Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Batı medyasında Türkiye seçimleri

Yayınlanma

14 Mayıs’taki seçimler yaklaştıkça, batı medyasında Türkiye’ye dair analizler çoğalmaya başladı.

Muhalefetin ya da iktidarın kazandığı senaryoları değerlendiren yazılarda ortak eğilim Türkiye’nin ‘öneminin’ vurgulanması.

Politico ve Foreign Policy’de yayınlanan analizlerde hem genel olarak seçimlerin kritik önemine hem de muhalefetin kazanma ihtimaline etki edecek faktörlere odaklanılıyor.

Politico’ya göre 2023’ün en önemli seçimi

Politico, 14 Mayıs seçimlerinin Avrupa ve Ortadoğu’nun güvenliğinde merkezi bir rol oynayacağını savunuyor.

Nektaria Stamouli imzalı makaleye göre, batı, kazanması halinde Erdoğan’ın bu zaferi ‘dini açıdan giderek muhafazakârlaşan bir modele doğru ilerleme anı olarak görmesinden’ endişe ediyor.

Seçimleri kimin kazanacağının önemli olduğunu kaydeden yazar, şu başlıkları sıralıyor: Türkiye’nin NATO ittifakındaki rolü; ABD, AB ve Rusya ile ilişkileri; göç politikası; Ukrayna savaşındaki rolü; Doğu Akdeniz’deki gerilimleri nasıl ele alacağı.

14 Mayıs seçimlerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 20 yılı aşan iktidarına yönelik testlerden biri olacağını belirten Politico, Millet İttifakının adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun anketlerde önde göründüğünü ama Erdoğan’ın da ‘nasırlaşmış’ bir aday olduğuna dikkat çekiyor.

Yazıda Kılıçdaroğlu’nun dış politika başdanışmanı Ünal Çeviköz’ün görüşlerine de yer veriliyor. Çeviköz, “Otoriter tek adam yönetiminden, çok daha demokratik bir süreç olan bir tür ekip çalışmasına doğru bir değişim olacak. Kılıçdaroğlu bu ekibin maestrosu olacak,” diyor.

Cezaevindeki Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkındaki AİHM kararlarını uygulayacaklarını söyleyen Çeviköz, “Bu, tüm müttefiklerimize ve tüm Avrupa ülkelerine Türkiye’nin demokrasi yoluna geri döndüğü mesajını verecektir,” ifadelerini kullandı.

Çeviköz, 2016’da AB ile imzalanan geri kabul anlaşmasını da gözden geçireceklerini söyledi. Göç siyasetinin AB ile koordineli olması gerektiğini savunan Çeviköz, bazı Avrupa ülkelerinin Türkiye’yi doğudan gelen göçmenler için depo olarak gördüğünü ve bunu kabul edemeyeceklerini kaydetti.

Çeviköz, AKP hükümetinin şimdilik izin vermediği İsveç’in NATO üyeliğine de yeşil ışık yaktıklarını belirtiyor. Eski büyükelçi, ikili ilişkilerdeki sorunların NATO gibi ‘çok yönlü’ örgütlere taşınmaması gerektiğini savunarak, İsveç’in 11 Temmuz’daki yıllık NATO toplantısında üyeliğe kabul edilebileceğinin sinyalini verdi.

Ukrayna savaşı ve Rusya ile ilişkiler hakkında da konuşan Çeviköz, Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde Türkiye’nin arabuluculuk yapmaya ve tahıl anlaşmasını uzatmaya devam etmeye istekli olacağını, fakat Ankara’nın NATO üyesi statüsüne daha fazla vurgu yapacağını söyledi.

Çeviköz, “Türkiye’nin NATO üyesi olduğu gerçeğini vurgulayacağız ve Rusya ile görüşmelerimizde kesinlikle eşitler arasında bir ilişki arayacağız, fakat Rusya’ya Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu da hatırlatacağız,” dedi.

Suriye meselesi ve sığınmacılar söz konusu olduğunda Kılıçdaroğlu’nun ‘Suriyelilerin gönüllü geri dönüşü’nü tesis etmeyi savunduğunu hatırlatan Politico, geçim sıkıntısının artmasıyla birlikte birçok Türk’ün Suriyelilere daha düşmanca yaklaşmaya başladığını öne sürüyor.

“Bizim yaklaşımımız Suriye ekonomisini rehabilite etmek ve gönüllü geri dönüşler için gerekli koşulları yaratmak olacaktır,” diyen Çeviköz, bunun için uluslararası bir yük paylaşımının yanı sıra Şam ile diyalog kurulması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Ege ve Doğu Akdeniz’deki sorunların Yunanistan ve Türkiye’de aynı dönemde yapılacak seçimlerin ardından yeni hükümetlerle birlikte halledilebileceğini düşünen Çeviköz, Doğu Akdeniz’de ikiden fazla tarafın dahlinin olduğu sorunların çözümü için öncelikle Ege’deki ikili sorunların çözülmesi gerektiğini savundu.

