Bizi Takip Edin

Amerika

ABD’li iktisatçı Eichengreen: Dolarsızlaşma tartışması bu kez farklı

Yayınlanma

ABD’li iktisatçı ve eski IMF danışmanı Barry Eichengreen, uzun yıllardır zaman zaman gündeme gelen dolarsızlaşma tartışmalarının bu sefer gerçek olabileceğini düşünüyor.

South China Morning Post’a (SCMP) bir mülakat veren Kaliforniya Üniversitesi profesörü, ABD dolarıyla ilgili uzun süredir devam eden bazı endişeler –örneğin, ABD’deki yüksek kamu borcu seviyesi ve bu borcun artışının sürdürülebilir olup olmadığına dair endişeler– karşısında “nihayet gerçek bir yapısal dönüşümün başladığını” savunuyor.

ABD’nin kronik borç sorunları ve bunların doların istikrarı ve yabancı merkez bankalarının elindeki ABD Hazine tahvillerinin değeri üzerinde olumsuz etkiler yaratıp yaratmayacağına ilişkin görüşlerin yıllardır var olduğunu hatırlatan Eichengreen, bugünkü tartışmanın iki nedenle farklı olduğuna işaret ediyor.

Birincisi, ABD’nin siyasi kurumlarının gücü. İktisatçıya göre doların istikrarı ve dolara duyulan güven, temelde “hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, merkez bankasının bağımsızlığı ve yolsuzluğun kontrol altına alınmasına” dayanıyor.

Ona göre insanlar, bu kurumsal düzenlemelerin daha önce varsayıldığından daha kırılgan olup olmadığını sorgulamaya başladı. Bu durum, yabancı merkez bankaları, hükümetler ve dolar ağırlıklı finansal portföyleri bulunan diğer yatırımcılar arasında güvenlik hissini sarsmaya başladı.

İkincisi, ABD’nin jeopolitik ittifakları hakkında yeni soruların gündeme gelmesi. ABD’li profesör şöyle diyor:

“Tarihten biliyoruz ki, merkez bankaları, hükümetler ve diğer kurumlar ittifak ortaklarının para birimlerini elinde bulundurmayı ve kullanmayı tercih ederler; zira bu ortaklar, rezerv varlıklarının güvenilir bekçileri olarak görülürler. Üstelik, bir ülke ABD ile ittifak içindeyse, ABD dolarını elinde bulundurmak ve kullanmak, o ülkeye duyulan güvenin bir göstergesidir.”

Eichengreen’e göre, ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin NATO’ya ve diğer güvenlik düzenlemelerine olan bağlılığının devam edip etmeyeceği konusunda şüpheler uyandırdı. Bu durum, Avrupalıları ve diğerlerini şu soruyu sormaya itti: “Jeopolitik açıdan belirsiz bu dünyada gerçekten ABD’ye ve dolara bu kadar bağımlı olmak istiyor muyuz, yoksa kendi para birimimize –Avrupa örneğinde olduğu gibi avroya– daha fazla güvenmek de dahil olmak üzere alternatiflere yönelmeli miyiz?”

Bundan dolayı iktisatçı, hem ABD’nin ittifakları hem de ABD kurumlarının gücüyle ilgili soruların “yeni ve farklı nitelikte” olduğunu savunurken, bunların “doların gelecekteki görünümünün de farklı olabileceğini ima ettiğini” ileri sürüyor.

Bununla birlikte, “ABD kendi ayağına kurşun sıkmazsa”, Çin’in ABD ve dolar ile arasındaki farkı kapatmasının “yıllar, hatta belki de on yıllar süreceğini” de kabul ediyor.

Bretton Woods sonrasında ortaya çıkan ABD doları merkezli parasal düzenin sonuna yaklaşıyor olabileceğimiz ve yerini daha “çok kutuplu” bir sisteme bırakabileceğini uzun yıllardır savunduğunun altını çizen Eichengreen, 2011 yılında yazdığı bir kitapta, dolara daha az odaklanan, daha çok kutuplu bir para ve finans sistemine kademeli olarak doğru ilerleneceğini; “daha çok kutuplu küresel ekonomimize daha iyi uyan, daha çok kutuplu bir para sistemi”ne geçileceğini öngürdüğüne işaret ediyor.

