Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Foreign Affairs: Amerika’nın İran’da İyi Bir Seçeneği Yok

Yayınlanma

Ilan Goldenberg’in Foreign Affairs dergisinde yayımlanan yazısını sizler için çevirdik.

Ilan Goldenberg, J Street’in Kıdemli Başkan Yardımcısı ve Politika Direktörüdür. 2023 ile 2024 yılları arasında ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Orta Doğu Özel Danışmanı olarak görev yapmış; 2009 ile 2012 yılları arasında ise Obama yönetimi döneminde Savunma Bakanı’nın ofisinde İran Ekibi Şefi olarak çalışmıştır.

Trump’ın Bir Çıkış Yolu Bulması Gerekiyor

Foreign Affairs, 23 Mart 2026

ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı ortak savaşın üçüncü haftasında, tanıdık ve tehlikeli bir senaryonun ana hatları ortaya çıkmaya başladı. Mevcut çatışma, şimdilik Afganistan, Irak veya Vietnam’daki Amerikan savaşlarından önemli ölçüde farklı olabilir; henüz çok sayıda ABD kara kuvvetini içine çekmemiştir. Ancak İran savaşı, bu öncüllerle daha derin bir stratejik gerçekliği paylaşmaktadır. Washington, bir kez daha net hedefler, tanımlanmış bir zafer teorisi ve uygulanabilir bir çıkış stratejisi olmadan daha zayıf bir bölgesel güçle savaşmaktadır.

Sonuç, farklı türde bir çıkmazdır, ancak yine de bir çıkmazdır. ABD güçleri, aylarca veya yıllarca süren, küresel ekonomiye artan maliyetler yükleyen, daha geniş Orta Doğu bölgesini istikrarsızlaştıran ve İran, İsrail, Lübnan ve ötesindeki sivil nüfusa giderek artan bir bedel ödetmeye neden olan hava ve deniz operasyonlarında saplanıp kalabilir. Geçmiş çatışmalarda olduğu gibi, savaşın merkezindeki asimetri zayıf tarafın lehine işliyor. ABD’nin kazanması için, geniş kapsamlı ve belirsiz hedefler gerçekleştirmesi gerekiyor: rejim değişikliği ya da bölgeyi istikrarsızlaştıramayacak ve küresel petrol piyasalarını bozamayacak kadar zayıf bir İran. İran için zafer, sadece hayatta kalmak ve Hürmüz Boğazı’ndan geçişi önemli ölçüde kısıtlayan ya da Körfez ülkelerindeki hassas ve hayati petrol altyapısına zarar veren aralıklı saldırılar yoluyla küresel ekonomiye maliyet yükleme yeteneği anlamına gelebilir.

ABD ve İsrail’in şu anki füze ve insansız hava aracı saldırıları kampanyasının, köklü rejimi devirmeye yönelik olmadığı giderek daha açık hale geliyor. Bu saldırılar, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi engelleyemeyeceği veya küresel enerji ticareti için hayati öneme sahip tesisleri tehdit edemeyeceği şekilde İran’ın konvansiyonel kapasitelerini tamamen ortadan kaldırmayacaktır. ABD şu anda, İran’ın tesislerini ve topraklarını ele geçirmek için kara kuvvetlerini kullanma veya ülke çapındaki ayrılıkçı güçleri destekleme yoluyla gerilimi tırmandırma dürtüsü hissediyor olabilir. Ancak bu tür tırmanışların riskleri, olası kazançlarından çok daha ağır basmaktadır. Bu noktada, küresel ekonominin sarsıldığı ve Orta Doğu’nun çalkantı içinde olduğu bir ortamda, Washington’un en iyi seçeneği, pervasızca girdiği bir savaşa daha fazla bağlanmak değil, bir çıkış yolu bulmaktır.

