Bizi Takip Edin

Diplomasi

ABD’nin NATO serzenişlerinin kısa tarihi

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın NATO müttefiklerine yönelik “bütün parayı biz harcıyoruz” çıkışları özellikle ikinci başkanlık döneminde damga vurdu.

2025’te Lahey’de düzenlenen zirvede üye ülkeler, 2035 yılına kadar GSYİH’nin yıllık %5’ini savunmaya ayırma taahhüdünde bulundular. Bu, 2014’teki Galler zirvesinde verilen %2 sözüne göre büyük bir sıçramaya işaret ediyordu.

Bu %5’lik taahhüt, savunma yatırımlarının iki temel kategorisini kapsıyor. İlki, “temel savunma ihtiyaçları”: Müttefikler, üzerinde mutabık kalınan NATO savunma harcamaları tanımına dayalı olarak, GSYİH’nin en az %3,5’ini temel savunma ihtiyaçlarını karşılamak ve NATO Yetenek Hedefleri’ni yerine getirmek için ayırmayı kabul ettiler. 

İkincisi ise “savunma ve güvenlikle ilgili harcamalar”: Bu başlıkta da üye ülkeler, kritik altyapıyı korumak, şebekeleri savunmak, sivil hazırlık ve dayanıklılığı sağlamak, inovasyon ve savunma sanayi tabanını güçlendirmek gibi daha geniş kapsamlı savunma ve güvenlikle ilgili yatırımlara GSYİH’nın %1,5’ine kadar kaynak ayıracaklar.

NATO’nun kendi verilerine göre 2025 yılında, Avrupalı müttefikler ve Kanada savunma harcamalarını 90 milyar doların üzerinde artırdı ki bu, 2024 yılına kıyasla yaklaşık %20’lik bir artışa tekabül ediyor.

Yine NATO’nun resmi aktarımına göre Avrupalılar ve Kanada son on yılda savunma alanındaki toplu yatırımlarını istikrarlı bir şekilde artırdılar: 2014’te toplam GSYİH’lerinin %1,4’ü olan bu oran, 2025’te %2,3’e yükseldi ve bu yıl savunma harcamaları için toplamda 571 milyar dolardan fazla yatırım yaptılar.

NATO istatistiklerine bakılırsa ABD, GSYİH içerisindeki savunma harcamaları oranları bakımından her zaman yüzde 3,5 ila 4’ün üzerinde görünüyor. Elbette mutlak olarak bakıldığında Amerikan ordusunun harcamaları ile baş edebilecek herhangi bir NATO gücü yok.

Öte yandan Trump döneminde iyice görünür hale gelen “yük paylaşımı” sorunu yeni başlamadı. Soğuk Savaş’ın detant dönemlerinde yaşanan tartışmaları bir kenara bırakırsak, 1990’ların sonundan itibaren büyük boyutlara ulaşmaya başlayan Amerikan savunma harcamaları ve kamu borcu, Afganistan ve Irak işgallerinin ardından kontrolden çıkmaya başlamış; Çin’in yükselişi ve ABD’nin Asya’ya askeri olarak da yöneleceğini ilan etmesiyle birlikte Avro-Atlantik hattındaki “güvenlik mimarisi”nin nasıl dönüşeğine dair açık bir tartışma başlamıştı.

Bush’un çağrısı

2008’de Romanya’da düzenlenen NATO zirvesine katılan dönemin ABD Başkanı George W. Bush, başta Irak ve Afganistan olmak üzere İran ve Kuzeydoğu Asya’yı da kapsayan uzun bir tehdit listesi sıraladıktan sonra, Avrupa’nın “füze tehdidinden” korunması için yapılması gerekenleri sıralıyordu.

Bush şöyle diyordu:

“Güçlü bir NATO İttifakı oluşturmak için güçlü bir Avrupa savunma kapasitesi de gereklidir. Bu nedenle bu zirvede, Avrupalı ortaklarımızı hem NATO hem de AB operasyonlarını desteklemek üzere savunma yatırımlarını artırmaya teşvik edeceğim. Amerika, Avrupalıların kendi savunmalarına yatırım yapmaları halinde, birlikte harekete geçtiğimizde daha güçlü ve daha yetkin olacaklarına inanmaktadır.”

