Bizi Takip Edin

SÖYLEŞİ

‘ABD, Zelenskiy’i kurban verecek’

Yayınlanma

Emekli Tuğgeneral Naim Babüroğlu, küresel jeopolitik gelişmeleri Harici’ye değerlendirdi: “NATO ve ABD, askeri teknik uzmanları bir hesap yaptı ve denildi ki Çin 2030’larda ABD için bir tehdit oluşturacak. İki cephede savaşmam, mücadele etmem mümkün değil. Ne yapmamam lazım? Rus askeri gücünü ve ekonomisini Ukrayna üzerinden çökertirsem Rusya’yı tehdit olmaktan çıkarırım. Ancak iki yıl boyunca ne Rus askeri gücü çöktü ne de Rus ekonomisi çöktü. Tersine Rusya’nın üyesi olduğu BRICS daha da büyüdü, G7’nin karşısına çıktı.”

Mehmet Kıvanç: Emekli Tuğgeneral sayın Naim Babüroğlu ile bölgemizde küresel anlamda yaşanan gelişmeleri  konuşacağız. 2024 yılına Kuzeyde Rusya – Ukrayna savaşı ve güneyimizde Ortadoğu’da Gazze savaşının yoğunlaştığı bir ortamda girdik. Bunlar elbette son 20-30 yılın birçok küresel olayların sonucu, çıktısı olarak da değerlendirilen askeri mücadele alanları. Bunların politik yansımalarını da Türkiye olarak yakından hissediyoruz. Ankara’daki karar alıcılar bütün bu jeopolitik baskılar altında hareket ediyor. Sizinle de bugün önce genel anlamda içinde bulunduğumuz bu süreci nasıl tanımladığınızı sorarak başlamak istiyorum. Kimilerine göre çok büyük bir değişimin içinde yaşıyoruz son 20, 30 yıl değerlendirildiğinde “çok kutupluluk” yorumları var. Bazı görüşlere göre de  Batı sistemi 21. yüzyılın sonuna kadar her ne kadar bazı arızaları olsa da üstünlüğü ve hegemon pozisyonunu korumayı sürdürecek. Sizin yorumunuzu merak ediyorum Naim Bey.

Naim Babüroğlu: Şöyle yorumlayabiliriz, İkinci Dünya Savaşından sonra 4 Nisan 1949’da NATO kuruldu ABD’nin liderliğinde. Bunun amacı doğuya karşı bir savunma paktı oluşturmaktı. NATO’nun ardından Varşova Paktı kuruldu. Dolayısıyla bir Batı bir de Doğu olmak üzere 2 kutup meydana geldi. İki kutuplu Soğuk Savaş dönemi 1990’ da Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar devam etti.

1990’da Sovyetler Birliği dağıldı. Sebebine ilişkin birçok yorum var. Ekonomik yorum; sosyalizmin dezavantajlarının yani sahadaki öngörülebilir öngörülemeyen bazı sonuçların ortaya çıktığı şeklinde. 1979’da o zaman Afgan hükümeti Sovyet yanlısıydı ve 1979’da Afganistan’daki Afgan hükümeti Sovyetleri yardıma çağırdı. Sovyetler 1979’da tanklarıyla Afganistan’a girdi. 10 yıl sürdü ve 10 yıl içerisinde önemli bir kırılma noktası yaşandı Soğuk Savaş’ta. ABD El Kaide terör örgütünü yetiştirip büyüttü, besledi. Pakistan’ın da büyük yardım desteği oldu. Sovyetler Birliği gerçekten Vietnam’ını yaşadı Afganistan’da. Sovyetler 10 yıl kaldı Afganistan’da bu sürede 600.000 kadar Sovyet askeri ayak bastı ve milyarlarca dolarla 50.000 ölüyü geride bıraktı. Sonuçta Sovyetler Birliği, Afganistan’dan çekilmek zorunda kaldığında 1989’da çöküşün ayak sesleri geliyordu. 1991’de zaten resmi olarak ortadan kayboldu.

Soğuk Savaş döneminde her şey çok basitti rahattı. Türkiye ordusunun belirli tatbikatları vardı. Doğuda Sovyet askerleri belirli bir yerdeydi. Planları belliydi. İki tarafın da huzurlu olduğu çok da riskli olmayan bir durum vardı. Yani öngörülemeyen riskler yoktu. Belirsizlikler yoktu, Soğuk Savaş bitiminde Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla beraber bir belirsizlik ortaya çıktı. NATO tek başına kaldı. Varşova Paktı yok, Sovyetler Rusya oldu. Fakat öyle bir Rusya Federasyonu ki ekonomik açıdan büyük bir problemi var. Yurtdışına kaçışlar var ve yurt dışında batının gazetelerinde medyalarında o eski ihtişamlı Sovyet’in yeni kalan o kalıntısının özellikle tırnak içinde söylüyorum, kadınlarını kullanarak alay eder şekilde büyük bir medyanın bir yaklaşımı oldu. Ben de o zaman Kuveyt’te Irak’ta Birleşmiş Milletler askeri gözlemci olarak görev yapıyordum. Rus subayları da vardı. 1997’de o zaman o heybetli Sovyetler’in kalıntıları olan o Rus askerleri Batı’da ortaya çıkan o resimlere baktığında çok büyük bir üzüntüye kapılıyordu. Ben hissediyordum yani öyle bir duruma gelmişti. NATO tek başına kaldı. Bu sefer NATO’nun yeni bir tehdide ihtiyacı vardı. Yani NATO’nun ayakta kalması için bir düşmana ihtiyacı vardı.

Bu kez ne yaptı NATO? Belirsiz öngörülemeyen krizleri bir tehdit olarak ortaya çıkardı ve devam etti. Nedir bunlar önlenemeyen açlık krizi olabilir. İran, Kuzey Kore, Suriye, hepsini bir tehdit sistemine koydu. Belirsizlikler, yoksulluktan kaynaklanan kuraklıktan kaynaklanan iç çatışmalar, bunlar belirsiz riskler, belirsiz bölgeler… NATO çok kısa bir dönem bir sarsıldı. Kendisini toparladı ve bu senaryoyu, bu doktrini bu konseptten çıkararak devam etti.

“ABD değişim hızını öngöremedi”

Ne Rusya Federasyonu ne de ABD bu kadar hızlı değişimi öngöremediler. Ben 1998-2000’de NATO’da göre yaptığım için biliyorum. Ne demek bu? Varşova Paktı’ndan ayrılan bütün ülkelerin NATO üyesi olmak için başvuracaklarını sıraya gireceklerini öngöremediler. Önce Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti üye oldu 1999’da. Sonra diğerleri takip ettiler ve 16 üye ülke vardı Sovyetler dağıldığında. Doğu Avrupa ülkelerinin üyesi olmasıyla şimdi sayı 32 ülkeye çıktı.

Bu 32 ülkeden İsveç ve Finlandiya hariç 14 ülkenin hepsi Varşova Paktı’ndan ayrılan Doğu Avrupa ülkeleri. Baltık ülkeleri, Letonya, Estonya, Litvanya, güneyinin Polonya, Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, güneyinde, Bulgaristan, Romanya, Slovakya… Bunların hepsi NATO üyesi oldular. Sonra kimler oldu işte Hırvatistan oldu, Yugoslavya’dan dağılan. Sonra kimler oldu, Montenegro (Karadağ) ve şimdi 32 üyeli bir NATO var.

Sovyetler Birliği dağıldığında 16 üye ülkesi olan NATO, şimdi Finlandiya ve İsveç’i dahil ettiğimizde 32 ikiye çıktı. Yani 2 katına çıktı. Hele Finlandiya ve İsveç NATO üyeliğiyle beraber, Rusya tamamen kendi doğusundan çevrilmiş oldu. Bu tabii Rusya’nın öngöremediği bir şey. ABD de bu kadar beklemiyordu. Bulgaristan, Romanya, güneye gidelim Polonya, Macaristan, kuzeye gidelim, Letonya, Estonya, Litvanya, Slovakya, Hepsi Rusya’yla sınırı olan ülkeler veya Rusya Federasyonu işte doğusundan tamamen kuşatıldı. Putin iktidara gelince Rusya’nın bu şekilde kuşatılmasını bir tehdit olarak algıladı. Soğuk Savaş döneminde iki kutup vardı. Herkes rahattı. Kimin ne kadar nükleer silahı var belliydi, sonra dağılma sürecine girdik. Doğu Avrupa ülkelerinin NATO üyesi olma sürecinde burada bir kutupsuzluk yaşandı. Bir dengesizlik oldu. ABD, süper güç, lider ve istediğini yaptırıyor ama Putin Rusya’sının ortaya çıkmasıyla beraber Putin Rusya’sıyla yavaş yavaş aslında ikinci kutup veya çok kutuplu dünyaya doğru bir yolculuk başladı.

Mehmet Kıvanç: Yani o boşluk döneminde Rusya’nın hissettiği tehdit algısı ne ölçüde gerçekçiydi ya da oradaki senaryo neydi? NATO ülkelerinin genişlemesi ile Rusya yönelik bir askeri taarruz mu? Burada Moskova’nın kafasındaki neydi?

Naim Babüroğlu: Tabii Sovyetler dağıldıktan sonra NATO bir açık kapı politikası, genişleme politikası uyguladı. Bütün Doğu Avrupa ülkelerine kapısını açtı ve açınca 14 ülke işte Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya hepsi üye oldu. Üye olunca batısı kuşatıldı Rusya’nın. Kuşatılınca teyit et orada ne olacak ABD askeri üsleri konuşlandı. NATO ve ABD kendi dokümanlarında belgelerinde Rusya’yı daima birinci tehdit olarak gördüğü için “şimdi Rusya birinci tehdittir” denildi.

NATO için, ABD için ve NATO kuvvet havuzunu oluştururken yani şu kadar tank şu kadar uçak şu kadar piyade askeri şu kadar komando şu kadar özel kuvvetler şu kadar nükleer, şu kadar F35, şu kadar Avaks bütün bu kuvvet havuzunu oluştururken Rusya tehdidine göre oluşturuyor ve ülkeler NATO’ya bağlı ülkelerde savunma harcamalarını buna göre arttırıyor.

Dolayısıyla Rusya bunu biliyor. İki kırmızı çizgisi vardı Putin Rusya’sının. Bir güney Kafkasya, “NATO gelemez gelirse benim kırmızı çizgimdir.” İki Ukrayna Asya’nın kalbidir. Asya’nın kalbi olan Ukrayna’yı ele geçiren taraf imparatorluğu kurar, jeopolitik gerçek budur. Ukrayna’yı kim ele geçirirse o Asya’nın sahibi olur. Gerçek bu.

Gürcistan 2008’de George W. Bush, Bükreş’te yapılan NATO zirvesinden önce Gürcistan NATO üyeliğine hazır dedi. Bir baktı ki Putin Rusya’sı kısa sürede tanklarıyla beraber Gürcistan’a girdi. Osetya’yla Abhazya’yı Gürcistan’dan koparttı ve bağımsızlıklarını tanıdı. Gürcistan parçalandı. 2008’de. Yani Rusya için Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan’ın o bulunduğu bölgeye NATO’nun gelmesi kırmızı çizgisi. 2014’lerde Ukrayna için bir şey çıktı buna benzer; Putin Rusya’sı Kırım’ı işgal etti. Batı ciddiyette kavrayamadı. 

