Bizi Takip Edin

Dünya Basını

İsrail basını, ABD-İran anlaşmasını nasıl yorumladı?

Yayınlanma

ABD ve İran arasında imzalanması beklenen mutabakat zaptı, İsrail basınında geniş yankı uyandırdı. Maariv ve Haaretz gazeteleri ile güvenlik uzmanları, taslağın İsrail’in ulusal güvenliğini tehlikeye attığını savunuyor.

ABD ile İran arasında imzalanması gündemde olan mutabakat zaptı, İsrail’in önde gelen medya organlarında ve güvenlik çevrelerinde derin bir endişe ve tepkiyle karşılandı.

Maariv ve Haaretz gazetelerinde yayımlanan analizlerde, Washington yönetiminin Tahran’a nükleer program, balistik füzeler Direniş Ekseni güçleri konusunda ciddi tavizler verdiği savunulurken, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun “İran tehdidini tamamen sonlandırma” yönündeki vaatlerinin boşa çıktığı belirtiliyor.

Güvenlik uzmanları, iki aylık geçici müzakere ve ateşkes sürecinin İran’a zaman kazandıracağı ve İsrail’in askeri hareket alanını daraltacağı uyarısında bulunuyor.

“Trump’ın İran anlaşması her İsrailliye ve Amerikalıya ihanet ediyor”

Maariv gazetesinde Danny Zaken imzasıyla yayımlanan analizde, Beyaz Saray’da gazetecilere brifing veren üst düzey bir ABD’li yetkilinin nükleer konuda gerçekleri çarpıttığı ileri sürüldü.

Makalede, “Santrifüjler kalacak, zenginleştirilmiş uranyum uzaklaştırılmayacak ve Trump’ın kendisi ertesi gün onunla çelişti” ifadelerine yer verildi.

Zaken, nükleer tesislerin imha edileceği yönündeki iddiaların aksine İran’ın sivil düzeyde uranyum zenginleştirme onayı aldığını ve mutabakatın İsrail için büyük riskler barındırdığını kaydetti.

Yazıda, üst düzey bir ABD’li diplomatik yetkilinin İsrail tarafına, “Anlaşmaya imza atan taraf olmayacaksınız ancak atacağınız her adımı ABD ile koordine etmek zorunda kalacaksınız” dediği aktarıldı.

Anlaşmanın mali boyutunda da İran’ın kazançlı çıktığı belirtilen makalede, “Petrol ihracatına yönelik yaptırımların kaldırılması, Devrim Muhafızları’na, yaptırımları baypas ederek kazandıklarından çok daha fazla, on milyarlarca dolarlık bir kaynak akıtacaktır” tespiti paylaşıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in yaptırımların kaldırılmasının tehlikeli olduğuna yönelik uyarısının kabul görmediği, eski Başkan Barack Obama’nın ise bir mülakatta Trump’ın elde ettiği sonuçlarla alay ettiği bildirildi. Ayrıca mutabakatın Hizbullah’a can simidi olacağı ve Lübnan ile İsrail arasında bir anlaşma yapılmasını engelleyeceği savunuldu.

Aynı gazetede yazan Zina Rakhamilova ise Pakistan’ın yayımladığı mutabakat zaptı detaylarına atıfta bulunarak, İsrail halkının son üç yıldır sürekli olağanüstü hal altında yaşadığını ve büyük fedakarlıklar yaptığını hatırlattı.

Yazar, 22 Mart’ta Tel Aviv’de bir apartmana İran füzesi isabet ettiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:

“Eğer bu detaylar doğruysa, Trump’ın İran anlaşması her Amerikalıya, her İranlıya, her İsrailliye ve rejimin terör ile baskısının her bir kurbanına ihanettir. Yıllar süren savaş ve fedakarlıktan sonra, değiştireceğimiz söylenen gerçeğin ta kendisine dönüyor olabiliriz.”

Rakhamilova, Aralık 2025’te İran’da başlayan protestolar sırasında, 8-9 Ocak 2026 tarihlerinde internet kesintisi altında 36 bin 500 İranlının katledildiğini, bu rejimin aynı zamanda Hamas ve Hizbullah’ı finanse ettiğini yazdı.

Makalede, 60 günlük müzakere sürecinin Tahran’a sadece zaman kazandıracağı ifade edildi.

“İran bölgesel politikaları dikte etme aşamasına geçiyor”

Haaretz gazetesinde Zvi Bar’el imzasıyla yayımlanan analizde, mevcut belgenin nihai bir anlaşma değil, 60 günlük bir ateşkes döneminde yürütülecek müzakerelerin zeminini oluşturan bir çalışma kağıdı olduğu vurgulandı.

