). Transit geçiş hakkı teamül hukukunun parçası sayılmazsa UNCLOS’a taraf olmayan ABD ve İsrail dahil diğer devletler de en azından 1949 tarihli Corfu Channel kararının ortaya koyduğu teamül hukukuna dayalı askıya alınamaz zararsız geçiş hakkını ileri sürebilir.

Sonuç

Hürmüz Boğazı’nda fiili bir abluka bulunmuyor. Hürmüz Boğazı ve çevresinde saldırıya uğrayan ticaret gemilerinin en azından bir kısmı transit geçiş hakkına sahip tarafsız ve sivil nesnelerdi. Buna karşılık bazıları faaliyetleri nedeniyle düşman ticaret gemisine ve askeri hedefe dönüşmüş olabilir. Hukuki açıdan tarafsız devletlerin gemileri ve uçakları Hürmüz Boğazı’ndan ve üzerindeki hava sahasından transit geçiş hakkını kullanmaya devam edebilir. ABD ve İsrail’in ticaret gemilerine konvoy halinde eskortluk yaparken dikkatli olması gerekir. Aksi halde normalde sivil nesne sayılması gereken gemiler İran açısından askeri hedef haline gelebilir.

Ne yazık ki boğaz devletleri ile kullanıcı devletler Hürmüz Boğazı’nda uygulanacak geçiş rejimi konusunda anlaşamıyor. Bu durum boğazın yönetimi bakımından paralel bir hukuki düzen ve gri bir alan ortaya çıkarıyor. Bunun nedeni UNCLOS’un uluslararası boğazlardaki seyrüseferi düzenleyen hükümlerinin kısmen uygulanmaması. Bu tablo bir yandan İran’ın transit geçiş rejimine itirazından, diğer yandan ABD ve İsrail dahil birçok kullanıcı devletin UNCLOS’a taraf olmama tercihinden kaynaklanıyor.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English