ABD’li iktisatçı, “Tahmin edildiği gibi bu yönde ilerledik ama beklediğimden daha yavaş bir şekilde,” diyor:

“Doların hakimiyetinin istikrarı çok güçlü; çünkü çok sayıda banka, şirket ve hükümet dolar kullanıyor ve bu da dolar kullanımını sabitleyen ağ etkileri yaratıyor.

Bu nedenle, son 15 yılda çok kutuplu bir sisteme daha hızlı bir şekilde ilerlememiş olmamız beni şaşırtıyor. Fakat bu hareket artık hızlanabilir.

Bence Çin’in para birimi zamanla küresel ölçekte daha önemli bir rol üstlenecek. Fakat vurgulanması gereken önemli nokta, yuanın doların çok, çok gerisinde başladığı.”

İktisatçı, İran savaşının Çin’e küresel petrol ve doğalgaz ticaretinde kendi para birimini daha fazla kullanma ve Orta Doğu’daki enerji ihracatçılarıyla kendi para birimiyle daha fazla ödeme işlemi gerçekleştirme imkânı sunduğu vurguluyor.

Enerji ihracatçılarının ödeme olarak yuan almaktan şu anda memnun göründüğünü savunan Eichengreen, elde ettikleri yuanları, Çinli inşaat şirketlerinin hizmetlerini ve Çin’den ithal edilen güneş panelleri, bataryalar, elektronik ürünler ve diğer ileri teknolojileri satın almak için kullanabileceklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Bence [Basra] Körfezi’ndeki savaş, diğer merkez bankaları ve hükümetlerin dolara alternatif arayışını hızlandırdı ve bu şekilde Çin için bir fırsat penceresi yarattı.

15 yıl önce sıfırdan başlayan Çin, etkileyici bir ilerleme kaydetti. Fakat bunu, dünya genelindeki merkez bankalarının döviz rezervlerinin hâlâ yaklaşık yüzde 60’ını doların, yüzde 2’sini ise yuanın oluşturduğu bağlamda değerlendirmek gerekir.”

Aynı durumun küresel döviz piyasalarındaki işlem hacmi gibi diğer boyutlarda da gözlemlendiğine işaret eden iktisatçı, örnek olarak, Çin’in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) üzerinden gerçekleştirilen işlemlerdeki ilerlemenin yavaşlamasını gösteriyor.

Büyümenin 2025’te keskin bir şekilde yavaşladığını hatırlatan Eichengreen, “Bu yavaşlama, yuanın uluslararasılaşmasının önünde hâlâ önemli engeller olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla şunu söyleyebilirim: ilerleme etkileyici, fakat yine de dolar, Çin’in para biriminden çok farklı bir ligde yer alıyor,” diyor.

ABD’li profesör, Çin’in gerekli finansal ve teknolojik altyapıyı geliştirdiğini, “bir bakıma” dijital finans devrimi açısından ABD’nin önünde olduğuna inanıyor.

Fakat ona göre yuanın işlem görebileceği piyasaların ve platformların, ödemeler yapmak için güvenli, emniyetli ve güvenilir bir yol oluşturduğuna dair bankacılar arasında güven yaratması gerekiyor. 

Eichengreen, “ABD’deki muhabir bankacılık sistemi, CIPS’ten çok daha fazla günlük işlem gerçekleştiriyor. Ve daha önce de söylediğim gibi, bu farkın kapanması muhtemelen onlarca yıl sürecek,” diyor.

Yuanın uluslararasılaşması konusundaki fikirlerini de dile getiren iktisatçı, “Çin, finansal piyasalarının likiditesini artırmaya devam etmeli. İnsanlar yuan kullanarak ödeme yapacaklarsa, bu ödemeleri gerçekleştirebilmek için bu para biriminde bakiye bulundurmak zorunda kalacaklar,” ifadelerini kullanıyor.

Yabancıların Çin’de elinde bulundurabileceği menkul kıymet türlerinin, “düzenlemeler ve sermaye kontrolleri” ile sınırlandırıldığını hatırlatan Eichengreen, döviz kuru dalgalanmalarının riskini önlemek için kullanılan finansal türev araçların kullanılabilirliğinin Çin’de sınırlı olduğuna dikkat çekiyor.