Bar’el, Trump’ın mart ayında Pakistan aracılığıyla Tahran’a ilettiği 15 maddelik ültimatomdan geriye pek bir şey kalmadığını belirtti.

Makalede, “Balistik füze programı, Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun vaatlerinin merkezinde yer alan bir konuydu ancak görünüşe göre hiçbir aşamada hiç tartışılmayacak” denildi.

İran’ın Irak, Lübnan ve Yemen’deki müttefikleriyle bağlarının da müzakere dışı kaldığı aktarıldı. Bar’el, Tahran’ın askeri adımları ve jeopolitik konumunu kullanarak “hayatta kalmanın zafer anlamına geldiği” aşamayı aştığını kaydederek, “Bu geçiş, İran’ın bir ekonomik güç ve bölgesel politikaları dikte eden bir güç haline gelmeyi planladığı bir sonraki aşamaya işaret ediyor” değerlendirmesinde bulundu.

Yazıda ayrıca, İran’ın yeni lideri Mücteba Hamaney’in babasının “kahramanca esneklik” kavramıyla büyümesine rağmen kendi konumunu pekiştirmek için daha sert koşullar öne sürebileceği belirtildi.

“Netanyahu kazanılan her türlü savunma avantajını sıfırlıyor”

Haaretz’de yayımlanan bir diğer analizde Esther Solomon, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun kendi retoriğinin tuzağına düştüğünü yazdı.

Netanyahu’nun 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyon başlattığı gece, “Operasyonun amacı İran’daki Ayetullah rejiminden gelen tehdidi sona erdirmektir” dediğini hatırlatan Solomon, 15 hafta sonra tarafların mutabakata yakın olduğunu belirtti.

Makalede, “Anlaşma taslağı Tahran’ın seyreltilmiş uranyumu kendi topraklarında tutmasına izin veriyor” tespiti paylaşılarak, bu durumun inandırıcılıktan uzak olduğu savunuldu. Solomon, “Netanyahu, son üç yılda kazanılan ulusal savunma avantajlarını nötralize eden bir tablo sunuyor” ifadelerini kullandı.

Trump’ın pazar günkü Beyrut saldırısından sonra Netanyahu’ya çok öfkelendiği ve onun için “hiçbir muhakeme yeteneği yok” dediği iddia edildi.

Yazıda ayrıca, Netanyahu’nun pazar günü Beyrut’un Dahiye mahallesini bombalatmasının, mutabakat zaptının imzalanmasını zorlaştırma ve aşırı sağcı müttefiklerini memnun etme çabası olduğu öne sürüldü.

Netanyahu’nun 19 Mart’ta düzenlediği basın toplantısındaki “Liderlerin görevi, durum rahatsız edici olsa bile insanlara gerçeği söylemektir” sözlerine atıfta bulunulan makalede, başbakanın bu sözün arkasında durmadığı ifade edildi.

“Müzakereler sürdüğü müddetçe İsrail’in elleri bağlı kalacak”

Kudüs Dış İlişkiler ve Güvenlik Merkezi (JCFA) analisti Yoni Ben Menachem, Kanal 14 televizyonuna verdiği demeçte, belgenin kalıcı bir anlaşma değil, iki aylık bir müzakere süreci öngören bir mutabakat zaptı olduğunu vurguladı.

Ben Menachem, “Bu bir anlaşma değil, mutabakat zaptıdır” diyerek, 2015’teki nükleer anlaşma müzakerelerinin bir buçuk yıl sürdüğünü hatırlattı ve kısa sürede kesin bir sonuca ulaşılmasının zor olduğunu belirtti.

İsrail’in metnin resmi taslağına henüz sahip olmadığını ve bilgileri istihbarat kaynakları ile Trump yönetiminden aldığını ifade eden analist, “ABD ile İran arasında müzakereler sürdüğü müddetçe ellerimiz bağlı” uyarısında bulundu.

Ben Menachem, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşerek Lübnan’ın da mutabakat kapsamında olduğunu ilettiğini aktardı.

Yeni Mossad Başkanı Tümgeneral Roman Gofman’ın en önemli görevinin İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olacağını dile getiren analist, “Başbakan İran’ın nükleer silahı olmayacağını söylediğinde, bu sözleri ciddiye almak gerekir” dedi.