GÖZÜKEN BİR ZAFER YOK

Başından beri, ABD’nin savaş çabaları stratejik tutarsızlıkla şekillenmiştir. Başkan Donald Trump askeri operasyonları başlattığında, bunu Amerikan halkını hazırlamadan ve net, ulaşılabilir hedefler belirlemeden yaptı. Gece yarısı yaptığı ilk açıklamada İran halkını ayaklanmaya ve hükümetini devirmeye çağırdı; böylece başarı kriterini rejim değişikliği olarak belirlemiş oldu. Bu, olağanüstü yüksek ve muhtemelen ulaşılamaz bir standarttı. Ayrıca İran liderliğine zafere giden basit bir yol sundu: dayanmak.

İlk gelişmeler, ABD ve İsrail’in attığı adımların, aksine, sert çizgideki kontrolü daha da sağlamlaştırdığını gösteriyor. Washington ve Tel Aviv İran’ın üst düzey liderlerinin ölümlerinin İslam Cumhuriyeti’nin çöküşüne yol açacağını umuyorsa, yanıldıkları ortaya çıktı. Şüphesiz, Dini Lider Ali Hamaney ve diğer üst düzey yetkililerin öldürülmesi rejim için bazı artan zorluklara yol açtı, ancak güvenlik güçlerinin geri çekilmeye başladığına ya da komutanlarına karşı çıktığına dair pek bir işaret yok. İran’ın savaş çabaları hâlâ tutarlı ve net bir komuta ve kontrol yapısı sergiliyor. Rejim, liderlerine yönelik saldırılara rağmen işlevini sürdüren bir kurumlar ağı geliştirmiştir. Saldırı başlatma yetkisini ademi merkeziyetçi hale getirerek, komutanlar ve liderler tek tek ortadan kaldırılsa bile İran ordusunun savaş çabalarını sürdürmesini sağlamıştır.

Nitekim Hamaney’in öldürülmesi, rejimin ülke üzerindeki hakimiyetini gevşetmeyi kolaylaştırmak yerine zorlaştırmış olabilir. Savaştan önce birçok analist, Hamaney’in nihai ölümünün (hastalıklı ve 86 yaşındaydı) iç yeniden yapılanma için alan açabileceğine inanıyordu. Bu, demokratik bir dönüşümle sonuçlanmayabilirdi, ancak ülkenin ekonomik konumunu iyileştirme ve İslam Cumhuriyeti’nin uzun vadeli hayatta kalma şansını artırma gibi daha geniş bir hedefle İran’ın bölgesel duruşunu ve nükleer emellerini yeniden gözden geçiren daha pragmatik bir liderliğe doğru bir kayma yaratabilirdi.

Bu olasılık artık neredeyse kesin olarak ortadan kalkmıştır. Aşırı baskı koşulları altında bir liderlik geçişini zorlayarak, savaş İran’daki en sert çizgideki unsurları güçlendirmiştir. Hamaney’in oğlu Mojtaba artık yüce liderdir. O, İslam Devrim Muhafızları ile yakın bağları olan bir sertlik yanlısıdır. Ayrıca, ailesinin büyük bir kısmını İsrail saldırılarında kaybetmiştir. Onun yüce lider olarak atanması, değişime veya rejimin yumuşamasına yönelik bir adım değil, rejimin yerleşikleşmesinin garantisidir.

Rejim değişikliği artık yakın vadede daha az olası görünüyor, ancak ABD-İsrail ortak harekatının pek çok destekçisi, önümüzdeki haftalarda İran’ı askeri bir tehdit olarak etkisiz hale getirme konusunda başarılı olunabileceğini hâlâ düşünüyor. Savaşın başından beri ABD ordusu, başkanın aksine, daha sınırlı hedefleri vurguladı. İran’ın füze güçleri, deniz kuvvetleri ve nükleer programı dahil olmak üzere askeri kapasitesini zayıflatmaya ve Tahran’ın bölgesel vekillerini silahlandırma ve eğitme yeteneğini ortadan kaldırmaya odaklandığını ısrarla belirtmiştir. Bu çerçeve, Trump’ın rejim değişikliği girişimi kadar gerçekçi olmasa da, ABD’nin geçmişte Irak ve Afganistan’da karşılaştığı tanıdık bir sorunu akla getirmektedir.

