Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Almanya, doğusunda bir ulus inşa ediyor

Yayınlanma

Editörün notu: Sağcı Almanya için Alternatif (AfD), Almanya’da bir ay içerisinde yapılan üç eyalet seçiminin birini kazandı, diğer ikisinde ikinci parti haline geldi. Federal anketlerde de ikinci sırada yer alan AfD, bariz bir biçimde Doğu Almanya’nın en önemli partisi haline geldi. Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) ile birlikte Alman ana akımına meydan okuyan bu parti, uzun süredir hem siyasi hem de toplumsal düzeyde yıpratılmaya çalışılıyor. Aşağıda okuyacağınız makale, AfD’ye karşı “liberal demokrasi”ye sempatiyle bakan bir muhabirin, Almanya’nın doğusunda AfD’ye veya genel olarak “popülizme” karşı siyasi merkezin çabalarına tanıklık ediyor. Muhabir, “Schorfheide’de AfD’ye çıkan oylar, sivil toplum faaliyetlerine dönük yüksek katılımın, daha iyi ekonomik koşulların, göçmen nüfus yokluğunun veya yüksek katılım oranının, sağcı partiler karşısında kesin bir çözüm olmadığını işaret ediyor,” diyerek sorunun başka bir yerde olduğunun da ipuçlarını veriyor. Kozmopolit liberalizm, Alman doğusunun sorunlarına yanıt üretemiyor.


Almanya, doğusunda bir ulus inşa ediyor

Paul Hockenos
Foreign Policy
19 Eylül 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Berlin’in kuzeyinde her yıl düzenlenen Schorfheide Kahvaltısı’nda karı-koca bir çiftten müteşekkil akustik müzik grubu, Marlene Dietrich’in repertuarının da yer aldığı 1960’lar melodileriyle gelenleri eğlendiriyor. Kimler yok ki? İtfaiye gönüllüleri, arıcılar kulübü, yerel futbol takımı, Burkina Faso ile (kız) kardeş şehir projesi gibi düzinelerce sivil toplum örgütü ve gönüllü kuruluş… Arnavut kaldırımlı ana cadde boyunca sıralanarak yerel halka ev yapımı unlu mamuller, meyve dilimleri ve kahve ikram ederek gruplarının faaliyetleri hakkında sohbet etme fırsatı buluyorlar.

Schorfheide, Almanya’nın doğusundaki Brandenburg eyaletinde yer alan ve 22 Eylül’de yapılacak seçimlerde aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin –tıpkı bu ayın başlarında Saksonya ve Thüringen eyaletlerinde olduğu gibi– rekor kazanımlar elde etmesinin muhtemel olduğu kırsal bir belediye.¹ AfD’nin neo-Nazilerle açık işbirliği içerisindeki radikal sağ bir parti olduğu düşünüldüğünde bu sonuçların yarattığı sarsıntı, ana akım Almanları savaş sonrası demokrasiyi tehlikeye atan en sağ eğilimlerle nasıl baş edilebileceği konusunda çözümler aramaya itiyor.

Bu çözümlerden biri de sivil toplumun demokratikleşmeyi önceleyen uygulamaları. Yani katılımcı yerel örgütlenmelerin toplulukları bir araya getirme ve yerel düzeyde sosyal uyumu pekiştirmeye çalışması. –Milyarder hayırsever George Soros’tan Avrupa Birliği’ne kadar– sivil toplum savunucularının geneline göre, tabandan katılım ne kadar fazla olursa sosyal doku o kadar kalın olur ve dolayısıyla sağ popülistlerin istismar edebileceği atomizasyon ve kasvet de o denli sınırlanır. Diğer bir deyişle, sivil toplum demokratik yaşamın hoşgörü, ılımlılık, uzlaşma, karşıt görüşlere saygı gibi değerlerini besler.

Sivil toplumun zayıf olduğu ya da hiç olmadığı yerlerde ise resmi ya da özel hayırseverler para ve birtakım teknik uzmanlıklar, bilgi birikimi ve deneyimlerle onun gelişmesine yardımcı olabilirler. Bu, Soros’un kurduğu ve dünyanın dört bir yanında demokrasinin desteklenmesi için çalışan Açık Toplum Vakıfları’nın temel taşlarından biridir mesela. Tabii aynı zamanda Almanya’nın doğu eyaletlerinde yürüttüğü politikanın da önemli bir ilkesi.