Dünya Basını

İngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, teknoloji milyarderlerinin ve yapay zeka şirketlerinin milyarlarca dolarlık zararlarını bireysel yatırımcılar ile emeklilik fonlarına yıktığını belirtti. Pettifor, yapay zeka balonunun patlamasının kaçınılmaz olarak küresel bir finansal krize ve resesyona yol açacağını vurguladı.

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, kendisine ait Substack bülteninde yayımladığı makalede, teknoloji sektöründeki güncel gelişmeleri ve finansal piyasalardaki risk transferlerini değerlendirdi.

Profesör Daniela Gabor’un yapay zeka balonuyla ilgili olarak sosyal medyada paylaştığı “Buzdağı önümüzde duruyor ama bize başka yöne bakmamız söyleniyor” ifadesine atıfta bulunan Pettifor, teknoloji şirketlerinin yarattığı finansal risklerin sıradan tasarruf sahiplerine yüklendiğini kaydetti.

“Halka arzlar, yatırım riskinin milyonlarca bireysel yatırımcıya korkakça devredilmesidir”

Elon Musk’ın SpaceX şirketinin halka arz (IPO) sürecini eleştiren Pettifor, bu hamlenin şirketin mali kayıplarını gizleme çabası olduğunu ifade etti.

Makalede, “Musk’ın halka arzı, SpaceX’in kayıplarından ve onun Mars’ı kolonileştirme yönündeki gülünç hırsından dikkatleri başka yöne çekmekten ibarettir” görüşüne yer verildi.

SpaceX’in mali verilerini paylaşan iktisatçı, şirketin 2025 yılında 18,7 milyar dolar gelir elde etmesine karşın 4,9 milyar dolar zarar ettiğini, 2026’nın ilk çeyreğinde ise zararın geçen yılın aynı dönemindeki 528 milyon dolardan 4,3 milyar dolara yükseldiğini aktardı.

Şirketin bünyesindeki yapay zeka biriminin de Grok aracını çalıştırmak için gereken yüksek bilgi işlem maliyetleri nedeniyle geçen yıl 6,4 milyar dolar zarar ettiğini ekledi.

Bu mali tablonun halka arz yoluyla sıradan insanlara fatura edildiğini belirten Pettifor, şu ifadeleri kullandı:

“Musk’ın halka arzı, yatırım riskinin milyonlarca bireysel yatırımcıya ve nihayetinde emeklilik fonlarındaki farkında olmayan tasarruf sahiplerine korkakça devredilmesidir. SpaceX halka arzında sunulan hisselerin yaklaşık yüzde 30’unu bireysel yatırımcılara ayırdı; bu oran geleneksel olan yüzde 10’luk oranın çok üzerindedir. Bu durum, daha fazla küçük yatırımcıyı içeri çekmek için daha fazla hisse anlamına geliyordu.”

“Büyük yapay zeka şirketleri de zararlarını bireysel yatırımcılara aktarmayı planlıyor”

Pettifor, benzer bir risk transferinin sonbaharda halka arz planlayan diğer büyük yapay zeka şirketleri için de geçerli olduğunu yazdı.

Sam Altman’ın kâr amaçlı şirketi OpenAI’ın sızdırılan mali verilerine değinen yazar, şirketin 2025 sonu itibarıyla aylık gelirini 2 milyar dolara çıkararak tarihin en hızlı büyüyen girişimlerinden biri olmasına rağmen, devasa harcamalar nedeniyle net zararının 2024’teki 5 milyar dolardan 2025’te 39 milyar dolara fırladığını bildirdi.

Teknoloji sektöründeki bu finansal yapının sürdürülemez olduğunu savunan Pettifor, makalesinde şu uyarılara yer verdi:

“Yapay zeka çöküşünün kaçınılmaz bir sonucu, hem ABD’de hem de Avrupa’da bir finansal kriz ve resesyon olacaktır. Peki 2007-2009 ölçeğindeki başka bir krizi yönetmesi için Başkan Trump’ın kaotik yönetimine kim güvenebilir? Ne olursa olsun ve tıpkı Büyük Finansal Kriz’de olduğu gibi, bu balonun patlamasının, ardından kesinlikle gelecek olan ekonomik çöküşün ve başarısızlığın bedelini hepimiz ödeyeceğiz.”

“Wall Street, SpaceX hisselerini sıradan yatırımcıların portföylerine doldurmak için kuralları değiştirdi”

Pettifor, finansal piyasa düzenleyicilerinin ve pasif varlık yönetim fonlarının, kuralları Musk ve yapay zeka şirketleri lehine değiştirdiğini kaydetti.