CHP’li Çeviköz’e göre Kıbrıs söz konusu olduğunda Ankara ve Atina adanın iç işlerine karışmaktan uzak durmalı ve Kıbrıs’taki iki toplumun kendi sorunlarını karşılıklı çözmelerine fırsat tanımalı.

Foreign Policy’den ‘işçi sınıfı’ hatırlatması

Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve müttefiklerinin ekonomi politikalarına odaklanan Foreign Policy (FP) makalesinde ‘neoliberalizm’e dikkat çekiliyor.

Halil Karaveli imzalı yazıda, “Kemal Kılıçdaroğlu’nun solu terk etmesi ve müttefiklerinin neoliberal ekonomisini benimsemesi kendisine seçim kaybettirebilir,” deniyor.

Anketlere göre seçimlerin ikinci tura kalacağını savunan Karaveli, bu turda Türkiye’nin yoksul ve işçi seçmenlerinden alınacak desteğin hayati olacağını savunuyor ve Kılıçdaroğlu’nun ‘kazanmak için ekonomik meselelerde sağa hitap etmesinin gerektiğine inandığını’ belirtiyor.

CHP liderinin İyi Parti ve HDP’den destek aldığına ve bunun güçlükler yarattığını kaydeden FP, seçimlerin kaderinin üç unsura bağlı olduğunu ileri sürüyor: Türk milliyetçileri, Kürtler ve işçi sınıfı.

İşçi sınıfının, Türkiye’nin iş gücünün yüzde 70’ini oluşturduğunu söyleyen yazar, tarihsel olarak bu sınıfın ‘muhafazakâr partilerin’ arkasından gittiğini öne sürüyor.

Yazar şöyle diyor: “Kılıçdaroğlu’nun kazanmak için aşması gereken iki engel var: milliyetçilik meselesi ve mevcut derin ekonomik sıkıntılara rağmen, Erdoğan’ın –son yirmi yıldaki genel sicili göz önüne alındığında– sorunları çözebileceği ve toplumsal olarak dezavantajlı kesimlerin ihtiyaçlarıyla ilgilenebileceği algısı.”

Kılıçdaroğlu’nun hem Kürtlere özgürlük verip hem de ulusal birliği sağlıyor gibi görünmesinin imkânsız olduğunu savunan FP, Kılıçdaroğlu’nun şimdiye kadar yeterince ilgi göstermediği işçi sınıfını etkileyecek bir toplumsal değişim mesajı vermesi gerektiğini ileri sürüyor.

CHP liderinin kazanmak için ‘neoliberal kapitalizmi’ hedef alması gerektiğini belirten yazar, buna rağmen partinin Avrupa’daki pek çok sosyal demokrat parti gibi sınıfsal yapısını değiştirdiğini, orta ve üst orta sınıflara özel bir parti haline geldiğini ve ekonomik konularda sağa kaydığını savunuyor.

FP makalesi şöyle devam ediyor: “Kılıçdaroğlu dindar muhafazakârları kucaklamış ve tarihsel olarak laik olan CHP’nin İslam ile bir sorunu olmadığı konusunda onlara güvence vermiş olsa da, partisini işçi sınıfı ile uzlaştırmak için bir sonraki adımı atmamıştır.”

DÜNYA BASINI

Amerikan zihniyetinin parçalanışı

Yayınlanma

Yazar

Thomas Fazi

14 Temmuz 2024

Gerçekle kurguyu artık ayırt edemez duruma geldiğinizde kitlesel şizofreni kaçınılmaz sonuç olur.

Trump’a yönelik suikast girişiminden sonra, pek çok destekçisi sosyal medyada bunun bir “yalnız çılgının” eylemi değil, Amerikan “derin devleti” tarafından düzenlenen bir operasyon olduğunu öne sürmeye başladı. Çatıda silahlı bir kişinin varlığını bildiren kişilerin polis tarafından görmezden gelindiğine dair hikayelere veya polis keskin nişancısının saldırganı vurmak için onun ateş etmesini neden beklediğine dair sorulara işaret ediyorlardı. Bu tür teorilerin ortaya çıkması bekleniyordu ve önümüzdeki günlerde ve haftalarda bu teorilerin hızla yayılmasını bekleyebiliriz.

Daha şaşırtıcı olan ise, saldırının hemen ardından ABD’de “staged” [kurgulanmış] kelimesinin trend olmaya başlamasıydı. Görünüşe göre, Demokrat/Trump karşıtı çevrelerde yaygın olan bu inanç, Trump’ın popülaritesini artırmak için bu olayın bizzat kendi tarafından planlanmış olabileceği yönündeydi.

