Dünya Basını
Britanya’nın Asya kurgusu

Çevirmenin notu: Britanya’nın Brexit sonrası oluşturduğu strateji konseptleri, çapından daha büyük arzular kurgulaması nedeniyle pek çok engelle karşı karşıya. Britanya, Doğu Avrupa ve Batı Asya’da Rusya’yı kuşatma stratejisinin ve Almanya’nın belinin bükülmesinin en büyük paydaşlarından biri oldu. Londra, Ukrayna’ya hem savaş öncesinde hem de şu an sunulan askeri yardımlarda NATO içinde lider konumda ve daha önce eski Şansölye Merkel’in de itiraf ettiği üzere Minsk anlaşmalarının sağladığı sükûnet döneminde, Orbital harekatıyla Kiev’i nihai savaşa hazırlayan güçlerin başındaydı. Britanya, son dönemde güneydoğu Asya’da Çin’i dizginleme ve bölgede ABD gibi büyük aktörlerden biri haline gelme hedefiyle bir dizi proje ve teşebbüs geliştiriyor. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Asya direktörü ve Foreign Policy yazarı James Crabtree yorumlamış.
Britanya’nın Asya’ya sürpriz bir şekilde devam eden eğilimi
James Crabtree — Foreign Policy
11 Nisan 2023
Üç vitrin projesi Britanya’nın Hint-Pasifik’teki geleceğini belirliyor.
Avrupa Birliği’nden ayrıldıktan üç yıl sonra Britanya, mevcut en iyi imaj tazeleyici alternatife dahil oldu. Geçen ay Britanya Başbakanı Rishi Sunak, üyeleri Hint-Pasifik bölgesini kapsayan ve küresel GSYİH’nin yaklaşık onda birini oluşturan bir ticaret paktı olan 11 ülkeli Kapsamlı ve Aşamalı Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı (CPTPP) imzaladı. Anlaşmanın iktisadi etkisi mütevazı olup, önümüzdeki on yıl içinde Britanya’nın GSYİH’sine yüzde 0,1’den daha az bir katkı sağlayacak. Yine de Britanya’nın Pasifik Okyanusu’na yakın bir yerde olmadığı aşikâr, bu nedenle CPTPP’ye katılması daha ilgi çekici bir hakikatin altını çiziyor; bazen Londra’nın Hint-Pasifik’e “yönelmesi” olarak nitelenen şeyin beklenmedik başarısı.
2021’de dönemin Başbakanı Boris Johnson’un öncülüğünü yaptığı yönelim, küresel iktisadi ve siyasi ağırlığın doğuya yöneldiği bir dönem olması hasebiyle AB sonrası Britanya’yı yeniden konumlandırmayı amaçlıyordu. Fakat daha yakın zamanda bu yönelime karşı dizilen güçler dişli görünmeye başlamıştı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali zihinleri eve daha yakın jeopolitiğe odakladı. Başbakan Liz Truss’ın kısa ama faciayla sonuçlanan görev süresiyle daha da kötüleşen Britanya’nın korkunç kamu maliyesi, uzak savunma ve güvenlik teşebbüsleri konusundaki alternatifleri sınırladı. Hem Johnson hem de Truss, Hint-Pasifik meraklısıydı ve Çin’in şahin ve ideolojik terimlerle değerlendiriyorlardı. Ancak Sunak, Asya konusunda daha ihtiyatlı ve Pekin ile bağları kesme konusunda daha az doktriner görünüyordu. Bu arada anketlerin 2025’te iktidara geleceğini gösterdiği Britanya İşçi Partisi, İngiliz solundaki pek çok kişinin basitçe çöpe atılması gereken bir neo-emperyal fantezi olarak gördüğü genel eğilime karşı derin bir şüphe duymaya devam ediyor.
