Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

‘ABD, Arapların ve Türklerin Suriye ile normalleşmesini teşvik etmeli’

Yayınlanma

Çevirmenin notu: ABD’nin Suriye’deki varlığının devam edip etmeyeceğine dair tartışmalar yeniden gündeme gelmeye başladı. En çetin süreç, geçen yıllarda Başkan Donald Trump döneminde yaşanmıştı ve çekilme, dönemin Savunma Bakanı Mark Esper’in “yeniden konuşlandırma” metoduyla geçici olarak sonlanmıştı. Amerikan kuvvetleri hem Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt bölgesinde hem de Ürdün sınırındaki kavşak noktası olan Tanf’ta varlığını sürdürüyor. Bu varlığın kuşkusuz en büyük gerekçesi Tahran ile Beyrut arasındaki kara koridorunu bypass ederek İsrail’in güvende tutmaktı. Fakat öte yandan başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap devletlerinin çoğu şimdi Şam ile normalleşme yoluna gidiyor ve Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü gündemde. Oklahoma Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Program Direktörü Joshua Landis, Washington’un bu sürece dahil olarak kendi çıkarlarını kollamak üzere manevralara başvurması gerektiğine işaret ediyor.


ABD, Arapların ve Türklerin Suriye ile normalleşmesini teşvik etmeli

Joshua Landis — Responsible Statecraft

7 Nisan 2023

Yaptırımların başarısız olduğunu ve daha gerçekçi bir politikanın gerçek faydalar sağlayabileceğini ve tırmanan riskleri azaltabileceğini kabul etmenin zamanı geldi.

Artık Ortadoğu ülkelerinin çoğu Suriye ile görüşüyor. Diplomasi ve bölgesel ilişkileri onarmak moda haline geldi ve bunun tam zamanı. Yirmi yıldır devam eden savaş, ayaklanmalar ve devrilen rejimler bölgeyi harap etti. Normalleşme çabası, rejimin gaddarlığı ve yozlaşmışlığının yanı sıra iç savaşın dehşetini ve El Kaide ve IŞİD’in yıkımını yaşamış 16 milyon Suriyeli açısından bilhassa memnuniyet verici. Bugün yoksulluk ve yoksunluk içinde bir yaşamla karşı karşıyalar. İhtiyaçları olan son şey, onları bir on yıl daha umutsuzluğa ve çaresizliğe mahkûm edecek yaptırımlar ve tecrit.

ABD, Arapların ve Türkiye’nin Suriye ile diplomatik yakınlaşmasını durdurmaya çalışmak yerine bu sürece dahil olunmalı.

ABD’nin Arap ve Türk müttefiklerine katılması için sebepler

Washington, çabalarını Esad’dan taviz koparmak üzere koordine ederek dah büyük bir baskı gücü elde edecektir. Ortak bir çabanın Şam’dan daha fazla taviz koparması, parça parça bir çabadan daha olası. Suudi Arabistan’ın da katılmasıyla Arap çabaları ivme kazandı. Suudiler bir dizi talep öne sürdüler: Esad rejiminin captagon uyuşturucu ticaretini engellemesi, İran’ın Suriye’deki rolünü azaltması ve daha fazla güvenlik sağlayarak Suriyeli sığınmacıları geri kabul etmesi. Tüm bunlar ABD’nin de paylaştığı hedefler.

Koordinasyon, Washington’un bölgesel diplomaside lider rolünü yeniden kazanmasına yardımcı olur; normalleşmeyi durdurmaya çalışmak kaybedilecek bir oyun. Çin kısa zaman önce Suudi-İran uzlaşısına aracılık ederek diplomatik bir güç olarak belirdi. Rusya, Ankara ile Şam arasındaki barış müzakerelerine öncülük ediyor.

Washington bir kez daha kenarda kalmamalı, Suriye ile Arap ülkeleri arasında barışın tesis edilmesine yardımcı olmalı. Dışişleri Bakan Yardımcısı Barbara Leaf, geçtiğimiz günlerde Arap ortaklarına “Eğer rejimle ilişki kuracaksanız, bunun karşılığında bir şey alın” demişti. Eğer sürece Washington da katılırsa taraflardan daha iyi hesap sorabilir, Şam’ın taahhütlerini yerine getirip getirmediğini anlayabilir ve ABD’nin çıkarlarını ilerletebilir.

Bunu yapmamak Amerika’nın Suriye’deki pozisyonu bir yana, bölgesel pozisyonunu da zayıflatacaktır. Suriye’ye komşu ülkelerin hiçbiri Amerikan askerlerinin orada kalmasını istemiyor; ne Irak ne Türkiye ne de Suriye hükümetinin kendisi, hepsi de Amerikan işgalinin maliyetini arttırmaya hazırlandıklarını iddia ediyorlar. Geçtiğimiz ay İran destekli Suriyeliler, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bir Amerikan üssüne saldırarak biri ölü olmak üzere yedi kişinin yaralanmasına neden oldu. ABD birlikleri de karşılık vererek dokuz Suriyeliyi öldürdü. Bu kısasa kısas saldırıların artması muhtemel.

Esad’ın iç savaştan sağ çıkacağı belli olunca bölgesel güçlerin Esad ile uzlaşmaktan başka alternatifi kalmadı. ABD ve Avrupa benzer baskılarla karşı karşıya değil; özgür ve adil seçimler yapılmasını öngören 2254 sayılı BM kararının uygulanması konusunda ısrarcı olmaya devam edebilirler. Komşu ülkeler ise bu lükse sahip değil. Artık Şam ile angaje oldukları için Batı’nın rejimi tecrit etme politikası halihazırda pamuk ipliğine bağlı.