NASDAQ ve FTSE Russell endeks kurallarının 1 Mayıs 2026 tarihinde değiştirilerek SpaceX’in sadece 15 işlem gününün ardından Nasdaq-100 endeksine girmesinin sağlandığını belirten yazar, eski kurallara göre endeks takip fonlarının (ETF) yeni halka açılan bir şirkete yatırım yapmak için üç aylık rüştünü ispat süresini beklemek zorunda olduğunu hatırlattı.

Bu kural değişikliğinin emeklilik fonlarından otomatik olarak 22 ila 27 milyar dolarlık bir alım talebi yaratacağını vurgulayan Pettifor, süreci şu sözlerle eleştirdi:

“Başka bir deyişle Wall Street, SpaceX hisselerinin daha fazlasını sıradan yatırımcıların ve emeklilik fonlarının portföylerine doldurmak amacıyla yatırım kurallarını değiştirmeye yardımcı oldu.”

S&P Dow Jones endeksinin ise SpaceX’i S&P 500 endeksine hızlı şekilde dahil etmeyi reddettiğini aktaran Pettifor, bu kararın bireysel yatırımcıları korumak amacıyla alındığını, bu nedenle SpaceX, Anthropic ve OpenAI gibi şirketlerin en az bir yıl boyunca S&P 500 endeksine giremeyeceğini yazdı.

“Kriz önümüzde duruyor”

Yapay zeka sektörünün gelir yaratmadan çok yüksek borçlanma ve maliyetlerle çalıştığını belirten Pettifor, sistemin ayakta kalabilmek için yatırımcılara yüzde 17,5 gibi olağan dışı getiri oranları vadettiğini ifade etti.

ABD’deki finansal denetim mekanizmalarının zayıflığına ve kuralsızlaşmaya dikkat çeken iktisatçı, Trump yönetiminin nisan ayında sarf ettiği “Maalesef tüm dünya bir nevi kumarhaneye dönüştü” sözünü hatırlatarak makalesini şu sözlerle tamamladı:

“Hepimizin bildiği gibi, bir kumarhanede her zaman kasa kazanır. Bu yüzden eğer bir SpaceX yatırımcısıysanız, her nerede olursanız olun, finansal can yeleklerinizi hazır bulundurun.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Pape: Masadaki anlaşma İran için muazzam

Yayınlanma

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, ABD ile İran arasında müzakere edilen mutabakat zaptını değerlendirdi. Profesör Pape, mevcut tablonun İran’a büyük bir stratejik üstünlük sağladığını, ABD Başkanı Donald Trump’ın ise hem askeri hem de diplomatik alanda zayıf bir pozisyona düştüğünü belirtti.

Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Robert A. Pape, uluslararası yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği söyleşide, ABD ile İran arasında yürütülen mutabakat zaptı müzakerelerini ve Orta Doğu’daki yeni güç dengelerini analiz etti.

Sızan bilgilere göre hazırlanan mutabakatın tamamen İran’ın lehine olduğunu belirten Profesör Pape, ABD Başkanı Donald Trump’ın askeri müdahale girişimlerinin ardından diplomatik müzakerelerde de kontrolü İran’a kaptırdığını ifade etti.

İsrail’de yapılan son kamuoyu araştırmalarının Trump’a olan desteğin ciddi oranda düştüğünü gösterdiğini hatırlatan Nawfal’ın sorusu üzerine Pape, “Başkan Trump askeri hamleyi zaten kaybetti. Bombalamayı denedi, rejim değişikliği istedi ancak İran daha da güçlendi ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirdi. Şimdi ise Trump müzakereleri kaybetme riskiyle karşı karşıya” dedi.

“Bu İran için muazzam bir anlaşma ve zamanla daha da iyiye gidecek”

Mevcut mutabakatın sadece İran için iyi bir anlaşma olmadığını, zaman geçtikçe Tahran’ın elini daha da güçlendirecek olağanüstü bir diplomatik kazanım olduğunu savunan Profesör Pape, şu ifadeleri kullandı:

“Bu İran için muazzam bir anlaşma ve zamanla daha da iyiye gidecek. Direksiyon koltuğunda İran oturuyor. Deniz taşımacılığı şirketleri, güvenliklerinin ABD veya Körfez ülkeleri tarafından değil, doğrudan İran tarafından garanti edilmesini istiyor. İran Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın açıklamalarından anlaşıldığı üzere, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için peşin olarak 12 milyar dolar talep ediyorlar. 60 günlük sürenin sonunda bir 12 milyar dolar daha ödenmesi öngörülüyor. Bu süreçte İran, petrol satışlarından her hafta yaklaşık 1 milyar dolar kazanmaya devam edecek.”

