Bizi Takip Edin

Amerika

ABD seçimlerine dair bilinmesi gerekenler: Başkan ve Kongre üyeleri nasıl seçiliyor?

Yayınlanma

5 Kasım’da, tüm dünyada büyük bir ilgiyle beklenen ABD başkanlık seçimleri yapılacak. Siyasetçiler ve uzmanlar, bugünün yalnızca Amerika’nın değil, tüm dünya düzeninin geleceğini etkileyeceğine inanıyor. Ancak seçim günü, bu uzun soluklu seçim sürecinin yalnızca bir aşaması; hatta sürecin sonu bile değil.

ABD’de başkanlık seçimleri, kasım ayının ilk salı günü yapılan ana oylamanın çok öncesinde başlıyor ve oylar sayıldıktan sonra bile aylarca sürebilen bir süreç.

ABD’de başkanlık seçimlerinin dolaylı bir seçim olduğu bilinir: 538 üyeden oluşan Seçiciler Kurulu’nda yüzde 50’den fazla oy alan, yani en az 270 oya ulaşan aday Beyaz Saray’ın başına geçer. Bu sistem, halk oyuyla kazananın başkan olmasını şart koşmaz.

“Dolaylı seçim” terimi kafa karışıklığına yol açabilir ve sanki ABD vatandaşları sürecin dışında bırakılmış gibi görünebilir. Fakat gerçekte, Amerikalılar bu sürecin doğrudan içinde. Başkanlık yarışı, Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin ön seçimleriyle ocak veya şubat ayı gibi erken bir tarihte başlar.

Bu dönemde, Oval Ofis’e talip politikacılar, partilerinin desteğini kazanmak için yarışır. Her eyalette yapılan bu ön seçimlerde Amerikalılar, ülkenin iki büyük partisinin başkan adaylarını doğrudan belirleme sürecine katılır.

Ancak bu sistem her zaman böyle değildi. 20. yüzyılın başlarına kadar, Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin başkan adaylarını belirleme kararı doğrudan parti liderliğine aitti.

Adayların resmen açıklandığı ulusal kongreler, parti içi büyük rekabetlerin yaşandığı siyasi savaşlara sahne olurdu. Yüzde 100 halk katılımıyla yapılan ön seçimlerin 1970’lerde neredeyse tüm eyaletlerde yaygınlaşmasıyla, bu sistem bugünkü şeklini aldı.

Ön seçimlerde en sert rekabet, görevdeki başkanın iki dönem görev yapmış ve yeniden aday olma hakkını kaybetmiş olduğu yıllarda yaşanır. Örneğin, 2016’da pek çok siyasetçi başkanlık hırsıyla ortaya çıkarak partilerinin desteğini almak için yoğun bir mücadele vermişti. Görevdeki başkanın yeniden aday olduğu yıllarda ise en çok ilgi, muhalefetin ön seçimlerine odaklanır. Bu durumda, muhalefetin adayları, seçmenlere kendilerinin başkanı devirebilecek kişi olduğuna ikna etmeye çalışır.

2024 yılı ön seçimleri, bu rekabetin farklı bir versiyonunu sundu. Demokrat Parti, Joe Biden’ı ikinci dönem aday gösterirken, Cumhuriyetçilerde ise eski Başkan Donald Trump öne çıktı. Trump, parti içindeki gücü sayesinde diğer adayları hızlıca saf dışı bıraktı.

Bu yılın ön seçimlerinde, temmuz sonunda Demokratlar sürpriz bir değişiklik yaparak, Başkan Yardımcısı Kamala Harris’i aday gösterdi. Joe Biden’ın sağlık durumu ve yaşı nedeniyle seçimi kazanamayacağı endişesiyle yapılan bu hamle, Demokrat seçmenlerin desteğini büyük ölçüde kazandı.

Sonuç olarak, görevdeki Başkan Yardımcısı Harris ve eski Başkan Trump, 5 Kasım’da kıyasıya bir final mücadelesine girişecek.

2024’te rekor erken katılım

2024 seçimlerinde dikkat çeken bir diğer nokta ise rekor düzeyde erken oylama katılımı oldu. Koronavirüs pandemisi sırasında, 2020’de yüzde 66’sı erken oy kullanarak bir rekora imza atmıştı. Bu yıl, daha fazla Amerikalı seçmenin sandık başına gitmesi bekleniyor.