Daha da önemlisi Suriye’nin komşuları Şam’a karşı uygulanan yıkıcı yaptırım rejiminin işe yaramadığının farkında. Esad’ı iktidardan uzaklaştırmadı ya da politikalarını değiştirmedi. En büyük etkisi, tam da Batı’nın savunduğunu iddia ettiği en savunmasız Suriyelilere zarar vermek oldu. Bu başarısızlığın farkında olan Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı, kısa bir süre önce Arap dünyasında “Suriye’yi tecrit etmenin işe yaramadığı” ve Şam ile diyalog kurulması gerektiği konusunda bir fikir birliği oluştuğunu belirtti. Arap devletleri, iç savaşın acısını geride bırakmak ve Suriye halkına yardım etmenin yollarını aramak için son depremden istifade ettiler.

Peki ya IŞİD?

ABD, IŞİD’le mücadele için Suriye’de kalması gerektiğini söyledi ama Suriye hükümetinin bu görevi üstleneceği gün yaklaşıyor. Washington bu ihtimale karşı hazırlık yapmaya başlamalı. Hükümet, IŞİD hücrelerini büyük kentlerde ve kontrol ettiği ülkenin yüzde 60’ında bastırmış durumda.

Elbette IŞİD yenilmiş değil ve hükümetin kontrolündeki topraklarda, özellikle de çölde vur-kaç saldırıları düzenlemeye devam ediyor. Ancak Suriye’nin ABD’nin kontrol ettiği yüzde 30’unda da saldırılar düzenleniyor. Güçlerini yeniden inşa eden Suriye ordusunun IŞİD’e karşı giderek daha etkili olduğuna dair her türlü gösterge mevcut, tıpkı yanı başındaki Irak’ın kuvvetleri gibi. Amerika tarafından IŞİD liderlerinin çoğunun izinin hükümet kontrolündeki bölgeden ziyade Türkiye tarafından korunan ve isyancıların kontrolündeki İdlib’de sürüldüğünü belirtmek gerek.

Suriye ordusu kaynak sıkıntısı çekiyor zira ABD kuvvetleri, Suriye’nin petrol kuyularının çoğunu ele geçirdi ve petrolü yerli müşterileri Suriye Demokratik Güçleri’ne ödeme yapmak için kullanıyor. Washington, Suriye hükümetini petrolden mahrum bırakarak Suriye güvenlik güçlerinin IŞİD’e karşı mücadeleyi gerektiği gibi sürdürememesine neden oluyor ve bu da ABD’nin kuzeydoğuda devam eden işgalini meşrulaştırmak için kullanılıyor.

IŞİD’in Suriye’de hayatta kalmasının en büyük nedeni ülkenin üç bölgeye ayrılmış olması ve her biri diğeriyle savaş halinde olan idareler tarafından yönetiliyor olması. Bu yetki alanı ve askeri kaos, savaşan ve yoksullaşan üç devletçiğin bacakları arasında koşabilen terör örgütünün işine yarıyor. Hükümetin yıllık bütçesi 3,5 milyar dolar ya da 2010’daki savaş öncesi seviyesinin beşte biri gibi cüzi bir rakamda kaldığı sürece IŞİD’i tamamen yenmek zor olacaktır.

Arapların Suriye ile angajmanı Suriye’nin İran’a bağımlılığını azaltabilir mi?

Leaf’e göre “Bazı ortak ülkeler, Şam’ın İran’a dönük rotasını değiştirmenin en iyi yolunun oraya girip angaje olmak ve Suriye’yi farklı bi yöne çekmek olduğuna inanıyor. Ben bunun bu şekilde işe yarayacağından şüpheliyim”. Gerçekten de Esad hükümetinin askeri yardım konusunda hem İran’a hem de Hizbullah’a kalıp kalmayacağına dair çok az şüphe var. İç savaş sırasında rejimi onlar kurtarmıştı.

Fakat para ve ticaret güçlüdür ve ülke politikalarını şekillendirebilir.

Para ve ticaretin politikayı nasıl etkileyebileceğini görmek için Suudi Arabistan ile Çin arasındaki ilişkiye bakmaya gerek yok. Ulusal güvenliği için ABD’ye neredeyse tümüyle bağımlı olmasına rağmen Riyad, Pekin liderliğindeki Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılmak üzere başvuruda bulundu ve Çin’in para birimiyle ticareti tartışıyor. Pekin, Suudi petrolünün en büyük tüketicisi ve en büyük ticaret ortağı. İran ve Suudi Arabistan arasında Çin’in aracılık ettiği anlaşma karşısında şaşkına dönen ABD’li yetkililer, Körfez ülkelerinin Suriye’de yaratabileceği etki karşısında da şaşırabilirler. Birkaç milyar dolarlık bir yatırımın bile Suriyelilerin yaşam kalitesi üzerinde büyük bir etkisi olacaktır ve bazı Körfez lobilerinin Şam’ın güç merkezlerine yönelik etkisi Washington’dakinden daha az olmayabilir. Bu noktanın altını çizmek için geçen hafta Suudi gazeteleri, Şam’ın Suudi Arabistan’daki görüşmelerinin bir sonucu olarak kârlı captagon ticaretini engellemek için harekete geçtiğini yazdı. Kuşkusuz Riyad ile ilişkileri iyileştirmeye yönelik bir iyi niyet jesti olan bu angajmanın etkisi hemen görülmüş olup daha geniş kapsamlı sonuçlar bekleniyor.

Suriyelilerin kültürel olarak da Körfez Araplarına İranlılardan daha yakın olduğunu söylemeye gerek yok. Bir milyondan fazla Suriyeli Körfez’de çalışıyor ve yaşıyor. Bu bağlar, mütevazı yatırımlarla bile desteklense büyük bir fark yaratabilir.

