Bizi Takip Edin

Ortadoğu

‘ABD, İsrail’in savaşı bölgeye yaymasından korkuyor’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makalede, İsrail buna zorlamadığı sürece topyekûn bir savaş istemeyen Hizbullah’ın, savaşın bölgeye yayılmasını istemeyen ABD ile bu konuda ortaklaştığı yorumu yapılıyor. Ancak yazara göre İsrail, ABD’nin Gazze’de kendisine verdiği topyekun desteği Hizbullah’la yüzleşmek için kullanabilir.

***

Gazze savaşı sırasında ABD ve Hizbullah’ın çıkarları nasıl örtüşüyor?

Her ikisi de daha geniş bir bölgesel çatışmanın içine sürüklenmekten endişe ediyor.

Ali Rizk

Lübnan-İsrail cephesindeki durum, Hizbullah ve İsrail ordusunun sınır ötesi operasyonlarını yoğunlaştırmasıyla tırmanmaya devam ediyor. Tırmanışa rağmen Lübnanlı Şii hareketin stratejisi değişmemiş görünüyor: Yahudi devletiyle tam bir savaşa girmeden İsrail’i Gazze’de Hamas’a karşı yürüttüğü saldırılardan önemli miktarda askeri gücü (Lübnan sınırına) kaydırmaya zorlamak. Bu çerçevede, Hizbullah’ın tutumu ironik bir şekilde Biden yönetiminin İsrail Gazze’deki Filistin hareketine karşı saldırıları sürdürürken daha geniş bir çatışmayı önleme hedefiyle uyumlu görünüyor.

Lübnan-İsrail cephesinde yeni bir tırmanma aşaması

İsrail’in Lübnan’ın güneyinde sivil bir aracı hedef alan hava saldırısının ardından Hizbullah ile İsrail arasındaki gerilim zirveye çıktı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün “açık bir savaş suçu” olarak kınadığı 5 Kasım saldırısında bir kadın ve üç torunu ölmüş, Hizbullah da misilleme olarak kuzeydeki Kiryat Shmona kasabası yakınlarında bir İsrailli sivilin ölümüne yol açmıştı. Bu olay, Lübnan hareketinin sınır ötesi çatışmaların bu son turunda kasıtlı olarak İsrailli sivilleri hedef aldığı ilk olay oldu.

O günden bu yana durum hızla tırmanırken İsrail, Lübnan’ın güneyindeki Meiss Ej Jabal kasabasında bir hastaneyi bombaladı ve bir kişi yaralandı. Bu arada Hizbullah da aralarında en az yedi İsrail askerinin de bulunduğu 20’den fazla kişinin yaralanmasına neden olan bir füze saldırısı gerçekleştirdi.

Bu arada Lübnanlı Şii hareketin lideri Hasan Nasrallah Hizbullah’ın sınır ötesi operasyonlarının temposunu ve taktiklerini artırdığını açıkladı. Gazze’deki savaşın başlamasından bu yana yaptığı ikinci konuşmada Nasrallah, geçen cumartesi günü Şii hareketin askeri eylemlerinin seviyesini “operasyon sayısı, hedefler ve silahların türü açısından” yükselttiğini duyurdu. Nasrallah bu kapsamda ilk kez daha yüksek patlayıcı etkiye sahip “Burkan” füzelerinin ve kamikaze dronlarının kullanıldığını açıkladı.

Nasrallah savaş ilan etmekten kaçınıyor

Daha da önemlisi, Hizbullah lideri taktik ve tempo düzeyindeki tırmanışı duyururken, Gazze’deki çatışmanın başlangıcından bu yana hareketin genel stratejisinde bir değişiklik olduğunu ilan etmedi. Nasrallah’ın bir önceki konuşmasında açıkladığı gibi bu strateji, İsrail ordusunu askeri kaynaklarını Lübnan cephesine yönlendirmeye zorlayarak İsrail’in Hamas’ı yok etmek için tüm askeri gücünü kullanmasını engellemeyi amaçlıyor. Lübnan-İsrail cephesindeki genel durumu değerlendirirken “bu cephenin aktif kalacağını” belirtti.

Nasrallah’ın İsrail’le yeni ve büyük bir cephe açma konusundaki belirgin isteksizliği, çatışmayı başlatmama yönündeki genel stratejisiyle tutarlı. Temmuz 2006’daki savaşın ardından, çatışmayı başlatan iki İsrail askerinin yakalanmasına, bunun Lübnan’da savaşa yol açacağını bilseydi izin vermeyeceğini söylemişti.

Lübnan hareketine yakın kaynaklar, İsrail’in Lübnan’a yeni bir savaş açmasını önlemenin Gazze’deki mevcut çatışmaya yaklaşımlarında önemli bir etken olduğunu vurguluyor.

Adının açıklanmaması kaydıyla konuşan Hizbullah’a yakın bir kaynak “İsrail böyle bir savaşı dayatmadığı sürece Hizbullah Lübnan’ı yıkıcı bir savaşa sürüklemeyecek” dedi.

Yine Hizbullah liderliğiyle yakın ilişkileri olan ikinci bir kaynağa göre hareketin tutumu, önceliği Lübnan’ın ulusal çıkarlarına verdiğini kanıtlıyor: “Hizbullah, Lübnan’ın ulusal çıkarlarına büyük önem veren Lübnanlı rasyonel bir aktör gibi davranıyor” diyor.