ABD’li iktisatçı, finansal piyasaların serbestleşmesi gerektiğine işaret ediyor:

“Dolayısıyla Çin, bu finansal piyasalara erişimi serbestleştirmek, piyasalarının likiditesini artırmak ve –türev piyasalar örneğinde olduğu gibi– piyasaların neredeyse hiç mevcut olmadığı alanlarda bu piyasaları geliştirmek için yavaş ama emin adımlarla ilerlemeli.”

Öte yandan Eichengreen, Çin’in bu yönde “hızlı ve ani” değil, “yavaş ama emin adımlarla ilerlemesi” gerektiğini savunuyor; çünkü ona göre bu tür adımlar finansal risklere yol açabilir.

2015 yılında Çin’in, sermaye kontrollerini gevşetmek için hızlı adımlar atmaya başladığını hatırlatan iktisatçı, bunun ardından paranın ülke dışına aktığını, borsanın çöktüğünü ve yetkililerin rotayı tersine çevirdiğini vurguluyor.

Ona göre bu olay, “yavaş ama istikrarlı ilerlemenin başarıya ulaştırdığını ve ani hamlelerin iyi bir fikir olmadığını” bir kez daha hatırlatmıştı.

Pekin’in bu süreci nasıl öngördüğü meselesinde ise cevabın tamamen Pekin’in kontrolünde olmadığını belirten iktisatçı, doların önde gelen uluslararası para birimi olarak kalıp kalmayacağının ve ne kadar süreyle kalacağının her şeyden önce Washington’a bağlı olduğunun altını çiziyor.

Eichengreen’e göre Pekin, bundan sonra ne olacağına dair bir plan hazırlamak yerine, senaryo planlaması yapmalı.

Avro ve yuan da dahil olmak üzere hiçbir alternatifin doların yerini almaya hazır olmadığını savunan iktisatçı, “Yapabilecekleri tek şey, marjinal olarak doları desteklemek. Fakat uluslararası para birimleri olarak gerekli ölçeğe sahip değiller ve bazı eksiklikleri var,” diyor.

Eski IMF danışmanına göre Çin’in durumunda sorun, yurt içi finansal piyasalara erişimin olmaması ve bu piyasaların likiditesinin sınırlı olması.

Avrupa’nın durumunda ise sorun, uluslararası yatırımcıların elinde bulundurup kullanabileceği güvenli ve likit varlıkların bulunmaması.

Eichengreen, “Sonuç olarak, ne avro ne de yuan yakın bir gelecekte doların yerini alabilir veya ikame edebilir,” diyor.

Avro ve yuanın yanı sıra Güney Kore wonu, Avustralya doları, Kanada doları, Danimarka kronu ve Norveç kronu gibi para birimlerine de işaret eden Eichengreen, bu birimleri “satın almanın, satmanın, elinde bulundurmanın ve takas etmenin daha kolay olduğu dijital bir dünyada yaşadığımıza” işaret ediyor ve bunların esasen “tamamlayıcı” işleve sahip olduklarını vurguluyor:

“Bu geleneksel olmayan rezerv para birimleri, küçük, açık, iyi yönetilen ve enflasyon hedeflemesi uygulayan ülkelerin para birimleri. Uluslararası kullanımda giderek daha cazip hale geliyorlar. Onlar da doların yerini alacak ölçeğe sahip değiller fakat marjinal olarak onu tamamlamaya yardımcı olabilirler.”

Hong Kong’a da değinen iktisatçı, bu bölgenin bir sonraki aşamada da önceki aşamada üstlendiği rolü sürdüreceğini düşünüyor: Yani yuan kullanımına yönelik bir tür deneme alanı ya da pilot proje olarak, Çinli yetkililerin farklı finansal yenilikleri denediği ve bunların etkilerini gözlemlediği bir ortam.

Hong Kong’un artık bir stabilcoin yönetmeliğine sahip olduğunu ve birkaç büyük bankaya iki stabilcoin lisansı verdiğini vurgulayan iktisatçı, “Stabilcoinlerin gelecekte önemli hale gelip gelmeyeceğini bilmiyoruz. Şahsen ben bunun olacağından şüpheliyim. Fakat Hong Kong, bankaların ve diğer kuruluşların stabilcoinlerin sunduğu ödeme teknolojisini deneme fırsatı bulabileceği bir yer olabilir,” diyor.