Bu kulağa deli saçması gibi gelebilir, ancak bizi şaşırtmamalı. Bu, Batı ülkelerinin, özellikle de ABD’nin bütünüyle oligarşikleşmesinin zehirli meyvesidir. Çoğu insan, seçimlerin bir aldatmaca olduğunu ve perde arkasında ipleri çeken, cinayet de dahil olmak üzere amaçlarına ulaşmak için hiçbir şeyden kaçınmayacak görünmez güçlerin varlığını rasyonel veya bilinçaltı düzeyde anlıyor; yalnızca bu güçlerin kim ya da ne olduğu konusunda hemfikir değiller.

En kötüsü de bu insanların tamamen haklı olmaları; perde arkasında ipleri tutan kötü niyetli güçler —ister ulusal güvenlik devleti, istihbarat teşkilatları, askeri-endüstriyel kompleks, Wall Street, vb. olsun— bariz biçimde var. Tıpkı kitle medyasının sunduğu sahnedeki gerçekliğin de bariz bir şekilde sahte olması gibi.

Bunun kaçınılmaz sonucu, şu anda Amerika’da tanık olduğumuz kolektif zihnin parçalanmasıdır. Gerçekle kurguyu ayırt edemediğinizde —Trump’ın ikonik yumruk kaldırma fotoğrafının Hollywood filminden çıkmış gibi göründüğünü düşünen insanları gerçekten suçlayabilir miyiz? — ve yaşadığınız söylenen gerçeklikle [demokrasi/oligarşi] rasyonel veya içgüdüsel gerçeklik algınız arasındaki uyumsuzluk çok sarsıcı hale geldiğinde, kitlesel şizofreni kaçınılmaz sonuç olur.

Kasım ayında kim kazanırsa kazansın, Amerika’nın bundan nasıl kurtulabileceğini görmek zor.

Trump’a suikast girişimi: İlk bulgular, ilk tepkiler

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Sevim Dağdelen: Almanya’nın ABD’nin hegemonya arayışına boyun eğmeyen farklı bir dış politikaya ihtiyacı var

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Almanya’da yeni kurulan Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) dış ilişkiler sözcüsü Sevim Dağdelen, yeni kitabı NATO: A Reckoning with the Atlantic Alliance [NATO: Atlantik İttifakı ile Hesaplaşma] ile birlikte NATO’nun kendi etrafında yarattığı “demokrasi ve insan hakları için çalışan savunma ittifakı” mitini yıkmayı hedefliyor. Çin Komünist Partisi (ÇKP) çizgisinde yayın yapan Global Times’a verdiği bu mülakatta, Ukrayna savaşını NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin başlattığına işaret eden Dağdelen, Almanya’nın bir “vasal devlet” gibi hareket ettiğini ve Asya-Pasifik’te de aynı vasallığın Japonya ve Filipinler gibi ülkeler için geçerli olduğunu savunuyor.


NATO’nun temel görevi ABD’nin hegemonik hırslarını desteklemektir

Global Times
9 Temmuz 2024

Editörün Notu:

2024 NATO Zirvesi salıdan perşembeye kadar Washington’da gerçekleştirilecek. NATO, sürekli genişlemesiyle birlikte, bölgesel bir güvenlik ittifakından küresel bir örgüte dönüşüyor. NATO’nun genişlemesinin dünya üzerinde nasıl bir etkisi var? NATO’nun özü nedir? Alman Federal Meclisi’ndeki Sahra Wagenknecht İttifakı grubunun dış ilişkiler sözcüsü ve NATO’nun önde gelen eleştirmenlerinden Sevim Dağdelen bu konulardaki görüşlerini Global Times (GT) ile paylaştı.

GT: NATO: Atlantik İttifakı ile Hesaplaşma adlı kitabınızda, bu yılın NATO’nun kuruluşunun 75. yıldönümü olduğunu ve NATO’nun gücünün zirvesinde göründüğünü belirttiniz. Fakat aynı zamanda kuruluşundan bu yana en ciddi krize de sürükleniyor. Sizce NATO neden krizde?

Dağdelen: Washington’daki zirvede NATO, ABD’nin peşine takılarak tırmanma ve genişleme politikasını pekiştirme niyetinde. Bu insanlar Rusya, Çin ve Ortadoğu’yu aynı anda ele geçirebileceklerini hayal ediyorlar ve “üç cephede” bir çatışmaya hazırlanıyorlar. Ukrayna’da Rusya’ya karşı her zamankinden daha yoğun bir vekalet savaşı yürütülüyor; ticaret savaşının ilk atışı elektrikli otomobillere yönelik cezalandırıcı gümrük vergileri şeklinde Çin’e karşı yapıldı; aynı zamanda, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin Rusya’ya yaptığı gibi Çin’i kuşatmak ve ona meydan okumak için ortaklık anlaşmaları yoluyla bir Asya NATO’su inşa edilmeye çalışılıyor. Bu angajmanlar muazzam mali kaynaklar tüketiyor ve NATO kendi küresel hegemonya iddiasının bir sonucu olarak aşırıya kaçma ve kendi kendini tecrit etme ile karşı karşıya. Çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışını kabul etmektense kendi çöküşünü riske atmaya hazır.