Bu ülkelerde isyanla mücadele kampanyaları yürütmek için ABD, halkın ABD güçlerine ve yerel ortaklarına güvenebileceğini göstermek amacıyla toprak, yönetim ve güvenlik üzerinde neredeyse tam bir kontrol sağlaması gerektiğini fark etti. Buna karşılık, Afganistan’daki Taliban ve Irak’taki Sünni isyancılar, sadece halkın arasına karışıp, halkın güvenini ve güvenliğini sarsacak düzeyde şiddeti sürdürmekle yetindiler. Benzer bir dinamik, farklı bir alanda da olsa, şu anda Orta Doğu’da ortaya çıkmaktadır.

Washington ve ortakları için başarı, enerjinin serbest akışını sağlamak, kritik altyapıyı (özellikle Körfez’deki petrolle ilgili olanı) korumak ve bölgesel istikrarı sürdürmek anlamına geliyor. Tahran için ise, zaman zaman Hürmüz Boğazı’ndaki bir tankeri saldırıya uğratıp dar geçitten geçen nakliyeyi durdurmak, Körfez’deki enerji tesislerine saldırmak ya da Körfez devletlerinin savunmasını aşan ara sıra füze veya insansız hava aracı saldırıları düzenlemek yeterli olabilir. İran saldırılarının yüzde 90’ı engellense bile, geri kalan yüzde 10’u çok büyük ekonomik ve psikolojik etkilere yol açabilir. Bir tankere, petrol tesisine veya ticari bir merkeze yönelik tek bir başarılı saldırı, küresel piyasaları sarsar ve risk algısını değiştirir.

Bu, İran’ın kesin bir zafer kazanması gereken bir savaş değildir. İran’ın yapması gereken tek şey, rejim değişikliğinden çok uzak olan, bölgesel güvenliği artırmak gibi daha sınırlı bir ABD hedefinin başarısız olduğunu göstermektir. Şu ana kadar İran, üç hafta boyunca tutarlı füze ve insansız hava aracı saldırılarını sürdürebildi. Uzun menzilli füzeleri ve fırlatıcıları bitse bile, ABD ve İsrail’in İran’ın insansız hava araçlarını, kısa menzilli füzelerini ve mayınlarını, yakın çevresinde ve Körfez genelinde yıkım yaratamayacak kadar zayıflatabileceğine dair çok az işaret var. Geçen hazirandaki 12 Gün Savaşı’nın ardından yaşananlar ibret vericidir. İran hedeflerini bombaladıktan sonra, İsrail ve ABD, İran’ın yeteneklerinin önemli ölçüde gerilediğini ilan etti. Ancak kısa süre sonra, İran’ın hayal ettiklerinden çok daha hızlı bir şekilde yeniden silahlandığını keşfettiler.

TIRMANMA TUZAKLARI

Bu dinamik karşısında ABD, nükleer programı daha ciddi şekilde geriletmek, İran’ı komşularına yönelik saldırılarını durdurmaya zorlamak ya da rejimi açıkça devirmeye çalışmak amacıyla gerilimi tırmandırma eğiliminde olabilir. Irak ve Vietnam gibi geçmişteki çatışmalarda ABD, kötüleşen bir durumu genellikle savaşa daha fazla kaynak ayırarak, yenilginin eşiğinden zaferi koparmaya çalışarak ele almıştı. Bu durumda, çoğu durumda olduğu gibi, mevcut seçenekler cazip değildir.