1 Kasım itibariyle, 66 milyon kişi oyunu kullanmış durumda ve bunların yüzde 53‘ü şahsen, yüzde 47’si ise posta yoluyla oy kullandı. Bu rakam, 2020 seçimlerinde 154 milyon seçmenin katılım gösterdiği rekor oranının yüzde 40’ını temsil ediyor.

Erken oylamada, başkanlık yarışının sonucunu belirleyebilecek kritik eyaletlerdeki yüksek katılım da dikkat çekiyor. Bu eyaletlerdeki seçmenlerin yoğun katılımı, seçim sonuçları hakkında ipucu arayan stratejistlerin ve uzmanların ilgisini çekiyor.

Salıncak eyaletler

ABD’deki başkanlık seçimleri dolaylı bir seçim sistemine dayanır ve bunun en doğrudan sonucu “salıncak eyaletler” olgusu. ABD’nin kurucu babaları, ülkenin ilk federasyon yapısını oluştururken, her eyaletin yönetim belirleme sürecinde özel bir rol oynaması gerektiği konusunda hemfikirdi.

Böylelikle hem küçük eyaletlerin seçim sonucuna etki edebilmesi sağlanmış hem de büyük eyaletlerin baskın iradesinin diğer eyaletleri gölgede bırakmasının önüne geçildi.

Bu kapsamda Seçiciler Kurulu tasarlandı ve 538 üyeden oluşan bu organ, eyaletlerin ABD Kongresi’ndeki temsil oranına göre belirli sayıda seçmenden oluşuyor. Temsilciler Meclisi’ndeki sandalye sayısı eyalet nüfusuna göre dağıtılırken, Senato’da her eyalete iki sandalye verilerek bu oran dengelendi. Örneğin, Kaliforniya 54 seçmene sahipken, Alaska sadece 3 seçmenle temsil ediliyor. Columbia’da ise 3 seçmen hakkı tanınıyor.

Seçmenlerin, eyaletlerinde hangi adaya oy vereceği halk oylaması ile belirlenir. Çoğu eyalette “kazanan hepsini alır” ilkesi uygulanır; bu da bir adayın, eyalet halk oylamasını kazanması halinde tüm seçmen oylarını aldığı anlamına gelir.

Fakat Maine ve Nebraska gibi eyaletlerde daha orantılı bir sistem mevcut. Seçim sonuçlarının öngörülemez olduğu ve her iki adayın oy farkını kapatma mücadelesi verdiği bu kararsız eyaletlerde, başkanlık yarışının kaderi belirlenir. 2024 yılı itibariyle Wisconsin, Michigan, Pennsylvania, Georgia, Kuzey Carolina, Arizona ve Nevada gibi eyaletler bu kritik konumda yer alıyor.

ABD seçimlerinin karmaşıklığı yalnızca oy verme günü ile sınırlı değil. Oy sayımı tamamlandığında, hangi adayın önde olduğu genel hatlarıyla netleşse de Seçiciler Kurulu yaklaşık bir buçuk ay sonra, 17 Aralık’ta toplanarak oylama yapar. Bu süreçte, eyaletlerin seçmenleri yasal olarak halk oylamasını kazanan adaya oy vermeye zorlanmaz; yanlış oyu kullanan seçmenler ise en fazla 1000 dolar cezaya tabi tutulur.

Fakat bu tür durumlar çok nadir ve Seçiciler Kurulu halk iradesine saygı gösterir. Örneğin, 2016 seçimlerinde “yanlış” oy kullanan yalnızca on civarında seçmen vardı ve sonuç üzerinde bir etkisi olmadı.

Seçim süreci burada da sona ermez. 6 Ocak’ta Kongre’de, başkanlık yarışının resmi olarak onaylandığı bir oturum düzenlenir ve yeni başkan ile başkan yardımcısının görevi devralması 20 Ocak’ta yemin töreni ile gerçekleşir.