Sivil girişimleriyle çok sayıda ödül kazanan Schorfheide Belediyesi’nden Peggy Sydow, “Schorfheide Kahvaltıları’nda [aşırı sağcılara] buraların bizim sokaklarımız olduğunu gösteriyoruz” diyor. Bu kahvaltılar, Schorfheide’de STK’ların yeni bağlantılar ve yeni gelenlerle iletişimler kurduğu etkinliklerden sadece biri. Kurulan her stantta kendileriyle ilgili temel bilgiler, toplantı saatleri ve e-posta adreslerini içeren bir broşür bırakıyorlar. “Aşırı sağ burada neredeyse hiç varlık gösteremiyor” diyen Sydow, bu yıla kadar 18 kişilik Schorfheide Belediye Meclisi’nde tek bir aşırı sağcı üyenin dahi bulunmadığının altını çiziyor.

Ancak bu sükûnetli hal her zaman böyle değildi. Schorfheide aslında, hem sivil toplum ve demokrasi teşvikinin nasıl işleyebileceğinin hem de sınırlarının canlı bir örneği. 2008 yılında Schorfheide’ye bağlı 5 bin nüfuslu Finowfurt köyüne taşınan bir aile, satın aldığı bir araziyi neo-Nazi konserlerinin verildiği bir açık hava mekanına dönüştürerek bölgedeki 500 kadar aşırı sağcı genci buraya çekmiş ve burayı Schorfheide’nin genç kuşakları için cazip bir yere dönüştürmüştü. Bahsi geçen bu mülk sahibi, her geçen gün büyüyen aşırı sağ çevreden herhangi biri değildi, bir neo-Nazi partisinin Brandenburg lideriydi. Sydow, bu zorbaların tüm hafta sonu boyunca süren festivalleri sırasında bölgede nasıl görkemli geçit törenleri yaptıklarını anlatıyor.

Böylesi bir tehdit karşısında kasaba sakinleri bir araya gelerek aşırı sağın taktik ve şiddet gösterilerine karşı kendilerini savunmak için bölge halkını, sendikaları ve yerel yönetimleri harekete geçirdi ve devlet tarafından finanse edilen bir girişim olan Aşırı Sağcılığa Karşı Mobil Danışma Ekipleri’nin (MBR) Brandenburg şubesine katıldı. Almanya genelinde mücadele yürüten 55 MBR, aşırı sağ tarafından işgal edilen kamusal alanların (kent meydanlarından Twitter’a kadar) geri alınmasını sağlamak için yerel topluluklara demokratik kültürü aşılamaya çalışıyor. Her MBR’de sosyal hizmet uzmanları ve sosyal bilimcilerden hukuk uzmanlarına ve ırkçılık karşıtı aktivistlere kadar çeşitli uzmanlardan oluşan iyi bir ekip görev yapıyor.

Belediye, MBR’nin de desteğiyle, 2011 yılında Schorfheide Kahvaltısı’nı sivil grupları güçlendirmek ve arkalarını sağlamlaştırmak için hayata geçirmişti. MBR’lerin ardında yer alan temel fikir, kamusal alanı işgal ederek aşırı sağı “dışarıda bırakmak” idi. Ne var ki neo-Nazileri Schorfheide’den nihai olarak kovan asıl taktik, yasal yollara başvurulmasıyla oldu. Organizatörlere aşırı gürültü, gerekli sıhhi tesislerin bulunmaması ve gamalı haç ve imparatorluk Almanya’sı bayrağı gibi Nazi sembollerinin alenen sergilenmesi gibi sebeplerle para cezaları kesildi. Zamanla cezalar birikti, faaliyetler azaldı ve aile bölgeden taşınmak zorunda kaldı.

Schorfheide’nin bu türden siyasi hamleleri uzak tutma yöntemi, sivil toplumu daha da zenginleştirerek kamunun sıhhatini, 50’den fazla sivil, gönüllü grup ve zengin bir kültürel etkinlik programı eliyle korumak ile oldu. Sydow [programın bölgede tuttuğunun bir ispatı olarak] “Neo-Naziler gittikten sonra aşırı sağ burada tutunamadı” diyor.