GT: NATO zirvesinin gündeminde Ukrayna’nın NATO’ya katılımı ile ilgili tartışmaların yer alabileceği bildirildi. Sizce Batı Ukrayna’ya ne kadar destek vermeye devam edebilir?

Dağdelen: ABD, Rusya’ya karşı vekalet savaşını sürdürebilmek için diğer NATO üyelerinin, özellikle de Almanya’nın kaynaklarını şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla kullanmaya bel bağlıyor. Alman hükümeti, ABD’nin Ukrayna’ya destek şartlarını yerine getirebilmek için kendi halkına karşı toplumsal bir savaşa girmek zorunda. Başka bir deyişle, ABD kendi savaşları için diğer NATO üyelerini otobüsün altına atıyor. Bu durum yıllarca sürebilir ve Avrupa’nın toplumsal ve iktisadi olarak çöküşe geçmesi ve istikrarsızlaşması riskini beraberinde getirir. Bu arada Avrupa halkları, nükleer silahlarla öncelikle Avrupa’da yapılacak ve kıtayı harabeye çevirecek bir Üçüncü Dünya Savaşı’na yollanma riskiyle karşı karşıyadır. Bu bağlamda, kendi birliklerimizi konuşlandırmayı düşünmek ya da Ukrayna’nın Alman silahlarıyla Rusya’ya saldırmasına rıza göstermek ateşi körüklemek demektir.

GT: ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg geçtiğimiz günlerde Çin’in Avrupa’nın “Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en büyük güvenlik tehdidini” beslediğini belirtti. Bu bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki tehlikenin temel nedeni nedir?

Dağdelen: ABD, NATO’daki müttefikleriyle birlikte Çin’i tehdit etme üzerine bahis oynuyor ve diğer ülkelerin Çin’e ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleyebileceği bir sömürge ilişkisine geri dönmeyi hayal ediyor. Bu yeni-sömürgeci yanılsamanın bir sonucu olarak uluslararası politikada çok tehlikeli bir dönemden geçiyoruz. Amaç, daha da sert ekonomik savaş kapasitesine sahip olmak ve nükleer bir gücün dize getirilebileceği inancıyla Rusya’yı uluslararası alanda izole etmek. Buradaki fikir, Rusya’yı mahvederek Çin’i ele geçirmek ve böylece eski ve artık kaybolmakta olan hegemonyayı yeniden kazanmak. Bu dünya görüşü son yıllardaki gelişmeleri göz ardı ediyor. Bununla birlikte, sadece Çin’e karşı değil, aynı zamanda Hindistan ve Vietnam gibi ülkeleri daha yumuşak başlı hale getirmeyi ve NATO’nun onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasını sağlamayı amaçlıyor.

GT: Bazı gözlemciler NATO’nun bölgesel bir güvenlik ittifakından küresel bir örgüte dönüşmekte olduğuna inanıyor. Sizce NATO’nun genişlemesinin dünya üzerinde nasıl bir etkisi oldu? NATO’nun genişlemesi Avrupa’yı daha güvenli hale getirdi mi?

Dağdelen: NATO’nun doğuya doğru genişlemesi bugün Avrupa’da yaşanan çatışmaların temel nedenidir. ABD, Rusya’ya kendi sınırlarında meydan okumaya karar verdi ki bu Amerika kıtasında ABD sınırı söz konusu olduğunda hiçbir zaman hoş görülmemiş bir şeydi; 1962’de Küba füze krizindeki tepkiye bakın. Barış isteyen herkes NATO’nun bu genişlemesini durdurmalıdır. Aynı meydan okuma konsepti, bu aşamada hâlâ Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore ile güvenlik ortaklıkları yoluyla ve Filipinler ve Tayvan adasının da katılımıyla Çin’e karşı kullanılmak isteniyor. Aynı zamanda ABD, Çin karşıtı bir cephe oluşturmak amacıyla Japonya ve Filipinler arasında askeri işbirliğini teşvik etmektedir. ABD’ye bağlı NATO, Japonya ile birlikte çalışıyor ve bu da Japonya’yı Asya’da Çin’e karşı ana devlet haline getirecek, tıpkı Almanya’nın Avrupa’da Rusya ile karşı karşıya gelmesi gibi.