Gürcistan elden gitti, ABD tepki göstermedi. Kırım işgal edildi tepki göstermedi ama Putin Rusya’sı şunu ilan etti, Ukrayna’nın NATO üyeliği veya batı ittifakında yer alması benim kırmızı çizgimdir…

Ukrayna’nın NATO üyesi olması mümkün değildi. 2020’de. Ama bir kışkırtma vardı. NATO üyesi olmanız için hazır olmanız lazım veya NATO üyesi olmanız için toprağınızın bir bölümünün işgal edilmemiş olması lazım. Sadece NATO üyesi olmak için değil, Avrupa Birliği üyesi olmanız içinde öyle. Çünkü güvenlik mimariniz eğer tamamlanmamışsa yani Kırım işgal edilmiş. Ukrayna’nın doğusundaki Donbas’ın bir bölümü işgal edilmiş bir ülke, Avrupa Birliği’ne de NATO’ya da üye olamaz. Neden? Çünkü güvenlik bir mimarisi oluşmamış onlar için bir tehdit, bir risk olur, büyük bir maddi kayıp olur. Dolayısıyla NATO üyesi olması mümkün değildi Avrupa Birliği üyesi olması da mümkün değil ama  Biden yönetimi kışkırttı.

Devlette mürekkep yalamamış, devlet altyapısı olmayan NATO’nun ne olduğunu, Avrupa Birliği’nin ne olduğunu, 5000 yıllık yazılı savaş tarihinin konsepti doktrini ruhunu bilmeyen Zelenkiy ABD’nin ve batının kışkırtmasına inandı. “Bizi NATO’ya üye yapacaklar” rüzgârına kapıldı. Halbuki NATO üyesi olması mümkün değildi.

Bu kışkırtma gerçekten işe yaradı. Putin, Silahlı Kuvvetleri’nin ordusunu intikal ettirdi. ABD seyrediyor, bütün ülkeler seyrediyor ama CIA’in İngiliz MI6’in istihbarat örgütünün Alman istihbarat örgütünün, MOSSAD’ın ve diğer ülkelerin haberi olmaması mümkün değil.

Ukrayna’yı elden çıkaracak bir motivasyon maalesef. Sonuçta Putin Şubat 2021’de işgale başladığında Ukrayna’yı işgal gününe kadar herkes sessiz bekledi. Halbuki işgal gününden önce mesela Ukrayna hava sahasını ABD kapatabilirdi. Oradaki hava savunma sistemlerini patriot hava savunma sistemlerini Kiev’e yerleştirir, Harkov’a yerleştirir, birkaç yere yerleştirir. Kendi arasında birkaç müttefikiyle, Kanada’yla Avustralya ile İngiltere ile oluşturacağı koalisyonla hava sahasında bir şemsiye oluşturur ve daha Putin işgal etmeden der ki hava sahasını kapatın der. Bunu yapmadı, yapabilirdi, yapmadı. Çünkü işgali bekledi.

Mehmet Kıvanç: Yani istedi o zaman.

Naim Babüroğlu: İstedi kışkırttı, Putin de işgal etti, işgal ettikten birkaç gün sonra “Batı Ukrayna’nın arkasında, bu bir işgal” dedi. Uluslararası hukuka aykırıdır soru şu, tamam işgal de işgal edeceğini herkes biliyordu da neden F16 – F35 savaş uçaklarını uçurmadınız Ukrayna hava sahasında? Patriot gibi hava savunma sistemlerini konuşlandırıp hemen hava sahasını kapatmadınız ki Rusya’nın uçaklarını engelleyebilirdiniz.

Orada NATO beşinci maddesini çalıştıramazsınız NATO’nun. Neden? Çünkü Ukrayna üye değil. Bekledi işgal etti, işgal edince dedi ki, bütün Batı Ukrayna’nın arkasında başladılar silah desteği para desteğine. Neden? Çünkü Putin de bunu röportajında söylemiş. Diyor ki Putin ben de aynı şeyi söylüyorum yıllardır… NATO askeri teknik uzmanları bir hesap yaptılar, önemlidir. Bu bilimsel bir hesaptır. En hafif silah sayısına kadar ekonomiye kadar endüstriye kadar insan gücüne kadar hepsi değerlendirildi. Ve denildi ki, Çin 2030’larda ABD için bir tehdit olacak. O zaman Rusya’nın askeri gücü zaten ABD için ve NATO için bir tehdit. Çin’in askeri gücü değil ama ekonomisi bir tehdit. O zaman 2030’a gelmeden Çin askerî açıdan da ABD ve NATO’yu tehdit eden bir cephe haline dönüşmeden benim NATO ve ABD olarak hem Çin Denizi’nde Güney Çin Denizi’nde hem de Rusya cephesinde doğuda 2 cephede savaşmam mücadele etmem mümkün değil. Ne yapmam lazım? Rus askeri gücünü Ukrayna üzerinden çökertirsem ekonomisiyle beraber Rusya’yı tehdit olmaktan çıkarırım, geriye bir aktör kalır. Çin’le tek başına uğraşabilirim.

Mehmet Kıvanç: Yani gelecekte 2030’larda Rusya ve Çin arasında her anlamda potansiyel birlikteliği şimdiden kesmek için yapılmış.

Naim Babüroğlu: Şimdi Ukrayna üzerinden Rus askeri gücünü ve ekonomik gücünü çökertme öngörüsü ve hedefiyle başladı ve Batı, ABD başta olmak üzere her türlü silah desteği ve para desteğini sağladı. Neden? Ne kadar savaş fazla uzarsa Ukrayna’da Rus askeri gücü o çamurun içinde bataklığın içinde o kadar fazla yıpranır. Ekonomisi de o kadar fazla yıpranır. Ama 2 yıl oldu değil mi?

Mehmet Kıvanç: Dolduruyoruz ikinci yılını.

Naim Babüroğlu: 2 yılı dolduruyor. Ne oldu 2 yılın sonunda Rus askeri gücü çökmedi. Rusya ekonomisi de çökmedi. Tersine Rusya’nın üye olduğu BRICS üye sayısı daha da arttı. G7’nin karşısına çıktı ve tersine Çin ve Rusya ittifak yapar hale geldi.

Mehmet Kıvanç: Ticaretleri 200 milyar doları aştı.

Naim Babüroğlu: Artı ittifak yapar hale geldiler. Çin şunun farkında; NATO’nun ABD’nin hedefi Rusya’nın yükselen gücünü şu anda yok etmek daha sonra önlenemez yükselişte olan Çin ile tek başına uğraşmak.

Şimdi ABD’nin ve Batının öngördüğü bu hedef gerçekleşmedi. Ukrayna Genelkurmay Başkanını değiştirdiler. Kim değiştirdi? Ukrayna devlet başkanı Zelenskiy’nin değiştirdiğini düşünmeyin. Ukrayna devlet başkanı Zelenskiy ABD’ye sordu, ABD ile isim üzerinde anlaştılar ve Genelkurmay başkanını görevden aldılar. Yeni Genelkurmay Başkanı atadı. Bu ne demek? Başarı hikayesi yok Ukrayna’nın. Bu ne demek? İstedikleri kadar silah versinler Rusya başarıya doğru ilerliyor demek. Şimdi hem Avrupa Birliği yoruldu hem Ukrayna yoruldu hem ABD kamuoyu da yoruldu. Ukrayna’nın yüzünden yardım etmekten yoruldular.

Mehmet Kıvanç:  Burada hesap hatası olduğunu anlıyorum. Ancak ilk anlarda Rusya sanki Afganistan’daki gibi bir tuzağa düşmüş gibiydi.

Naim Babüroğlu: Öyle gibi göründü.

“Rusya henüz zafer elde edemedi ama oraya gidiyor”

Mehmet Kıvanç: Orada ne değişti peki sizce kritik müdahaleler mi oldu? Çünkü ilk birkaç aydaki durum sanki Batı lehineydi.

Naim Babüroğlu: Şöyle, ilk başta zannedildi ki, ben hiçbir zaman öyle düşünmedim, gerçekten Putin’in Rusya’sı askeri yönden askerî açıdan orada çökecek. Ekonomisi de 1 – 2 yıl sonra buna yetmeyecek çökecek. Fakat 6 -7 ay geçtikten sonra işler değişti, şimdi Ukrayna elden çıktı. Ukrayna’nın altyapısı çöktü. Ukrayna’yı heba etti ABD ve NATO.

Rusya, Putin Rusya’sı, evet başta kayıp verdi, general kaybı verdi, görevden almalar oldu. Başta bir sarsıntı geçirdi ama şimdi savunma sistemini kurdu. Savunan taraf savaşta daima avantajlıdır. Çünkü savunma yerini siz seçersiniz, mevzileri siperleri yaparsınız, düşmanı beklersiniz. Rusya savunma yerini seçti, tahkim etti. Bir de Donbas’ın bağımsızlığını tanıdı, imzaladı Rus toprağı olduğunu. Kırım Rus toprağı, Donbas Rus toprağı zaten. NATO üyesi olması mümkün mü bundan sonra Ukrayna’nın? Hayır. Avrupa Birliği üyesi olması mümkün mü? Hayır. İstedikleri kadar desinler ki yok olması mümkün. Bunu da sağladı Putin. Peki ekonomisi çöktü mü? Hayır. Ordusu çöktü mü? Hayır. Tersine ne oldu? Ordusu bir deneyim sahibi oldu, tecrübe sahibi oldu. Dolayısıyla aslında Rusya’nın burada bir başarısı var ama zafer daha elde edilmedi. Zafer ne zaman elde edilir? Masaya oturulur, kalıcı bir ateşkes sağlanır ve Putin’in şu anda Rus toprağı olarak ilan ettiği kendi anayasasına kattığı toprakların Ukrayna tarafından ve ülkeler tarafından tanınması sağlanır. Ayrıca Ukrayna’nın NATO ve Avrupa Birliği’ne dahil olmaması ve ordusunuz silahsızlandırılması sağlanır. Putin şu anda oraya doğru gidiyor.

“Zelenskiy kurban seçilecek”

ABD ve Avrupa Birliği ne yaptı? Yoruldular, para vermekten yoruldular, silah vermekten yordular. Kamuoyları önünde de öngördükleri hedefe zamanında ulaşamadıkları için bir eleştiriye uğruyorlar. Kim zararlı çıktı? Zararlı çıkan Ukrayna halkı oldu. Şimdi göreceksiniz. Önümüzdeki süreçte bir kurban seçecek ABD kurban kim olacak? Genelkurmay başkanından sonra Zelenskiy olacak, Zelenskiy’i de alacaklar.

Dolayısıyla buradaki başarı hikayesi ABD’nin Batı’nın değil. Tersine aslında NATO ve ABD burada yenilmiştir Rusya’nın karşısında. Ama Çin’e karşı da yenilmiştir. Nedir? Çin kendisinden beklenmeyen bir adım attı. Tarafsız gibi görünüyordu seyrediyordu ortamı. Sonra baktık ki sıra kendisine gelecek. Neyin üzerinden? Tayvan üzerinden. Yine o zaman dedi ki Çin, “ben Rusya’ya destek vermek zorundayım.” İşte Ukrayna üzerinden Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle çok kutuplu düzene hızla geçildi. Şu anda biz çok kutuplu düzendeyiz.

“Ukrayna maalesef elden çıkmıştır”

Mehmet Kıvanç: Sizce batının elinde oynayacağı askeri anlamda stratejik silahların verilmesi ya da politik anlamda atabileceği adım var mı? Ukrayna özelinde?

Naim Babüroğlu: Şu anda ne yapıyorlar? Bazı ülkeler, Polonya gibi, Macaristan gibi bazı Doğu Avrupa ülkeleri yardım yapılmamasına karşı silah  vermiyorlar. Ama ne yapıyorlar ordular ben size söyleyeyim, eski silahlarını veriyorlar, kullanmadıkları depolardaki silahları. Nedir bu biliyor musunuz? Şimdi eski silahların bir ülkenin kendi coğrafyasında tahrip edilmesi, ortadan kaldırılması önemli bir paraya harcama yapmanıza bağlı. Yani hem ekolojik açıdan bir kirlenme oluyor, toprağımızı kirletiyor, ekolojik kirlenme oluyor hem de o silahı tahrip etmeniz için para harcamanız lazım. Şimdi bundan kurtulmak için batı ne yapıyor biliyor musunuz? Depoda bulunan kullanmadığı eski silahları Yunanistan dahil Ukrayna’ya gönderiyor. Ukrayna burada silah deposu haline geldi. Hurda silah deposu haline geldi. Ukrayna bu sistemle Ukrayna’nın savaşı kazanması mümkün değil. Peki ABD NATO gelir Ukrayna’ya yardım eder mi? Hayır, beşinci maddeyi çalıştırması mümkün değil. Kim karşı çıkar, önce Macaristan karşı çıkar oy birliğiyle alınıyor, Türkiye karşı çıkar.