Altının gelecekte büyük bir rol oynayacağını sanmadığını kaydeden Eichengreen, “Geçmişte dolar ağırlıklı rezerv portföylerini devralan merkez bankaları, portföylerini çeşitlendirmek istiyor. Çeşitlendirme için izleyebilecekleri yollardan biri, dolarlarının bir kısmını altın satın almak için kullanmaktır. Bunun marjinal düzeyde bir örneğini gördük,” diyor.

İktisatçıya göre pratikte “çok kutuplu bir sistem”, birkaç para biriminin uluslararası alanda önemli roller üstlendiği; bu para birimlerinin sınır ötesi ödemelerde kullanıldığı ve uluslararası yatırımcılar tarafından istikrarlı değer saklama aracı olarak görüldüğü bir sistem olacak. Birden fazla merkez bankası, uluslararası kredi veren ve son çare likidite sağlayıcısı olarak görev alacak.

Eichengreen bu konuda hakkında şunları söylüyor:

“Çeşitlilik içeren bir ekosistemin Dünya gezegeni için iyi olması gibi, çok kutuplu bir para sistemi de küresel ekonomi için iyi olacak. Eğer bir likidite sıkıntısı yaşanırsa ve bir merkez bankası görevini yerine getiremezse –örneğin, Federal Rezerv’in yönetiminde izolasyonist eğilimli yöneticiler hakim olursa– o zaman Çin ve Avrupa’daki merkez bankaları devreye girebilir. Yabancı merkez bankaları likiditeye ihtiyaç duyduğunda, New York ve Washington’un yanı sıra Pekin ve Frankfurt’a da başvurabilirler.

Ne var ki şu anda koordinasyonun sağlanmasının zor olduğu bir dünyada yaşıyoruz; bunun nedeni kısmen, mevcut ABD yönetiminin diğer hükümetlerle sorunsuz bir şekilde koordinasyon kurmayı –ya da başka bir deyişle işbirliği yapmayı– zorlaştırması.”

İktisatçıya göre “elimizden gelen en iyi şey”, bu farklı para birimlerinden sorumlu merkez bankaları ve hükümetlerin sağlam ve istikrarlı politikalar izlemesini ummak; böylece para birimleri arasındaki döviz kurları nispeten istikrarlı kalır.

Amerika

Musk ara seçimler için Cumhuriyetçilere 445 milyon dolar bağışladı

Yayınlanma

Milyarder Elon Musk, ABD’de düzenlenecek Kongre ara seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti’ye 445 milyon dolardan fazla bağış yaptı. Bütçesinin 158 milyon dolarını Teksas’taki Senato yarışına aktaran Musk, Demokrat finansör George Soros’un harcamalarını geride bıraktı.

Milyarder Elon Musk, ABD’de yapılacak Kongre ara seçimleri öncesinde Cumhuriyetçi Parti’ye 445 milyon dolardan fazla bağış yaptı.

Bloomberg’in haberine göre bu harcama, Musk’ı seçim tarihinin en büyük siyasi bağışçılarından biri konumuna getirdi.

Federal Seçim Komisyonu verilerine göre Musk, yalnızca ekim ayının ilk iki haftasında Cumhuriyetçi adayları destekleyen America PAC adlı siyasi eylem komitesine 77 milyon dolar aktardı.

Musk’ın mali desteği, Demokrat Parti’ye kaynak sağlayan finansör George Soros gibi geleneksel bağışçıların harcamalarını geride bıraktı.

America PAC, Cumhuriyetçi adayların yarıştığı kritik eyaletlerdeki Senato seçimleri için 71 milyon dolar harcadı.

Bu kaynak Ohio, Michigan, Iowa ve Maine eyaletlerindeki yarışların yanı sıra Temsilciler Meclisi’ndeki 30’u aşkın çekişmeli bölgeye dağıtıldı.

En büyük harcama Teksas’taki Senato yarışı için yapıldı

Musk bütçesindeki en büyük payı Teksas eyaletindeki Senato seçimine ayırdı.

Eylül ayında Senate Leadership Fund adlı fona 158 milyon dolar aktaran Musk, bu kaynağın Texas PAC üzerinden Cumhuriyetçi Başsavcı Ken Paxton’a ulaştırılmasını sağladı.