Yine de kaynak kısıtları ve rekabet halindeki öncelikler karşısında yok olmak yerine, büyük İngiliz Hint-Pasifik girişimleri aslında çoğalıyor. CPTPP bunların en sonuncusu ve Britanya’yı bölge dışı ülkeler arasında giriş hakkı kazanan tek ülke yaptı. Geçen ay [AUKUS olarak bilinen] Avustralya-Birleşik Krallık-Birleşik Devletler güvenlik anlaşmasının ikinci aşaması duyuruldu; bu anlaşma önümüzdeki tartışmalarda Avustralya’ya nükleer denizaltı tedarik ederek Çin’e karşı koymayı hedefliyor. Aralık ayında Londra ayrıca Japonya ve İtalya ile birlikte önümüzdeki 10 yıl içinde en az 30 milyar dolar maliyetle altıncı nesil bir savaş uçağı geliştirme girişimi olan yeni Küresel Hava Muharebe Programı (GCAP) için harekete geçti. Bu büyük projeler birlikte, Britanya’nın gelecek on yıllar boyunca Hint-Pasifik bölgesine odaklanmasını sağlayacak üçlü bir stratejik çapayı temsil ediyor.
Yönelimin şaşırtıcı dayanıklılığını üç neden açıklıyor. Birincisi, 2021 ulusal güvenlik entegre değerlendirmesinde ana hatlarıyla belirtildiği üzere Britanya’nın Hin-Pasifik’te artan temel çıkarlarının altında yatan mantık. Brexit sonrası “küresel Britanya” başlığı altında, inceleme bölgede gelecekteki ekonomik büyümeyi vurgularken, aynı zamanda Doğu Asya’ya yeni bir Kraliyet Donanması muhrip grubunun ilk konuşlandırılacağını duyurdu. Ancak özünde Britanya’nın diplomatik ve askeri taahhütleri, bölgede iki küçük gemi konuşlandırmaktan 10 üyeli Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği’nin (ASEAN) sadece bir “diyalog ortağı” olmaya kadar mütevazıydı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden önce bile 2021 stratejisi, Avrupa’nın Britanya’nın birincil odak noktası olmaya devam ettiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bu eğilimi önemli bir politika değişikliği haline getirmek için üç büyük proje — AUKUS, CPTPP ve GCAP — lazımdı.
Sunak’ın geçtiğimiz kasım ayında yaptığı ilk büyük dış politika konuşmasında “eğilme” kelimesi kullanılmamış olabilir ama yine de Hint-Pasifik ilişkilerinin derinleştirilmesini üç ana dış öncelikten biri haline getirdi. Entegre değerlendirmenin geçen ayki “yenileme” çalışmasında ise eğilimden sadece birkaç kez söz edildi. Bununla beraber politikanın itici gücünü de yineledi: “Şu an sahip olduğumuz hedef, bu ivme kazanan angajmanı daha güçlü ve kalıcı hale getirmek ve Birleşik Krallık’ın uluslararası politikasının kalıcı bir dayanağı yapmaktır”. Son yıllarda Britanya’nın askeri ve iktisadi hedefleri nadiren birbiriyle yakından alakalı olmuş, stratejik olarak Irak ve Afganistan savaşlarına, iktisadi olarak da Avrupa ile ticaretin geliştirilmesine odaklanılmıştı. Fakat Londra’nın Brexit sonrasındaki Hint-Pasifik politikası, ekonomik ticaret araçlarını stratejik öncelikleriyle daha net bir şekilde uyumlu hale getiriyor, özellikle de Çin’in küresel meydan okumasını yönetmek üzere.