Kürtler

Amerikan, IŞİD’in yok edilmesine yardımcı oldukları için Suriye’deki iki milyon Kürde borçlu. Ancak ABD güçleri Suriye’de sonsuza dek kalamaz ve ayrıldıklarında oradaki yarı bağımsız devletin ayakta kalması pek mümkün değil. Hava kuvvetleri ya da yasal dayanakları olmadığı için düşman komşuları tarafından istila edilecektir. Daha geçen hafta Temsilciler Meclisi’nde çift taraflı bir koalisyon ABD askerlerinin eve dönmesi için oylama yapılmasını sağladı. Bu nedenle Şam ve Kürtler arasında bir anlaşmayı teşvik etmek, Afganistan’da olduğu gibi bölgenin panik ve kaos içinde çökmesine imkân sağlamaktan daha iyi olabilir.

Şam ile Kürtler arasında her iki tarafın da çıkarlarını — Kürtlerin özerkliği ve Suriye’nin egemenliği — gözeten bir anlaşma yapılabilir. Her ikisi de Türkiye’yi başlıca tehdit olarak görüyor, her ikisi de Kürt bölgesinin zenginliklerinden faydalanmak için işbirliği yapmak zorunda, her ikisi de radikal İslamcılara karşı ve onların geri dönmesinden korkuyor. İkisi de tek başına yeniden inşa edilemez. Kürtlerin Türkiye’den korunmaya ve ürünlerini Suriye’ye satmaya, Şam’ın da su ve petrole ihtiyacı var. Geçmişte birlikte çalıştılar ve gelecekte de çalışabilirler.

Bu tür bir anlaşma Türkiye’yi Washington’a karşı en büyük şikâyeti olan SDG’ye yardım ederek Kürt ayrılıkçılığını desteklediği iddiasından mahrum bırakacak ve böylece iki NATO müttefiki arasındaki güveni yeniden tesis ederek ABD’nin de yararına olacaktır.

Bazı karar alıcılar ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusunu kontrol altında tutmasının — İran’ın Suriye ve Hizbullah’a silah göndermesini engelleyerek ve Suriye’nin bir bataklık olarak kalmasını sağlayarak — İsrail’e yardımcı olduğu ve İran’a zarar verdiği için faydalı olduğunda ısrar ediyor. Fakat İsrail kendini savunabilecek kapasitede olduğunu ispatladı. İsrail’in mükemmel istihbaratı ve Suriye’ye yönelik sık hava saldırıları İran ve Suriye’nin askeri kapasitelerini zayıflatmada son derece etkili oldu.

Buna karşılık Suriye’deki Amerikan birlikleri İran’ın varlığını zayıflatmak ya da Suriye’ye yapılan silah sevkiyatlarını durdurmak için çok az şey yaptı. Ve geçen hafta da görüldüğü üzere ABD birlikleri saldırılara karşı savunmasız durumda.

Son olarak Washington’un Suriye’yi bölme stratejisi, Kürtler ile kaçınılmaz olarak uzlaşmak zorunda kalacakları Suriyeli kardeşleri arasında sadece daha büyük bir düşmanlık yaratacaktır.

***

Suriye ile komşuları arasındaki normalleşme çabaları Washington’un da katılması gereken olumlu bir gelişme. Washington, Arap müttefikleri ve Türkiye ile koordinasyon sağlayarak Esad’dan taviz koparmak, bölgesel diplomaside liderliğini pekiştirmek ve Şam’ın İran’a olan bağımlılığını azaltmak için işgal ve yaptırım rejimi sayesinde elde ettiği kaldıraç gücünü en üst seviyeye çıkarabilir. Normalleşme sürecine karşı direnişin devam etmesi Amerika’nın nüfuzunu zayıflatacak, kendisini Arap ve Türk müttefikleriyle karşı karşıya getirecek, askerlerine dönük riski artıracak ve Suriyelilere yardımdan çok zarar verecektir.

DÜNYA BASINI

Biden “bunaklığında” yalnız değil

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisine verdiğimiz makale, Asia Times‘ta “Spengler” imzasıyla yayınlandı. Bunu özellikle vurguluyoruz; zira yazarıni iki dünya savaşı arasında hayli ünlenen ve daha sonra nazizmin de düşünsel “kanonu” içerisinde yer alan Oswald Spengler’e ve onun “Batının çöküşü” temasına yakın olduğu ve kendisine bu nedenle bu mahlası seçtiği anlaşılıyor. Yazara göre Biden’ın “bunaklığı” sadece ona ait değil, Batı medeniyetine ait bir fenomendir. Bunun esas belirleyeni ise demografidir. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Biden’ın, ve bizim, bunaklığımız…

Spengler
Asia Times
13 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Yaşlılıkla tanıştık, o biziz.

Ağır bir şekilde yaşlanan sadece zavallı Joe Biden değil. Dünyanın zengin ulusları da yaşlanıyor ve bunun sonuçları bir Batılı liderin geçici süreliğine aşağılanmasından çok daha acı verici olacak.

Başkanın zihinsel yetkinliğini kanıtlama çabalarına dudak bükmek yerine, belki de aynaya daha dikkatli bakmalıyız. Dante bile Batı’nın ihtiyarlığını daha iyi istiare eden bir “Inferno” [İlahi Komedya’da adı geçen cehennem], sakini icat edemezdi.

Doğurganlıkta eşi benzeri görülmemiş (ve tabii pratikte imkânsız) köklü bir değişiklik olmazsa, dünyanın (kişi başına düşen milli geliri 16,000 ABD dolarının üzerinde olan) yüksek gelirli ülkelerinin çalışma çağındaki nüfusu, içinde bulunduğumuz yüzyılda yüzde 20 oranında azalacak. Kuşkusuz bunun zaman içinde yıkıcı ekonomik sonuçları olacaktır. Hatta küresel stratejide şimdiden tayin edici sonuçlar doğurmaya başladı bile.