Bu mali kaynağın hiçbir şarta bağlı olmaksızın İran’a aktarılacağını vurgulayan Pape, elde edilecek yaklaşık 20 ila 30 milyar doların yeni insansız hava araçları ve füzeler üretmek, bu silahları Yemen’deki Husilere ve Lübnan’daki Hizbullah’a göndermek için kullanılabileceğini kaydetti.

“İran 60 gün içinde maksimum nüfuz seviyesine ulaşacak”

Gelecek 30 ila 60 günlük süreçte dünyadaki petrol stoklarının tükenmeye devam edeceğini belirten Profesör Pape, Körfez’den çıkarılan petrolün nihai hedefine ulaşmasının en az 30 ila 60 gün sürdüğünü hatırlattı.

Bu süre zarfında tüketicilerin mevcut stoklarını harcamak zorunda kalacağını ifade eden Pape, durumun yaratacağı etkiyi şöyle açıkladı:

“Önümüzdeki 60 günün sonunda küresel petrol tamponları tamamen tükeneceği için İran’ın pazarlık gücü katlanarak artacak. Bu durum, İran’ın yaklaşık 60 gün içinde maksimum nüfuz seviyesine ulaşmasını sağlayacak bir reçetedir. Petrol arz ve talebi bıçak sırtında ilerlediği için stokların yeniden doldurulması gelecek yılı bulacaktır. İran bu gücü, ABD’yi bölgedeki muharip güçlerini çekmeye zorlamak veya İsrail üzerindeki baskıyı artırmak için kullanacaktır. Bu tam anlamıyla gerçekçi uluslararası ilişkiler teorisinin temel bir kuralıdır; İran müzakereleri güç maksimizasyonu için bir araç olarak kullanıyor.”

“Trump’ın ekibi içinde bölünme açıkça görülüyor”

Mülakatta, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü John Ratcliffe’in, İran’ın nükleer tavizler verme konusundaki samimiyetine dair şüphelerini Trump’a ilettiği yönündeki raporlar da ele alındı.

ABD yönetimindeki görüş ayrılıklarına değinen Profesör Robert Pape, şunları kaydetti:

“Ratcliffe, Marco Rubio ve Pete Hegseth yönetim içinde şüphelerini dile getirirken, JD Vance, Matthew Whitaker ve Jared Kushner anlaşmanın yapılması için bastırdı. Trump’ın ekibi içindeki bölünme artık açıkça görülüyor. İstihbarat raporları, İranlı yetkililerin kendi aralarında, Amerikalı müzakerecilere söyledikleriyle çelişen konuşmalar yaptığını gösteriyor. İran’ın buradaki amacı açık; Trump’ı bu yola sokup ardından Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı üzerinden üzerindeki baskıyı tekrar tekrar artırmak.”

İran’ın uzlaşmacı bir tavır içinde olmadığını, tamamen bölgesel hegemonyaya odaklandığını belirten Pape, “Trump bombalama politikasını kaybetti, şimdi ise müzakere masasında kaybetmek üzere” değerlendirmesinde bulundu.

“Ortaklıklarını gözden geçiren Körfez ülkeleri ABD’den uzaklaşıp İran’a yakınlaşıyor”

Bölgesel ittifakların yön değiştirdiğine dikkat çeken Şikago Üniversitesi Profesörü Pape, Körfez ülkelerinin tutumundaki değişikliği şu sözlerle analiz etti:

“Nisan ayından bu yana İran; Rusya, Çin, Pakistan, Katar, Umman ve son olarak Birleşik Arap Emirlikleri ile diplomatik temaslar yürüttü. Bu süreçte Körfez ülkelerinin ABD’den uzaklaşarak İran’a yakınlaştığını görüyoruz. İran ile askeri bir ittifak kurmuyorlar ancak Amerika’dan koparak İran’ın nüfuz alanına dahil oluyorlar. Bu durum, İsrail’in bölgede bir nüfuz alanı kurmasını amaçlayan İbrahim Anlaşmaları’nın tamamen etkisiz kalmasına yol açtı.”

Pape, eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde İran’a sağlanan 1,7 milyar dolarlık serbest kaynağa kıyasla, Trump döneminde peşin olarak verilmesi gündemde olan 12 milyar doların Trump açısından siyasi bir başarısızlık olduğunu ifade etti.