Eğilimin başarısının ikinci nedeni, buna karşı çıkanlardan bazılarının argümanlarının yetersiz kaldığı, Britanya’nın dünyadaki askeri rolü üzerine yapılan şiddetli bir entelektüel savaşın sonucu. Bu tür eleştiriler, Britanya’yı haddinden fazla genişlemiş ve yetersiz finanse edilen ordusunun sadece Avrupa’ya odaklanması gereken bölgesel bir orta güç olarak görme eğiliminde. Rusya’dan gelen sıcak tehdit bu görüşü daha da güçlendirdi. Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü analisti Jack Watling, geçen yıl bu eğilimi sert bir şekilde eleştiren bir yazı kaleme aldı ve İngiliz Silahlı Kuvvetlerinde Avrupa’da kara gücüne daha fazla odaklanılmasını isteyen pek çok kişi adına konuştu. Watling, “Hint-Pasifik’teki yeni misyonlarda görev alması için kuvvetleri şekilsiz bırakmak, her iki dünyanın da en kötüsünü — Avrupa’daki taahhütleri yerine getirememek ve Hint-Pasifik ortakları için askerî açıdan yararlı bir şey üretememek — riske atıyor” diye yazdı.
Ama diğerleri aynı fikirde değil ve ülkenin geleneksel deniz gücü odağına dönüşle birlikte daha küresel bir bakış açısını savunuyor. Bu sesler arasında Britanya Silahlı Kuvvetlerinin başındaki Amiral Sir Tony Radakin önemli bir yer tutuyor. Radakin, 2022’de yaptığı düşünceli bir konuşmada “Britanya kıtasal bir güç olmaktan ziyade bir keşif gücüdür” diyerek ülkenin “Avrupa-Atlantik güvenliğini ikiye katlamak ya da Hint-Pasifik’e yönelmek arasında basit bir seçim yapma lüksüne sahip olmadığını” belirtmişti. Son iki yılda, uzun süren iç tartışmaların ardından Radakin gibi düşünenler büyük ölçüde galip geldi. Ukrayna’ya yönelik taahhütlere rağmen Avrupa-Atlantik ve Hint-Pasifik alanları arasında net bir değiş tokuşa henüz zorlamayan bir miktar genişletilmiş askeri bütçe de bu görüşe yardımcı oldu. Örneğin Sunak, son yenileme belgesini açıklarken savunma harcamalarını önümüzdeki iki yıl içinde yaklaşık 5 milyar pound arttırırken, yıllık savunma bütçesini GSYİH’nin yüzde 2,5’ine çıkarma sözü verdi. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü verilerine göre bu oran bugün yüzde 2,2 civarında.
Son olarak ve en önemlisi, Britanya’nın üç büyük Hint-Pasifik çapası girişimine verilen partiler üstü yaygın destek sayesinde bu eğilim başarılı oldu. CPTPP’ye katılmak sadece alternatif ticaret gruplarının olmaması nedeniyle değil, aynı zamanda Avustralya ve Japonya’dan Malezya ve Singapur’a kadar önemli ortaklarla stratejik iktisadi bağları derinleştirmesi nedeniyle de mantıklıydı. Üç girişimin en önemlisi olan AUKUS, Londra’nın özellikle de İngilizlerin sık sık önemlerini kaybetmekten korktuğu Washington ile kritik ilişkilerini güçlendirmesine olanak sağladı. Hakikaten de ABD’nin genel olarak bölgeye ve özel olarak da Çin’e artan ilgisi göz önüne alındığında ABD üzerindeki etkisini korumak Britanya’nın Hint-Pasifik politikasının altında yatan önemli bir stratejik amaç olmaya devam ediyor. AUKUS ayrıca Britanya’nın denizaltı inşa kabiliyetlerini ve istihdamını geliştirme vaadinde bulundu. Aynı şey GCAP için de geçerli; bu proje sadece Britanya’nın Asya’daki en önemli ortağı olan Japonya ile bağlar kurmakla kalmayıp aynı zamanda daha fazla istihdam vaat ediyor.