Yakın zamanda, Ankara zirvesi için George W. Bush Presidential Center adına yazılan bir makalede, “yük paylaşımı” konusuna bir kez daha değinildi. Eski bir Dışişleri çalışanı olan Elizabeth Kennedy Trudeau imzasıyla yayınlanan yazıda, daha önceki tartışmalara istinaden, “Günümüzde, yük paylaşımı konusundaki bitmek bilmeyen tartışmanın artık teorik bir mesele olmadığı son derece açıktır ve kamuoyundaki algı da budur,” diyor.

Trudeau’ya göre “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik devam eden saldırganlığı”, “Orta Doğu’daki istikrarsızlık”, “Çin’in giderek artan hırsları” ve siber tehditler, dezenformasyon ve savunmasız tedarik zincirleri gibi ortaya çıkan yeni tehdit alanları, jeopolitik manzarayı kökten değiştirmiştir. Dolayısıyla NATO da bu yeni duruma uyum sağlamak zorundadır.

Avrupalı müttefiklerin savunma harcamalarına artırdığına işaret eden yazar, Kıta’nın “kolektif savunma”da daha fazla sorumluluk almaya başladığını memnuniyetle kabul ederek, “Bunun nedeni, Amerika Birleşik Devletleri’nin NATO’dan uzaklaşması değil; daha güçlü bir Avrupa’nın bu güçlü ittifakı daha da güçlendirmesidir,” diyor.

Obama’nın savunma bakanı Gates’ten sert çıkış

Fakat ABD’den Eski Kıta’ya dönük en sert eleştiri Barack Obama’nın liderliği döneminde geldi.

Dönemin Savunma Bakanı Robert Gates, bir üniversitede yaptığı konuşmada Avrupalıların askeri güç kullanımına yönelik istestiksizliklerinin “NATO’nun etkili bir şekilde savaş yürütme yeteneğini kısıtladığını” öne sürmüştü.

O dönem, NATO ittifakının temel görev planının yeniden yazılması gündemdeydi. Konuşmasında Gates, örgütte kapsamlı reformlar yapılması çağrısında bulunuyordu. Gates, NATO’nun İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da patlak verebilecek çatışmaları önlemedeki başarılarının, yeni bir dizi endişeye yol açtığını söylüyordu:

“Halkın ve siyasi sınıfın büyük bir kısmının askeri güce ve bunun getirdiği risklere karşı olduğu Avrupa’nın demilitarizasyonu, 20. yüzyılda bir nimetken, 21. yüzyılda gerçek güvenlik ve kalıcı barışın sağlanmasının önünde bir engel haline geldi.”

Gates, NATO üyelerinin güçlü ordularını sürdürmedikleri ve kuvvetlerini modernize etmek için gerekli bütçe taahhütlerini vermedikleri takdirde Avrupa’nın tehditlere karşı savunmasız kalacağı uyarısında bulunuyordu.

Bakan, “Gerçek ya da algılanan zayıflık, sadece yanlış hesaplamalara ve saldırganlığa yol açmakla kalmaz; daha temel bir düzeyde, bunun sonucunda ortaya çıkan finansman ve yetenek eksiklikleri, ortak tehditlerle yüzleşmek için birlikte hareket etmeyi ve savaşmayı zorlaştırır,” diyordu.

Gates, NATO’yu “yaşam ya da ölümle sonuçlanan gerçek dünyadaki yükümlülükleri olan bir askeri ittifak” olarak tanımlıyor ve ittifakın stratejik misyonunu “yeniden düşünme ve yeniden şekillendirme” yönündeki mevcut çabanın kritik bir dönemde gerçekleştiğini belirtiyordu.

“Şu anda ittifak, çok ciddi, uzun vadeli ve sistemik sorunlarla karşı karşıya. NATO’nun bütçe krizi buna bir örnektir ve NATO’nun tehditleri algılama, ihtiyaçları belirleme, önceliklendirme ve kaynak tahsisi konusundaki daha derin sorunların bir belirtisidir.”