Bu argüman, Hizbullah’ın İran’ın vekili olduğu imajına karşı koymaya hizmet ediyor. Hem Lübnanlı hem de yabancı muhalifler hareketi bu şekilde tasvir ediyor ancak hareketin kendisi bu nitelendirmeyi reddediyor ve Tahran’ın sadece destekleyici bir rol oynadığında ısrar ediyor.

Hizbullah daha önce Hamas’ın yenilgisinin İsrail’e karşı daha saldırgan bir yaklaşımı tetikleyecek bir kırmızı çizgi olacağını ima etmiş olsa da Nasrallah böyle bir senaryoyu önlemek için umutlarını artan uluslararası baskılara bağlamış görünüyor. “Washington, New York, Londra ve Paris’te binlerce insanın İsrail’i protesto ettiğini görüyoruz” diyen Nasrallah, Batılı hükümetlerin İsrail’in Gazze’de devam eden savaşına verdiği desteğin azaldığını da sözlerine ekledi.

Lübnanlı Şii hareket, İsrail’in ABD’yi daha geniş bir bölgesel çatışmaya sürükleme tehlikesinin de farkında görünüyor. İlk kaynağa göre Hizbullah, mevcut durumda, İsrail’in uzun süredir hayalini kurduğu ABD’yi, İsrail’in bölgesel düşmanlarına karşı daha büyük bir savaşa zorlamasına izin verecek, bir savaş ilanı anlamına herhangi bir eylemde bulunmayacak. “Bölgede konuşlandırılmış Amerikan askeri varlıkları ve uçak gemileri var” diyerek bu durumun “İsrail’in ABD’yi bölgesel bir savaşa sürükleme tehlikesini artırdığı” uyarısında bulundu.

İsrail Lübnan’a yönelik tehditlerini artırıyor

Bu arada üst düzey İsrailli yetkililer, Lübnan’ı Gazze benzeri bir senaryoyla tehdit etti. Nasrallah’ın son konuşmasının ardından İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, Hizbullah’ın yıkıcı bir yanıt alabileceği tehlikeli bir oyun oynadığı uyarısında bulundu. İsrail’in kuzey cephesinde yaptığı bir ziyaret sırasında “Gazze’de yapabildiğimizi Beyrut’ta da yapabiliriz” dedi.

İsrail’in Lübnan cephesindeki askerî harekâtına ek bu tür açıklamalar Washington’da yeni korkulara yol açmış görünüyor. Gallant’ın açıklamalarının hemen ardından basında çıkan haberlere göre ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, İsrailli mevkidaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde İsrail’in Lübnan’a yönelik gerginliği artırmasına ilişkin endişelerini dile getirdi.

Daha geniş çaplı gerginliğe ilişkin endişeler, Biden yönetiminin Gazze’deki çatışmanın Lübnan’a ve diğer bölgelere yayılmasını önleme politikasını yansıtıyor. Biden’ın enerji ve altyapıdan sorumlu kıdemli danışmanı Amos Hochstein kısa süre önce Beyrut’u ziyaret ederek üst düzey yetkililerle çatışmanın Lübnan’a sıçramasını önlemeye odaklanan görüşmeler yaptı.

Austin, Lübnan-İsrail cephesinde tam ölçekli bir savaşın potansiyel yıkıcı etkilerini mevcut Amerikan yönetimindeki pek çok kişiden daha iyi anlıyor. Hem Irak’taki ABD güçlerinin hem de daha geniş anlamda bölgedeki ABD Merkez Komutanlığı’nın başında görev yapmış olan Pentagon şefi, Hizbullah’ın Yemen’deki Husiler ve Irak’taki Şii silahlı gruplar gibi bölgesel aktörler üzerindeki önemli nüfuzunu şüphesiz çok iyi biliyor.

Nasrallah, Washington’un İsrail’e Gazze’deki saldırısını durdurması için baskı yapması halinde Irak ve Yemen’de başlatılan ABD askeri varlıklarını ve personelini hedef alan operasyonların duracağını söyleyerek bunu ima etti. “Eğer siz Amerikalılar bu operasyonları durdurmak istiyorsanız, Gazze’deki savaşı durdurmalısınız” dedi.

Bu çerçeveden bakıldığında, Hizbullah lideri Washington’a etkili bir mesaj göndererek, Biden yönetiminin İsrailli müttefikine aynısını yapması halinde Yemen ve Irak’taki müttefiklerini dizginlemeyi teklif ediyordu.

ABD yönetimi ayrıca İsrail tarafından daha geniş bölgesel bir savaşa sürüklenmekten de korkuyor gibi görünüyor. Oklahoma Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Bölüm Başkanı ve Quincy Enstitüsü’nde misafir araştırmacı Joshua Landis’e göre, Lübnan cephesinde gerilimin tırmanmasına ilişkin endişeler, ateşkes için uluslararası baskılar artarken İsrail’in oradaki durumu ateşlemeye çalışabileceği korkusundan kaynaklanıyor.

RS’ye verdiği mülakatta “Biden, İsrail’in hedeflerine verdiği açık destekle, ABD’nin pozisyonunu tehlikeye attı” diyen Landis, “Austin ve diğer üst düzey yetkililer, İsrail’in bunu ABD askerlerini tehlikeye atacak şekilde çatışmayı genişletmek için bir yeşil ışık olarak göreceğinden endişe ediyor olabilirler” diye ekledi. Suriye ve Irak’taki bazı ABD üsleri, İsrail’in Gazze’de ve bölgenin başka yerlerinde saldırıya geçmesinden bu yana İran yanlısı Şii milislerin roket ve füze ateşine maruz kaldı.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English