Eğilimin üç çapa projesi, İşçi Partisi’nin Hint-Pasifik’e daha fazla odaklanma fikrine yaklaşmasında da önemli rol oynadı. İçgüdüsel olarak İngiliz solunun büyük bir kısmı eğilimi, Union Jack bayrakları ve Brexit’in aptallığıyla sarılmış şüpheli bir gerileme macerası olarak görüyor. Bu okumaya göre, “küresel Britanya” fikri, Johnson ve Truss gibi post-emperyal sanrılardan mustarip liderler tarafından desteklenen bir tür Brexit sonrası güven kazanma numarasıydı. İşçi Partisi lideri Keir Starmer, son zamanlarda partisinin savunma ve güvenlik konusunda ciddi bir aktör olarak itibarını yeniden kazanmaya çalışıyor ve bu süreçte aşırı solcu selefi Jeremy Corbyn’in geride bıraktığı korkunç karmaşayı düzeltiyor. Avrupa savunmasına odaklanılması, Ukrayna’nın desteklenmesi ve NATO’nun desteklenmesi gerektiğine dair kamuoyuna yapılan açıklamalar bu niyeti ortaya koymaya yardımcı oluyor. Aynı şekilde sol görüşlü bir gazeteci ve İşçi Partisi milletvekili adayı olan Paul Mason da geçtiğimiz günlerde partisindeki pek çok kişi adına yaptığı konuşmada bu eğilimi “kötü zamanlanmış bir kibir” olarak tanımladı. Mason’a göre bu fikir tümüyle, “dil, kavram ve pratik öncelik olarak çöpe atılmalı”.
Ancak tüm bu eğilim aleyhtarı söylemlere rağmen İşçi Partisi’nin geliştirmekte olduğu dış politika ve savunma politikası aslında eğilimin temel projelerine oldukça sıkı bir şekilde bağlı. Bu ayın başlarında gölge Dışişleri Bakanı David Lammy, sol görüşlü bir düşünce kuruluşu olan Fabian Society için İşçi Partisi’nin ilk dış politika zeminini ortaya koyan geniş kapsamlı bir broşür yazdı. Lammy, eğilim konusunda bir dizi oportünist eleştiride bulundu ama asıl eleştirileri aslında Londra’nın bölgedeki diplomatik varlığının azaldığını ve çok az bakan ziyareti yapıldığını vurgulayarak ülkenin buraya aslında yeterince eğilmediğini ima etmesiydi. Daha da önemlisi hem AUKUS’u hem de CPTPP’yi destekledi. Lammy, “AUKUS gibi düzenlemeler yoluyla Hint-Pasifik bölgesine yönelik ciddi ve uzun vadeli stratejik yaklaşımların sürdürülmesi, dünya meselelerinde ağırlık merkezinin değişmesine verilecek esaslı bir yanıttır” diye yazdı. İşçi Partisi’nin sertlik yanlısı gölge savunma bakanı John Healey de eğilimi sert bir şekilde eleştirdi. Fakat Lammy gibi o da İşçi Partisi’nin hem AUKUS hem de GCAP dahil olmak üzere eğilimin en önemli girişimlerine tam destek verdiğini telgrafla bildirmeye özen gösterdi.
Liderlik değişimleri her zaman Britanya’nın Hint-Pasifik angajmanının sürdürülmesi için en büyük tehdidi oluşturdu. Yeni başbakanlar çoğu zaman seleflerinin fikirlerini çöpe atarlar. Yine de bu şekilde değerlendirildiğinde bu eğilim şu anda oldukça dayanıklı görünüyor. Johnson’dan Truss’a ve Sunak’a geçiş dönemlerinde adı dışında hep havada kaldı. Ve şimdi Starmer’a olası iktidar geçişini de kesinlikle atlatacaktır. İşçi Partisi iktidara gelirse ve geldiğinde, elbette Hint-Pasifik politikasını yeniden şekillendirmenin yollarını arayacaktır. Aynı şey geçen yıl Canberra’da iktidara gelen Avustralya İşçi Partisi için de geçerliydi. Fakat tıpkı Avustralya Başbakanı Anthony Albanese döneminde olduğu gibi, İngiliz dış politikasında süreklilik, değişimden çok daha muhtemel olacaktır.