Trump, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumuna el koyarak, İran’ın nükleer programına ve hızlı bir şekilde nükleer silah üretme kabiliyetine doğrudan darbe vurarak, kendisine zafer ilan etme yolu açmaya çalışabilir. ABD güçleri, şu anda İsfahan’daki tünellerde depolanan İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını doğrudan ele geçirebilir. Bu, en azından ABD’nin açık bir stratejik başarı elde etmesini sağlayacaktır: İran’ı temel nükleer bileşenlerden mahrum bırakmak ve bu savaşın odak noktası olmasa da uzun süredir ABD politikasının merkezi odağı olan nükleer programa büyük bir darbe indirmek.

Ancak bu, basit bir operasyondan çok uzak olacaktır. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre, uranyum, taşınması zor olan ve malzemenin doğası gereği hassas bir şekilde taşınması gereken kutularda gaz halinde depolanmaktadır. Dahası, geçen haziran ayında yapılan önceki saldırılar girişleri tıkadığı için tünellere erişimin ne kadar mümkün olduğu belirsiz. Bu, 2011’de Usame bin Ladin’i öldüren baskın veya ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun devrilmesi gibi hızlı bir operasyon olmayacaktır. Muhtemelen ABD güçlerinin saatlerce, hatta günlerce sahada kalmasını gerektirecektir.

Operasyon ayrıca İran’ın iç kesimlerinde, muhtemelen ülkedeki en sıkı korunan tesislerden birinde gerçekleşecektir. İran’ın böyle bir operasyonu beklemesi çok muhtemel olduğundan, ABD’nin herhangi bir harekâtı neredeyse kesinlikle sürpriz unsuru içermeyecektir. İran güçleri bölgeye akın edecek ve ABD’yi, yüz binlerce İranlı askerin çevrelediği düşman topraklarının derinliklerinde bir kara çemberi oluşturmaya ve bunu korumaya zorlayacaktır. Böyle bir operasyonun uygulanabilir olduğu, hatta ihtiyatlı olduğu bile belirsizdir.

Rejimin direnişini kırmanın bir başka yolu da İran’ın ekonomik can damarını hedef almak olabilir. ABD, İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’unun geçtiği Basra Körfezi’ndeki Kharg Adası’nı ele geçirebilir. ABD ve İsrail güçleri, adadaki askeri savunma tesislerine yönelik saldırılar düzenlemiş durumda ve Trump ile bazı müttefikleri, Kharg Adası’nı ele geçirme olasılığını kamuoyuna açık bir şekilde dile getiriyorlar. Kara operasyonlarından farklı olarak, Kharg Adası’na yönelik bir saldırı, amfibi veya hava indirme operasyonu yoluyla gerçekleştirilebilir ve ada İran’ın iç kesimlerinde bulunmadığından, Tahran’ın savunması daha zor, ABD güçlerinin ise kontrolü altında tutması daha kolaydır.

Ancak adayı ele geçirmeye çalışmanın dezavantajları da oldukça büyük. İlk olarak, Manhattan’ın üçte biri büyüklüğündeki, iyi tahkim edilmiş bir bölgeyi ele geçirmek için büyük bir kara harekatı gerekecektir. Her ne kadar tamamen mümkün olsa da, bu operasyon ABD güçlerini tehlikeye atacak ve önemli kayıplara yol açabilecektir. İkincisi, Kharg’da yapılacak çatışmalar İran’ın petrol altyapısına ciddi zarar verebilir ve küresel fiyatları daha da yükseltebilir; bu ise ABD’nin kaçınmaya çalıştığı bir sonuçtur.

Daha da önemlisi, adayı ele geçirmenin stratejik olarak neye yarayacağı belirsizdir. Böyle bir hamlenin altında yatan teori, ekonomik baskının İran’ı davranışını değiştirmeye veya ABD’nin şartlarını kabul etmeye zorlayacağıdır. Ancak rejim, yıllardır ABD yaptırımlarına maruz kaldıktan sonra gösterdiği gibi, ciddi ekonomik sıkıntıları göze almaya istekli olduğunu kanıtlamıştır. İran’ın buna karşılık olarak bölgesel enerji altyapısına yönelik saldırılarını tırmandırması çok daha olasıdır.