Paxton’ın Demokrat rakibi James Talarico, seçim kampanyasında Musk’ın finansal gücünü gündeme taşıyarak milyarderi “Senato koltuğunu satın almaya çalışmakla” suçladı.

Seçim sonuçları, faaliyetleri federal düzenleyici kurumların denetimine bağlı şirketleri yöneten Musk için önem taşıyor.

SpaceX, Tesla, Boring Company ve Neuralink’in sahibi olan Musk’ın hükümet verimliliği birimindeki (DOGE) görevi, Demokratların Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kazanması durumunda Kongre denetimine takılabilir.

The New York Times daha önce Musk’ı “tarihin en büyük Cumhuriyetçi bağışçısı” olarak nitelendirmişti.

Musk da ara seçimlerde partisinin adaylarına en az 100 milyon dolar harcayacağını açıklamıştı.

Kongre ara seçimleri 3 Kasım 2026’da yapılacak.

Seçmenler, 100 üyeli Senato’nun 35 koltuğunu ve 435 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nin tamamını yenilemek üzere sandık başına gidecek, ayrıca 36 eyalette vali seçecek.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de birbiri ardına sahte seçim anketi itirafları

Yayınlanma

ABD’de Wedgewood Polls adlı araştırma kuruluşu, son bir yılda Michigan’dan Maine’e kadar birçok kritik seçim anketinde verileri uydurduğunu itiraf etti. Büyük medya kuruluşlarının ortalamalarına giren ve adayların yarıştan çekilmesine yol açan sahte anketler, sektörde yıl içindeki ikinci vaka olarak kayıtlara geçti.

ABD’de kamuoyu araştırması kuruluşu Wedgewood Polls, son bir yılda yayımladığı bir dizi ankette verileri uydurduğunu itiraf etti. Salı akşamı yapılan bu açıklamayla birlikte sektörde yıl içinde ikinci kez bir şirketin sahte veri ürettiği belgelendi.

Wedgewood tarafından üretilen anket sonuçları The Hill, The New York Times ve Decision Desk HQ (DDHQ) dahil olmak üzere çok sayıda medya kuruluşu tarafından haberleştirilmişti.

DDHQ ve diğer anket derleme platformları sahte sonuçları hızla ortalamalarından çıkardı ancak olay, kamuoyu güveniyle zaten sorun yaşayan sektördeki belirsizliği artırdı.

Anket derleme ve siyasi analiz platformu FiftyPlusOne’ın kurucusu G. Elliott Morris, yaşananları “Bu, anketçilik için yeni bir tehdit” sözleriyle değerlendirdi.

Morris, metodolojik açıdan kamuoyu araştırmalarının sürekli bir yenilik tarihi olduğunu belirterek artık anketleri tüketenlerin de yenilikçi yöntemler geliştirmek zorunda kalacağı bir döneme girildiğini söyledi.

Wedgewood, X platformundaki hesabından paylaştığı açıklamada, bu girişimin sahte bir anket şirketinin siyasi tartışmalarda derin bir denetim görmeden zemin kazanıp ciddiye alınıp alınamayacağını test etmek üzere kurgulanmış bir “deney” olduğunu öne sürdü.

Şirketin paylaşımında, “Wedgewood Polling hiçbir zaman bir seçimi etkileme veya kamuoyunu kalıcı olarak yanıltma amacı taşımadı; bu bir uyarı zili olarak tasarlandı” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, sektör emektarlarından oluşan küçük bir grubun yönettiği hayali bir yapının ana anket ortalamalarına girebilmesi ve büyük haber kuruluşlarınca alıntılanabilmesi durumunda verilerin doğrulanma, derlenme ve haberleştirilme standartlarının değişmesi gerektiği savunuldu.

Eleştirmenler ise Michigan’dan Maine’e kadar Senato yarışlarını kapsayan sahte verilerin siyasi sahada çok somut sonuçlar doğurduğuna dikkat çekiyor.

Wedgewood’un haziran ayında Michigan Demokrat Parti ön seçimi için yayımladığı sahte ankette Abdul El-Sayed yüzde 46 ile önde gösterilirken Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens yüzde 39’da kalmıştı. Aynı araştırma, eyalet senatörü Mallory McMorrow’un yüzde 9 destek alarak yarışın tamamen gerisine düştüğünü öne süren ilk anketler arasındaydı.

McMorrow, kendisini geride gösteren birkaç anketin ardından adaylıktan çekilme kararı aldı.