“İsrail bölgedeki yükselen güç konumunu kaybetti ve gerileyen bir güce dönüştü”

Mutabakat sürecinin en büyük kaybedeninin İsrail olduğunu savunan Robert Pape, İsrail’in Lübnan’da yeni bir cephe açmasının stratejik bir hata olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“İsrail bölgedeki yükselen güç konumunu kaybetti ve gerileyen bir güce dönüştü. Savaşın gidişatı İsrail ve ABD için olumsuz seyrederken Lübnan’da yeni bir cephe açmak büyük bir stratejik hataydı. İsrail şimdi her zamankinden daha fazla gücünün üzerinde bir yayılma yaşıyor. Köşeye sıkışan İsrail’in Tahran’daki liderlere veya müzakereleri yürüten dışişleri bakanına yönelik suikast girişimlerinde bulunması beni şaşırtmaz. Bu, daha önce de uyguladıkları bir yöntemdir.”

“Medyadaki hava neredeyse tek ses halinde bu anlaşmanın korkunç olduğunu söylüyor”

Anlaşmanın ABD iç siyasetindeki yansımalarına değinen Pape, Cumhuriyetçi kanadın ve medyanın Trump’a yönelik eleştirilerinin arttığını belirtti. Mutabakat metninin kamuoyuna açıklanmamasının nedeninin siyasi kaygılar olduğunu dile getiren profesör, analizini şu sözlerle tamamladı:

“Eğer bu anlaşma Trump’a siyasi destek sağlayacak harika bir gelişme olsaydı bunu bir bayrak gibi dalgalandırırdı. Ancak bunu yapmıyor ve eleştirileri göğüslemesi için Başkan Yardımcısı adayı JD Vance’i öne sürüyor. Medyadaki hava neredeyse tek ses halinde bu anlaşmanın korkunç olduğunu söylüyor. Pazar günü yaşanan ilk rahatlama dalgası, yerini Trump’ın zayıf göründüğü eleştirilerine bıraktı. İran ise hem gücünü artırıyor hem de siyasi sorumluluğu her seferinde ABD ve İsrail’e yükleyerek süreci çok başarılı bir şekilde yönetiyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Foreign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi

Yayınlanma

İran, Vietnam’dan daha büyük bir yenilgi! Bir tercih savaşı, Washington için stratejik bir felakete dönüştü.

Foreign Policy, ABD’li siyaset bilimci Doç Dr. Paul Musgrave
16 Haziran 2026

ABD Başkanı Donald Trump, ikinci yemin töreninde, “son başkanlık seçimimizin ülkemizin tarihindeki en büyük ve en sonuç alıcı seçim olarak hatırlanmasını” umduğunu söylemişti. Trump, kendi Körfez savaşını kaybederek bu hedefine ulaşmış oldu. İran’a karşı bir harekât başlatma tercihi başkaları tarafından teşvik edilmiş olsa da bütünüyle kendisine aitti. Bu tercih, Vietnam Savaşı’ndaki ABD yenilgisinden çok daha büyük bir stratejik felakete işaret eden bir tersine dönüşe yol açtı.

İran savaşındaki yenilgi, yüzeyde bakıldığında ABD’nin diğer askeri yenilgilerine hiç benzemiyor. Savaşın hızı ve uzaklığı, bütün bu girişime gerçek dışı bir hava kattı. Beyaz Saray, 1814’te olduğu gibi yakılmadı; ortada var olmayan bir zorunlu askerliğe karşı protestolar da yaşanmadı. Savaşın ilk haftalarında başımın üzerinde füzelerin savaşını görebildiğim ve duyabildiğim Doha’daki konumumdan bakıldığında bile, son birkaç hafta kafa karıştırıcıydı. Market alışverişi yaparken, depomu hâlâ ucuz benzinle doldururken ve uzaktaki ortak yazarlarla Zoom görüşmesi yürütürken, kendime defalarca şu soruyu sordum: “Burası bir savaş bölgesi mi?”

Bu çatışmada kayda değer sayıda ABD kaybının olmaması da ABD yenilgisinin ölçeğini maskeliyor. Elbette savaş ölümcül oldu: Çatışmalarda savaşçılar ve siviller dahil binlerce İranlı hayatını kaybetti. Ancak Amerikalılar çok daha az can kaybı yaşadı: Bugüne kadar 20’den az ABD askeri öldü; bunların birçoğu da tek bir saldırıda hayatını kaybetti.

Buna kıyasla, Vietnamlıların Amerikan Savaşı olarak adlandırdığı savaşın ölçeği nefes kesicidir. Güneydoğu Asya’nın büyük bölümünde, göklerinde ve ormanlarında on yılı aşkın süre boyunca yürütülen çatışmalarda çoğu sivil olmak üzere milyonlarca insan öldü; bunların yaklaşık 60 binden biraz azı Amerikalıydı.

