Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

‘ABD, Arapların ve Türklerin Suriye ile normalleşmesini teşvik etmeli’

Yayınlanma

Çevirmenin notu: ABD’nin Suriye’deki varlığının devam edip etmeyeceğine dair tartışmalar yeniden gündeme gelmeye başladı. En çetin süreç, geçen yıllarda Başkan Donald Trump döneminde yaşanmıştı ve çekilme, dönemin Savunma Bakanı Mark Esper’in “yeniden konuşlandırma” metoduyla geçici olarak sonlanmıştı. Amerikan kuvvetleri hem Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt bölgesinde hem de Ürdün sınırındaki kavşak noktası olan Tanf’ta varlığını sürdürüyor. Bu varlığın kuşkusuz en büyük gerekçesi Tahran ile Beyrut arasındaki kara koridorunu bypass ederek İsrail’in güvende tutmaktı. Fakat öte yandan başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap devletlerinin çoğu şimdi Şam ile normalleşme yoluna gidiyor ve Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü gündemde. Oklahoma Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Program Direktörü Joshua Landis, Washington’un bu sürece dahil olarak kendi çıkarlarını kollamak üzere manevralara başvurması gerektiğine işaret ediyor.


ABD, Arapların ve Türklerin Suriye ile normalleşmesini teşvik etmeli

Joshua Landis — Responsible Statecraft

7 Nisan 2023

Yaptırımların başarısız olduğunu ve daha gerçekçi bir politikanın gerçek faydalar sağlayabileceğini ve tırmanan riskleri azaltabileceğini kabul etmenin zamanı geldi.

Artık Ortadoğu ülkelerinin çoğu Suriye ile görüşüyor. Diplomasi ve bölgesel ilişkileri onarmak moda haline geldi ve bunun tam zamanı. Yirmi yıldır devam eden savaş, ayaklanmalar ve devrilen rejimler bölgeyi harap etti. Normalleşme çabası, rejimin gaddarlığı ve yozlaşmışlığının yanı sıra iç savaşın dehşetini ve El Kaide ve IŞİD’in yıkımını yaşamış 16 milyon Suriyeli açısından bilhassa memnuniyet verici. Bugün yoksulluk ve yoksunluk içinde bir yaşamla karşı karşıyalar. İhtiyaçları olan son şey, onları bir on yıl daha umutsuzluğa ve çaresizliğe mahkûm edecek yaptırımlar ve tecrit.

ABD, Arapların ve Türkiye’nin Suriye ile diplomatik yakınlaşmasını durdurmaya çalışmak yerine bu sürece dahil olunmalı.

ABD’nin Arap ve Türk müttefiklerine katılması için sebepler

Washington, çabalarını Esad’dan taviz koparmak üzere koordine ederek dah büyük bir baskı gücü elde edecektir. Ortak bir çabanın Şam’dan daha fazla taviz koparması, parça parça bir çabadan daha olası. Suudi Arabistan’ın da katılmasıyla Arap çabaları ivme kazandı. Suudiler bir dizi talep öne sürdüler: Esad rejiminin captagon uyuşturucu ticaretini engellemesi, İran’ın Suriye’deki rolünü azaltması ve daha fazla güvenlik sağlayarak Suriyeli sığınmacıları geri kabul etmesi. Tüm bunlar ABD’nin de paylaştığı hedefler.

Koordinasyon, Washington’un bölgesel diplomaside lider rolünü yeniden kazanmasına yardımcı olur; normalleşmeyi durdurmaya çalışmak kaybedilecek bir oyun. Çin kısa zaman önce Suudi-İran uzlaşısına aracılık ederek diplomatik bir güç olarak belirdi. Rusya, Ankara ile Şam arasındaki barış müzakerelerine öncülük ediyor.

Washington bir kez daha kenarda kalmamalı, Suriye ile Arap ülkeleri arasında barışın tesis edilmesine yardımcı olmalı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Barbara Leaf, geçtiğimiz günlerde Arap ortaklarına “Eğer rejimle ilişki kuracaksanız, bunun karşılığında bir şey alın” demişti. Eğer sürece Washington da katılırsa taraflardan daha iyi hesap sorabilir, Şam’ın taahhütlerini yerine getirip getirmediğini anlayabilir ve ABD’nin çıkarlarını ilerletebilir.

Bunu yapmamak Amerika’nın Suriye’deki pozisyonu bir yana, bölgesel pozisyonunu da zayıflatacaktır. Suriye’ye komşu ülkelerin hiçbiri Amerikan askerlerinin orada kalmasını istemiyor; ne Irak ne Türkiye ne de Suriye hükümetinin kendisi, hepsi de Amerikan işgalinin maliyetini arttırmaya hazırlandıklarını iddia ediyorlar. Geçtiğimiz ay İran destekli Suriyeliler, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bir Amerikan üssüne saldırarak biri ölü olmak üzere yedi kişinin yaralanmasına neden oldu. ABD birlikleri de karşılık vererek dokuz Suriyeliyi öldürdü. Bu kısasa kısas saldırıların artması muhtemel.