GT: NATO demokratik değerleri ve insan haklarına bağlılığı olan bir savunma ittifakı olduğunu iddia etti, fakat sürekli olarak dünya çapında savaşları kışkırttı. Bu çelişkiyi nasıl görüyorsunuz ve NATO’nun özü nedir?

Dağdelen: NATO’nun temel görevi ABD’nin hegemonik hırslarını desteklemektir. Bu görevi gizlemek için kullanılan üç efsane, NATO’nun uluslararası hukuk, demokrasi ve insan haklarını temsil ettiğini iddia eder. Bu mitler gerçekler karşısında yıkılmaktadır: ABD tek başına son 20 yılda yürüttüğü yasadışı savaşlarda 4,5 milyon insanı öldürmüştür. İnsan haklarına gelince, dikkatler sadece NATO ülkelerinin milyonlarca kendi vatandaşının temel sosyal haklarının ihlali üzerinde değil, aynı zamanda örneğin ABD’nin Guantánamo Körfezi’ndeki işkence kampını işletmesi üzerinde de yoğunlaşıyor.

GT: Ukrayna krizinin patlak vermesinden bu yana NATO’nun askeri harcamaları önemli ölçüde arttı. Artan askeri harcamalar Almanya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine ne kazandırdı? Askeri harcamalardaki sürekli artış NATO’yu gerçekten her zamankinden daha “büyük, daha güçlü ve daha birlik içinde” yapabilir mi?

Dağdelen: Silahlanma hamlesi 2014 yılında, NATO üyeleri yüzde 2’lik hedef üzerinde anlaştıklarında başladı. Örnek olarak Almanya için bu, silahlanma harcamalarında büyük bir artış anlamına geliyordu; şu anda eğitim, sağlık ve altyapıdan eksik olan para. Belirlenen düşmanlar olan Rusya ve Çin’in, Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi silahlanma yarışı ile yerle bir edilebileceği, silahlanmaya daha fazla kaynak harcamaya zorlanabileceği ve nihayetinde içeriden istikrarsızlaştırılabileceği gibi bir yanılsama var. Tek sorun, tarihin bu kez tersine işliyor gibi görünmesi ve nihayetinde istikrarsızlaştırılanın sadece kendi toplumlarımız olacak olması.

GT: Almanya, Fransa ve İspanya ortak bir askeri tatbikata katılmak üzere Japonya’yı ziyaret edecek. NATO ülkelerinin Asya-Pasifik bölgesinde askeri tatbikatlar yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? NATO Asya-Pasifik bölgesine doğru genişlerse bu Avrupa’nın çıkarlarına hizmet eder mi?

Dağdelen: NATO şimdi ABD’nin Hint-Pasifik’teki hegemonik hırslarına büyük destek verecek. Bunun ABD’nin kaynak tasarrufu yapmasına yardımcı olması gerekiyor. Japonya, Güney Kore ve hatta Filipinler gibi ülkeleri kasıtlı olarak Çin ile çatışmaya itmeyi içeriyor. Bu ülkeleri silahlandırmak ya da manevra kılıfına sokulmuş tehditkar askeri jestlerle desteklemek için askeri işbirliğini yoğunlaştırmaya odaklanılıyor. Almanya’ya biçilen rol, Filipinler’in Çin’e karşı bir cephe devleti olarak kapasitesini artırmaktır. Bu felaket bir strateji; temelde, bir vasal devletin diğerini desteklemesi. Avrupa ve Asya’da barış ve güvenliğin bedeli son derece yüksek. Almanya ve Avrupa’nın, Rusya ve Çin ile iyi ilişkiler kurmayı da içeren ve artık ABD’nin hegemonya arayışına boyun eğmeyen farklı bir dış politikaya ihtiyacı var.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Yeni Birleşik Krallık hükümetinin dış ve savunma politikası

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Birleşik Krallık’ın ve dünyanın en eski düşünce kuruluşlarından, Kraliyet’e yakın Royal United Services Institute’ta (RUSI) yayınlandı. Yeni İşçi Partisi hükümetinin dış politika alanında atacağı adımlar merak edilirken, ilk işaret NATO Zirvesi’nde geldi: Başbakan Keir Starmer, İngiliz yapımı Storm Shadow seyir füzelerinin Ukrayna tarafından Rusya içindeki saldırılardan kullanılmasına izin verdiğini açıkladı. Buna ek olarak, Muhafazakâr yönetimlerden farklı olarak, Starmer hükümetinin AB ile ilişkileri düzeltmesi ve Brexit ile ilgili yeni ticari müzakerelere girişmesi bekleniyor. Savunma harcamaları söz konusu olduğunda ise iki parti arasında özel bir fark görülmüyor.


Birleşik Krallık’ın yeni hükümetinin dış ve savunma politikası nasıl olacak?