McMorrow, yarıştan çekilmesi yönündeki baskıların artmasında ve bağış kaynaklarının kesilmesinde söz konusu anket sonucunun belirleyici bir etken olduğunu dile getirdi.

McMorrow’u destekleyen bağımsız harcama komitesini (Super PAC) yöneten Jennifer Holdsworth da X platformunda yaptığı paylaşımda, rakiplerin harcama üstünlüğü kurduğu kritik bir dönemde birçok bağışçının bu anketi gerekçe göstererek maddi desteği kestiğini aktardı.

Wedgewood’un ürettiği sahte anketlerin büyük bölümünün Demokrat adayları avantajlı gösterdiği görülüyor. Veriler meşru anket şirketlerinin bulgularından bütünüyle kopuk olmasa da Demokratların güçlü bir konumda olduğu yönündeki anlatıyı pekiştirdi.

Yayımlanan veriler arasında, Maine eyaletinde Demokrat Senato adayı Troy Jackson’ın Cumhuriyetçi Senatör Susan Collins’in 4 puan önünde yer aldığı iddiası bulunuyordu. Genel seçim anketinde ise El-Sayed, eski Temsilciler Meclisi üyesi Cumhuriyetçi Mike Rogers karşısında 6 puan önde gösterilerek diğer şirketlerin bulgularının oldukça üzerinde bir fark yaratıldı.

Gerçek olması halinde şaşkınlık yaratacak bir diğer sahte veri Mississippi eyaletinden geldi; Demokratlar lehine genel bir dalga yaşansa dahi kazanılması imkansıza yakın görülen yarışta, Cumhuriyetçi Senatör Cindy Hyde-Smith’in Demokrat rakibi Scott Colom karşısında yalnızca 4 puan önde olduğu öne sürüldü.

Bu gelişme, yıl içinde geniş yankı uyandıran ilk sahte anket vakası değil. Ağustos ayında Median Strategies adlı bir başka sahte şirket, Wisconsin Demokrat Parti Senato ön seçimi ile Los Angeles belediye başkanlığı yarışı için yayımladığı iki anketin sahte olduğunu kabul etmişti.

The Guardian, söz konusu anketlerin kaynağının 21 yaşındaki üniversite mezunu Rahil Prakash olduğunu ortaya çıkarmış, Prakash da gazeteye bu sahte verileri sosyal bir deney çerçevesinde paylaştığını söylemişti.

Wedgewood’un arkasında gerçekte kimlerin yer aldığı ise henüz netlik kazanmadı.

The Hill’in Wedgewood yetkililerine ek açıklama için ulaşma girişimleri sonuçsuz kaldı. Şirketin X hesabında listelenen e-posta adresine gönderilen iletiler teslim edilemeyerek geri dönerken internet sitesinin de kapatıldığı görüldü; platformdaki X hesabı ise mesaj göndermek için özel bir kod talep ediyor.

Wedgewood itirafı kendisi yapmış olsa da bu adımın arkasında Morris’in yönettiği FiftyPlusOne platformunun yürüttüğü incelemenin yattığı anlaşılıyor. Morris ve FiftyPlusOne ekibi, yayımladıkları blog yazısında geçen hafta Wedgewood’un sahte veri ürettiğine işaret eden kanıtlarla birlikte anonim bir ihbar aldıklarını belirtti.

Ekip, kendi araştırmasını tamamlayıp Wedgewood’u ifşa eden bir dosya hazırladıktan sonra yorum almak üzere şirketle iletişime geçti. Blog paylaşımına göre Wedgewood bu temasın hemen ardından itiraf açıklamasını yayımladı ve FiftyPlusOne ekibine küfür içeren bir yanıt gönderdi.

Morris, The Hill’e yaptığı değerlendirmede, yaşananların doğru sonuçlar üretmek için çaba gösteren meşru anket şirketlerini zaten zorlayan güven erozyonunu daha da ağırlaştırdığını kaydetti.

İtiraf, anketlerin çoğunlukla Demokratların seçim günü büyük kazanımlar elde edeceğini gösterdiği ve Cumhuriyetçilerin kamuoyu araştırmalarına yönelik şüphelerini artırdığı bir süreçte geldi. Cumhuriyetçiler, anketlere güvenilemeyeceğini savunmak için Wedgewood’un itirafını gecikmeden kullandı.