Rusya’yla karşı karşıya gelmek istemeyen o Doğu Avrupa ülkesi sınırdaki ülkeler karşı çıkar. NATO içinde üyeler dolayısıyla NATO da yardım edemez. O zaman ne yapacak? ABD bir koalisyon kuracak. Yemen’de Husiler’e şu anda biliyorsunuz, hava harekâtı yapıyor, bir koalisyon kurdu. Kimdi bu işte ABD, İngiltere, Avustralya, Birleşik Arap Emirlikleri… Böyle bir koalisyon kurar, yardım edebilir Ukrayna’ya ama bu koalisyona kim katılır? İngiltere belki katılır, bunun haricinde hiçbir ülke katılmaz dolayısıyla Ukrayna maalesef elden çıkmıştır. Ukrayna coğrafyası şu anda Ukrayna ülkesi harap bir ülkeye çökmüş bir ülkeye dönüşmüştür maalesef gitmiştir.

Olan Ukrayna halkın olmuştur ama ABD ve NATO burada öngördüğü hedefleri ele geçirememiştir. 5 Kasım 2024’te ABD başkanlık seçimleri var. Göreceksiniz Başkanlık seçiminden sonra ABD’nin ve NATO’nun bu Ukrayna’daki başarısızlık hikayesi ortaya çıkacak.

Mehmet Kıvanç: Nasıl olacak? Siz ciddi bir politika değişikliği bekliyor musunuz Amerikan seçimlerinden sonra?

Naim Babüroğlu: Ukrayna ateşkese zorlanacak. Putin ne diyecek? Bu savaşı niye yaptı bu kadar kaybı niye verdi? Bir de zafer elde başarı elde etmiş. Rus anayasasına göre şu şu şu topraklar, Donbass, Rus toprağı, Kırım Rus toprağı diyecek. Ukrayna ordusu sadece asayiş açısından silahsızlandırılacak bir de hiçbir Batı ittifakında yer almayacak. Bu koşulları ileri sürecek. Putin’in buradan geri adım atması mümkün mü? Hayır, peki batı ne yapacak? Savaşa devam. Savaşta zaten bir başarı elde edemiyor. Avrupa Birliği, Almanya İngiltere daha fazla bu işin içine girmek istemiyorlar artık. Zaman geçtikçe Avrupa Birliği kamuoyu da yorulacak. Benim param oraya niye harcansın diyecek. Dolayısıyla Rusya sonuç itibariyle askerî açıdan ekonomik açıdan çökmemiştir. Tersine biraz güçlenme olmuştur. G7 karşısında ve Ukrayna savaşı Çin’e de yaramıştır. Çin tedbirini almıştır, önlemini almıştır, hazırlık yapmıştır. Sıranın 2030’da kendisine geleceği düşüncesine göre silahlanmaya başlamıştır.

Çin ve Rusya’yla bir ittifak yolculuğuna çıkmıştır. Bu ABD ve Batı için olumsuz bir tutumdur ama bu 1 – 2 yıl sonra tamamen ABD, Rusya’nın Çin’in gerisinde olur mu sorusunun cevabı hayır. 2030ları 2030’la 40’ları beklememiz lazım ama Çin ilk defa NATO stratejik belgesine “meydan okuyan” bir ülke olarak yazıldı.

Mehmet Kıvanç: Peki Naim Bey şu da batının başarı hanesi olarak değerlendirilen bir konu o da Washington’ın Avrupa Birliği ile Rusya arasındaki stratejik ilişkileri, enerji, ekonomi gibi ilişkileri baltaladığı ve uzun sürede geri dönülemeyecek ölçüde Rusya-Avrupa ilişkilerini bozdu. Bunun da Washington’ın aslında uzun erimli politikasıyla uyumlu olduğu şekilde bir değerlendirme var. Siz buna katılır mısınız? Yani bu anlamda Rusya, orta veya uzun vadede komşusu olan Avrupa’yla böyle bir duruma düşerek stratejik bir ciddi bir darbe almıştır yorumuna katılır mısınız?

Naim Babüroğlu: Şöyle katılırım, şimdi ABD’nin burada hedefi neydi? Rusya Ukrayna savaşı üzerinden Rus askeri ve ekonomik gücünü çökertmek. Doğu Avrupa ülkelerini, yani NATO üyesi yapılmış Doğu Avrupa ülkelerini Rusya ile sınırı olan Avrupa ülkelerini, yani Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti yani Çekya, Slovakya. Ondan sonra Letonya, Estonya, Litvanya gibi ülkelerde üs açmak, o ülkelere fazla silah sistemi yığmak, konuşlandırmak ve onlara satmak. Çünkü askeri şirketlerin, daha doğrusu silah şirketlerin de bunda çok isteği var. Savaşın devam etmesi için o bölgelere silah satmak ama önemlisi de en önemlisi de Finlandiya ve İsveç’i NATO üyesi yapmaktı. ABD’nin arzusu öngörüsü buydu. Bir de sizin belirttiğiniz gibi biraz çatlaklık olan NATO ülkeleri arasında oluşan çatlaklığı giderek ABD’nin yanında konumlandırmasını sağlamak, Avrupa Birliği’yle NATO arasında meydana gelen veya Avrupa Birliği ABD arasında meydana gelen o mesafeyi, uzaklaşma mesafesini kısaltarak yine Avrupa Birliği’nin NATO’da olduğu gibi ABD cephesinde konumlandırma hesabı bunu sağladı. Kısmen yani.  ABD zararlıdır diyemeyiz. Eğer Rusya Ukrayna savaşı olmasaydı, Finlandiya ve İsveç’in NATO üyesi olması mümkün değildi. Neden? Çünkü Finlandiya kamuoyu %23- %24 oranında NATO üyesi olalım diyorlardı. Sonra %65’i buldu bu oran.

Mehmet Kıvanç: Tehdit algısı yoktu en azından.

Naim Babüroğlu: Yani algı oluşturdu. Yoksa şimdi NATO üyesi olunca ne yaptı? Finlandiya’nın Rusya’yla 1340 km kara sınırı var. Baltıklarda kuzeyden kuşattı. Nereye kadar kuşattı? Bulgaristan’a kadar kuşattı.

Mehmet Kıvanç: Yani Soğuk Savaş’taki demir perdenin değişik bir türde yeniden çekildiğini…

Naim Babüroğlu: Yeniden bir duvar çekti Rusya’ya? Şimdi ABD bunu istedi. Hedefine ulaştı. Demek ki ABD şu hedeflere ulaştı. Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği çok önemli Rusya’yı çevirdi. Doğu Avrupa ülkelerine, NATO ülkelerine Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Litvanya gibi ülkelere silah sattı. Rekor kırdı, silah satışında ve orada ABD üsleri oluşturdu. NATO üsleri oluşturdu. Bir kazancı daha oldu. NATO’yu ve Avrupa Birliği’ndeki meydana gelen o çatlaklığı giderdi.

Mehmet Kıvanç: Beyin ölümü yorumları yok artık.

Naim Babüroğlu: Kalktı, %100 giderdi mi, hayır ama büyük bir bölümünü giderdi. Bu ABD’nin kazancı. Fakat en büyük kazanç kime ait? ABD silah şirketlerine. Rekor kırdılar silah satışında. Hem İsveç hem Finlandiya hem Doğu Avrupa ülkelerine unutmayın, para için savaş, savaş için para. Savaş çarkı böyledir. Bütün silah şirketleri, küresel silah şirketlerini, ağızlarını açıp bakarlar. İşte ABD bu hedefine de ulaştı. Onu da söyleyelim. Bu hedef 2030’lardan sonra çok kutuplu düzende olduğumuz şu anda 2030’lardan sonra Rusya ve Çin’in askeri gücünün ABD ve NATO’nun önüne geçmesini engelleyemiyor.

Mehmet Kıvanç: Geçerse ne oldur Naim Bey?

Naim Babüroğlu: Aynen geçerse yine çok kutuplu düzen devam eder. Şunu unutmayın bir kere nükleer güç olduğunuz zaman, geçerse geçmezse sorusu çok anlamlı değil. Nükleer güçsünüz sonuçta.

Mehmet Kıvanç: Caydırıcılık.

Naim Babüroğlu: Elbette Rusya’nın şu anda eli niye kuvvetli? Ben gerekirse nükleer silah kullanırım diyor. Böyle bir rekabet var. 2030 2040 yılları arasındaki dönem çok kritik bir dönemdir. Çin açısından kritiktir. Ekonomik açıdan ve askerî açıdan bununla beraber G7 karşısında BRICS ülkeleri var, gittikçe büyüyorlar, ekonomik açıdan yakalamaya çalışıyorlar. Bu da önemli. Rusya’nın ve Çin’in artık dengeyi sağlaması bana kalırsa çok kutuplu düzende ABD’nin bu ölçüsüz, orantısız Irak’ı parçalama, Suriye’yi parçalama, Libya’yı parçalama, tırnak içinde söylüyorum, demokrasi, insan hakları, özgürlük diyerek girdiği bütün ülkeleri tamamen kan ve gözyaşına dönüşen bir coğrafyaya dönüştürme hesapları en azından biraz durulur.

ABD çünkü çok hoyratça ve çok tutarsızca hareket ediyor. 10.000 kilometreden gelip Irak’ı ye parçalıyorsun. Sen hani özgürlük getirecektin? Irak şimdi kendi güvenliğini sağlayamıyor. Bir PKK terör örgütü Türkiye’nin başına bela, radikal terör örgütler El Kaide IŞİD. 10.000 kilometreden gelip Suriye’yi niye parçalıyorsun? Türkiye’nin de başına bela bütün coğrafyanın da başına bela mülteci, sığınmacı, göç sorunu herkesi etkiledi. PYD-PKK terör örgütü devletçik oluşturdu. Afganistan’ı yerle bir etti. Ne oldu kan gövdeyi götürüyor, Libya’yı yerle bir ettin ne oldu kan gövdeyi götürüyor. ABD’nin gerçekten bu hoyratça bu tutarsızca ne diyelim insan haklarına aykırı bu politikasının önüne bir set çekmek lazım. Onun için Çin ve Rusya’nın yükselişi belki o dengeyi sağlama açısından dünya için bir fırsat olabilir. Ama şunu unutmayalım, Rusya ve ABD hiçbir zaman savaşmadılar, karşı karşıya gelmediler. Ama her büyük savaştan sonra daima paylaştılar. Yani Rusya Çin gelirse günlük gülistanlık olur her şey iyi olur demek doğru değil. Öyle bir dünya yok. Onun için ben denge olur diyorum. Rusya Çin ikilisi ABD’den iyi veya ABD, Rusya Çin’den iyi demek  5000 yıllık yazılı savaş tarihinin hükmüne aykırı olur.

Mehmet Kıvanç: Yeni bir Yalta ve Postdam olur mu yani?

Naim Babüroğlu: Yok, sanmıyorum bu dönemde ama 2050’lere doğru olabilir. 2050’lere doğru öyle bir gidiş var. Yani özellikle nükleer silahlarla ilgili. Özellikle artık birbirlerinin bölgesine girmemesiyle ilgili. Mesela Ukrayna’nın, Gürcistan’ın, Ermenistan’ın NATO üyesi yapılmamasıyla ilgili belki böyle bir durum olabilir.

SÖYLEŞİ

İsrail sosyal medyayı ve teknolojiyi dezenformasyon için nasıl kullanıyor?