Bu deneyim o kadar acıydı ki bir nesil boyunca Amerikalılar “Vietnam” kelimesini kullandıklarında, gerçekte bu adı taşıyan ülke ya da topluma atıfta bulunmuyorlardı. Yıllarca süren mücadeleye rağmen bu ülke ve toplum hakkında büyük ölçüde bilgisiz kalmışlardı. Amerikan kullanımında Vietnam, esas olarak Amerikan deneyimi için bir metafor ya da sembol olarak anlaşıldı.

Sıradan birçok Amerikalı için bu, kişisel yas anlamına geliyordu. Bazı seçkinler için Vietnam, gücün kibrine dair ibretlik bir hikâyeydi; diğerleri içinse mevcut dönemde doğru stratejik hesap yapmayı engelleyen bir hataydı. Bununla birlikte, Vietnam’ın ulusal dokuda bir leke olduğu yönünde ulusal bir mutabakat vardı: Chicago Council on Global Affairs’in 2014 tarihli bir anketine göre Amerikalıların yüzde 58’i Vietnam’ı “karanlık bir an” olarak tanımlarken, yalnızca yüzde 12’si gurur duyulacak bir şey olarak gördü.

Bugün bu çatışmayla ilgili kavranması en güç nokta, savaşın Washington açısından ne kadar az önem taşıdığı sonradan ortaya çıkmışken, ABD’nin neden bu kadar yoğun biçimde savaştığı olabilir. Savaşı yürüten ABD’li politika yapıcılar, bugün neredeyse hayal edilemeyecek düzeyde kayıplara katlanmış olsa da ABD’nin savaştaki başarısızlığı, nihayetinde daha geniş Amerikan stratejik hedefleri açısından çok az önem taşıdı. Daha 1964’te, ABD hükümeti içindeki tartışmalarda, bir ülkenin komünist olmasının komşularının da onu izlemesine yol açacağı fikri olan ve daha sonra ABD’nin Vietnam Savaşı’yla özdeşleşecek “domino teorisi” sorgulanıyordu.

Savaşın nihayetinde Amerikalılar açısından önemsiz hale gelmiş olması, onun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Güneydoğu Asya’nın istikrarsızlaştırılması önemliydi: Kamboçya’daki toplu mezarlar, sonuçları Vietnam sınırlarının ötesine ve barışın resmen imzalanmasından sonraki döneme yayılan bir çatışmanın bedeline sessizce tanıklık ediyor. Savaşın sonucu Vietnam için önemliydi; sonraki yıllarda kaçan mültecilerin çaresizliği de öyle.

Ancak bu gözlemler, ABD’nin kendisi açısından, maliyetli bir yenilginin sonuçlarının uzun vadede görece sınırlı ve içe dönük olduğu gerçeğini değiştirmiyor. ABD, daha geniş Soğuk Savaş’tan zaferle çıktı. Vietnam’ın kendisi bugün ABD’ye şaşırtıcı ölçüde dostane yaklaşan bir güç.

Bu durumu Trump’ın savaşının (İran) sonrasıyla karşılaştırın. ABD, bu tercih savaşına başladığı zamana kıyasla tartışmasız biçimde daha zayıf bir konumda ve ABD’nin temel stratejik hedefleri zarar görmüş durumda.

Bu çatışma sırasındaki askeri performansın nasıl göründüğünü, ABD öncülüğündeki koalisyonun Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalini geri çevirmek için yürüttüğü savaşla karşılaştırın. 1990-91 çatışmasında Irak ordusunun görünürde ne kadar kolay biçimde parçalanması dünyayı şaşkına çevirmişti.

Buna karşılık, İran çatışmasında ABD silahlarının teknik açıdan üstün performansı, ABD cephaneliklerinin sığlığı tarafından gölgede bırakıldı. Bu da ABD’nin, İslam Cumhuriyeti’nden daha güçlü herhangi bir düşmanla yaşanacak çatışmaya hazırlıklı olup olmadığı konusunda soru işaretleri doğurdu. Bu çatışmadan yüksek teknolojili muharebeye dair geriye kalacak kalıcı görüntü, görünüşe göre bir veri tabanı hatası sonucunda öldürülen İranlı kız öğrencilerin kana bulanmış çantaları olacak. ABD savunma sistemleri İran füzelerine ve tek yönlü saldırı dronlarına karşı iyi performans göstermiş olsa da İran, yine de bu sistemleri büyük etki yaratacak şekilde aşmayı başardı. Bu da söz konusu sistemlerin daha odaklı bir düşmana ya da daha uzun süreli bir çatışmaya karşı nasıl dayanacağı konusunda soru işaretleri doğurdu.