Seçim sonuçları çoğu kez çarşamba sabahı netleşir ve Seçiciler Kurulu oylaması ya da Kongre onayı formalite haline gelir. Ancak bazı yıllarda, yarışın son ana kadar devam ettiği ve seçim sonucunun belirsiz kaldığı dönemler yaşanmıştı.

Seçim dönemlerinde en büyük sorunlardan biri oy pusulalarının işlenmesi aşamasında yaşanır; özellikle kararsız eyaletlerdeki yarışlarda başkanlık sonucunu belirlemek için yalnızca birkaç yüz oy yeterli olabilir.

Demokrat Al Gore’un Cumhuriyetçi George W. Bush Jr. ile başkanlık yarışı verdiği 2000 seçimleri, ABD’nin seçim sisteminin karmaşıklığını gözler önüne seren tarihi bir örnek.

Ulusal düzeyde Gore, Bush’tan yarım milyon fazla oy alarak zafer ilan etmeye hazırlanırken, seçim sonucu nihai olarak Seçiciler Kurulu’na bağlı olduğu için Florida’daki oylar belirleyici oldu. Florida’da, yaklaşık 6 milyon oy kullanılmış, ancak bu oyların sadece 1784’ü rakipleri ayırmıştı.

Al Gore, sonucu kabul etmeyerek yasaların gerektirdiği şekilde yeniden sayım talep etti. İlk yeniden sayım sonucunda Bay Bush’un farkı 900 oy pusulasına düştü. Bu durum karşısında Demokratlar, Florida’da yoğun bir yeniden sayım ve mahkeme süreci başlattı.

Bir sonraki turda Cumhuriyetçilerin avantajı 327 oya kadar geriledi. Fakat 12 Aralık’ta ABD Yüksek Mahkemesi, beşe karşı dört oyla yeniden sayımın durdurulmasına ve Bay Bush’un zaferinin kesinleşmesine karar verdi. Bu kararla birlikte, 2000 başkanlık seçimlerinin kaderi yalnızca 537 Amerikalının oyu ile tayin edilmiş oldu.

Al Gore’un, direnmeye devam etmesi için pek çok gerekçesi olmasına rağmen, 13 Aralık’ta seçimi kaybettiğini kabul etti ve “Amerika’nın partiler üstü bir değer” olduğunu ifade etti. 6 Ocak 2001’de seçim sonuçları Kongre’de onaylanırken, Temsilciler Meclisi’nden yaklaşık yirmi üye Florida sonuçlarına itiraz etse de oturumu yöneten Al Gore, tüm itirazları geri çevirdi ve Bush’un zaferini resmen kabul etti.

Donald Trump ve 2020 seçimlerinin yansımaları

ABD seçimlerinin süreci yalnızca seçim gününde sonuçlanmayabiliyor. 2020 başkanlık seçimleri de buna örnek bir vaka olarak dikkat çekiyor. Koronavirüs salgını nedeniyle pek çok seçmen oylarını posta yoluyla kullandı; bu oyların sayım süreci uzun sürdüğü için, örneğin kararsız eyaletlerden Pennsylvania’da seçim sonucunu ilan etmek dört gün sürdü.

Sonunda zaferini ilan eden, dört yıl önce Beyaz Saray’a çıkan Demokrat Joe Biden oldu. Ancak Donald Trump, yenilgiyi kabul etmeyerek “çalınmış seçim” iddialarını gündeme getirdi ve hâlâ bu iddialarını sürdürüyor. Trump’ın 2020’deki tutumu, ABD başkanlık seçimlerinin seçim günü bitmeyebileceğinin en çarpıcı örneği olarak kayıtlara geçti.

Ancak yılın en büyük skandalı, Pennsylvania’da değil, Demokratların Cumhuriyetçilere 13.500 oy fark attığı Georgia‘da patlak verdi. Eyalet Dışişleri Bakanı Brad Raffensperger elle yeniden sayım yapılmasını emretti ve sonuç olarak Biden‘ın farkı 12 bin 200 oya düştü.