Yayınlanma

Dijitalleşme uzmanı Doç. Dr. Marc Owen Jones, İsrail’in Gazze savaşında sosyal medyayı manipülasyon ve yalan haberleri yaymak için nasıl kullandığını, yapay zeka teknolojisinin bu dezenformasyon kampanyasına nasıl dahil edildiğini Harici’ye anlattı.

Hamad bin Khalifa Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları bölümünde doçent olan Marc Owen Jones, siyasi baskı ve enformasyon kontrol stratejileri üzerine dersler vermekte ve araştırmalar yapmaktadır.

Çalışmalarında sosyal medyanın Orta Doğu’da dezenformasyon ve yalan haber yaymak için nasıl kullanıldığına odaklanan Doç. Dr. Marc Owen Jones, İsrail’in Gazze saldırılarına eşlik eden dezenformasyon kampanyalarını ortaya çıkarmaktadır.

Jones, Gazze savaşında sosyal medyada yürütülen psikolojik savaş, büyük şirketlerin rolü ve yapay zeka algoritmalarının bu kampanyalarda kullanımı üzerine sorularımızı yantladı.

Dezenformasyon ve yanlış bilgilendirme üzerine yaptığınız araştırmalardan hızlıca bahsetmeye başlayalım. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına yaygın dezenformasyon ve yanlış bilgilerin eşlik ettiğini söylüyorsunuz. İsrail’in bunun için hangi yöntem ve araçları kullandığını anlatır mısınız?

7 Ekim’den bu yana İsrail’in esasen bir dezenformasyon ve yanlış bilgilendirme kampanyasına tanık oluyoruz. Dezenformasyonun amacı öncelikle Hamas’ı şeytanlaştırmak ve İsrail’in tepkisini meşrulaştırmak için Hamas’ın saldırılarını olabildiğince acımasız göstermek. Gördüğümüz en vahim, en bariz örneklerden bazıları, örneğin, Hamas’ın 40 bebeğin kafasını kestiği yönündeki suçlamalar. Hamas’ın kadınlara sistematik tecavüz uyguladığı yönündeki suçlamaları da gördük. Bu anlatıların asılsız olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Ancak bu anlatılar kasıtlıdır. Bunlar tesadüfi değil. Tüm çatışmaların tarihi boyunca, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri, düşmanın bebeklere nasıl saldırdığını, kadınlara nasıl tecavüz ettiğini gösteren anlatıları gördük. Neden? Çünkü bunlar hemen hemen her kültürde kırmızı çizgilerdir. İnsanlar bebekleri ve çocukları öldürme fikrinin korkunç olduğunu düşünüyor ki gerçekten de öyle. Dolayısıyla, eğer insanları, düşmanın yaptığı şeyin bu olduğuna, Hamas’ın yaptığının da bu olduğuna ikna edebilirseniz, o zaman aynı insanları, batıdaki, özellikle İsrail’in büyük müttefiki ABD gibi ülkeleri, İsrail’in Gazze’deki acımasız soykırımını desteklemeye de ikna edebilirsiniz. Bunlar büyük örneklerden bazıları ancak başka teknikler ve araçlar da var. Örneğin, çevrimiçi sahte hesapların kullanılması. Bu bildiğimiz çok yaygın bir taktik. Örneğin, İsrailli firmaların yalnızca X’te değil, Twitter’da, Facebook’ta, TikTok’ta binlerce sahte hesap oluşturabilecekleri becerilere sahip olması durumu var. Ve sonra bu hesaplar propaganda ve yanlış bilgi yaymaya girişecek. Çok ilginç olduğunu düşündüğüm operasyonlardan biri, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı UNWRA hakkında dezenformasyon yaymak için çok sayıda sahte hesabın kullanılmasıydı. Bu, İsrail’in UNWRA’yı karalama kampanyasının büyük bir parçasıydı.

Neden? Çünkü UNWRA, Filistinlilerin en büyük işverenlerinden biri ve temelde Filistinlilerin devlet olma iddiasını ayakta tutan kuruluşlardan biri. İsrail, UNWRA’yı terörizme bağlamak için büyük bir kampanya yürütüyor. Bu da başka bir dezenformasyon taktiğidir. Meşru örgütleri terörle ilişkilendirip onları suçlama taktiği…

Bu dezenformasyon kampanyasında, sahte web siteleri oluşturan, sahte sosyal medya hesapları oluşturan ve daha sonra bunları UNWRA’nın terörizmle bağlantılı olduğuna dair dezenformasyon yaymak için kullanan sahte hesaplar vardı. Bu sadece bunun bir başka örneği. Bu kampanyaların etkinliği net değil ancak örneğin bazı ülkelerin UNWRA’dan fonları kesmeye başladığını biliyoruz. Ve son zamanlarda örneğin Amerika Birleşik Devletleri, gelecek yıl UNWRA’ya fon sağlanmasını da yasaklayan bir federal fon yasa tasarısını kabul etti. Öyle görünüyor ki, bu kampanyaların aslında çok talihsiz bir etkisi var ve bu etki, Filistin davasına verilen zararı baltalamaya ve meşruiyetini ortadan kaldırmaya yönelik.

Yani aslında İsrail’in hedeflediği şeyin, amaçları doğrultusunda sonuçlandığını söylediniz.  Bazı ülkeler UNWRA’ya fon sağlamayı bıraktı ve Hamas militanlarını çalıştırdıkları yönündeki iddialar uluslararası alanda yayıldı. Daha spesifik olarak konuşmak gerekirse, bu çevrimiçi aldatmacalar Gazze meselesinin anlaşılmasının engellenmesi bakımından nelere yol açıyor?

Sanırım artık bilginin giderek daha fazla çevrimiçi tüketildiğini biliyoruz. Ve herkesin bir anlatı yanılsaması yaratması kolaylaştı. Tekniklerin önemli bir unsuru, biri bir şey söylese görmezden geliyorsun. Bir şeyi binlerce kişi söylüyorsa o zaman bu bir anlatıya, bir bilgi parçasına dönüşüyor. Sorun çevrimiçi. Bin kişi, bin sahte hesap oluşturmak çok kolay.  İşte tam da bunu görüyoruz. Gazze hakkındaki bilgilerin çoğunun sosyal medya aracılığıyla internette tüketildiğini düşünüyorum.  Neden? Çünkü İsrail gazetecilerin Gazze’ye girip orada ne olduğunu görmesini yasaklıyor.  Yani gördüğümüz tek bilgi ya İsrail Devleti’nin Bakanlıkları aracılığıyla filtrelenmiş bilgiler ya da dezenformasyon ya da şanslı olduğumuzda Filistinli vatandaşların çektikleri görüntüler. Ve bu oldukça çevrimiçi bir savaş, bir dezenformasyon savaşı, oldukça sosyal medya odaklı bir dezenformasyon savaşı. Çevrimiçi ortamda bir şeyin viral hale gelmesi çok kolay. İsrail’le bağlantılı İsrail resmi devlet hesaplarının, ister İsrail Savunma Kuvvetleri olsun ister İsrail Dışişleri Bakanlığı olsun, sosyal medyayı açıkça dezenformasyon yaymak için kullandığını biliyoruz. Ve bu söylediğimde sildikleri dezenformasyon da var. Size bir örnek vereceğim.  İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın resmi hesabı, birçok kez, örneğin Filistinlilerin oyuncak bebekler kullandıkları ve ölü bebeklermiş gibi numara yaptıkları bilgisini yaydı. Dışişleri hesabının bunu söylediği en az üç olay oldu.  Ve bunun yalan olduğu kanıtlandı. Bunun doğru olduğunu bilmemelerine imkan yok. Yani kasıtlı olarak bu tür yalan söylemler yayıyorlar ama bunlar binlerce retweet alıyor. Sonra, örneğin, ABD’de bu iddiaları tekrarlayan birileri var. Örneğin, Bakan Blinken ve Joe Biden’ın bizzat sosyal medyada kafaları kesilen bebeklerle ilgili iddiaları tekrarladıklarını ve bunları bir basın toplantısında yinelediklerini biliyoruz. Böylece İsrail, İsrail Savunma Kuvvetleri veya İsrail kuruluşları tarafından üretilen sosyal medya alanından gelen bilgiler ortaya çıkıyor. Bunlar sosyal medyadan diğer medya biçimlerine geçiyor ve işin sırrı da bu.  Bu iş böyle olur.  Dezenformasyon anlatısını dijital ortamda çevrimiçi olarak başlatıyorsunuz ve ana akım medyayı bununla besliyorsunuz. Yani güvenilir görünmesini sağlıyorsunuz.

Sosyal medya şirketlerinin bunda rolü nedir?

Çinli TikTok dışında Instagram, META, Snapchat gibi yaygın olarak kullanılan sosyal medya şirketlerinin çoğu Batılı. Merkezleri ABD’de bulunuyor ve bu sosyal medya şirketlerinin çoğu İsrail yanlısı önyargıya sahip olmakla suçlanıyor. Yapılan çalışmalardan biliyoruz ki, içeriğin sakıncalı olmadığından emin olmak için yapılan içerik moderasyonu uygulanırken genellikle İsrail yanlısı anlatılardan yana olunuyor. Filistinli hesapların ve Filistinli aktivistlerin gölgede bırakıldığı, hesaplarının sosyal medya şirketleri tarafından sınırlandırıldığına dair pek çok örnekle karşılaştık. Hatta şöyle birkaç örnek bile oldu. Instagram’daki Arapçanın otomatik çevirisinde, örneğin bir Filistinlinin “Ana Falestini, Elhamdulillah” ifadesi vardı,  bu da “Filistinliyim, Allah’a hamd olsun” anlamına geliyor.  Bu ifade “ben Filistinli bir teröristim” şeklinde tercüme edildi. Bunun üzerine sosyal medya şirketleri bunun bir halüsinasyon olduğunu söylemeye çalıştı. Ancak bu aslında bu şirketlerin makine öğrenimi modellerine Arapça terminolojiyi terörizmle ilişkilendirmeyi nasıl öğrettiklerini yansıtıyor. Yani Filistinlilere karşı doğal bir önyargı var. Son çatışmalardan çıkan en tanınmış yurttaş gazetecilerden biri olan Motaz Azaiza ile ilgili başka ilginç örnekler de var. Yakın zamanda Facebook’tan hesabı engellendi. Dolayısıyla, genel olarak ABD’nin İsrail konusundaki tutumuyla aynı çizgide olan Amerikan şirketlerinin, sosyal medyada Filistinlilerin seslerine orantısız bir şekilde müdahale ettiğini görüyoruz. Ve şimdi bu tür bir savaşı TikTok’ta da görüyoruz. TikTok’a yönelik savaş açıkça veri gizliliğiyle ilgili endişeler nedeniyle tasarlandı. Ancak birçok Amerikalının TikTok’un Filistin yanlısı içeriğin gelişmesine izin verdiğine dair endişelerini dile getirdiğine yönelik bir iddia da var. Ve artık gizlilik sorunları nedeniyle değil, Filistin yanlısı olarak görüldüğü için TikTok’un yasaklanmasını isteyen güçler var. Yani sosyal medya şirketleri; Amerikalılar, kesinlikle içeriği sansürleme ve engelleme konusunda İsrail’in yanında yer alıyor. Hatta artık Amerikalı olmayan diğer sosyal medya şirketlerinin de Filistin içeriklerini Amerikalılar kadar sansürlememeleri nedeniyle yasaklanması gerektiğini görüyoruz.

İsrail’in hem saldırı teknolojilerinde hem de sosyal medya manipülasyonunda yapay zeka kullandığına dair pek çok iddia var. Bu konuda bize ne söyleyebilirsiniz?  Yapay zeka araçları açısından İsrail’in kullanımı hakkında ne biliyoruz?