Senato Cumhuriyetçilerinin kampanya biriminin ulusal basın sözcüsü Bernadette Breslin, konuya ilişkin açıklama yaptı. Breslin, “Sol eğilimli medya kuruluşları, bu sahte anketleri üreten Demokrat aparatlar kadar sahte anketlere alan açmaktan da sorumludur. Abdul El-Sayed ve Troy Jackson ön seçimlerde basını kandırmış olabilir ancak radikal ve vergi artıran gündemleri kasım ayında seçmenleri kandıramayacak” dedi.

ABD Federal İletişim Komisyonu (FCC) Başkanı Brendan Carr ise X platformunda gazetecileri ve yayıncıları “temel gazetecilik etiğini gözetmeksizin bu anketleri yaymaktan veya ekrana taşımaktan” kaçınmaları konusunda uyardı.

Tümüyle sahte anketlerde belirgin bir artış yaşandığını kaydeden Carr, FCC’nin bu meseleleri ciddiyetle ele aldığını belirterek “Yayıncıların, federal lisans şartları uyarınca haberleri çarpıtması veya asılsız yayın kurgularını teşvik etmesi yasaktır” hatırlatmasını yaptı.

Morris ve diğer uzmanlar, bu tür olayların sahadaki tabloyu çarpıttığını, buna karşılık anketlerin ezici çoğunluğunun meşru verilerden oluştuğunu vurguladı. Uzmanlar, güvenilir olanla şüpheyle yaklaşılması gereken veriyi ayırt etmeye yarayan yöntemlerin mevcut olduğunu yineliyor.

Kamuoyu araştırmaları şirketi Verasight’ın kurucu ortağı ve icra kurulu başkanı Ben Leff, Amerikan Kamuoyu Araştırmaları Derneği’nin (AAPOR) süreçlerini belirli asgari kriterlere göre yürüten şirketler için akreditasyon standartları uyguladığını hatırlattı. Leff, bu standartların verilerin nasıl toplandığını açıklayan açık ve şeffaf bir metodoloji raporunu da zorunlu kıldığını vurguladı.

Leff, “Ruhsatı olmayan bir doktora ya da baroyu geçmemiş bir avukata gitmezsiniz; medya kuruluşları da anket şirketlerine aynı standardı uygulamalıdır” diyerek bir anketörün AAPOR sertifikasına sahip olup olmadığını denetlemenin iyi bir ilk adım olduğunu ifade etti.

Bununla birlikte, Wedgewood örneğinde görüldüğü gibi metodoloji raporunun da bütünüyle uydurulabileceği gerçeği zorluk yaratmayı sürdürüyor.

Anket derleme platformu VoteHub’ın veri bilimi yöneticisi Zachary Donnini, “Dürüst olacağım. Ne yazık ki belirli bir noktadan sonra her şeyi yakalamanız mümkün olmuyor” dedi. Donnini, herhangi bir kişinin aniden şirket itibarını hiçe sayıp sırf kötü niyetli mali gerekçelerle bile sahte anket yayımlamaya başlayabileceğini belirtti.

Donnini, güvenilirliklerini sorgulamak amacıyla daha önce Wedgewood ile doğrudan temas kurduğunu dile getirdi.

Donnini’nin aktardığına göre yapının tespitini güçleştiren temel unsur, Wedgewood ile bağlantılı görünen isimlerin daha önce meşru bir araştırma kuruluşu olan SoCal Strategies bünyesinde çalışmış olmasıydı.

Donnini, “Hiçbir yerden çıkıp gelen rastgele insanlar değildi; daha önce gerçekten meşru anketler yapmışlardı” değerlendirmesinde bulundu.

Leff, sahte anketlerin gerçek kamuoyu araştırma sektörüyle hiçbir bağı bulunmadığını anlatmanın hayati ama meşakkatli bir iş olduğunu belirtti.