Çocuksuz ülkelere gelince, onlar da geleceklerine kayıtsız ve bugünlerine ilgisizler.

Law & Liberty için 10 Temmuz’da kaleme aldığım bir makalede, dünyayı çok kutupluluğa iten tektonik gücün tam da bu olduğunu savundum. Orta gelirli olarak adlandırılan ülkelerin çalışma çağındaki nüfusu, daha yavaş da olsa, yüzyılın geri kalanında artmaya devam edecek ve “Küresel Güney”, dünyanın en kıt kaynağından, yani modern bir ekonominin gereklerini yerine getirmek üzere eğitilebilecek çalışma çağındaki insanlardan, en büyük payı alacak.

Grant Newsham’ın 9 Temmuz’da bu sitede bildirdiği gibi, Japonya geçen yıl ihtiyaç duyduğu askeri personelin yarısını dahi işe alamadı. Albay Newsham konuya dair şunları yazıyordu: “Japon Öz Savunma Kuvvetleri (JSDF) hiçbir zaman gerçek bir savaşa girmedi, fakat geçen yıl ezici bir yenilgiyle karşı karşıya kaldı- işe alım hedeflerini yüzde 50 oranında kaçırdı. Bir önceki yıl bu oran yüzde 35’ti. Yıllardır da yüzde 20 civarında eksiklik yaşıyor. Dolayısıyla, JSDF eski moda, yetersiz personele sahip ve aşırı çalışan bir güç.”

Japonlar savaşmak istemiyor. Rusya’nın Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana silahlı kuvvetleri git gide küçülen Almanlar da öyle. Avrupalılar ve Japonlar savaşmak istemiyor. Neden istesinler ki? Gelecek nesiller olmayacaksa, kim gelecek nesiller için hayatını ortaya koyar?

2015 yılında Gallup, 60’tan fazla ülkenin vatandaşına ülkeleri için savaşmaya ne denli istekli olduklarını sordu. Japonya sadece yüzde 11’lik olumlu yanıt oranıyla sonuncu sıraya yerleşti. Japonya’nın doğurganlık oranında son sıralarda yer alması bu bağlamda hiç de tesadüf değil. Kadın başına üç çocuk doğurganlık oranına sahip olan İsrailli Yahudiler, aşağıdaki grafiğin sağ üst çeyreğinde yer alan tek örnek.

Gerçekten de dünyanın sanayileşmiş ulusları arasında doğurganlık, savaş ve mücadele ruhu arasında güçlü bir ilişki var.

Elbette doğurganlık oranı her şeyi açıklamıyor; 2015’te Gallup anketi yapıldığında Rusya ve Ukrayna’da doğurganlık oranı düşük olmasına rağmen savaşma isteği göreli olarak yüksekti.

Ukrayna savaşı, İkinci Dünya Savaşı sırasında milyonların savaştığı aynı topraklarda bugün sadece birkaç yüz bin muharip askeri tutabiliyor. Sovyetler Birliği 1943’te Harkov’u geri aldığında kente 1,2 milyon asker yığmış, bunların 200.000’ini ise savaş meydanında kaybetmişti. Bugün bu kentin etrafında Rusya’nın belki de bu sayının yüzde biri kadar askeri anca var.

Amerika’nın (NATO) müttefiklerinden ulusal ordularını güçlendirmeleri yönünde çağrılar yapılırken, olan şey bunun tam tersi. Savunma harcamalarında fark yaratacak kadar büyük ekonomilere sahip Amerikan müttefikleri olan Japonya ve Almanya, savunma harcamalarını arttırma taahhütlerinden sessiz sedasız vazgeçiyorlar.

Japonya 2027 yılına kadar savunma harcamaları için 43 trilyon yenlik (yani yaklaşık 272 milyar ABD doları) bir taahhütte bulunmuştu, bunun büyük bir kısmı ise ABD F35’leri ve diğer pahalı yabancı donanımların tedariki şeklinde olacaktı. Ne var ki Japonya tedarik maliyetlerini, dolar başına 108 yenlik döviz kuru üzerinden hesapladı, ancak bu oran şu anda yaklaşık 160 yen civarında. Bu da fiili alımlarda ciddi bir kesinti anlamına geliyor.

Bu arada Almanya’nın geçen haftaki bütçe müzakereleri, Alman savunma bütçesinde planlanan artışın pek çoğunu ortadan kaldırdı. Savunma Bakanı Boris Pistorius, “İmzaladığımdan çok daha azını aldım ve bu beni gerçekten kızdırıyor” diye yakınıyordu. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana Almanya’nın silahlı kuvvetleri küçüldü. 1989 yılında ülkenin savaşa hazır 12 tümeni var iken bugün ise tek bir tane bile yok.

Doğurganlık düştükçe Çin de ordusunu küçülttü. Yedek askerler ve paramiliter polis güçleri de dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerinin toplam sayısı 4 milyon iken, Çin’in dörtte biri kadar nüfusa sahip olan ABD’de bu sayı 3,4 milyon aktif görev, yedek asker ve sivil çalışandan oluşuyor.

Fakat Çin, kara ordusunun büyüklüğünü yarıya indirirken, füze kapasitesini, donanmasını ve hava kuvvetlerini güçlendirmeye devam etti. Çin bir daha asla Kore Savaşı sırasında olduğu gibi kitlesel piyade gücüyle taarruza geçmeyecek. Epey az sayıda “oğlu” var ve bugün onları harcama lüksünü göze alamaz. Bunun yerine, bugün bir sığınaktaki bilgisayar kontrol odasında yürütülecek türden bir savaşı tercih edecektir.

Bu durumda Çinliler haklı gibi görünüyor. Avrupalıları tükenmiş genç nüfuslarını kara savaşlarında feda etmeye ikna etmek pek de mümkün olmayacak. Amerika’nın NATO müttefikleri daha fazla askeri harcama yapma ve daha fazla asker toplama sözü verecekler ama bu vaatler daha mürekkep kurumadan unutulacak.