Öncelikle sosyal medya ve dezenformasyon açısından yapay zekanın giderek büyüyen bir sorun olduğunu düşünüyorum. Bunun sayısız örneğini gördük.  Bunların mutlaka İsrail olduğunu söylemeyeceğim çünkü bildiğimiz kadarıyla hepsi doğrudan İsrail’le bağlantılı değil.  Ama olabilir de. Ancak örneğin yapay zekayı kullanan çok sayıda İsrail yanlısı, Filistin karşıtı dezenformasyon görüyoruz. Amerikalı bir model olan ve çatışmanın başlarında Filistin yanlısı güçlü bir sesi olan Bella Hadid vardı. Birisi onun videosunu Hamas’ı kınadığını ve önceki duruşundan dolayı özür dilediğini söylediği bir biçimde değiştirdi, bu açıkça yalandı. İsrail yanlısı hesapların ve İsrail Dışişleri Bakanlığı hesabının da dahil olduğu, yapay zeka tarafından oluşturulan görüntülerin, örneğin, bir vakada Filistinlilere yardım ulaştırılmasını temsil ettiğini iddia eden çok sayıda örnek gördük. Daha sonra bunu sildiler ve yapay zeka tarafından yaratıldığını kabul ettiler. Bu yüzden sahte görsellerin insanları kandırmak için kullanıldığını kesinlikle görüyoruz. Ancak bence bunun daha endişe verici unsuru, Gospel’in İbranice karşılığı olan Habsora gibi sistemlerin yaratılmasıdır. Bu, Gazze’deki hedefleri seçip ele geçirmeyi amaçlayan yeni bir yapay zeka aracı. Yani Gazze’nin bombalanacak bölgelerini otomatik olarak seçmek için bu aracı kullanıyorlar. Bu aracın insandan çok daha verimli ve hızlı olduğunu iddia ediyorlar. Yani aslında yapay zeka artık insanların hedef seçerken yaptığı işi yapıyor.  Bildiğimiz kadarıyla bu araç ilk kez kullanılıyor. Ancak bunun Gazze’de tarihteki en ölümcül savaş olduğunu ve 32.000’den fazla insanın öldürüldüğünü de biliyoruz. Sivil ölüm oranının çok yüksek olduğu bir dönemde bu yeni araçların kullanıldığını görüyoruz. Bu, yapay zeka hedeflemesinin bu yeni verimliliğinin aslında Filistinlilerin kitlesel öldürülmesiyle de ilişkili olduğunu gösteriyor gibi görünüyor. Ve bu özellikle endişe verici çünkü yapay zeka modelleri verilerle eğitiliyor ve İsrail bir işgalci devlet, bir apartheid devleti; modelin; bir, eğitildiği verilerin muhtemelen Filistin karşıtı olması çok muhtemel  ve iki, muhtemelen bu önyargıları baz alıyor ve şöyle diyor: “Hedefi ben seçeceğim ve beş Filistinli sivilin ölmesi önemli değil çünkü ben bunu yapmak için eğitildim”. Yani bu yapay zeka modelinin tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz çünkü şeffaf değiller. Ama bunu insanları öldürmek için kullanıyorlar. Ve bence bu gerçekten çok endişe verici bir şey.

Yapay zeka araçlarının hem savaş bölgesindeki hem de dijital alandaki kullanımı hakkında ne biliyoruz?

Yani İsrail, Gospel’i ve belki başka yapay zeka araçlarını kullanıyor. Bunun alanın olmadığını biliyorum ama Orta Doğu bölgesiyle ilgili çalışan bir araştırmacısın.  Belki bu konuda bir yorumun vardır. Yapay zeka olasılıkları sonsuzdur. Sorun bu. Yani teorik olarak artık binlerce, belki de milyonlarca sahte hesap oluşturabilecek ve binlerce belki de milyonlarca sahte hesabın daha önce hiç görmediğimiz ölçekte dezenformasyon ve propaganda üretmesine olanak tanıyacak yapay zeka araçlarına sahip olabilirsiniz. Sanırım bunun kanıtlarını son birkaç yılda gördüm, İsrail’de olmasa da. Savaş açısından yine çok büyük zarar veriyor. Gospel’den bahsettik ama yüz tanıma konusu ne olacak? Binlerce yüzü, milyonlarca yüzü aynı anda işleyebilme, bunu yapabilme ve daha sonra bu yüzleri otomatik olarak hedefleyebilme, DNA’yı işleyebilme, karmaşık algoritmalar kullanarak insanların bilgi profillerini işleyebilme…  Daha sonra o kişinin tehdit olup olmadığına karar veriyor… Sanırım savaş açısından yapay zekanın sınırlarının yalnızca insan yaratıcılığının sınırlarıyla eşdeğer olduğunu biliyorsunuz. Ne yazık ki yapay zekanın sorununun ne yapabileceğiyle ilgili olmadığını düşünüyorum. Kararları kimin verdiği, onu kimin kontrol ettiği önemli. Yani eğer apartheid ve işgale dayalı bir siyasi sistemimiz varsa yapay zekanın kullanımı bunu yansıtacaktır. Bunu kesinlikle görüyoruz. Bilgi alanı, sosyal medya, dezenformasyon yapay zekaya hazır değil. Tarihte benzeri görülmemiş bir ölçekte propaganda yaratmak için yapay zekanın silah haline getirildiğini giderek daha fazla göreceğiz.

Yakın zamanda Birleşmiş Milletler’in yapay zekanın yapıcı kullanımına ilişkin bir karar çıkardığını duyduk.  Türkiye ve bölgedeki bazı ülkeler de dahil olmak üzere pek çok ülke tarafından destek ve sponsorluk verildi. Peki İsrail’in uygulamaları gibi, Birleşmiş Milletler’de yapay zekanın bu olumsuz anlamda kullanılmasına ilişkin tartışmaları takip ediyor musun? Yapay zeka savaş alanında ve dijital cephede bu kadar çok kullanılacaksa, yapay zekanın geleceği ne olacak?

Bu mevzuatların hepsinde sorun var; ister BM, ister AB olsun, yapay zekanın etik kullanımına ilişkin bazı mevzuatlar da başlattı. Ancak yine güvenlik ve ulusal güvenlik söz konusu olduğunda bu alanlar çoğu zaman mevzuat açısından ayrıdır. Bunun nedeni, ulusal güvenliğin sıklıkla kırmızı çizgi olarak görülmesi. Bütün bunlar bana temelde ülkelerin hala yapay zeka ile istediklerini yapma konusunda biraz serbestliklerinin olduğunu gösteriyor. Üretken yapay zekanın savaş için kullanımının zorunlu olarak aynı şekilde sınırlandırılacağını, kontrol edileceğini veya kısıtlanacağını düşünüyorum.  Örneğin nükleer alanın düzenlenmesini görüyoruz. Hala insanların nükleer silahlara sahip olduğu bir yerde yaşıyoruz ve bu, son 10 yıldaki gidişatta, belki de nükleer silahların eskisi kadar kontrol edilmediği bir alan gördük. Aynı mantığı yapay zekaya uygularsak, temelde içinde bulunduğumuz çağın, devletlerin savunma sanayi konusunda giderek daha tehlikeli riskler aldığı bir çağ olduğunu söyleyebiliriz. Neden aniden nükleer savaşa yaklaşımımızı daha sorumlu hale getireceğimizi ama yapay zekayı denetleyeceğimizi anlamıyorum. Bunda bir mantık göremiyorum.

Dolayısıyla mutlaka bir ayrışmanın olduğunu düşünmüyorum. Yapay zeka açısından bu kararların, savaş için nasıl kullanabileceklerini mutlaka etkileyeceğini düşünmüyorum. Gazze’de olup bitenler dikkate alınacaksa, o zaman aslında insanlar İsrail gibi ülkelere giderek teknolojilerinin nasıl çalıştığını, onu nasıl kullanabileceklerini ve onu nasıl daha iyi hale getirebileceğimizi söyleyecekler. Ve biz yapay zekayı genel olarak, önleyici polislik dedikleri şeyi, suçlar meydana gelmeden önce polislik yapmaya çalışacak şekilde değiştiriyoruz. Ve bu çok endişe verici bir şey. Bu yüzden yüz tanımadan bahsettim. Çünkü teorik olarak insanları izleyebilir, bilgilerine göre takip edebilirseniz, erkenden tutuklayabilir veya kontrol altına alabilirsiniz. Yani yapay zekanın önleyici polislik noktasına geçeceğini düşünüyorum ama bunu yaptığında, potansiyel olarak bir polis devletine sahip olma alanında olduğumuz kanaatindeyim.

Kitle; sahte haberleri, dezenformasyonları gerçek olanlardan nasıl ayırt edebilecek? Çünkü yalan bilgi gerçekten çok yaygın ve bunun sahte olup olmadığını anlamak neredeyse imkansız. Tavsiye olarak kısaca bize neler söyleyebilirsiniz?

Yapay zekanın dezenformasyonu tespit etmesinin tek bir yolu yok; bu imkansız. Ancak bazı şeylere inanmaya bu kadar istekli olmamanıza yardımcı olacak şeyler yapmaya başlayabilirsiniz. Mesela diyelim ki X kullanıyorsanız, birinin tweet’ini görüyorsanız o hesap gerçek mi? Başka bir kurumla bağlantıları var mı? Fotoğraf stok fotoğrafına benziyor mu? Zaman tüneli sürekli olarak aynı konulardan mı bahsediyor?  Bunlar dikkate alınması gereken önemli şeyler. Eğer sizde duygusal bir tepkiyi tetikliyorsa sahte olma ihtimali yüksektir. Dezenformasyonun bir yönü; öfkelenmenize, üzülmenize, kızmanıza veya gülmenize neden olacak şekilde tasarlanmış olmasıdır. Yani eğer sizde duygusal bir tepkiyi tetikliyorsa, sizi manipüle etmeye çalışıyor olabilir. Bu nedenle, bazı bilgileri gördükten sonra belirli bir şekilde hissederseniz, ona daha dikkatli davranın. Sanırım size verebileceğim en büyük tavsiye bu. Sizi özellikle duygusallaştıran içeriklere dikkat edin. Çünkü bu bilgiyi tasarlayan kişilerin yapmaya çalıştığı şey bu.

Yani esas olarak hepimize sosyal medyada gördüğümüz her şeyi iki kere kontrol etmemizi tavsiye ediyorsunuz.

Hayır. Üç kere kontrol edin…

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

İsrail’in İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna saldırısı bir dönüm noktası mı?

Yayınlanma

İsrail’in Şam’daki İran konsolosluğuna saldırısına İran’ın ne yapacağı sorusunun cevabını bulmaya çalışırken, perşembe günü Ankara’daki İran Büyükelçiliği’nin kapısını çaldım. İran İslam Cumhuriyeti’nin Türkiye Büyükelçisi Muhammed Hasan Habibullahzade İsrail’in kırmızı çizgileri aştığını vurgulayarak, “İran’ın bu saldırıya orantılı karşılık verme hakkı var” dedi. 

Geçen hafta İsrail, Suriye’nin Şam kentindeki İran konsolosluğunu vurmuştu ve İran, yedi askeri danışmanının öldürüldüğünü açıklamıştı. Bunların arasında üç üst düzey komutanın da yer alması, İsrail’in bölgesel düşmanlarıyla savaşında büyük bir ivmeye işaret ediyordu. Saldırıda General Zahedi, General Hossein Aminollahi ve General Mohammad Hadi Haj Rahimi öldürüldü. Bu saldırı, İran’ın Suriye’deki çıkarlarına karşı hedeflenen eylemlerde büyük bir sertleşmeyi temsil ediyor ve Gazze çatışmasının Orta Doğu’daki daha geniş yankıları arasında İsrail’in İran ve müttefiklerine karşı devam eden askeri eylemlerini yoğunlaştırıyor.

Bu, İsrail’in İran’ın Suriye’deki askeri unsurlarını ve vekil güçlerini hedef aldığı ilk saldırı değildi; fakat 1 Nisan’da, İsrail, ilk kez bir büyükelçilik yerleşkesini vurdu.