Mesele burada da kapanmadı; yeniden sayımlar devam etti ve Demokratların zaferi ancak 7 Aralık’ta 11 bin 779 oy farkla onaylandı. Buna rağmen, dönemin başkanı Donald Trump, ocak ayında Raffensperger’i arayarak kendi lehine “11 bin 780 oy bulmasını” istedi. Raffensperger bu talebi reddettiğinde, Trump onu yasal sonuçlarla tehdit etti. Bu tür girişimler sonunda Trump hakkında federal bir ceza davası açılmasına yol açtı ve dava hala devam ediyor.

2020 seçimlerinin doruk noktası ise 6 Ocak 2021’de, Trump’ın mitinginden çıkan öfkeli bir kalabalığın seçim sonuçlarının onaylandığı sırada Kongre Binası’nı basması oldu.

Trump’ın başkan yardımcısı Mike Pence‘ten seçim sonuçlarını onaylamamasını, böylece Joe Biden’ın zaferini engellemesini istediği biliniyor. Ancak Pence, bu sürecin törensel olduğunu ve sonuçları değiştirme yetkisinin olmadığını belirterek Trump’a karşı çıktı.

O zamandan beri eski dostlar düşman oldu; muhafazakâr görüşleriyle tanınan Pence, Amerika’nın bir daha asla Donald Trump tarafından yönetilmemesi gerektiğini defalarca vurguladı. Ancak Joe Biden veya Kamala Harris’e açık bir destek sunmaktan kaçındı.

Kadınlar sola, erkekler sağa

2020 kampanyasının yarattığı yoğun atmosfer, Amerikalıların gündeminde derin bir etki bıraktı. Scripps News/Ipsos tarafından kısa süre önce yapılan ankete göre, Amerikalıların yüzde 62’si seçim sonrasında ülkede bir şiddet dalgası yaşanabileceğini düşünüyor.

Demokratların yüzde 70’i ve Cumhuriyetçilerin yüzde 59’u bu kaygıyı paylaşırken, Amerikalıların yüzde 51’i seçim sonrası olası huzursuzlukları önlemek için ordunun kullanılmasını destekliyor.

Aynı ankete göre, Amerikalılar olası bir şiddet ortamından uzak durmak istiyor. ABD vatandaşlarının dörtte üçü, kendi adayları kaybetse dahi seçim sonuçlarını kabul etmeye hazır olduklarını belirtti. Bu oran Demokratlar arasında yüzde 85, Cumhuriyetçilerde ise yüzde 77 olarak kaydedildi.

Her iki partinin temsilcileri de Kongre’de huzursuzluk çıkmasından endişe ediyor. Demokratlar, yenilgi halinde Trump’ın seçimlerin çalındığını iddia ederek halkı tahrik edebileceğinden korkuyor. Cumhuriyetçiler ise Trump’ın kazanması durumunda, sol eğilimli seçmenlerin şiddet olaylarına başvurabileceğinden endişe duyuyor.

Trump’a yönelik iki suikast girişiminin gerçekleştiği ve bu saldırılardan birinin Trump’ı neredeyse ciddi şekilde yaralayacağı düşünüldüğünde, bu korkular yersiz görünmüyor.

ABD federal hükümeti, 6 Ocak’taki Kongre oturumu sırasında Washington’daki güvenlik seviyesini en üst düzeye çıkarmaya karar verdi. Bu tören, Amerikan futbolu şampiyonası Super Bowl finali ve BM Genel Kurulu haftası gibi en yüksek güvenlik önemleriyle aynı seviyeye taşındı. Kongre toplantısı, “özel bir ulusal güvenlik etkinliği” olarak sınıflandırılacak.

Şimdiden çeşitli kurumlar, ocak ayında yapılacak bu toplantıya yoğun hazırlıklar yapıyor. Kongre Polisi kısa süre önce, üç helikopterin bina dışına iniş yaptığı bir “yaralı tahliye tatbikatı” gerçekleştirdi. Kolluk kuvvetleri bu tür önlemler için her türlü haklı sebebe sahip.

Sorun sadece, geçmişte olduğu gibi Al Gore’un “partiden önce Amerika” anlayışını desteklemeyen Trump’ın yeniden aday olması değil. Aynı zamanda, Amerikan toplumunun 2024’e kadar benzeri görülmemiş bir kutuplaşma içinde olması da dikkat çekiyor.