Yine Rusya’nın Sovyet İmparatorluğu’nu yeniden kurmak istediği düşüncesi aritmetiğe aykırı duruyor. Stalin Doğu Cephesi’ne 29,5 milyon asker göndermişti; Putin ise yarım milyonluk bir gücü zar zor idare edebiliyor. Bu Donetsk, Luhansk, Kırım ve diğer birkaç toprak parçasını geri almak için yeterli olabilir ama bırakın Polonya’ya yürümeyi Batı Ukrayna’yı işgal etmek için dahi yeterli değil.

Japonya’nın halihazırda yaşlı bağımlılık oranı 50. Bu da demek oluyor ki, çalışma çağındaki her 100 Japon vatandaşına karşılık 50 yaşlı var. Avrupa 2035’te, Çin 2055’te, Amerika Birleşik Devletleri ise 2075’te bu orana ulaşacak. Bunun için Japonya, tasarruflarını yurtdışına aktararak ve 3,5 trilyon dolarlık net uluslararası varlık oluşturarak kolektif yaşlılık dönemine girişini kolaylaştırmaya çalışıyor.

Tüm bunlardan daha planlı ve daha öngörülü olan Çin ise altyapı inşa ederek ve teknoloji ihraç ederek Küresel Güney’deki yüz milyonlarca genç işçinin emeğinden faydalanmayı hedefliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin ise halen hiçbir planı yok.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çabahar anlaşması Orta Doğu ve Orta Asya’ya yeni bir gelecek sunuyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Hindistan ile İran arasında imzalanan Hindistan’ın İran’daki Çabahar limanını geliştirmesi ve 10 yıllığına işletmesini öngören anlaşmaya odaklanıyor. Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun kilit noktasındaki Çabahar limanının hangi ülkelere nasıl fayda sağlayabileceğini ele alıyor.

***

Hindistan’ın İran’daki Çabahar Limanı’nı işletme anlaşması, Orta Doğu’nun yeni bir geleceğe yönelmesine nasıl yardımcı olabilir?

Rusya’yı Orta Doğu ile bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru’nun baş tacı, yeni işbirliği biçimlerinin ticarette nasıl atılımlar getirebileceğini gösteriyor.

NAZARETH SEFERIAN

Hindistan, İran’ın Çabahar kentindeki limanı işletmek üzere 370 milyon dolarlık resmi ve uzun vadeli bir anlaşma imzalayarak bölge ve dünya çapında jeopolitik yankı uyandıracak bir gelişmeye imza attı.

10 yıllık yönetim anlaşması, bir dizi kısa vadeli öncül anlaşmanın ardından geldi ve büyük dünya güçlerinin kilit küresel ticaret yolları üzerinde nüfuz sahibi olmak için yarıştığı bir dönemde limana yeniden yatırım yapılmasına yol açması bekleniyor.

Yeni Delhi, Çabahar’ın büyük güçler ve hızla yükselen devletler arasındaki rekabeti hafifletmesini ve ülkeler arasında işbirliği ve ortak yatırımın neler başarabileceğinin bir örneği olmasını umuyor.

Hindistan Dışişleri Bakanı Dr. S. Jaishankar, mayıs ayında imzalanan anlaşmayla ilgili soruları yanıtlarken gazetecilere bunu açıkça ifade etti: “Bu aslında herkesin yararına, insanların buna dar bir bakış açısıyla yaklaşmaması gerektiğini düşünüyorum… ABD’nin geçmişte Çabahar’a yönelik kendi tutumuna bile baksanız, ABD Çabahar’ın daha büyük bir öneme sahip olduğu gerçeğini takdir etmiştir.”

Ayrıca, yeni anlaşmanın daha geniş bölge için de ek faydalar sunduğunu, bu tür anlaşmaların nasıl çalışabileceğini ve Çabahar’ın daha da geliştirilmesine yardımcı olacağını belirtti.

Bu anlaşmadan en çok faydalanacak ülkeler Hindistan, İran ve Rusya olsa da başka ülkeler de kazançlı çıkabilir. Majalla, Çabahar’daki uluslararası anlaşmayla ulaşılan dönüm noktasını ve bunun nelere yol açabileceğini inceliyor.

Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru

Çabahar limanı, Rusya’nın Baltık Denizi kıyısını Hindistan’ın Arap Denizi limanlarına bağlayan Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (INSTC) olarak bilinen 7.200 km’lik güzergâh üzerinde kilit bir nokta yer alıyor.

İlk olarak 2000 yılında Rusya, İran ve Hindistan arasında yapılan bir anlaşmayla açılması öngörüldü. INSTC anlaşması daha sonra Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Ermenistan, Belarus, Tacikistan, Kırgızistan, Umman, Ukrayna ve Suriye’yi kapsayacak şekilde genişletildi ve Bulgaristan da gözlemci olarak katıldı.

Hindistan ve Baltık arasında bir ticaret yolu olan INSTC, mevcut alternatiflere göre yaklaşık %30 daha ucuz ve %40 daha kısa. Transit süresi 25 ila 30 gün arasında. Süveyş Kanalı’ndan geçen eşdeğer yol ise 45 ila 60 gün arasında sürüyor.

Başka avantajları da var. İran’ın Bender Abbas Limanı ile Çabahar arasındaki hat Hindistan’a 600 km’den fazla daha yakın ve derin su limanı olması nedeniyle tam boyutlu konteynerleri barındırabilir.

Hindistan’ın Çabahar’daki Şehid Beheşti Terminali’ne yaptığı yatırımlar bu limanı daha verimli hale getirerek Hindistan ve limanı kullanmak isteyen diğer ülkeler için zaman ve para tasarrufu sağlayacak.