İsrail, 2010’dan bu yana İran topraklarında suikastlar da dahil olmak üzere birçok saldırı düzenledi. Hedeflerin önemli bir kısmı, İsrail’e göre varoluşsal bir tehdit olan Tahran’ın tartışmalı nükleer programıyla bağlantılıydı. Başta fizikçiler ve nükleer fizikçiler olmak üzere birçok bilim insanı suikasta kurban gitti ve İran, İsrail’i sorumlu tuttu. Bunların bazıları Tel Aviv tarafından reddedilen ancak Washington tarafından teyit edilen cinayetlerdi.

2021’den 2023 yılına kadar İran’ın nükleer, endüstriyel ve savunma üretim tesislerini çok sayıda saldırı hedef aldı. Haziran 2021’de İsrail’e ait bir drone, Kerec’de nükleer program için santrifüj üreten bir tesisi vurdu ve yangın çıktı. Altı İsrail insansız hava aracı, Kirmanşah yakınlarındaki bir üste yüzlerce insansız hava aracını imha etti. Tesis, İran’ın askeri insansız hava araçlarının üretimi ve depolanması için ana merkez olarak hizmet ediyordu. Mayıs 2022’de, İran içinden konuşlandırıldığı iddia edilen patlayıcı donanımlı helikopter, Tahran’ın 60 kilometre güneydoğusunda bulunan Perçin askeri tesisini vurdu. Ertesi ay patlayıcı taşıyan insansız hava araçları İsfahan’daki merkezi bir askeri tesisi hedef aldı. Ayrıca İslam Devrim Muhafızları’na bağlı çok sayıda üst düzey asker de hedef alındı. Bazıları kaçırıldı, bazıları vuruldu.

Bunlar İsrail’in İran topraklarında gerçekleştirdiği saldırılardan bazıları. Ancak saldırılar bununla sınırlı değildi. İran’ın İran dışındaki, özellikle Suriye’deki askeri üsleri veya vekilleri, Suriye’de birkaç kez vuruldu. Ancak gerilimi en çok tırmandıran saldırı, General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi oldu. 2020’de ABD, Irak’ta, İran’ın Orta Doğu’daki askeri stratejilerini yönlendirmede son derece etkili olan İran’ın Kudüs Gücü liderinin ölümüyle sonuçlanan bir hava saldırısı düzenledi. Bu saldırı teknik olarak İsrail’in sicilinde yer almıyor ancak suikast emri, İran açısından İsrail’le eşdeğer tutulabilecek eski ABD Başkanı Donald Trump tarafından verilmişti. Süleymani, 3 Ocak 2020’de Irak’ta ABD’nin insansız hava aracı saldırısında suikasta kurban gitmeden önce, İran’ın dini liderden sonra en güçlü figürü olarak görülüyordu.

İsrail’i genellikle sert tepkilerle tehdit etmeye devam eden ancak aynı zamanda başka bir bölgesel savaştan kaçınmaya çalışan İran, 8 Ocak 2020’de Şehit Süleymani Operasyonu olarak bilinen askeri girişim sırasında El Anbar’daki El Esad Hava Üssü’ne bir düzineden fazla balistik füze ateşledi. Batı Irak Valiliği ve Erbil’deki başka bir hava üssünü vurdu. Bunun dışında İran’ın birçok eylemi sembolik veya “orantılı tepki” düzeyindeydi.

Peki İsrail’in İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna saldırısı bir dönüm noktası mı? İran bu saldırıya sert bir cevap mı verecek, yoksa bunu İran’ı savaşa sürüklemeye yönelik bir provokasyon olarak mı algılayacak? Bunlar herkesin cevabını bulmaya çalıştığı sorular.

Saldırının ardından devlet işlerinde en üst otoriteye sahip olan İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, “Onları suç ve benzeri eylemlerden dolayı pişman edeceğiz” diyerek İsrail’e karşı intikam sözü verdi. BM Genel Sekreteri António Guterres saldırıyı kınadı ve “ilgili herkese azami itidal göstermeleri ve gerilimi daha fazla artırmamaları” çağrısında bulundu. İsrail, İran’ın misillemesine hazırlanıyor. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in askeri danışmanı General Rahim Safavi, yarı resmi Tasnim ajansına “İsrail rejiminin büyükelçiliklerinin hiçbiri artık güvende değil” diye konuştu. Ayrıca Lübnan’daki Hizbullah grubunun lideri, Şam’daki İran konsolosluğuna yapılan son hava saldırısını bir dönüm noktası olarak nitelendirdi ve İran’ın cevabının kaçınılmaz olduğu sözünü verdi.

Perşembe günü, İsrail dışişleri bakanlığı ile iç istihbarat ve güvenlik ofisi Shin Bet, Şam’da yedi İranlı subayın ölümünün ardından güvenlik endişeleri ve İran’dan gelebilecek potansiyel misilleme tehdidine yanıt olarak dünya çapındaki çok sayıda İsrail büyükelçiliğini geçici olarak kapatma kararı aldı. Elçiliklerin kapatılmasının ardından İsrail büyükelçilerine, büyükelçilik ofislerine rapor vermekten kaçınmaları talimatı verildi.

ABD, İran’ın İsrail’in saldırısına misilleme yapma niyetini açıklamasının ardından alarm durumunu artırdı. Üst düzey bir ABD’li yetkili Reuters’e, Amerika’nın, konsolosluğa yapılan saldırıya misilleme olarak İran’ın bölgedeki İsrail veya Amerikan üslerini hedef alabilecek potansiyel bir saldırı beklentisiyle ihtiyati tedbirler aldığını belirtti.

İran Büyükelçisi: Saldırıya orantılı karşılık verme hakkımız var

İsrail’in Şam’daki İran konsolosluğuna saldırısına İran’ın ne yapacağı sorusunun cevabını bulmaya çalışırken, perşembe günü Ankara’daki İran Büyükelçiliği’nin kapısını çaldım. İran İslam Cumhuriyeti’nin Türkiye Büyükelçisi Muhammed Hasan Habibullahzade İsrail’in müzakereden değil sadece kaba kuvvetten anladığını söyledi. Bir saatten fazla süren sohbetimizde Büyükelçi Habibullahzade, Batılıların kendilerine karşı yaptıkları katliamları durdurmak için kurdukları uluslararası sistemin işlemediğini uzun uzun anlattı. Sohbet, Vestfalya Antlaşması’na yol açan koşullardan ve İkinci Dünya Savaşı’na kadar devam eden kitlesel ölümlerin yaşandığı tarihe kadar uzandı.

Büyükelçi Habibullahzade, “Batılılar tarih boyunca büyük savaşlar yürüttüler. 20. yüzyılda milyonlarca insan öldü. Birleşmiş Milletler’in kuruluşu ancak bu büyük katliamlardan sonra gerçekleşti. Birleşmiş Milletler sistemi barışı korumak, savaşı ve masum insanların öldürülmesini önlemek için kuruldu. Ancak kuruluş amacından sapan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, veto hakkı tanıyarak adeta dünya çapında kendi çıkarlarını koruyan, galip ülkelerin kulübü haline geldi. Dünyada barışı korumak da onların siyasi arzularının bir işlevi haline geldi” diye konuştu.

7 Ekim’den sonra BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail saldırılarının durdurulması, ateşkes sağlanması veya insani yardım sağlanmasına ilişkin bazı kararları yalnızca ABD’nin veto ettiğini hatırlatan İranlı Büyükelçi, en son “25 Mart’ta kamuoyunun baskısı altında karar çıktı; bunun bağlayıcı olmadığını söylediler. Yani uygulanmadı” dedi.

Büyükelçi Habibullahzade’ye göre Filistin halkı 70 yılı aşkın süredir işgale ve öldürmeye direniyor. Birleşmiş Milletler’in kararları tasarlandı. Birçoğu büyük güçler tarafından veto edildi. Ancak soru şu ki, bunca yıldan ve tüm bu kararlardan sonra Filistin halkının haklarını güvence altına alabildiler mi? Pek çok kişi artık Filistinlilerin kendilerini uluslararası hukuk ihlallerine ve 1948’den bu yana devam eden İsrail işgallerine karşı savunma hakkına sahip olduğu aşamaya ulaştı.

Filistinli direniş gruplarının yaptığının İsrail’in anlayacağı bir dil konuşmak olduğunu ifade eden Büyükelçi Habibullahzade, İsrail’in İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna saldırısı söz konusu olduğunda aynı sözleri tekrarlayarak, “İsrail uluslararası hukuku tanımıyor ve uygun bir karşılığı hak ediyor. İsrail bir dönüm noktasına geldi ve orantısız ve temelsiz saldırılarla birçok kırmızı çizgiyi aştı. Hastanelere, okullara, yerleşim yerlerine, uluslararası yardım görevlilerine, açlıktan ölen insanlara saldırıyor ve şimdi de Şam’daki İran konsolosluğuna saldırıyor. Diplomatik misyonlar uluslararası koruma altındadır ve 1961 Viyana Anlaşması çerçevesinde dokunulmazlığa sahiptir” dedi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu konuda bir toplantı yaptığını ancak diplomatik bir konuma saldırının uluslararası hukukun ve 1961 Viyana Sözleşmesi’nin açık bir ihlali olmasına rağmen, ne yazık ki uluslararası kuruluşlara uygulanan adil olmayan sistem nedeniyle Batılı güçlerin, basit bir suçluluk beyanının düzenlenmesinin engellediğini hatırlatan İran Büyükelçisi, “İran İslam Cumhuriyeti’nin bu saldırıya orantılı bir karşılık verme hakkı vardır” dedi.

Peki, İsrail diplomatik misyon saldırısıyla ne amaçladı? İran, diplomatik misyon saldırısına aynen cevap verebilir mi?

Uluslararası hukuk profesörü aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu üyesi Mesut Hakkı Caşın’a sordum. İsrail’in savaşta bir şekilde cepheyi genişletmek istediğini ve İran’ı da savaşa çekmeyi amaçladığını söyleyen Caşın, “İsrail, İran’da nükleer silah olduğu hipotezini kanıtlamak istiyor. Bunun için de tek yol kışkırtıcı hareketlerine devam etmek” dedi. Viyana Anlaşması’na göre bir devletin diplomatik misyonuna yapılan saldırı, o devlete yapılmış sayılır. “Hukuken İran’ın mukabele etme hakkı doğar. Ancak bu devletler hukukunda tartışmalı bir konu” diyen Profesör Caşın, İran’ın İsrail’in başka bir devletteki diplomatik misyonuna saldırıda bulup bulunmayacağının belirsiz olduğunu söyledi. Caşın, “İran dini liderinin cuma namazında verdiği mesajın stratejik sabır olarak nitelendirildiğini görüyoruz. Yani İran’ın doğrudan İsrail topraklarına doğrudan bir füze saldırısı yapacağını düşünmüyorum. Ancak İran’ın hiç karşılık vermeyeceğini de söylemek mümkün değil” dedi. İran’ın kendi kamuoyunu ve özellikle Devrim Muhafızlarını yatıştırmak için bir eylem yapmasının mümkün olduğunu söyleyen Caşın, önümüzdeki bir haftanın çok kritik olduğunu belirtti.

İran araştırmacısı Adem Yılmaz da benzer bir değerlendirme yaparak İran için savaş tamtamlarını sınırdan uzak tutmanın en temel mesele olduğunu ifade etti. “Bilindiği gibi İslam’ın en temel ibadeti namazdır, devrimin kurucu lideri Ayetullah Humeyni, devrimi korumanın namazdan bile daha önemli olduğunu söylemiştir. Bu noktada İranlı yetkililer için en hayati konu mevcut düzenin devamlılığını sağlamak ve rejimi zayıflatacak bir savaştan uzak durmaktır” diyen Yılmaz, şunları ekledi: “İran’ın Şam’daki diplomatik misyonuna yönelik saldırısı doğrudan İran topraklarına yapılmış bir saldırıdır. Dahası bu saldırıda Kudüs komutanları yaşamını yitirdi. Tüm bu meydan okumalara rağmen İran’ın güçlü bir yanıt vermeyeceğini düşünüyorum. Süleymani intikamı için Ayn el Esad üssüne önceden bilgi vererek yapılan saldırının benzeri bir hamle olabilir. Bu hem iç kamuoyundaki beklentileri geçici de olsa karşılayacak hem de tansiyonun yükselmesini önleyecektir.”