Stratejik açıdan sonuçlar çok daha karanlık. ABD bir tür rejim değişikliği başardı: Ancak Tahran’ı uysal bir müşteriye dönüştürmek yerine, savaş İran’ı daha sertlik yanlısı hale getirdi ve Devrim Muhafızları’nı fiilen ülkenin başına getirdi. İsrail ve ABD silahları, savaşın ilk günlerinde ne kadar acımasızca etkili olursa olsun, nihayetinde kinetik çözümlerin sınırlarını ortaya koydu; bu da İran’ın büyük yararına oldu. İran’ın nükleer programı artık iki tur ortak İsrail-ABD hava saldırısına dayandı. Üçüncü bir saldırının çok daha iyi sonuç vermesi olası görünmüyor.

ABD’nin küresel sistemdeki liderliği üzerindeki etkiler daha derin oldu. Birçoğunun bu maceraya karşı çıktığı bildirilen bölgesel müttefikler, çatışmanın maliyetlerinin en ağır yükünü taşıdı. En çarpıcı biçimde de İran, Hürmüz Boğazı’nı boğma kapasitesinin dünya ölçeğinde ekonomik kaldıraç sağlayabileceğini öğrendi.

Deniz seyrüsefer özgürlüğü, iki yüzyılı aşkın süredir ABD’nin temel stratejik hedeflerinden biri olmuştur; Başkan Thomas Jefferson, 1800’lerin başında Akdeniz güçlerine haraç ödemelerini durdurmak için donanmayı göndermişti. Hürmüz Boğazı’ndan serbest geçişin potansiyel olarak sona ermesi, ticaret yollarının silah haline getirilmesinin habercisi olabilir ve bu durum dünya ticaretine kalıcı ve potansiyel olarak ağır zararlar verebilir.

Bir savaşın nasıl sona erdiği, nasıl başladığı kadar çok şey anlatabilir. Amerikan Savaşı’ndan sonra ABD, Vietnam’a ve komşularına büyük ölçüde sırtını dönebildi ve daha büyük stratejik öneme sahip bölgelere odaklanabildi. Yeşil enerjiye küresel geçiş ile ABD’nin hidrokarbon üretiminin bir birleşimi, Washington’daki en azından bazı çevreler için Körfez bölgesinden benzer bir çıkışı cazip hale getirebilecek olsa da Vietnam sonrası ayrılışı kopyalamak zor olacaktır.

Ne de olsa dünya ekonomisi bugün 1970’lere kıyasla çok daha iç içe geçmiş durumda ve Körfez, ekonomik ağlarda Hindiçin’in onlarca yıl önce oynadığından çok daha büyük bir rol oynuyor. Küresel tedarik zincirleri yalnızca Körfez hidrokarbonlarına değil; bölgenin helyumuna, gübresine ve alüminyumuna da bağımlı olacak şekilde örülmüş durumda. Bağlantılar yalnızca ekonomik de değil. ABD’nin İsrail’le süren bağları, bölgeden tamamen çıkışı olası kılmıyor ve daha fazla, belki de daha yoğun çatışma ihtimalini artırıyor. İran’ın füzelerinin ve potansiyel olarak nükleer programının gelişimi, 2030’lara yönelik beklentileri yalnızca bölge için değil, Avrupa ve Güney Asya için de çok daha vahim hale getiriyor.

ABD, kim tarafından yönetilirse yönetilsin, bu sonuçlarla hem içeride hem dışarıda zayıflamış halde yüzleşecek. Müttefikleri, ABD’nin kabiliyetlerine daha az güven duyacak; kamuoyu, verimli bir angajmanın maliyetlerini bile üstlenmeye daha az istekli olacak; rakipleri ise Washington’ın iradesini sınamaya daha yatkın hale gelecek. Bu sonuçlar, ABD’nin Vietnam’daki savaşında uğradığı başarısızlıktan çok daha kalıcı ve ağır olacak.

Ancak bir şey benzer olacak. Bundan onlarca yıl sonra, bu Amerikan çatışmasını anlamak için geriye bakan öğrenciler, benim ABD’nin Vietnam Savaşı hakkında sorduğum sorunun aynısını soracak: Neden? Akademisyenler çok sayıda iyi araştırılmış yanıt sunacak, ancak bunların hiçbiri nihayetinde tatmin edici olmayacak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English