Malcolm Chalmers
RUSI
5 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Birleşik Krallık’ın yeni İşçi Partisi hükümeti, dış politika ve savunma alanında zorlukların arttığı bir dönemde iktidara geliyor. Peki bu dalgalı sularda kendine bir rota çizebilecek mi?

Dış politika ve savunma politikasına ilişkin konular Birleşik Krallık’taki seçim kampanyası sürecinde neredeyse hiç yer almadı. İşçi Partisi’nin NATO, nükleer silahlar, savunma harcamaları, Ukrayna savaşı gibi temel meselelerdeki tutumunu Muhafazakârlardan ayırt etmek son derece güçtü. 2019 seçimlerinin aksine, “vatansever” bir parti olmasına ilişkin verdiği güvenilirlik ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmadı. Tam da bu nedenle İşçi Partisi, 14 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarının ardından değişim zamanının geldiği yönündeki yaygın kamuoyu havasından rahatlıkla faydalanabildi.

Ancak yeni hükümet ilk gününden itibaren öyle ya da böyle dış politika ve savunma konularında birçok yeni zorlukla karşı karşıya kalacak. Önümüzdeki hafta yeni başbakan Sir Keir Starmer NATO zirvesi için Washington’a gidecek. Bu zirvede ve önümüzdeki aylarda, Orta Doğu ve Ukrayna’da devam eden savaşlar onun devamlı dikkatini ve liderliğini gerektirecek.

Bunlar içinde en acil olanı ise, Gazze savaşının pek yakında geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşmesinin muhtemel olması. Sınır ötesi ateşin hacmi daha şimdiden kuzey İsrail’in önemli bir kısmını yaşanmaz hale getirdi. Buna karşılık İsrail ise Lübnan’daki Hizbullah güçlerine karşı hem havadan hem de karadan büyük bir saldırı başlatmaya hazırlanıyor. Bunu gerçekleştirdiği takdirde Lübnan’da yaşanacak can kayıpları, Gazze ile kıyaslanacak kadar büyük olabilir.

Böylesi olaylar zinciri, hükümetin hızla ilerleyen bir krizi yönetme kabiliyetinin en erken imtihanlarından biri olabilir. BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi, bölgede konuşlanmış askeri güçleri ve güçlü bölgesel ortaklıkları olan bir ülke olarak Birleşik Krallık’ın bir barış anlaşmasına aracılık etme çabalarında kayda değer bir rol oynaması ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşecek bir tırmanışı önlemeye yardımcı olması beklenir.

Orta Doğu’daki durum kötüleşsin ya da kötüleşmesin, yeni hükümetin en başat dış politika önceliği Ukrayna’nın hayatta kalmasına ve başarılı olmasına yardımcı olmak olmalıdır. Önümüzdeki dört ay boyunca hem ABD hem de Fransa başkanları kendi siyasi bekalarına odaklanacak ve dünyadaki meseleleri şekillendirme kabiliyetleri buna bağlı olarak azalacaktır. Buna karşın Birleşik Krallık, tüm büyük Batı demokrasileri arasında en istikrarlı hükümet olma özelliğini taşıyor. Dolayısıyla, olağanüstü bir siyasi akışkanlığın yaşandığı bu dönemde Batı’nın birlik gemisinin dengede kalmasını sağlama fırsatına ve sorumluluğuna sahip.

Ukrayna’nın Rus saldırılarını iki yıldan uzun bir süre boyunca durdurmayı başarması ve bunu yaparken de Rus güçlerine büyük zararlar vermesi, savaşın kendi çıkarlarına uygun koşullarda sonuçlanabileceği umudunu korumasını sağladı. Bundan dört yıl sonra Ukrayna bu çatışmadan Batı ile yakın müttefik olan hür bir ülke olarak çıkmayı başarırsa hem Birleşik Krallık hem de Avrupa daha da güvende olacaktır. Ancak NATO ittifakının güvenilirliği açısından tayin edici sonuçlar doğuracak bir başarısızlık da imkân dahilinde.

İşçi Partisi, AB ile yeni bir güvenlik paktı, Almanya ile iki taraflı bir güvenlik anlaşması ve büyük savunma programları için bir “NATO testi” yoluyla Avrupa ile daha güçlü güvenlik ortaklıkları kurmayı taahhüt etti. Nitekim Ukrayna’ya arka çıkmak için birlikte çalışmak her üç taahhüt için de hayati bir önem taşıyacak. Ne var ki bu taahhütler aynı zamanda, Rus saldırganlığını caydırmada merkezi bir rol oynayabilecek güvenilir Avrupa güçleri oluşturmaya yönelik daha geniş bir taahhüdü de içermeli. Önümüzdeki yıl Beyaz Saray’da kim oturursa otursun, Çin’den gelen meydan okumayla baş edebilmek için Asya’ya daha fazla askeri kaynak aktarılması yönünde amansız bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır. Avrupa’nın ve Birleşik Krallık’ın buna hazır olması gerekiyor.