Ayetullah Hamaney’in muhtelif şehirlerindeki temsilcilerinin bu hafta okudukları cuma hutbeleri de sert bir yanıt verilmeyeceğine işaret ediyor diyen Adem Yılmaz, “Bu hutbeler Hamaney’in belli bir konu hakkındaki tutumuna dair ipuçları verir. Hutbelerin ortak mesajı İsrail’e misilleme yapılırken sabırlı olunması, fevri hareket edilmemesi şeklindeydi. Keza İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın bu saldırı sonrası yaptığı ilk yurt dışı ziyareti Umman’a oldu. Umman İran’ın kriz anlarında batıyla haberleştiği posta kutusudur” ifadelerini kullandı.

ABD’de yaşayan uluslararası gazeteci Serra Karaçam, ABD’deki iç atmosferin Biden’ın yeniden seçilmesi gerektiğine odaklandığını ve İran’ın nükleer kapasitesini artırma çabaları olduğuna dair uyarılarda bulunduğunu söyledi. Washington D.C.’deki İsrail lobisi, Biden’ın İran’a yönelik yaptırımların kaldırılması ve onlarca milyar varil petrolün Çin’e satılması gibi eylemlerini diline dolamaya devam ediyor. Gazze’de World Central Kitchen’da çalışan işçilerin öldürülmesinin ardından ABD’nin artık İsrail’i sivil kayıplarını en aza indirecek bir anlaşmaya ikna etmesi gerektiğine dikkat çeken Karaçam, “İran’daki cuma hutbesindeki ‘sabır’ mesajı, ABD’yi İsrail’i yeni taktiklere ikna etmeye mecbur kılmak için bir zaman tanıma niteliğinde okundu. İsrail, Hamas’ın Gazze şeridi lideri Yahya Sinwari’yi ele geçirmeden yumuşamak, yavaşlamak veya geri çekilmek istemiyor. Bu İsrail için zayıflık anlamına gelecek. Ancak İran, İsrail Gazze’den çekilir ve Gazze’de yeniden inşa süreci başlarsa Şam’daki diplomatik misyon saldırısına karşılık misilleme yapmayabilir. Bu denklemin gerçekleşmemesi halinde İran, daha önce olduğu gibi Irak’ın Kürt bölgelerindeki Mossad üslerini hedef alabilir. Kızıldeniz’de Husiler ABD ticaretini hedef almaya devam edebilir. Saldırı cevapsız kalırsa İran’ın da imajı zedelenecek. Bu tüm taraflar için bir imaj savaşı” dedi. Karaçam, “İran’in, konsolosluk saldırısına cevabını Hizbullah üzerinden vermesi bölgeyi daha da karıştırır. Fakat ABD bu ihtimali her zaman aklında tutuyor ve Hizbullah’a karşı her zaman İsrail’in arkasında olmaya, savunmaya ve desteklemeye devam etmek durumunda. İran’ın ne zaman ve ne şekilde yanıt vereceği bilinmiyor. Siber saldırıyla da cevap verebilir, üçüncü bir ülkedeki diplomatik misyonu hedef alarak da” şeklinde değerlendirmede bulundu.

Okumaya Devam Et

SÖYLEŞİ

‘Rusya, Çin’in küçük ortağı olursa Avrupa için felaket olur’ 

Yayınlanma

Eski Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Elmar Brok Harici’ye konuştu: “Rusya Ukrayna’yı terkederse Avrupa’nın işbirliği yapması gerekiyor. Rusya Çin’in eline geçerse Çin’in küçük ortağı olarak ortaya çıkacak. Bu Avrupa’nın düzeni için bir felaket olur.”

Alman siyasetçi Elmar Brok Avrupa Halk Partisi (EPP) üyesidir. Brüksel’de en uzun süre görev yapan AP üyesi olan Brok, 1980’den bu yana Almanya ve Avrupa siyasetinde birçok liderlik pozisyonunda bulunmuştur. Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi (AFET) Başkanlığı da yapmış olan Brok, görev süresince AB dış politikası doğrultusunda sık sık çatışma bölgelerine seyahat etmiştir.

Elmar Brok, Gazze ve Ukrayna çatışmalarına ilişkin Avrupa ve Almanya’nın politikaları üzerine sorularımızı yanıtladı.

Ukrayna için Avrupa birleşik cephesinin bir süredir çatladığını düşünüyor musunuz? Almanya bir yandan Ukrayna savaşına askeri açıdan doğrudan dahil olmak istemiyor, diğer yandan Fransa ve bazı Doğu Avrupa ülkeleri de karaya çıkma ihtimalini dışlamıyor. Mali yardımla ilgili bazı çatlaklar var. Ukrayna’nın AB yardımını kalıcı olarak güvence altına alabileceğini düşünüyor musunuz?

Ukrayna’ya yapılacak yardımın güvende olduğunu düşünüyorum, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nda yeniden karar verildi. Ayrıca Almanya da garanti. Almanya, ABD’den sonra Ukrayna’ya en çok silah sevkiyatı yapan ülke konumunda. Ama daha fazlasını göndermeleri gerektiğine inanıyorum. Örneğin, Ukraynalılara Rusların lojistiğini Ukrayna sınırlarının dışında da yok etme şansı veren Taurus seyir füzesi. Bu çok faydalı olur. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yanlış anlaşıldı. Sahadaki askerlere teknik yardım için olabileceğini söylemişti; savaşan askerler olarak değil. Sanırım Avrupa Birliği’nde herkes, NATO ülkelerinin bu savaşa muharip güç olarak giremeyeceği konusunda hemfikir, çünkü bu, Türkiye’den İngiltere’ye kadar herkesin dahil olacağı NATO davası anlamına geliyor. Nitekim, bu da kastedilmedi, konu yanlış anlaşıldı. Ancak Avrupa’nın daha fazlasını yapması gerektiğine inanıyorum. Pek çok ülke Ukraynalıların kendi özgürlüğümüz için mücadele ettiğini henüz anlamadı. Putin, Polonya’nın da dahil olduğu eski Çarlık İmparatorluğu’nu kurmak istediğini söyledi. Ve onun ileri gitmesinden memnun değiliz. Barış anlaşmamızı veya ateşkesi yaptığımızda, orada bir an duracak, üç yıl, dört yıl toparlanacak ve sonra devam edecek. Hedeflerinin ne olduğu açıkça söylendi ve buna odaklanmamız gerekiyor. Bunu ciddi olarak söylüyor.

Rusya, yıllar önce NATO’nun Rusya sınırlarına yaklaşmaması konusunda sözlü bir anlaşma yapıldığını ancak sözlerini tutmadıklarını iddia ediyor. Yani bu onların kendi topraklarını savunmalarına yönelik bir açıklama.

2014’te savaşı durduran bir Minsk anlaşması var ama Putin, savaşı sürdürmek için bir sonraki avantaj olan 2022’yi elde edene kadar yapılan tüm müzakerelere rağmen hiçbir zaman bundan kalıcı bir barış yapmayı ciddi olarak düşünmedi. Minsk, Putin’in Ukrayna’da kalıcı bir barış istemediğinin kanıtıdır. Açıkça Ukraynalıların kendilerine ait bir kimliği olmadığını, hepsinin Rus olduğunu söylüyor. Birkaç gün önce yaptığı konuşmada yine Avrupalıların Ukrayna’ya gitmesi halinde bunun Rusya topraklarına gitmeleri anlamına geldiğini söylemişti. Bu anlayış kabul edilebilir değil. Bağımsız, egemen bir ülkenin toprağını kendinizinmiş gibi ilan edemezsiniz.

Rusya-Avrupa ilişkilerinin tamamen bozulması mümkün mü? Ukrayna’daki savaştan sonra ilişkilerin düzelme ihtimalini görüyor musunuz? Avrupa ve Rusya için öngörü nedir?

Bunu denemeliyiz ama Putin uluslararası hukuka boyun eğmeli, Ukrayna’yı terk etmeli. Ama tabii ki hal böyle olunca Rusya ve Avrupa’nın işbirliği yapması gerekiyor. Rusya Çin’in eline geçerse Çin’in küçük ortağı olarak ortaya çıkacak. Bu Avrupa’nın düzeni için bir felaket olur. Ukraynalıların müttefik olması da iyi çünkü tüm hammaddeler orada. Ortak çıkar çok güçlü ancak Putin’in eski Çarlık İmparatorluğu’nu kurtarmak için uluslararası hukuku ihlal ederek yaptığı savaş ve fantezileri tarihsel olarak yanlıştır ve geleceğe değil, yalnızca geriye bakmaktadır. Bunlar Rusya’nın çıkarlarını da ihlal ediyor.

Avrupa’nın enerji, gaz ve tahıl konusunda da Rusya’ya bağımlı olduğu göz önüne alındığında, sizce önümüzdeki birkaç yıl içinde Avrupa bir noktada diz çökecek ve Ukrayna’ya askeri yardım yapmayı bırakmak zorunda kalacak mı?

Hayır, önemli bir ülkeyi bağımsız tutmak bizim öz-korumamızdır. Ve ulusların egemenliğine ilişkin uluslararası hukuka bağlı kalmak, son 70 yılda olduğu gibi kalıcı hukukun korunmasıdır. Yeni bir savaş mangasına teslim olmak için bu yoldan ayrılmamalıyız. Putin bu bakımdan Hitler’in ya da başkalarının yaptığı gibi davranıyor. Biz Avrupa’da, kimin bağımsız olup olmadığına Avrupa’nın büyük ülkelerinin karar verdiği bu emperyalist döneme asla geri dönmeyeceğimiz bir durumda olmak istiyoruz.

Ama söyledikleriniz Almanya’nın İsrail politikasıyla bağdaşmıyor. Yani Almanya, ABD’den sonra neredeyse yüzde 25’lik toplam alımla İsrail’in ikinci silah sağlayıcısı konumunda. Uluslararası hukuktan bahsederken, uluslararası hukukun ihlalinden bahsederken Gazze’den de bahsetmek gerekir.

Bakın öncelikle bizim belli bir sorumluluğumuz var. 7 Ekim’de İsraillilerin Hamas tarafından katledilmesi uluslararası hukukun da ihlalidir.

Peki olaylar 7 Ekim’de mi başladı? 1948’den bu yana neler oluyor?

Hamas 2007’de Filistin Yönetimi’nin sorumluluğunu ortadan kaldırdı. İktidara darbeler yapıldı.

2006 yılında seçildiler. Uluslararası gözlemciler vardı.

Hayır, genel olarak Filistin Yönetimi kazandı. Hamas Filistin değildir. Hamas bir terör örgütüdür. Terör örgütüne asla destek vermiyoruz.

On binlerce sivil öldürülüyor ve bunların çoğunluğunu çocuklar oluşturuyor. Bununla yüzleşebilir misin? Almanya hala İsrail’i destekliyor.

İsrail 2005’te Gazze’yi terk etti. O günden bu yana Hamas savaşa başladı. Sorun şu ki, son 15 yılda her gün Gazze’den İsrail topraklarına füze atıyorlar. İstanbul’un Avrupa yakasından, İstanbul’un Asya yakasına her gün füze atılmasını ister miydiniz? Günlük durum budur. Bunu durdurmaları gerekiyor. Bütün yetkiyi Filistin Yönetimine geri vermeliler.

Ama gerçek bu değil. Şu anda 30.000’den fazla sivil öldü. Yani bunu yapmanın İsrail’in hakkı olduğunu söylüyorsunuz.

Ama 15 yıl önce her gün, Hamas’ın roketlerinin üzerime geldiğini gördüm. Hatta bu duruma iki kez düştüm.

İsrail sadece Hamas’a karşı savaşmıyor, tüm sivillere karşı savaşıyor.