Ancak Sydow’un bu iddiası biraz abartılı gibi. Schorfheide’nin hikayesi pek çok açıdan umut verici olsa da orası dikensiz bir gül bahçesi değil. Nitekim haziran ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Schorfheide seçmenlerinin yaklaşık yüzde 31’i AfD’ye oy verdi; bu oran Brandenburg geneli (yüzde 28) ve Doğu Almanya (yüzde 29) ile kıyaslandığında ortalamanın üzerinde. Aynı gün Schorfheideliler belediye meclisindeki 18 sandalye için de oy kullandı. AfD, AB seçimlerindeki kadar oy toplayamadı –yüzde 22’de kaldı (Brandenburg’da yüzde 27 oy almıştı)– ama yine de Schorfheide’nin belediye ofislerinde kaşları çatmaya yetti. Kahvaltı etkinliğinde konuştuğum hemen herkes aynı açıklamanın başka bir versiyonunu dile getirdi: “AfD’nin aldığı bu yüksek oy oranı, Berlin’deki üç partili hükümetin başarısız performansı ile bağlantılı düşünülmeli.” AfD’nin oyları belediye meclisinde dört sandalye kazanmasını sağlasa da parti sadece bir aday gösterdi, dolayısıyla diğer üç sandalye boş kaldı. Kulağa biraz tuhaf gelse de Schorfheide, seçmenlerinin beşte biri ila üçte biri arasında değişen bir kısmının AfD için oy kullanmasına rağmen hâlâ demokratik canlılığın kalesi olmaya devam ediyor.

Schorfheide’de AfD’ye çıkan oylar, sivil toplum faaliyetlerine dönük yüksek katılımın, daha iyi ekonomik koşulların, göçmen nüfus yokluğunun veya yüksek katılım oranının, sağcı partiler karşısında kesin bir çözüm olmadığını işaret ediyor. Ama elbette, on yıllık MBR ve diğer demokrasi teşvik çabalarının da gösterdiği gibi, sivil toplum bu partilerin yerellerdeki varlığını ve etkisini engelleme potansiyeline sahip. Şu ana kadar yoğun sivil toplum katılımı ile 2024 seçimlerindeki oy verme eğilimleri arasındaki ilişkiyi ölçen güncel herhangi bir çalışma yapılmadı. Ancak 2019 yılında Thüringen eyalet seçimleri üzerine yapılan bir araştırma, aşırı sağın daha kırsal, düşük katılımlı, ekonomik refahın istikrarsız olduğu ve ticari işletmelerin, altyapının, sendikaların, kaliteli sağlık hizmetlerinin veya okulların eksikliği gibi zayıf özelliklere sahip topluluklarda kök salabildiğini gösteriyor.

MBR Brandenburg’dan Markus Klein, AfD’nin Schorfheide belediye meclisi seçimlerinde düşük bir oy almasını anlamlı buluyor: “AB seçimlerinde AfD’ye verilen oylar sembolik bir protestoydu. Ancak ikincisinde, işleri halledebileceklerini bildikleri yerel politikacılara sadık kaldılar.” Klein, “Yerel siyasette, hala ‘aşağıda biz’, ‘yukarıda onlar’ zihniyeti var” diye ekliyor.

Schorfheide’nin oy verme eğilimi ile dinamik bir sivil toplum yaşamı arasındaki kopukluğa rağmen, üçüncü sektör olarak adlandırılan sivil toplumun dışarıdan bir müdahale noktası olarak hayli etkili bir potansiyel sunduğu ve tıpkı Schorfheide’de olduğu gibi, yerel toplulukları aşırı sağın yerel saldırılarına karşı daha dirençli hale getirdiğine ilişkin geniş bir fikri mutabakat var. Bu nedenle Brandenburg ırkçılık karşıtı ve queer girişimler, yurttaşlık eğitimi, MBR’ler ve benzeri birçok somut girişim için toplam 6 milyon avroluk bir devlet fonu alıyor. Klein, bu paraların aşırı sağı etkisiz hale getirdiğinden emin olduğunu ancak halen daha fazla finansmanın gerekli olduğunu söylüyor: “Evet, daha fazla fon gerekli, lakin sivil toplum para ile satın alınamaz. Orada, yerinde, bunu gerçekleştirmek isteyen insanlar olması gerekir.”