Bu, Londra’nın Hint-Pasifik’teki hedeflerinin sorunsuz olduğu anlamına gelmiyor. Britanya’nın Asya’da stratejik açıdan önemli bir aktör olma umudu yok. AUKUS’un potansiyel istisnası dışında, faaliyetlerinin hiçbiri Çin’e dair askeri dengeyi önemli ölçüde değiştirmeyecektir. Örneğin Londra’nın Tayvan ile ilgili bir krize doğrudan askeri olarak müdahil olması pek mümkün değil. Her bir çapa projesinin kendine özgü zorlukları da var. CPTPP’nin faydaları, AB’den ayrılmanın yol açtığı büyük ekonomik kayıplarla kıyaslandığında yuvarlama hatası. AUKUS’un yapacağı teslimat, Britanya’nın denizaltı inşa kabiliyetlerine büyük yatırımlar yapılmasını gerektiren devasa ve karmaşık bir teşebbüs. Pek çok analist programın fazlaca gecikeceğini ve bütçenin çok üzerine çıkacağını düşünüyor. Japonya ve İtalya ile yürütülen gelişmiş savaş uçağı projesi de benzer riskler taşıyor ve her halükârda benzer bir Fransız-Alman planıyla birleşebilir.
Hint-Pasifik meraklıları da mutlak ve topyekûn bir zafer kazanmış değil. Hakikaten de Britanya’nın bölgedeki rolünü daha da genişletmek için son strateji yenileme sırasında ortaya atılan pek çok ilgi çekici fikir vardı. Bunlardan biri İngiliz ordusunun Asya’da daha büyük bir rol üstlenmesini, bir diğeri ise İngiliz deniz unsurlarının daha fazla konuşlandırılmasını içeriyordu. Büyük fikirlere olan hevesi nedeniyle bazen “Radikal Radakin” olarak da anılan Radakin, Britanya’nın iki uçak gemisinden birinin kalıcı olarak Hint-Pasifik’e, büyük olasılıkla da Japonya’ya konuşlandırılmasını uzun zamandır dile getiriyor. Radakin ayrıca uçak gemilerinden firkateynlere kadar askeri varlıkların bir güç gösterisi olarak dünyanın dört bir yanına konuşlandırılması anlamına gelen ve genellikle “mevcudiyet” olarak bilinen şeyi sevme konusunda da yalnız değil. Ama bu ve diğer fikirler Whitehall’da değerlendirildi ve maliyet ya da rakip öncelikler nedeniyle reddedildi. Yenilemede yer alan Britanya’nın ASEAN savunma bakanları toplantılarında gözlemci olma isteği gibi daha az maliyetli diğer planların hayata geçirilmesi muhtemelen uzun yıllar alacak.
Temelde Britanya’nın beklenmedik bir şekilde başarılı olan eğilimi, bir Avrupa gücü olarak konumu ile Hint-Pasifik’teki hırsları arasındaki gerilimlerin aslında çözülmemiş olduğunu gösteriyor. Gerçekten de bu gerilim Brexit sonrası dış politikanın kalıcı ve dağınık bir özelliği olacak gibi görünüyor. Londra’nın bölgesel güç olduğu kaderini kabullenmesi, Hint-Pasifik’ten geri çekilmesi ve sınırlı kaynaklarını Avrupa’ya odaklaması kavramsal açıdan daha temiz olurdu. Ancak Britanya’nın Asya’daki ekonomik ve güvenlik çıkarlarının mantığı, en azından Çin’in yükselen hakimiyetinin ortaya çıkardığı sorulara bir cevap bulma ihtiyacı göz önüne alındığında böyle bir geri çekilmenin pek de mantıklı olmayacağını gösteriyor. Bölgenin kendisinden bakıldığında Hint-Pasifik’teki güç dengesini değiştirebilecek jeopolitik ve askeri ağırlığa sahip değil. Ama her şeye rağmen önümüzdeki on yıllar boyunca bölgenin iktisadi ve askeri ilişkiler ağında giderek daha önemli bir varlık haline gelmesi muhtemel.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4