Hayır, Hamas’a karşı savaşıyorlar ve bunlar sivil mağdurlar. İsrail’in bu yönteminin iyi olup olmadığı da başka bir soru. Bu tartışılabilir ama kendilerini savunma hakları var, buna saygı duyulması lazım. Buna saygı duyulursa ve Hamas’ın sivillere yaptıkları ve onları canavar gibi öldürdükleri de söylenirse o zaman konuşabiliriz.

İllegal yerleşimlerin her geçen gün arttığını ve yakın gelecekte Filistin’in kalmayacağını nasıl açıklıyorsunuz?

Gazze’de değil. Gazze’de 2005’ten beri İsrail yerleşimi yok, şu anda işgal altında ama yerleşim yok. İsrail yerleşimleri terk etti.

Fakat Filistin meselesi devam ediyor.

Hamas’ı, Gazze’yi ve Batı Şeria’yı böyle bölüyorsunuz. Batı Şeria konusunda da size katılıyorum. Ben İsrail’in bu yerleşimlerine karşıyım ve onlara da söyledim. Eylül ayında İsrail’deydim ve bunu ülkenin önde gelen isimlerine bir kez daha söyledim. Ben de “terk edin, yerleşim politikasına devam etmeyin, bunun yanlış olduğuna inanıyorum, iki devletli çözüme inanıyorum” dedim.

İsrail’e saldırı olduğunda İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu söylüyorsunuz.

Biz Almanlar 7 milyon Yahudi’yi öldürdük. Ülkemde Holokost’ta öldürülen 7 milyon Yahudi… Bu ahlaki sorumluluk yaratıyor. Bunun için özür dilerim. Almanya özel bir durumda…

İsrail uluslararası hukuka aykırı olan yasa dışı yerleşimleri artırırken siz İsrail’e karşı ne yaptınız? Filistin’in kendini savunma hakkı yok muydu? Hayır, bir şey yapmadınız. Bunun yerine İsrail’i Filistinlilere karşı silahlandırdınız.

Geçmişte her gün müzakerelerin bir parçasıydım. Başbakan Ehud Olmert ile Mahmud Abbas’ın elçisiydim ve Abbas’ı çok iyi tanırım. Hayatım boyunca yerleşimlere karşı çalıştım. İsrail’e denizaltı verdik ama denizaltılar Gazze’de aktif değil. 

Ama genel olarak İsrail’e silah sağlıyorsunuz.

Hayır, İsrail Almanya’ya Almanya’nın İsrail’e verdiğinden daha fazla silah veriyor. Ve İsrail’in, bunu şimdi uygun bir şekilde yapsın, yapmasın, kendisini savunma hakkı var, bu başka bir hikaye. Bunun başka bir şekilde yapılabileceğine inanıyorum. Ama Hamas’ın üçüncü, dördüncü kez böyle şeyler yapmasının ardından Hamas’ı yok etmek, bunun meşru müdafaa hakkı olması gerekir; meşru müdafaanın kabul edilebilir bir şekilde kullanılıp kullanılmadığı, bu da tartışabileceğimiz başka bir konu.

Avrupa’nın sorunlarına geri dönelim. Almanya’ya bakalım. Şansölye Olaf Scholz, Ukrayna Savaşı’nı bir Zeitenwende (dönüm noktası) olarak nitelendirdi. Almanya savunma harcamalarını artırdı. Ancak devasa savunma harcamaları yurt içinde ve yurt dışında eleştirilere hedef oluyor. Ne düşünüyorsunuz?

Bakın, Alman Ordusu özellikle sosyalistlerin bunu asla istememesi nedeniyle yetersiz finanse ediliyordu. Şu anda hükümette olan sosyalistlerin kendimizi savunabilmemiz ve NATO içinde işimizi yapabilmemiz için harcamaları artırmak istemeleri ve artırmış olmaları gerçekten heyecan verici. Bu iyi bir gelişme ama yine de yeterli olmadığına inanıyorum. Burada daha fazlasının yapılması gerekiyor. 1990’dan sonra tüm dünyada olduğu gibi biz de Avrupa’da sonsuza kadar barış olacağına inandık. Yanılmışız; oluşturduğumuz tüm stratejiler yanlıştı çünkü Avrupa, ülkemizi bir daha asla klasik bir savaşta savunmamamız gerektiği söyledi. Ve şimdi gördük ki, bu, Rusya’nın, eski Sovyetler Birliği’nin defalarca imzaladığı, ulusların egemenliği ve bir ülkenin sınırlarının ihlal edilmemesi ilkelerine dayanıyordu. Ama Putin’in bu prensibi yıkıyor ve biz buna hazır değiliz, kendimizi buna hazırlıyoruz.

Ekonomiden bahsedelim. Alman ekonomisinin sanayisizleştiği söyleniyor. Katılıyor musunuz? Alman ekonomisi için böyle bir tehdit var mı?

Halen dünyanın üçüncü, Avrupa’nın ise en büyük ekonomisiyiz. Şu anda bununla baş edemeyen kırmızı, yeşil, sarı bir hükümetimiz var. İyi bir hükümet değil. Bu bazen seçimlerden sonra da olur. Ve bunun değiştirilmesi gerekiyor. Bürokrasiden kurtulmamız lazım. İşleri çok daha rekabetçi hale getirmeliyiz ama temel hala orada duruyor ve bu mevcut politikanın kısa sürede değişeceğini düşünüyorum. Bu nedenle o kadar da kötümser değilim. Bu Almanya için dünyanın sonu değil. Nüfusumuzun azaldığı doğru. Bu, tüm Avrupa ülkeleri için geçerlidir. Sorun da bu ve bu nedenle yapıcı bir göçten yanayım.

Ama Suriyeli göçü değil; Ukraynalılar daha iyi değil mi? Göçmen kabulünde çifte standart uyguladığınızı kabul eder misiniz?

Yüzbinlerce Suriyeli göçmeni kabul ettik.

Türkiye milyonlarcasını aldı.

Ama Türkiye’ye bizim tarafımızdan ödeme yapıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan defalarca fonların teslim edilmemesinden şikayet etti.

Hayır, ben bunu ilk kez 2015 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a anlattım. Bununla ilgili bir belge hazırladım. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Şansölye Angela Merkel’e bir mesaj getirdim. Ve Merkel çok geç tepki verdi. Buna tepki vermesi için yılın dörtte üçüne ihtiyacı vardı. Ama diğer ülkelerden de nitelikli işgücü almak istiyoruz. Mesela Suriyelilerin çok yetenekli, çok iyi tıp doktorları var. Almanya’da çok sayıda Suriyeli doktorumuz var ve buna açığız. Ama her yıl bir milyon göçmeni kabul edemiyoruz. Kimse bununla başa çıkamaz. Ayrıca bir an için entegrasyona hazır olmayan göçmenler de uygun değil.

Bunun yerine, bununla uğraştığı için Türkiye’ye para ödemek istediniz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu öneriyi yaptı. Almanya’da dünya birliği olamaz; Afrika’dan, Orta Doğu’dan alamayız. O zaman her yıl 3 milyon göçmenimiz olurdu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan gerçekten bu anlaşmayı kendisi mi teklif etti? Suriye ile sınırlarımız var ve Türkiye zorunlu olarak sınırları açtı. (Anlaşmanın olup olmaması sınırların açılmasıyla ilgili kararı değiştirmeyecekti.)

Bu nedenle iki ya da üç katını teklif etmek zorunda kaldık. Bu konuda size yardım etmek çok para gerektirdi. Uzlaşmaya ilişkin anlaşma buydu. Yoksa Avrupa’da AfD’nin (Alternative für Deutschland) ve sağ partilerin iktidarda olmasını mı istiyorsunuz? Bu tercihiniz bu mu olurdu? Bu Türkiye için iyi olmaz. Almanya’da Türkler çok fazla. Türklerin gelmesi serbest. Türklere olumlu bakmamız lazım. Artık kısmen Alman vatandaşları olan Türk vatandaşları, daha önce Polonyalıların yaptığı gibi Almanya’da çok yapıcı bir rol oynadı. Almanya ekonomisi her zaman yabancı işçiler tarafından geliştirildi. Almanların modern ekonomideki gücünün başlangıcı, Polonya’da geçen yüzyılın başında. Polonyalılar kırsal alan inşa etti. Daha sonra İtalyanlar ve İspanyollar geldi. Daha sonra 1960’lı yıllarda Türkler geldi. Onlar toplumumuzun bir parçası. Almanya’da 3 buçuk milyon, 4 milyon civarında Türk var.

Türkiye’den bahsetmişken, AB üyeliği artık gündemde değil çünkü bu konuda bir umut yok. Bunu Türkiye’de tartışmıyoruz. Bunun olmayacağını biliyoruz. Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği ve şu anda AB’nin Türkiye’ye oyun oynadığı görüşüne katılıyor musunuz?

Şu anda hayır, Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini yerine getirmesi gerekiyor. Bu ülkedeki siyasi özgürlükler, hukukun üstünlüğü vb. konularda belli bir anlayışımız var. Ama evet denmiyor ve mesele de bu. Bence Ukrayna ve diğer ülkelere de yapmamız gereken şey şu; öncelikle Türkiye ile Gümrük Birliği’nin modernize edilmesi gerektiğidir ki bu da büyük ölçüde ortak çıkara uygundur. Çünkü birçok ürün, yeni ürünler anlaşma kapsamına girmiyor. Dolayısıyla bu çok önemli, ekonomik çıkarlar açısından çok önemli. Geçmişte Türk liderlerle başka konuları da tartıştım. Öncelikle Avrupa ekonomik alanında olduğu gibi, özellikle eski EFTA’daki (Avrupa Serbest Ticaret Birliği) ülkelerde olduğu gibi ilerleme kaydetmeliyiz. Onlarla birlikte, şu anda Norveç ve İzlanda’da olduğu gibi, Avrupa Birliği’nin iç pazarının tam üyeleri oldukları Avrupa Ekonomik Alanı ile tanıştık. Ancak İsveç, Finlandiya ve Avusturya da bunun bir parçasıydı ancak bu zeminde daha sonra tam üyelik müzakerelerini yaptılar. Norveç, farklı bir oyuncu ve bunu yapmamaya karar verdi çünkü şu anki pozisyonda olmak istiyorlardı. İşte bu şekilde bizi birbirimize yaklaştıracak ve çok pratik olacak, aynı zamanda Türkiye’de Avrupa Birliği ile adım adım çözüme giden bir yol olacaktır.

Son sorumu sorayım. Alman koalisyon hükümeti içinde mali denge, borç freni, Yeşil Anlaşma konularında pek çok tartışma yaşandı ve şimdi de çiftçilerin protestoları tüm Avrupa’yı sarsıyor. FDP koalisyondan ayrılıp ana muhalefetteki CDU/CSU ile güçlerini birleştirebileceğinin sinyalini verdi. Trafik lambası koalisyonunun artık geçerliliğini yitirdiğini mi düşünüyorsunuz?

Bu koalisyonun sonucunu görünce eskimiş olduğunu görüyorum ama dağılıp dağılmayacaklarını bilmiyorum. Dağılırsa, yeniden seçimler yapılırsa daha iyi olur. Rekabetçiliğe ulaşmak için uyguladıkları hedefin yani iklim değişikliğiyle mücadelenin doğru hedef olduğunu görmemiz gerekiyor. Ancak bununla başa çıkmak neredeyse mümkün değildi. Büyük maliyeti ödemek yerine bunu çiftçilerle kesmek istediklerinde bu yanlış yoldur. Çiftçiler büyük işletmeleri finanse etmemeli ve bu nedenle burada bunun nasıl yapılacağı konusunda uygulamaya ilişkin bir anlaşmazlığımız var. Bu kısmen hedeflere yönelik bir yol değil, hedeflere nasıl ulaşılacağıyla ilgili bir yöntem meselesidir. Ve burada mevcut hükümet tam bir felaket…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English