2015 yılından bu yana federal hükümetin bayrak gemisi olan Yaşasın Demokrasi! [Demokratie Leben!] programı, [2023’teki] 182 milyon avroluk bütçesiyle “Almanya’nın dört bir yanındaki belediyelerde ve ilçelerde demokrasiyi ve çok sesliliği güçlendirmek ve belli gruplara dönük düşmanlıkla mücadele edebilmek için eylem stratejisi geliştirmelerine” yardımcı oluyor. Programın ülke genelinde taban inisiyatiflerinden ve siyasi eğitim projelerinden oluşan geniş yelpazesi etkileyici olsa da programın başladığı yıl, yani 2015’te siyasetin ana akımına doğru hızla yükselişe geçen AfD gibi liberal olmayan partilerin yükselişini engellemekte yetersiz kaldığı da açık bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Mesele hakkında çok satan bir kitabın yazarı sosyolog Steffen Mau gibi konunun yakın gözlemcileri, Doğu Almanların büyük bir çoğunluğunun demokratik bir devlette yaşamak istediklerini ve gündelik yaşamlarında da demokrasi pratiklerini uyguladıklarını ancak Batı Alman siyasi partileriyle ilişki kurmakta zorlandıkları sonucuna varıyor. Gerçekten de bu partiler doğu eyaletlerinde üye kazanma konusunda açıkça başarısız oldular. AfD her ne kadar aslında öyle olmasa da kendisini otantik bir Doğu Alman partisi ve yurttaşların çıkarlarını temsil eden bir parti gibi göstermeyi başardı – tıpkı yeni kurulan Sahra Wagenknecht İttifakı (BSW) gibi. İlginçtir ki, bu yılın başlarında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Schorfheide seçmenlerinin yalnızca yüzde 34’ü Batı Almanya’nın geleneksel partileri addedilen Hıristiyan muhafazakârlar, sosyal demokratlar, yeşiller ve liberallerden birine oy verdi. Belediye seçimlerinde bu oran çok daha düşüktü ve nihayetinde en çok oy alan yerel seçimlerde yarışan bir sivil inisiyatif olan Bündnis Schorfheide [Schorfheide İttifakı] oldu.

Batı Almanya’nın partilerinin veya gündemlerinin Doğu Almanya seçmenlerine hitap etmediği artık her geçen gün daha da netleşiyor. Doğulular yeni yollar, sosyal tesisler, toplu ulaşım ve okul gibi yerel öncelikler için yerel yüzlere güveniyorlar. Alman politikacılar buna direnmek yerine, bunu kabullenmelidir belki de. Demokratie Leben! gibi programlar sivil demokrasiyi güçlendiriyor ve bu yüzden yaygınlaştırılmalı. Alman STK dünyası aylardır Federal Meclis’te takılıp kalan ve her yıl yeniden başvurdukları hibelerin aksine uzun vadeli ve kalıcı finansmana erişim sağlayacak olan Demokrasiyi Teşvik Yasası’nın geçmesini sabırsızlıkla bekliyor. Ayrıca Schorfheide’de olduğu gibi kolluk gücünün ve adalet sisteminin de yanlarında olmasına ihtiyaçları var, ancak bu yine de Doğu Almanya’nın her yeri için geçerli değil.

Doğu’daki güçlü AfD oyları Almanya’nın siyaset kurumuna açık bir mesaj veriyor: Ya bizimle birlikte yerel düşünün ya da yoldan çekilin.


¹ Bahsi geçen 22 Eylül’deki Brandenburg eyalet meclisi seçimlerinde 1990’dan bu yana aralıksız olarak bölgeyi yöneten SPD yüzde 30,9 civarında oy alırken, AfD yüzde 29,2 ile ikinci sırada yer aldı. SPD’nin birinciliği kıl payı elde ettiği seçimlerde AfD, eyalet genelinde 2019 seçimlerine göre oyunu 6,5 puan artırmış oldu. (ç.n.)

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English