Son haftalardaki olaylar bu dinamiklerin bir ön izlemesini sunuyor. İsrail’in İran’ın Güney Pars gaz sahasına düzenlediği saldırıların ardından İran, Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz altyapısını hedef alarak misilleme yaptı ve bu ülkenin üretim kapasitesinin yüzde 17’sini üç ila beş yıl süreyle devre dışı bıraktı. Kharg’a yapılacak bir saldırı, İran’ın bu türden daha da agresif bir tepkisini tetikleyebilir.

İran, ABD’nin petrol fiyatlarına karşı duyarlılığının da son derece farkında olduğunu göstermiştir. Küresel piyasaları yatıştırmak için İran petrolüne yönelik yaptırımları hafifletmeyi bile içeren Trump yönetiminin kendi eylemleri, savaşın tetiklediği petrol fiyatlarındaki artıştan Trump’ın ne kadar endişe duyduğunu göstermektedir. İran’ın enerji piyasalarını hedef almaya devam etmek için açık bir nedeni vardır.

Kharg operasyonunun kara kuvvetleri kullanılmadan yürütülecek bir başka versiyonu, Trump’ın 22 Mart’ta yapacağını tehdit ettiği şeye çok benzeyebilir: Tahran’ın davranışında bir değişiklik sağlamayı umarak İran’ın elektrik santrallerini hedef almak. Sivillere gereksiz yere zarar vermenin ve savaş hukukunu ihlal etme riskinin yanı sıra, böyle bir eylem Washington’un umduğu sonucu vermeyecektir; İran, Trump’ın taleplerine boyun eğmek yerine, Körfez ülkelerindeki benzer tesisleri hedef alarak karşılık verecektir.

İran’ın nükleer programını kesin olarak ortadan kaldırmaya ve petrol üretimini felç etmeye çalışmak uygulanabilir stratejiler değilse, ABD’li yetkililer başka bir tırmanma seçeneğini değerlendirebilir: iç muhalefet gruplarını silahlandırıp destekleyerek rejimi içeriden istikrarsızlaştırma çabalarını yoğunlaştırmak. Bu gruplar arasında İran’ın kuzeybatısındaki Kürt güçleri, Pakistan sınırındaki Beluç grupları ve diğer muhalif gruplar yer alabilir. ABD ayrıca rejimin kendi içindeki bölünmeleri de kullanmaya çalışabilir; belki de İslam Devrim Muhafızları’nda işbirliği yapabileceği hoşnutsuz bir general bulabilir.

Ancak bu yaklaşım, rejim değişikliği değil, parçalanma ve iç savaş doğurma riskini taşır. Muhtemel sonuç, temiz bir geçiş değil, Suriye ve Libya’da yaşanan kaosa benzer, uzun süren çok taraflı bir çatışmadır.

Diğer dış aktörler, savaşın parçaladığı İran’a neredeyse kesin olarak müdahale edecektir. İranlı Kürt gruplar güçlenirse Türkiye kenara çekilmeyecektir. Pakistan, Beluç militanlığı konusunda endişelenecektir. Körfez ülkeleri, kendi tercih ettikleri aktörleri destekleyecektir. Sonuç, İran’a silah ve fon akını olabilir ve bu da kaotik ve son derece istikrarsız bir ortam yaratabilir.

İsrail, parçalanmış ve çalkantılı bir İran’ı görmekten memnun olabilir. Ancak ABD için böyle bir sonuç bir kabus olur. İran, Afganistan, Irak ve Pakistan’ı da içeren bir bölgenin merkezinde yer almaktadır. Büyük bir iç çöküş, terörist gruplara alan açabilir, bölgesel ticareti aksatabilir ve sınırların ötesine yayılan istikrarsızlık yaratabilir.