Esad’ın iç savaştan sağ çıkacağı belli olunca bölgesel güçlerin Esad ile uzlaşmaktan başka alternatifi kalmadı. ABD ve Avrupa benzer baskılarla karşı karşıya değil; özgür ve adil seçimler yapılmasını öngören 2254 sayılı BM kararının uygulanması konusunda ısrarcı olmaya devam edebilirler. Komşu ülkeler ise bu lükse sahip değil. Artık Şam ile angaje oldukları için Batı’nın rejimi tecrit etme politikası halihazırda pamuk ipliğine bağlı.

Daha da önemlisi Suriye’nin komşuları Şam’a karşı uygulanan yıkıcı yaptırım rejiminin işe yaramadığının farkında. Esad’ı iktidardan uzaklaştırmadı ya da politikalarını değiştirmedi. En büyük etkisi, tam da Batı’nın savunduğunu iddia ettiği en savunmasız Suriyelilere zarar vermek oldu. Bu başarısızlığın farkında olan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, kısa bir süre önce Arap dünyasında “Suriye’yi tecrit etmenin işe yaramadığı” ve Şam ile diyalog kurulması gerektiği konusunda bir fikir birliği oluştuğunu belirtti. Arap devletleri, iç savaşın acısını geride bırakmak ve Suriye halkına yardım etmenin yollarını aramak için son depremden istifade ettiler.

Peki ya IŞİD?

ABD, IŞİD’le mücadele için Suriye’de kalması gerektiğini söyledi ama Suriye hükümetinin bu görevi üstleneceği gün yaklaşıyor. Washington bu ihtimale karşı hazırlık yapmaya başlamalı. Hükümet, IŞİD hücrelerini büyük kentlerde ve kontrol ettiği ülkenin yüzde 60’ında bastırmış durumda.

Elbette IŞİD yenilmiş değil ve hükümetin kontrolündeki topraklarda, özellikle de çölde vur-kaç saldırıları düzenlemeye devam ediyor. Ancak Suriye’nin ABD’nin kontrol ettiği yüzde 30’unda da saldırılar düzenleniyor. Güçlerini yeniden inşa eden Suriye ordusunun IŞİD’e karşı giderek daha etkili olduğuna dair her türlü gösterge mevcut, tıpkı yanı başındaki Irak’ın kuvvetleri gibi. Amerika tarafından IŞİD liderlerinin çoğunun izinin hükümet kontrolündeki bölgeden ziyade Türkiye tarafından korunan ve isyancıların kontrolündeki İdlib’de sürüldüğünü belirtmek gerek.

Suriye ordusu kaynak sıkıntısı çekiyor zira ABD kuvvetleri, Suriye’nin petrol kuyularının çoğunu ele geçirdi ve petrolü yerli müşterileri Suriye Demokratik Güçleri’ne ödeme yapmak için kullanıyor. Washington, Suriye hükümetini petrolden mahrum bırakarak Suriye güvenlik güçlerinin IŞİD’e karşı mücadeleyi gerektiği gibi sürdürememesine neden oluyor ve bu da ABD’nin kuzeydoğuda devam eden işgalini meşrulaştırmak için kullanılıyor.

IŞİD’in Suriye’de hayatta kalmasının en büyük nedeni ülkenin üç bölgeye ayrılmış olması ve her biri diğeriyle savaş halinde olan idareler tarafından yönetiliyor olması. Bu yetki alanı ve askeri kaos, savaşan ve yoksullaşan üç devletçiğin bacakları arasında koşabilen terör örgütünün işine yarıyor. Hükümetin yıllık bütçesi 3,5 milyar dolar ya da 2010’daki savaş öncesi seviyesinin beşte biri gibi cüzi bir rakamda kaldığı sürece IŞİD’i tamamen yenmek zor olacaktır.

Arapların Suriye ile angajmanı Suriye’nin İran’a bağımlılığını azaltabilir mi?

Leaf’e göre “Bazı ortak ülkeler, Şam’ın İran’a dönük rotasını değiştirmenin en iyi yolunun oraya girip angaje olmak ve Suriye’yi farklı bi yöne çekmek olduğuna inanıyor. Ben bunun bu şekilde işe yarayacağından şüpheliyim”. Gerçekten de Esad hükümetinin askeri yardım konusunda hem İran’a hem de Hizbullah’a kalıp kalmayacağına dair çok az şüphe var. İç savaş sırasında rejimi onlar kurtarmıştı.

Fakat para ve ticaret güçlüdür ve ülke politikalarını şekillendirebilir.