Savunma Bakanı John Healey’in kısa zaman içerisinde başlatması beklenen Stratejik Savunma İncelemesi’nin (SDR) arka planında işte bu durum yatıyor. Şimdi yapılması gereken çok fazla şey var. Seçim öncesinde pek çok zorlu karar ertelenmişti. Planlar ve kaynaklar arasındaki finansman açığı geçen zamanda daha da kötüleşti. Birleşik Krallık silahlı kuvvetlerinin büyük bir bölümü, NATO’nun Rusya karşısında kurulan cephe hattının ihtiyaç duyduğu kritik destekleyicilerden, mühimmattan ve bakım kabiliyetlerinden yoksun.

Diğer Avrupa ülkeleri son yıllarda savunma bütçelerinde çok büyük artışlar yaptı. Örneğin Almanya’nın 2024 savunma bütçesi 98 milyar dolar olarak belirlendi – Bu, NATO’nun kuruluşundan bu yana ilk kez Birleşik Krallık’tan (bu yıl 82 milyar dolar harcaması öngörülüyor) daha fazla harcama yaptığı anlamına geliyor. Buna karşılık Birleşik Krallık’ın kendi konvansiyonel kuvvetlerine yaptığı harcama 2022’den bu yana reel olarak artış göstermedi.

Savunma bütçesine dönük siyasi tartışmalar, GSYH’nin ne kadarının harcandığına odaklanmış durumda. İşçi Partisi, belirli bir zaman çizelgesi ya da finansman planı olmasa da GSYH’nin  yüzde 2,5’ini savunma alanında harcamayı taahhüt ediyor. Ancak Savunma Bakanlığı’nın asıl ihtiyacı olan şey, on yıl veya daha uzun bir süre boyunca her yıl istikrarlı ve kayda değer bir reel büyüme sağlayabilmek. Bu tek adım -SDR’nin bir parçası olarak kabul edilirse şayet- Birleşik Krallık savunma planlaması ve tedarikinde maliyet etkinliğini artırmak için herhangi bir başka önlemden daha fazla şey yapacaktır. İşçi Partisi’nin seçim kampanyasında vaat ettiği gibi ekonomi öngörülenden daha iyi gitse dahi Savunma Bakanlığı’nın ekstra para almayacağı anlamına gelecektir. Fakat aynı zamanda 2008 finansal krizinden sonraki on yılın aksine, GSYİH düşse bile hükümetin savunma bütçesini korumayı taahhüt edeceği anlamına gelecek.

Rusya’dan gelen askeri tehdidin akut niteliği, SDR’nin 2030 yılından önce sahaya sürülebilecek kabiliyet iyileştirmelerine yüksek öncelik vermesi gerektiği anlamını taşıyor. Tarihsel olarak ve bilhassa da 2010’dan sonraki on yılda, Birleşik Krallık’ın büyük bir çatışma için birkaç yıllık bir bildirim alabileceği varsayımı vardı. Nihayetinde silahlı kuvvetler, uzun vadeli büyük programların korunması karşılığında kilit kabiliyetlerin “içinin boşaltılmasını” kabul etmişti. Bugün ise öncelik çok farklı. Avrupa’da büyük bir savaştan kaçınmanın en iyi yolu Rusya’ya böylesi bir çatışmadan kazançlı çıkamayacağını göstermektir. Bu da Birleşik Krallık ve NATO müttefiklerinin Rusya’nın düşünebileceği her türlü saldırganlığa karşı mücadeleye hazır olduklarını göstermeleri demek.

İleriye dönük programda, meyvelerini ancak 2030’dan sonra verecek yatırımlar için hala bir yer olmalı. Ancak bunlar içinde en öncelikli olan, mevcut ve kullanılabilir mühimmat stoklarının olması ve sürekli üretim için gereken tedarik zincirlerinin kurulması. Yeni bakanlar, ayrıca, silahlı kuvvetler genelinde insansız ve otonom yeteneklerdeki etkileyici ilerlemelerden yararlanan programların hızlandırılmasını teşvik etmeliler. Bu, kilit alanlarda kritik ve uygun maliyetli kitlesel gücü yeniden inşa etmek için önemli olacaktır. Bu tür ilerleme fırsatları Ukrayna ve diğer çatışmalarda hemen her gün yeniden ortaya çıkıyor. Böylesi bir dönüşümü mümkün kılmak için Savunma Bakanlığı’nın farklı bir dönem için tasarlanmış düzenleyici engelleri ortadan kaldırmaya ve artık işletilmesi ekonomik olmayan eski ekipmanların emekliliğini öne çekmeye hazır olması gerekecek.