Leff, “Haber kanalları insanların tükettiği içeriğin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor; bu nedenle kamuoyunun sosyal medyada ve internette çok dikkatli olması, anketlere atıf yapan içerikleri okurken bu kurumların meşru olup olmadığını mutlaka kontrol etmesi gerekecek” uyarısını yaptı.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD bankalarında yapay zeka paniği: Müşteri hesaplarına eriştiler

Yayınlanma

Axios’un haberine göre yapay zeka ajanları ABD’nin önde gelen bankalarında müşterilerin hesaplarına girerek kullanıcı onayı dışındaki işlemleri denedi. Morgan Stanley ve JPMorgan gibi finans devleri erişim engelleri getirirken Hazine ve Fed yetkilileri sistemik öneme sahip bankalarla acil güvenlik toplantısı yaptı.

ABD’nin en büyük bankalarında, yetkisiz yapay zeka ajanlarının müşterilerin hesaplarına erişim sağladığı olaylar tespit edildi.

Axios’un kaynaklarına dayandırdığı haberine göre bu yapay zeka ajanlarından bazıları, kullanıcı talimatlarında yer almayan adımları atmaya kalkıştı.

Bu tür ajanlardan kaynaklanan risklerle yüz yüze gelen kurumlar arasında Morgan Stanley, Bank of America, JPMorgan, Wells Fargo ve Citi gibi önde gelen bankalar yer alıyor.

Bazı vakalarda yapay zeka yazılımları, kullanıcı adı ve parolalarını kullanarak müşteri hesaplarına doğrudan kullanıcıların onayıyla girdi.

Buna karşılık çoğu bankanın güvenlik kuralları, kullanıcıların hesaplarına bizzat giriş yapmasını zorunlu kılıyor.

Axios’un aktardığına göre diğer bazı örneklerde ise müşteriler adına görev yürütmek üzere tasarlanan yapay zeka ajanları, doğrudan bankaların çağrı merkezleriyle irtibat kurdu veya kullanıcıdan herhangi bir talimat almaksızın bağımsız adımlar atmaya çalıştı.

Banka yöneticileri, kimlik bilgilerine erişimi olan bu tür yazılımların yetkisiz biçimde alışveriş yapmasından ya da para transferi gerçekleştirmesinden endişe duyuyor.

Söz konusu risklerin ardından bankalar, üçüncü taraf yapay zeka ajanlarının platformlarına erişimini kısıtlama yoluna gidiyor. Morgan Stanley bu tür yazılımları engellemeye başlarken JPMorgan, Bank of America ve Citi de benzer kısıtlamalar getiriyor.

Bankalar aynı zamanda yapay zeka ajanlarına yalnızca okuma yetkisi veren, işlem yapma olanağını ise tamamen kapatan bir finansal erişim modeli sunmayı değerlendiriyor.

Axios’a konuşan kaynaklar, bir ajanın kullanıcının talimatıyla mı hareket ettiğini yoksa hesaba tamamen kendi inisiyatifiyle mi eriştiğini tespit etmenin bankalar açısından son derece güç olduğuna dikkat çekiyor.

Düzenleyiciler sistemik risk taşıyan bankalarla acil gündemle toplandı

Bloomberg ve Financial Times’ın kaynaklarına dayandırdığı haberlere göre ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell, Anthropic şirketinin geliştirdiği yeni yapay zeka modelinin yaratabileceği siber tehdit endişeleri nedeniyle nisan ayında ülkenin en büyük bankalarının tepe yöneticileriyle olağanüstü bir toplantı yaptı.

Görüşmeye ilişkin bilgi veren kaynaklar, ABD’li yetkililerin Claude Mythos modeliyle bağlantılı riskler konusunda bankaların farkındalığını ölçmek ve sistemlerini korumak için aldıkları önlemleri denetlemek istediğini belirtti.

Toplantıda Citigroup Inc., Bank of America Corp., Wells Fargo & Co., Goldman Sachs Group Inc. ve Morgan Stanley’nin üst düzey yöneticileri hazır bulundu.

Kısa sürede organize edilen bu zirve, denetleyici kurumların söz konusu yeni nesil siber saldırı tipini finans sektörü için en büyük tehditlerden biri olarak gördüğüne işaret etti.

Masada temsil edilen bankaların tamamı, küresel finans yapısı içinde sistemik öneme sahip kuruluşlar sınıfında yer alıyor.

Axios, aralarında Anthropic ve OpenAI’ın da yer aldığı öncü yapay zeka şirketlerinin önümüzdeki 6 ila 12 aylık süreçte yapay zeka kaynaklı “yıkıcı bir olay” yaşanabileceği yönünde endişeler taşıdığını aktardı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English