Daha hızlı ticaretin tüm avantajlarına ek olarak, INSTC’nin Hindistan için stratejik jeopolitik önemi de var. Bu koridor, Hindistan’ın Pakistan’dan kaçınmasına olanak tanırken bölgedeki Çin’in etkisine karşı da bir denge sağlayacak.

Karayla çevrili ülkeler

Muhtemelen bölgedeki en büyük ilgi, denize kıyısı olmayan ve bundan büyük fayda sağlayabilecek iki ülkeden geliyor: Ermenistan ve Afganistan.

Ocak ayında İran, Hindistan ile ticareti kolaylaştırmak için Ermenistan’a Çabahar ve Bender Abbas limanlarına erişim izni verdi. Ermenistan, Rusya’ya daha hızlı bir kara yolu sunan bölgesel rakibi Azerbaycan ile INSTC’nin sözde “batı rotası” için rekabet halinde.

Yine de Ermenistan’da INSTC’ye sunabileceği bir şeyler olduğuna dair güven var. Ekonomi Bakanlığı Genel Sekreteri Haykaz Nasibyan, “Ermenistan, alternatif bir yük güzergahı oluşturmada önemli bir katılımcı ve uygulayıcı olabilir; Hindistan ve İran’ı Gürcistan ve Karadeniz üzerinden Avrupa’ya ve Avrupa’yı Hindistan’a bağlayan alternatif bir koridor sunabilir” dedi.

“Bu koridor kara yolu ile Rusya Federasyonu’na bağlanabilir. Bu süreçte Ermenistan’ın Avrupa Birliği ile Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Anlaşması (CEPA) imzalayan tek ülke olması ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyesi olması büyük önem taşımaktadır.”

İki güzergahtan birinin tam olarak faaliyete geçebilmesi için hem Ermenistan hem de Azerbaycan’daki altyapının güncellenmesi gerekiyor.

Hindistan ve Ermenistan arasındaki ilişkiler son zamanlarda savunma alanındaki önemli anlaşmalarla ısınırken, Azerbaycan şimdiye kadar Güney Asya’nın güçlü ülkesi için daha büyük bir ticaret ortağı oldu. Ayrıca, Hindistan’ı Rusya’ya bağlayan mevcut rota üzerinde yer alıyor; Mumbai’den deniz yoluyla İran’daki Bender Abbas’a, oradan Tahran’dan demiryoluyla Bender Anzali’ye, oradan da demiryoluyla Azerbaycan’a ya da deniz yoluyla Rusya’daki Astrahan’a gidiyor.

Ancak Yeni Delhi’de Azerbaycan’ın Pakistan’la artan ortaklığı konusunda endişeler var ve bu durum en son temmuz ayında Astana’da düzenlenen Şangay İşbirliği Örgütü zirvesi sırasında Azerbaycan, Pakistan ve Türkiye arasında yapılan kapalı kapılar ardındaki toplantıda ortaya çıktı. Rotayı Ermenistan’a çevirmek Yeni Delhi için stratejik bir önem taşıyabilir.

Afgan yatırımı

Bu arada Afganistan da Çabahar’a yatırım yapma taahhüdünde bulundu. Taliban Hükümeti bu girişime yaklaşık 35 milyon dolar taahhüt ederek kendileri için öneminin altını çizdi. Afganistan şu anda Karaçi ve diğer yerlerdeki limanlar aracılığıyla uluslararası pazarlara erişim için Pakistan’a bağımlı durumda.

Dünya Bankası verilerine göre Afganistan’ın Hindistan ile ticareti 2023 yılında %43 artarak 570 milyon dolara ulaştı. Pakistan’ın bu hayati ortaklık üzerinde herhangi bir baskı kurmasına izin vermek oldukça riskli olabilir. Yeni Delhi, Taliban yönetimini resmen tanımasa da Hindistan’ın ekonomik aygıtı İslamabad’a fazla yaklaşmadıkları sürece Kabil’deki herkesle çalışmaya istekli görünüyor.

Kasım 2023’te Afgan yetkili Abdulgani Birader limanı ziyaret etti ve İran tarafını hızlı hareket etmeye çağırdı.

Birader, “Çabahar limanına bağlanmak Afganistan’ın Avrupa, Orta Doğu, Hindistan ve Çin’deki pazarlara erişimini sağlayacak ve böylece Afganistan’ın küresel ilişkilerini güçlendirecektir. Çabahar limanı, Bender Abbas’tan onlarca kilometre daha yakın ve Karaçi’den yüzlerce kilometre daha kısa olması nedeniyle daha verimli bir güzergâh sunarak ihracat maliyetlerinde ve transit sürelerinde benzeri görülmemiş bir azalma sağlayacaktır” dedi.

Orta Asya

Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin de deniz ticaretine doğrudan erişimi yok.

Kazakistan ve Türkmenistan’ın Hazar Denizi’ne kıyısı var ancak bu deniz açık denizden ziyade büyük bir göl.

Kazakistan ve Türkmenistan nisan ayında Afganistan’ın da dahil olduğu üçlü bir toplantı yaptı. Kazak Başbakan Yardımcısı Serik Jumangarin ve Özbekistan Ulaştırma ve İletişim Ajansı Genel Müdürü Mammethan Chakiev, INSTC’nin bu “doğu rotasının” bölgeleri için büyük potansiyel taşıdığını belirttiler. İran-Türkmenistan sınırındaki Çabahar ve Serahs arasındaki demiryolu bağlantısı bu rotanın hayati bir parçası.

Kırgızistan daha küçük bir devlet olmasına rağmen Çabahar limanı çevresindeki gelişmelere ilgisi az değil.