Sonraki yıl Brüksel’de yaptığı bir konuşmada, Libya’da Muammer Kaddafi’yi devirmeye yönelik NATO hava saldırılarına katılmadığı için Almanya’yı da eleştiren Gates, “kendi ayakları üzerinde” durmaya isteksiz Avrupalılara karşı ABD Kongresinde sabrın tükenmeye başladığı uyarısında bulunuyordu:

“Açık gerçek şu ki, ABD Kongresinde ve daha geniş anlamda Amerikan siyasi camiasında, kendi savunmalarında ciddi ve yetkin ortaklar olmak için gerekli kaynakları ayırmaya ya da gerekli değişiklikleri yapmaya görünüşe göre isteksiz olan ülkeler adına giderek daha değerli hale gelen fonları harcamaya yönelik istek ve sabır azalacak.”

O dönem NBC’de yayınlanan bir haberde, “Bu değerlendirme, Avrupalıların, son altmış yıldır güvenliklerinin büyük bir kısmını güvendiği ABD ile olan savunma ilişkilerinin geleceğini sorgulamasına neden olabilir,” yorumu yapıldığını hatırlatalım.

Üstelik tartışma, Avrupa’daki ABD birliklerinin önemli ölçüde azaltılması kapsamında bir Amerikan muharebe tugayının Avrupa’dan çekilmesinin hemen ardından ortaya çıkmıştı.

Gates, konuşmasının ardından düzenlenen soru-cevap oturumunda, kendi kuşağının NATO’ya olan “duygusal ve tarihsel bağlılığının” “zamanla azaldığını” da söylüyordu.

Gates, isim vermeden, “Avrupa savunma bütçelerindeki kesintilerin ardından artan güvenlik yükünü Amerikan vergi mükelleflerinin üstlenmesini görünüşe göre istekli ve hevesli olan ülkeler”i sert bir dille eleştiriyordu.

Hillary Clinton’dan uyarılar

Benzer bir tema, o dönem Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından da dillendiriliyordu. Clinton, “NATO, ortak savunmanın bedelini ödemeye ve yükünü üstlenmeye istekli –ve muktedir– üye ülkelerin oranının giderek azaldığı, iki kademeli bir ittifaka dönüşüyor,” diyordu.

İşin ilginci bu değerlendirme, eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in Norveç’te düzenlenen yıllık ulusal konferansta yaptığı değerlendirmeye çok benziyordu: Rasmussen, bu konferansta “NATO savunma harcamalarının üçte ikisini ABD’nin karşıladığını” belirtmişti.

2010’daki “NATO’nun Geleceği” konuşmasında Clinton, şunları söylüyordu:

“Ayrıca Bakan [Robert] Gates’ten de şunu duyacaksınız: Avrupa ülkelerinin, kişi başına düşen savunma harcamalarında –bizim ulaşmanızı istediğimiz seviyeye, yani bizim seviyemize değil, çoğunuzun şu anki seviyesinden daha yükseğe– henüz taahhütte bulunmamasının tarihsel ve tamamen anlaşılabilir nedenlerine rağmen, bunun dürüstçe tartışılması gereken bir konu olduğuna inanıyoruz. Çünkü bu yeni tehditler karşısında karşılaşacağımız altyapı sorunlarının çoğu –enerji güvenliği veya siber güvenlik gibi– NATO aracılığıyla bir ağ oluşturabilmemiz için üye ülkelerin daha fazla yatırım yapmasını gerektirecek. Bu işi NATO’nun yapmasından ziyade, üye ülkelerin yatırımlarını koordine etmek ve bunlarla birlikte çalışmak söz konusu olacak.”

Avrupa’da ayrışma

Lahey zirvesi ile koyulan %5’lik harcama alt sınırının Avrupa’daki devletlere yansımaları ise farklı oluyor.

Reuters karardan beri iki grubun ortaya çıktığına işaret ediyor: Birincisi, harcamaları artırmak için mali esnekliğe sahip olan Almanya ile çoğunlukla İskandinav ve Doğu Avrupa ülkeleri; ikincisi ise aynı şeyi başarmakta zorlanan birkaç büyük aktör.

Bruegel ekonomi düşünce kuruluşunun araştırmacısı Guntram Wolff, Almanya’nın ardından Avrupa’nın en büyük üç ekonomisi hakkında, “Örneğin Birleşik Krallık bu durumu idare edemiyor. Fransa da edemiyor, İtalya da,” diyor.