SINIRLI BİR ÇIKIŞIN GEREKLİLİĞİ

Savaşın üçüncü haftasında ABD, zorlu bir seçimle karşı karşıya: belirsiz hedeflerin peşinde tırmanışı sürdürmek ya da rotasını yeniden belirleyip bir çıkış yolu aramak. En akıllıca yol ikincisidir. Trump, ABD ordusunun daha sınırlı askeri hedefleri – İran’ın yeteneklerini zayıflatmak – büyük ölçüde başardığını ilan etmeli ve daha fazla tırmanışı durdurma isteğini belirtmelidir. Bu mesajı, ABD’nin İsrail’i dizginleyeceği ve İran’a yönelik gelecekteki saldırıları ancak Tahran nükleer programını yeniden başlatırsa veya bölgesel ortaklarına saldırırsa destekleyeceği yönündeki güvenceler ve kamuoyuna yaptığı açıklamalarla desteklemelidir.

İran başlangıçta böyle bir teklifi reddedebilir. Ancak zamanla, gerilimin azaltılmasına yönelik bir ABD tutumu, uluslararası baskıyı Tahran’a kaydırabilir. Enerji piyasalarının istikrarına büyük çıkarları olan Çin, Avrupa ve Körfez ülkeleri dahil olmak üzere kilit küresel aktörlerin hepsi, çatışmanın sona ermesi için baskı yapma konusunda teşvikli olacaktır; onlar da gerilimin azaltılması için İran’a daha fazla baskı uygulayacaktır.

Elbette, bunların hiçbiri net bir zafer anlamına gelmeyecektir. ABD, zayıflamış ancak daha agresif bir İran’ı yönetmekle meşgul olarak bölgede kalmaya devam edecektir. İstemediği bir savaşın ekonomik ve güvenliksel sonuçları nedeniyle gerginleşen Körfez ortaklarıyla ilişkiler bir daha asla eskisi gibi olmayabilir. Savaşın ardından İran’ı kontrol altında tutmak için Orta Doğu’ya aktarılan kaynaklar ve savaş sırasında harcanan kaynaklar, ABD ordusunu özellikle Hint-Pasifik bölgesinde daha geniş bir alanda savunma pozisyonuna sokacaktır.

Ancak alternatif seçenek—kararlı bir sonuç elde etmek için çaba sarf etmek—çok daha kötü bir sonuca yol açma riski taşıyor. Amerikan tarihi, güvenle girilip zorlukla çıkılan savaşlara dair sayısız örnek sunuyor. Vietnam, Irak ve Afganistan’da ABD’li liderler, başarıyı kurtarma umuduyla çatışmayı tırmandırdılar, ancak bu hamle stratejik çıkmazlarını daha da derinleştirdi. Başarısızlık korkusu ve batık maliyet yanılgısı, ABD’yi bataklığa daha da sürükledi.

Mevcut çatışma da benzer bir cazibe sunuyor. Ancak bu durum, aynı zamanda bu döngüyü kırmak için bir fırsat da sunuyor. İran savaşı bir tercihti; ne olacağına dair net bir plan olmaksızın yapılan bir tercihti. Bu kararın sonuçları artık ortaya çıkmaya başlıyor. Önümüzdeki görev, ulaşılması zor bir zaferi kurtarmak değil, ABD’nin çıkarlarına, bölgesel istikrara ve Orta Doğu’daki sivillerin hayatlarına verilen zararı sınırlamaktır.

Bunun için rahatsız edici bir gerçeği kabul etmek gerekecek. Bunun gibi savaşlarda en sorumlu yol, zafer peşinde ilerlemek değil, maliyetlerin kazançlardan daha ağır bastığı anı fark etmek ve sınırlı bir çatışma her şeyi yutan bir bataklığa dönüşmeden geri adım atmaktır.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English