2022’de Hindistan Büyükelçisi Asein Isayev şöyle demişti: “Çabahar limanını kullanırsak, Hindistan’dan Kırgızistan ve Orta Asya’ya mal ulaştırmak sadece iki hafta sürecek. Şimdi farklı limanlar ve diğer ülkeler üzerinden 30-45 gün sürüyor.”

Malların İran üzerinden Kırgızistan’a ulaşması için Türkmenistan ve Özbekistan’ı da geçmesi gerekecek.

Özbekistan’ın Hindistan büyükelçisi Ferhad Arziyev, birkaç yıl önce verdiği bir röportajda, “Çabahar projesinde büyük pratik bir değer görüyoruz ve şüphesiz tam olarak uygulandığında, Hindistan ve Özbekistan için ve genel olarak Orta Asya için kapsam ve fırsatlar genişleyecektir. Bu sadece olumlu bir rol oynayacaktır” demişti.

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev 2023 yılında İran’a tarihi bir ziyarette bulundu; bu son 20 yılda bir Özbek cumhurbaşkanının İran’a yaptığı ilk ziyaretti.

Bu diplomasi akışı, Hindistan’ın Çabahar’da daha derin bir rol oynamasından kazançlı çıkacak bölgedeki büyük oyuncuların sayısının hiç de az olmadığını gösteriyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi Ukrayna’nın işgalinden bu yana Moskova’ya ilk ziyaretini gerçekleştirdiğinde şüphesiz bu konudan bahsedilecektir.

Kremlin “tüm konuların gündemde olduğunu” söyledi ve Çabahar’da öncülük edilen ticari bağlantıların gelecekteki gelişimi ve bunların ticaret ve jeopolitiği yeniden şekillendirme potansiyeli, dünya zirveyi izlerken ele alınan konular arasında yer alacak.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Çin-İsrail ilişkileri bozulmaya devam edecek

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Çin-İsrail ilişkilerinin geçmişi, bugünü ve geleceğine odaklanıyor. Makale, iki ülke ilişkilerinde ekonomik çıkarın ikinci planda olduğu dolayısıyla ne Çin ne de İsrail’in istese bile ilişkileri ivmelendirebileceğini savunuyor. Makalede “Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek” tespiti yapılıyor.

***

Çin-İsrail ilişkileri Gazze savaşından çok önce zayıflamaya başlamıştı

Ticaret ve yatırımlardaki düşüşün ardında daha geniş jeopolitik değişimler yatıyor ve Tel Aviv’in Pekin’le olan bağları Washington’a oranla her zaman ikinci planda kalacak.

SHIRLEY ZE YU

İsrail’in Gazze’ye açtığı savaş sırasında Çin’in Filistinlilere verdiği güçlü destek, Pekin’in Tel Aviv ile ikili ilişkilerine zarar verirken Arap dünyasındaki konumunu güçlendirdi. Çin, Filistinlilerin bağımsız bir devlete sahip olma konusundaki “vazgeçilmez haklarını” dile getirirken, İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşını meşru müdafaa değil Filistinlilere yönelik “toplu cezalandırma” olarak nitelendirdi.

Çin’in bu tutumu İsrail’le olan ilişkilerine zarar verirken, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler, 2018’den bu yana zaten düşüşteydi. Bu da Pekin’in Gazze konusundaki tutumunu ve İsrail’den uzaklaşmasını göründüğünden daha az önemli kılıyor. Yine de Çin-İsrail ilişkilerinin uzun süreli bir düşüşe doğru gittiği yönündeki şüpheleri doğruluyor.

Genç ilişki

Pekin, 1992 yılında İsrail ile resmi bir diplomatik ilişki kurmadan otuz yıl önce Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) resmen tanıdı. O zamandan beri iki ülke arasındaki ilişkiler hem pragmatik hem de karmaşık oldu.

Çin’in Yahudilerle düşmanlık geçmişi yok, hatta baskı dönemlerinde onlara sığınak bile sundu. Şangay Yahudi Mülteci Müzesi, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dünyada çok az yer onları kabul ederken Yahudilerin şehre nasıl sığındığını anlatıyor. Antisemitizm dünya çapında pek çok toplumda ortaya çıkmış olsa da Çin’de bu sorun hiçbir zaman yaşanmadı.

İlişkilerin kısa tarihi boyunca Çin ve İsrail’in sıcak dönemleri oldu. Başbakan Binyamin Netanyahu bir keresinde ilişkilerden “kusursuz evlilik” olarak bahsetmişti. Ancak bu durum Filistin devleti, İsrail’in Gazze savaşı, İran’ın nükleer çalışmaları ve Orta Doğu’nun geleceği gibi konulardaki jeopolitik değişimler ve farklılıklar nedeniyle açıkça değişti.

Kovid-19 salgınına rağmen, 2022 yılında yayınlanan bir Pew anketine göre, ankete katılan İsraillilerin neredeyse yarısı Çin’i olumlu algılarken, bu oran ABD’de sadece %20’ydi. Pekin’in İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına eleştirel bakışı nedeniyle bu olumlu görüş şüphesiz azalacak. Ancak İsrailliler için Çin’in Filistin davasına verdiği destek sürpriz olmamalı. Çin’in Filistin meselesindeki tutumu yeni değil; son on yıldır BM’de İsrail’in önerilerine karşı oy kullanıyor.

Amerikan etkisi

Pekin ve Tel Aviv arasındaki ikili ilişkiler, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile olan ilişkisiyle yakından bağlantılı. Washington ve Pekin’in Ocak 1979’da diplomatik ilişkiler kurması, Çin’in İsrail ile ilişkilerine yeni bir ivme kazandırdı. Washington’un zımni desteğiyle İsrail’den Çin’e savunma teknolojisi ve hizmetleri transferi başladı ve otuz yıl boyunca devam etti.