Reuters’ın pazartesi günü yapılacak kabine toplantısı öncesinde elde ettiği bir bütçe taslağına göre, Almanya, savunma kalemlerini katı borçlanma sınırlarından muaf tutan bir kural değişikliğinden yararlanarak, bugünden 2030’a kadar harcamalarını iki katına çıkararak 200 milyar avronun (228,38 milyar dolar) üzerine çıkaracak.

Rusya’nın oluşturduğu tehdit algısının en yoğun olduğu ülkeler olan Polonya, Litvanya ve Estonya, yeni hedefleri gerçekleştirme yolunda şimdiden önemli ilerleme kaydetmiş durumda. Özellikle Varşova, geçen yıl GSYİH’sinin %4,3’ünü savunmaya ayırmıştı.

Diğer yandan, bu girişim siyasi ve mali engellerle karşı karşıya. Britanya geçen hafta, kısmen diğer alanlardaki kesintilerle finanse edilecek 15 milyar sterlinlik ek savunma harcaması planını açıkladı. 

Fakat bu tutarın üçte birinin finansmanının hâlâ sağlanmamış olduğu ortaya çıktı ki bu durum, muhtemel yeni başbakan Andy Burnham için erken bir bütçe sorunu yaratıyor.

Öte yandan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, zirvede, Roma’nın Avrupa’nın en büyük borç yüklerinden birine sahip olmasına rağmen, 2026 yılında temel ve temel olmayan savunma harcamalarını GSYİH’nin %2,8’ine çıkaracağını açıklayacak.

Fakat gelecek yıl yapılacak genel seçimler öncesinde artan askeri harcamaların birçok seçmen tarafından hoş karşılanmaması nedeniyle, artışın büyük kısmı polis görevleri gibi iç güvenlik harcamalarından karşılanacak.

Fransa ise nisan ayında açıkladığı ayrıntılı planlarla, genel bütçe açığını Avro bölgesi kurallarına uygun hale getirmeye çalışırken, savunma harcamalarını şu anki yaklaşık %2 seviyesinden on yılın sonuna kadar GSYİH’nin %2,5’ine çıkaracak. Cumhurbaşkanlığı seçimleri de gündemdeyken, Macron yönetiminin bu fazlalığı nasıl yaratacağı merak konusu.

İspanyol hükümetinin ise savunma harcamalarını GSYİH’nin %2,1’inden fazla tutmama konusundaki kararlılığından vazgeçeceği düşünülmüyor. Yeni kaynakların büyük ölçüde sivil uygulamalara yönelik teknolojilere yönlendirilmesi planlanıyor.

Dahası bazı ülkeler NATO karargahına “güven vermiyor” gibi görünüyor: NATO yetkilileri, Çekya, Slovenya ve Arnavutluk’un, GSYİH’nın %2’si olan eski ittifak hedefine ulaştıkları yönündeki iddialarını sorguladı ve bu ülkelerden harcama rakamlarını gözden geçirip yeniden sunmalarını istedi. 

Diplomasi

TürkAkım işletmecisi Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie’ye dava açtı

Yayınlanma

TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V., Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie aleyhine Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesinde dava açtı. Duruşması 1 Aralık’a planlanan dava dosyasında Gazprom üçüncü taraf sıfatıyla yer alırken, uyuşmazlığın arka planında Kırım’daki kamulaştırmalar gerekçesiyle uygulanan 218,5 milyon dolarlık tahkim tedbirleri var.

TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V. (SST), Ukrayna şirketi Naftogaz ile Hollandalı Gasunie Transport Services B.V. aleyhine dava açtı.

Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesi dava kayıtlarına göre, SST’nin başvurusu 5 Kasım’da yapıldı.

Mahkeme, sunulan dava dilekçesini aynı gün kabul ederek inceleme sürecini başlattı.

Davada Rus enerji şirketi Gazprom ise üçüncü taraf olarak yer alıyor.

Davanın ilk duruşması 1 Aralık tarihine planlandı.

Rusya ile Türkiye’yi Karadeniz’in tabanından birbirine bağlayan TürkAkım, iki hattan oluşan bir doğalgaz ihracat boru hattı niteliği taşıyor.

Hatların biri Türkiye’ye gaz sağlarken, diğeri Güneydoğu Avrupa ülkelerine yakıt ulaştırıyor.

Temelleri 2007 yılında atılan ancak Avrupa Birliği tarafından 2014’te durdurulan Güney Akım projesinin yerini alan TürkAkım, Ocak 2020’de işletmeye alındı.