Bu noktada SDR, son savunma incelemelerinde genellikle ihmal edilen bir konu olsa da savunma personeline sunulan teklifin dönüştürülmesi için bir fırsattır. Bu bağlamda ilk sınav, yıllık maaş turu ile gelecek ve hükümetin bütçenin başka yerlerinde kesintiye gitmeden Silahlı Kuvvetler Maaş İnceleme kurumunun tavsiyelerini finanse etmeye hazır olup olmadığı ortaya çıkacaktır.

Akla gelebilecek bütçe anlaşmalarından hiçbiri SDR’nin bu bahsi geçen zor seçimlerden kaçınmasına izin vermeyecektir. Birleşik Krallık silahlı kuvvetlerinin büyük bölümünün şu anda olduğundan daha güvenilir olmasını sağlayabilse bile, diğer müttefiklerin öncülük etmesinin mantıklı olacağı alanlar çıkacaktır. Bu nedenle NATO ve kilit müttefiklerle yapılacak detaylı görüşmeler önümüzdeki aylarda SDR’nin kilit unsurlarından biri olacaktır. İşçi Partisi Almanya ile savunma işbirliğine yüksek öncelik vereceğini zaten açıkça belirtmişti. Ancak ağı çok daha geniş atmalı, Kuzey Avrupa’daki Müşterek Sefer Kuvveti müttefiklerini de dahil etmelidir. Avustralya, Japonya ve diğer küresel ortaklarla güçlü savunma ortaklıkları da bu bağlamda önemli bir potansiyele sahip olacaktır.

NATO-Avrupa’daki yalnızca iki nükleer silahlı güçten biri olan Birleşik Krallık’ın uzmanlaşacağı ana alanlardan biri denizaltı, diğeri ise nükleer kuvvetler olacaktır. 2010’daki savunma incelemesinde yapılan hatalardan biri de caydırıcı modernizasyon programının ertelenmesiydi. Bunun neticesinde, Kraliyet Donanması, bir nükleer silahlı gemiyi devriye gezdirme hedefinde -oldukça tehlikeli bir şekilde- başarısız olma noktasına gelmiştir. Nükleer bütçede yapılan büyük artışlara rağmen bu konuda rehavete kapılmak yersiz olacaktır, zira önümüzdeki yıllarda bu konu bakanların sürekli artan ilgisini gerektirmektedir.

Daha da genişletilmiş bir dış politika

Seçim sonuçlarından aldığı güçlü yetkiyle yeni hükümet, iklim güvenliği ve uluslararası kalkınma gibi uzun vadeli bir ufuk gerektiren küresel meselelerde net hedefler belirleme fırsatına sahip. Geçmiş İşçi Partisi hükümetleri bu küresel hedeflere bariz şekilde öncelik vermişti. İklim güvenliğinin İşçi Partisi’nin beş “misyonundan” biri haline getirilmesi, Starmer yönetiminin bu konuda seleflerini takip edeceğini gösteriyor.

Yeni hükümetin, çağımızın en büyük jeopolitik meydan okuması olan Batı’nın Çin ile ilişkilerini nasıl yöneteceği konusunda da daha net bir rota belirlemesi gerekecek. Son dönemdeki eğilimlerin devam etmesi halinde, şu anda ABD ve Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğindeyiz demektir. Ancak bu rekabetin kuralları ve sınırları her an değişmeye devam ediyor. Özellikle “Küresel Güney” olarak adlandırılan bölgedeki pek çok ülke her iki kampa çekilmeye güçlü bir direnç gösteriyor.

Önümüzdeki beş yıl içinde Tayvan üzerinden bir ABD-Çin savaşı olasılığını göz ardı etmek aptallık olurdu. Yine de Çin ve ABD arasındaki rekabetin derinleşmesinden kaynaklanan en yakın vadeli risk, küresel ticaret sistemi için oluşturduğu tehdittir. ABD, Birleşik Krallık ve AB, Çin ile ilişkilerin “riskten arındırılmasının” getireceği faydaları, daha geniş çaplı bir “ayrışmanın” getireceği kayda değer maliyetlerden ayırmaya çalışıyor. Ancak bu ayrımı uzun vadede sürdürmek zor, zira elektrikli otomobiller konusunda Çin’den uzaklaşmaya yönelik mevcut çabalar da bunu kanıtlıyor. Covid-19 küresel salgını ve Ukrayna savaşının ciddi finansal maliyetleri, Boris Johnson’ın 2019 genel seçimlerinden sonra ortaya koyduğu iddialı planları büyük ölçüde bozmuştu. Bu bağlamda yeni bir ticaret savaşı, Birleşik Krallık’ın yeni İşçi Partisi hükümetinin ekonomik umutları için de benzer bir risk oluşturabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English