Doğrudan ilişkilerin resmileştiği 1992 yılında iki ülke birbirleriyle ticaret ve yatırımı artırdı. Bu dönemde, 1992’de 50 milyon dolar olan karşılıklı ticaret 2022’de 24,45 milyar dolara yükseldi. O zamana kadar Çin; Avrupa Birliği ve ABD’den sonra İsrail’in üçüncü büyük ve Asya’daki en büyük ticaret ortağı haline geldi.

Ancak bu artış esas olarak Çin’in İsrail’e yaptığı ithalattan kaynaklandı ve ticaret dengesizliğinin artmasına neden oldu. İsrail’in Çin’e ihracatı 2018’de zirve yaparken, Çin’in İsrail’e ihracatı 2022’de durakladı. Son on yılda Çin’in İsrail’e ihracatındaki istikrarlı artış, Alibaba’nın AliExpress’i ve çevrimiçi moda mağazası Shein’in göze çarpan başarısı da dahil e-ticaretteki büyümeden kaynaklandı.

Elektrikli araç satışları da arttı. En büyük iki Çinli elektrikli araç markası -YDYD ve Geely- 2023 yılında İsrail’deki toplam elektrikli araç satışlarının %45’ini oluşturdu. Bozulan siyasi ilişkilere rağmen, 2024’ün ilk dört ayında İsrail’de satılan tüm yeni otomobillerin %22’si Çinlilere aitti ve bu oran Batılı emsallerinden çok daha yüksek.

İsrail’in Çin’e ihracatına gelince, Intel mikroişlemcileri toplam ticaretin neredeyse %40’ını oluşturuyor. İsrail’de üretilen çipler, Çin’in büyük ölçekli üretim kapasitesini ve genişlemesinin çoğunu destekleyerek 2017’den 2018’e ihracat artışının temelini oluşturdu.

ABD’nin Çin ile yüksek teknoloji ticaretine getirdiği ve hem yurtiçindeki hem de yurtdışındaki Amerikan şirketlerine uygulanan kısıtlamalar İsrail’deki üretimi de etkiledi. Hızla değişen dünyada veri ve bulut hizmetleri güvenlik endişelerinin merkezi haline geldikçe Çin e-ticaret platformlarının İsrail pazarlarında durgun bir büyüme göstermesi muhtemel. Ticaretteki bu azalma 7 Ekim saldırıları ve ardından Gazze’de yaşanan savaştan bağımsız olarak gerçekleşecekti.

Jeopolitik değişimler

Daha geniş küresel akımlar, Çin-ABD ticaretini soğuttu ve bunun Çin-İsrail ticaretine domino etkisi oldu. İşleri siyasetin önüne koyma çabalarına rağmen bu düşüş muhtemelen devam edecek.

Çin’in İsrail’deki yatırımları 2014’ten itibaren hızlanan büyümenin ardından 2018’de zirveye ulaştı. Bu genişleme Pekin’in ikiz, uzun vadeli stratejilerini yansıtıyordu: Avrasya’yı altyapı yoluyla birbirine bağlayan Kuşak ve Yol Girişimi ve Made in China 2025 planı. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün verileri Çin’in İsrail’deki yatırımlarının en güçlü olduğu alanların altyapı ve teknoloji sektörleri olduğunu gösteriyor.

Yatırımların 2018’den itibaren azalması Çin’in hırslarında bir azalma değil, ABD’nin endişelerinde bir artış olduğunu gösteriyor. 2019’da ABD’nin talebi üzerine İsrail, Washington’un İsrail’in kritik altyapısındaki Çin yatırımlarının potansiyel etkileri konusundaki endişelerini gidermek için bir yabancı yatırım gözetim mekanizması kurdu. Aslında Çin, İsrail’in Sorek Two deniz tuzu arıtma tesisi ihalesini, dönemin Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından kritik altyapıdaki Çin yatırımlarına karşı bir uyarı yapmasından sonra kaybetti.

Çin’in son on yılda İsrail’de gerçekleştirdiği çeşitli altyapı projeleri arasında en tartışmalıları iki liman oldu. Çin’in Şangay Uluslararası Liman Grubu (SIPG) 2021 yılında, ABD Donanması’nın Altıncı Filosu’nun sıkça uğradığı Hayfa limanını işletmek üzere 25 yıllık bir kira sözleşmesi imzaladı. 2014 yılında Çin Liman Mühendisliği Şirketi (CHEC), şu anda İsrail hükümeti tarafından işletilen Aşdod limanını inşa etme ihalesini kazandı.

O dönemde İsrail, ABD’nin limana bakan bir daire kiralayarak bölgeyi gözetleyebileceğini söyleyerek Amerika’nın güvenlik endişelerini yatıştırdı. O zamandan bu yana ABD burada faaliyet göstermeye devam ediyor ki bu da güvenlik endişelerinin giderildiğinin bir işareti.

Çin yatırımları 2018’de İsrail’in teknoloji sektöründe aldığı toplam doğrudan yabancı yatırımın sadece %5’ini temsil etse de ABD, İsrail’in inovasyon ve teknoloji start-up’larına yapılan Çin yatırımlarından hala memnun değildi. İsrail için ABD ile stratejik ittifakını sürdürmek her şeyden önce geliyor, bu nedenle Washington’u memnun etmek için Çin yatırımlarına muhtemelen daha fazla kısıtlama getirecek.

Özetle, Çin-İsrail ilişkilerindeki bozulmanın ekonomiden çok jeopolitikle ilgisi var. Kırk buçuk yıl önce ABD-Çin ilişkilerinin ısınmasından doğan ikili ilişki şu anda aşağı doğru bir seyir izliyor ve ne Çin ne de İsrail bu konuda fazla bir şey yapabilir. Çin’in Orta Doğu’da izlediği strateji ya da pozisyon ne olursa olsun, ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan İsrail ile ilişkileri bozulmaya devam edecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English