Boru hattı, Ocak 2025 itibarıyla Rus doğalgazının Avrupa’ya ulaştırıldığı tek güzergah konumuna geldi.

Öte yandan, Ukraynalı enerji şirketi DTEK Krymenergo’nun talebi üzerine geçen yılın aralık ayında Amsterdam’daki bir mahkeme, Gazprom’un Hollanda’daki iştirakinin ve SST’nin varlıklarına el koydu.

Aynı hukuki süreç kapsamında mahkeme, Temmuz 2025’te SST’nin ABN Amro Bank N.V. nezdindeki fon ve varlıklarına da ihtiyati tedbir uyguladı.

Bahse konu karar, Kırım’daki varlıkların kamulaştırılması nedeniyle Rusya’nın Krymenergo’ya 207,8 milyon dolar tazminat ile 10,7 milyon dolar masraf ödemesine hükmeden 2023 tarihli daha geniş kapsamlı bir tahkim uyuşmazlığı çerçevesinde alındı.

Rusya, 2024 yılının başında Lahey Bölge Mahkemesinde bu tahkim kararının iptali için yasal süreç başlattı.

Ekim ayında ise Londra Yüksek Mahkemesine başvuran Rusya tarafı, mahkemenin Lahey kararının icrasını askıya almasını sağladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna nüfusunun 2040 yılında 25 milyona düşeceği öngörülüyor

Yayınlanma

The Economist dergisi, seferberlik şartları, can kayıpları ve 5 milyonu aşkın mültecinin yol açtığı nüfus kaybı nedeniyle Ukrayna’nın demografik çöküş tehdidi altında olduğunu yazdı. Doğurganlık hızının 0,8 seviyesine gerilediği ülkede ölümlerin doğumları üçe katladığı, nüfusun 2040 yılına kadar 25 milyona düşebileceği öngörülüyor.

İngiliz The Economist dergisi, seferberlik, çatışma kaynaklı kayıplar ve belirsizliğin Ukrayna’yı demografik çöküş tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını yazdı.

Derginin verilerine göre Ukrayna’da doğurganlık oranı 2020 yılındaki kadın başına 1,2 çocuk seviyesinden 0,8-0,9 aralığına geriledi.

Söz konusu oran, Güney Kore haricindeki tüm büyük ülkelerden daha düşük bir seviyeye işaret ediyor.

Ukrayna’da 2026 yılının ilk yarısında hayatını kaybedenlerin sayısı, yeni doğanların sayısının üç katını aştı.

Haberde, bağımsızlığın kazanıldığı 1991 yılından bu yana ülkede doğum sayısının her yıl ölüm sayısının gerisinde kaldığı kaydedildi.

The Economist, devam eden çatışmaların etkisiyle ülkedeki demografik çöküşün “varoluşsal bir tehdit” oluşturduğunu vurguladı.

Dergi, nüfus kaybının temel nedeni olarak kitlesel mülteci göçünü gösterdi.

5 milyonu aşkın Ukraynalı çoğunluğu Avrupa’da olmak üzere yurt dışında yaşıyor.

Ülkeden ayrılanlar arasında geri dönmek isteyenlerin oranı da giderek azalıyor.

Ekonomik Strateji Merkezi (CES) verilerine göre geri dönmek isteyenlerin oranı 2022 yılındaki yüzde 74 seviyesinden yüzde 43’e düştü.

Mültecilerin çoğunluğunun Ukraynalı çocuklar ile 44 yaş altı kadınlardan oluşması demografik tabloyu daha da ağırlaştırıyor.

Kiev yönetimi demografik düşüşü hafifletmek amacıyla 25 yaş altındaki erkekleri seferberlikten muaf tutma kararı aldı.

Dergi, buna karşın gençlerin birçoğunun ülkeyi terk ettiğini, kalanların ise aile kurmayı planlamadığını aktardı.

Haberde yer verilen tahminlere göre çatışmalar önümüzdeki yıllarda sona erse dahi Ukrayna’yı en iyi senaryoda yalnızca nüfussuzlaşmanın yavaşlaması bekliyor.