Para ve ticaretin politikayı nasıl etkileyebileceğini görmek için Suudi Arabistan ile Çin arasındaki ilişkiye bakmaya gerek yok. Ulusal güvenliği için ABD’ye neredeyse tümüyle bağımlı olmasına rağmen Riyad, Pekin liderliğindeki Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılmak üzere başvuruda bulundu ve Çin’in para birimiyle ticareti tartışıyor. Pekin, Suudi petrolünün en büyük tüketicisi ve en büyük ticaret ortağı. İran ve Suudi Arabistan arasında Çin’in aracılık ettiği anlaşma karşısında şaşkına dönen ABD’li yetkililer, Körfez ülkelerinin Suriye’de yaratabileceği etki karşısında da şaşırabilirler. Birkaç milyar dolarlık bir yatırımın bile Suriyelilerin yaşam kalitesi üzerinde büyük bir etkisi olacaktır ve bazı Körfez lobilerinin Şam’ın güç merkezlerine yönelik etkisi Washington’dakinden daha az olmayabilir. Bu noktanın altını çizmek için geçen hafta Suudi gazeteleri, Şam’ın Suudi Arabistan’daki görüşmelerinin bir sonucu olarak kârlı captagon ticaretini engellemek için harekete geçtiğini yazdı. Kuşkusuz Riyad ile ilişkileri iyileştirmeye yönelik bir iyi niyet jesti olan bu angajmanın etkisi hemen görülmüş olup daha geniş kapsamlı sonuçlar bekleniyor.

Suriyelilerin kültürel olarak da Körfez Araplarına İranlılardan daha yakın olduğunu söylemeye gerek yok. Bir milyondan fazla Suriyeli Körfez’de çalışıyor ve yaşıyor. Bu bağlar, mütevazı yatırımlarla bile desteklense büyük bir fark yaratabilir.

Kürtler

Amerikan, IŞİD’in yok edilmesine yardımcı oldukları için Suriye’deki iki milyon Kürde borçlu. Ancak ABD güçleri Suriye’de sonsuza dek kalamaz ve ayrıldıklarında oradaki yarı bağımsız devletin ayakta kalması pek mümkün değil. Hava kuvvetleri ya da yasal dayanakları olmadığı için düşman komşuları tarafından istila edilecektir. Daha geçen hafta Temsilciler Meclisi’nde çift taraflı bir koalisyon ABD askerlerinin eve dönmesi için oylama yapılmasını sağladı. Bu nedenle Şam ve Kürtler arasında bir anlaşmayı teşvik etmek, Afganistan’da olduğu gibi bölgenin panik ve kaos içinde çökmesine imkân sağlamaktan daha iyi olabilir.

Şam ile Kürtler arasında her iki tarafın da çıkarlarını — Kürtlerin özerkliği ve Suriye’nin egemenliği — gözeten bir anlaşma yapılabilir. Her ikisi de Türkiye’yi başlıca tehdit olarak görüyor, her ikisi de Kürt bölgesinin zenginliklerinden faydalanmak için işbirliği yapmak zorunda, her ikisi de radikal İslamcılara karşı ve onların geri dönmesinden korkuyor. İkisi de tek başına yeniden inşa edilemez. Kürtlerin Türkiye’den korunmaya ve ürünlerini Suriye’ye satmaya, Şam’ın da su ve petrole ihtiyacı var. Geçmişte birlikte çalıştılar ve gelecekte de çalışabilirler.

Bu tür bir anlaşma Türkiye’yi Washington’a karşı en büyük şikâyeti olan SDG’ye yardım ederek Kürt ayrılıkçılığını desteklediği iddiasından mahrum bırakacak ve böylece iki NATO müttefiki arasındaki güveni yeniden tesis ederek ABD’nin de yararına olacaktır.

Bazı karar alıcılar ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusunu kontrol altında tutmasının — İran’ın Suriye ve Hizbullah’a silah göndermesini engelleyerek ve Suriye’nin bir bataklık olarak kalmasını sağlayarak — İsrail’e yardımcı olduğu ve İran’a zarar verdiği için faydalı olduğunda ısrar ediyor. Fakat İsrail kendini savunabilecek kapasitede olduğunu ispatladı. İsrail’in mükemmel istihbaratı ve Suriye’ye yönelik sık hava saldırıları İran ve Suriye’nin askeri kapasitelerini zayıflatmada son derece etkili oldu.

Buna karşılık Suriye’deki Amerikan birlikleri İran’ın varlığını zayıflatmak ya da Suriye’ye yapılan silah sevkiyatlarını durdurmak için çok az şey yaptı. Ve geçen hafta da görüldüğü üzere ABD birlikleri saldırılara karşı savunmasız durumda.

Son olarak Washington’un Suriye’yi bölme stratejisi, Kürtler ile kaçınılmaz olarak uzlaşmak zorunda kalacakları Suriyeli kardeşleri arasında sadece daha büyük bir düşmanlık yaratacaktır.

***

Suriye ile komşuları arasındaki normalleşme çabaları Washington’un da katılması gereken olumlu bir gelişme. Washington, Arap müttefikleri ve Türkiye ile koordinasyon sağlayarak Esad’dan taviz koparmak, bölgesel diplomaside liderliğini pekiştirmek ve Şam’ın İran’a olan bağımlılığını azaltmak için işgal ve yaptırım rejimi sayesinde elde ettiği kaldıraç gücünü en üst seviyeye çıkarabilir. Normalleşme sürecine karşı direnişin devam etmesi Amerika’nın nüfuzunu zayıflatacak, kendisini Arap ve Türk müttefikleriyle karşı karşıya getirecek, askerlerine dönük riski artıracak ve Suriyelilere yardımdan çok zarar verecektir.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English