Ukrayna merkezli düşünce kuruluşu Frontier Institute uzmanı Olga Duhniç, 1990’lar ve 2000’lerde doğan kuşağın Ukrayna’nın modern tarihindeki en az nüfuslu nesil olduğunu, bu nedenle ülkenin çatışma sonrasında bir doğum patlaması bekleyemeyeceğini belirtti.

Birleşmiş Milletler (BM), önümüzdeki yirmi yıl boyunca Ukrayna nüfusunun her yıl yüzde 0,7 ila 0,9 oranında azalacağını öngörüyor.

Bu projeksiyona göre Ukrayna nüfusu 2040 yılına gelindiğinde yaklaşık 25 milyona gerileyecek.

Çatışmaların uzaması durumunda ise insanların çocuk sahibi olma planlarından vazgeçebileceği ve krizin daha da derinleşeceği tahmin ediliyor.

Kiev yönetimi, 25 yaş altı erkekleri seferberlikten muaf tutmanın yanı sıra doğum oranlarını yükseltmek amacıyla çeşitli destek paketleri devreye sokuyor.

Ülkede kabul edilen yasa kapsamında çocuk sahibi olan ebeveynlere 50 bin grivna (yaklaşık 1,1 bin dolar) tutarında doğrudan ödeme yapılıyor.

Ebeveynlere ayrıca ilk yıl boyunca her ay 7 bin grivna ödeniyor.

Diğer devlet programlarıyla çocuk bakım masraflarına katkı sağlanırken Ukraynalı askerlere yumurta ve sperm hücrelerini ücretsiz dondurma imkânı tanınıyor.

Ukrayna Sosyal Politika Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayında Livıy Bereg yayın organına yaptığı açıklamada hükümetin kontrolündeki topraklarda yaklaşık 22-25 milyon kişinin yaşadığını söylemişti.

Ulyutin mevcut tabloyu “Bu bir felaket” sözleriyle nitelendirmişti.

Demografi ve Yaşam Kalitesi Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Ella Libanova ise aynı dönemde nüfusun 29 milyon olduğunu tahmin etmişti.

Libanova, 2025 yılında 30 milyon olan nüfustaki sert düşüşü yüksek ölüm oranları ve demografik krizle gerekçelendirmişti.

Libanova ekim ayında yaptığı açıklamada Ukrayna nüfusunun 28,5 milyona gerilediğini duyurdu.

Enstitü Müdürü Libanova, “Nüfus şimdiden 28,5 milyon seviyesinde, yarım milyon insan kaybettik. Kaybettik ancak çok şükür bu durum can kayıplarından ziyade yine de göçten kaynaklandı” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avustralya’da “AUKUS’tan ayrılalım” sesleri yükseliyor

Yayınlanma

Eski bir Avustralya İşçi Partisi milletvekili ve savunma bakanı tarafından düzenlenen AUKUS soruşturması, Avustralya hükümetinden bu ortaklıktan vazgeçmesini talep etti.

İncelemede AUKUS, ülkenin şimdiye kadar aldığı “en kötü, en riskli ve en maliyetli savunma kararı” olarak nitelendiriliyor.

Eski bakan ve rock müzisyeni Peter Garrett, Avustralya İşçi Partisi hükümetinin eski “merkez sağ” Başbakan Scott Morrison’dan devraldığı ve hiçbir zaman parlamento denetimine tabi tutulmadığı için kamuoyunun eleştirisine maruz kalan anlaşma üzerine tartışmayı kolaylaştırmak amacıyla Haziran ayında bu incelemenin başlatılmasına yardımcı oldu.

Soruşturma, Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasındaki üçlü ortaklık hakkında kamuoyunda bir tartışma ortamı yaratma fırsatı olarak kendini tanımlıyor.

Fakat proje, mevcut federal hükümetten hiçbir politikacının katılımını sağlayamadı. Garrett, organizatörlerin hükümetin bunun yerine “bize orta parmak göstermeyi tercih ettiğini” düşündüklerini söyledi.

Garrett, 4 Kasım’da Ulusal Basın Kulübü’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“AUKUS’a karşı ilk etapta en büyük itirazım, herhangi bir tartışma yapılmamış olmasıydı. Yani, ben, önemli konuların tartışılmasında hararetli tartışmaların olağan bir parçası olduğu ya da olması gerektiği bir siyasi partinin üyesiyim.”

Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir ankette, Avustralyalıların yaklaşık yarısının nükleer enerjili denizaltılara sahip olmanın iyi bir fikir olduğuna inandığı (%48) ortaya çıkarken, Avustralya hükümetinin AUKUS’un gerekçesini yeterince açıkladığını düşünenlerin oranı sadece %23’tü.

Soruşturma raporu, Avustralya hükümetine, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla çalışan nükleer enerjili denizaltıları satın alma anlaşmasından çekilmesini ve Collins sınıfı denizaltılarının ömrünü uzatma seçeneklerini değerlendirmesini tavsiye etti.

Raporda ayrıca, savunma kapasitelerinin geliştirilmesine odaklanan ikinci ayağın da iptal edilmesi ve Avustralya’nın bu çalışmaları AUKUS dışında yürütmesi çağrısında bulunuldu.

Komisyon üyeleri ayrıca, AUKUS hakkında bir kraliyet komisyonu kurulmasını talep ettiler. Bu, gizli devlet kurumlarından delil ve tanık çağırma yetkisine sahip kapsamlı ve bağımsız bir soruşturma olacak.

Temmuz 1998’den Temmuz 2002’ye kadar savunma bakanı olarak görev yapan Chris Barrie, “AUKUS denizaltı planı savunulamaz” dedi ve şöyle devam etti:

“Hükümetimizin bu konuda öncülük etme zamanı geldi: AUKUS denizaltı planını derhal rafa kaldırmalı ve ulusal güvenlik karar alma süreçlerini yeniden yapılandırmalıdır.”

Raporda, Avustralya’nın “ulusal egemenliğini ve bağımsızlığını vurgulamak amacıyla” ABD ile olan ittifakını “yeniden ayarlaması” öneriliyor:

“Son dönemde ABD’nin karar alma sürecini karakterize eden tutarsızlık ve mevcut uluslararası hukukun hızla terk edilmesi, küresel belirsizliğe ve istikrarsızlığa önemli ölçüde katkıda bulunuyor.”

Raporda, ABD’nin Perth yakınlarındaki ek bir üsse erişimine izin vermenin “egemenliğimizi ve kontrolümüzü daha da tehlikeye attığı ve savaş durumunda Avustralya’nın hedef alınma olasılığını artırdığı” belirtiliyor.

AUKUS’un feshedilmesinin Avustralya’nın ABD ile ilişkileri için felaket olup olmayacağı sorulduğunda Barrie, “ABD’deki AUKUS coşkusunun göründüğü kadar somut olduğuna inanmadığını” söyledi:

“Bence bu, tabiri caizse, ABD’nin omuzlarındaki yükü hafifletecektir çünkü… O üç Virginia sınıfı denizaltının kullanıma sunulmasının hiçbir yolunu göremiyorum.”

ABD şu anda kendi ihtiyaçları için yeterli sayıda denizaltı veya askeri teçhizat üretmekte zorlanıyor.

Bu durum, önde gelen Kongre üyelerinin, Avustralya yeni SSN AUKUS sınıfı denizaltıları inşa edebilecek duruma gelene kadar ABD’nin Virginia sınıfı denizaltılardan vazgeçip vazgeçemeyeceğini sorgulamasına yol açıyor.

Avustralya’da ise tartışmalar, nükleer denizaltıları kabul etmenin Avustralya’yı Tayvan konusunda Çin ile çatışmaya sürükleyip sürüklemeyeceği ve Avustralya’nın bu denizaltıları ABD’den bağımsız olarak ve ön koşul olmaksızın işletebileceği üzerine odaklanıyor.

Bir hükümet sözcüsü, İşçi Partisi’nin AUKUS’u hayata geçireceğini ve anlaşmanın önümüzdeki 30 yıl içinde sanayi, Avustralya Savunma Kuvvetleri ve kamu hizmetlerinde yaklaşık 20.000 iş yaratacağını söyledi.

“AUKUS, ülkemizi, çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumaya yönelik Albanese Hükümeti’nin ulusal güvenlik politikasının temel direğidir. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nin de yeniden teyit ettiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zorlu stratejik koşullarla karşı karşıyayız ve bunu, Avustralya’nın dünya ile iktisadi bağlarının hiç olmadığı kadar güçlü olduğu bir dönemde yaşıyoruz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English