Bir yandan, tarih boyunca geleneksel olarak iki siyasi gücün hâkim olduğu ve 19. yüzyılın ortalarındaki İç Savaş’tan sonra Demokrat ve Cumhuriyetçi partilere dönüşen ABD’deki bu ayrışma oldukça olağan sayılabilir.

Fakat, uzmanlar modern Amerika’nın temel sorununu toplumun bölünmesinden ziyade kutuplaşmanın derinleşmesi olarak görüyor. Son yıllarda, her iki partinin de aşırı uçları ciddi şekilde güçlenmiş ve bir zamanlar marjinal ve radikal olarak görülen fikirler artık siyasi yelpazenin her iki tarafında da ana akım hale geldi.

2024 kampanyasının bir başka önemli özelliği, seçmenler arasındaki cinsiyet farkının tarihsel olarak yüksek olması. USA TODAY ve Suffolk Üniversitesi tarafından seçimlerden kısa bir süre önce yapılan bir ankete göre, Kamala Harris, kadın desteğinde Donald Trump’a yüzde 53’e yüzde 36 gibi büyük bir üstünlük sağladı. Cumhuriyetçiler ise erkek seçmenler arasında yüzde 53’e karşı yüzde 37 oranında benzer bir avantaj elde etti. Bu farkın seçim gününe yansıması durumunda, bu tür verilerin tutulmaya başlandığı 1980 yılından bu yana bir rekor kırılması muhtemel olacak.

Örneğin, 2020’de Joe Biden, kadınların yüzde 57’sinin desteğini alırken, Trump kadın seçmenlerin yüzde 42’sini kazanmıştı. Ancak Cumhuriyetçiler, erkek seçmenler arasında Demokratları yüzde 53’e karşı yüzde 45 ile geride bırakmıştı.

Uzmanlara göre, 2024’te cinsiyetler arasındaki farkın artmasının birkaç nedeni var. İlk olarak, Amerika’nın ilk kadın başkanı olma ihtimali olan Kamala Harris’in rolü, Demokratlara desteği artırıyor. İkinci olarak, kürtaj meselesi de büyük bir etken.

Yüksek Mahkeme’nin 2022’de federal kürtaj hakkını iptal etmesi sonrası, bu konu Amerikan toplumunun en önemli meselelerinden biri haline geldi. Cumhuriyetçilerin yönettiği eyaletlerin yaklaşık yarısında kürtaj yasaklanırken, bu durum kadınları Kamala Harris’in kısıtlamaları kaldırma vaatlerine yönlendiriyor.

Tüm bu gelişmeler ışığında, Kamala Harris ile Donald Trump arasındaki yarış sadece çekişmeli değil, kamuoyu açısından da son derece gergin bir atmosfer yaratıyor. Bu nedenle, 6 Kasım sabahı başkanlık yarışının sonucu hala belirsiz olabilir.

Temsilciler Meclisi

Başkanlık seçimleriyle aynı gün, kongre seçimleri de gerçekleşecek. Üyeleri her iki yılda bir yenilenen Temsilciler Meclisi ve her iki yılda bir üçte biri yenilenen Senato için yapılan seçimlerin sonucu, Beyaz Saray’ın iç ve dış politikalar üzerindeki etkisini de belirliyor.

Özellikle ara dönem seçimlerine genellikle büyük ilgi gösterilse de başkanlık yarışı sırasında siyasilerin koltuk mücadeleleri gölgede kalıyor.

Ancak, başkan adayları için parti arkadaşlarının kongrede başarılı olması oldukça kritik. Beyaz Saray yarışının galibi açısından her iki meclisteki güç dengesi, önümüzdeki dönemde ne ölçüde etkili olacağını belirleyecek.

Eğer Oval Ofis’in yeni sahibi muhalefet ağırlıklı bir Kongre ile karşılaşırsa, başkanlığın ilk günlerinden itibaren ciddi zorluklar yaşaması kaçınılmaz olabilir. Bu yüzden başkan adayları, yalnızca kendi mitinglerine katılmakla kalmaz, aynı zamanda Kongre’de, özellikle de Senato’da koltuk için yarışan parti üyeleriyle de ortak etkinlikler düzenler.

Örneğin ağustos ayında, Joe Biden’ın yarıştan çekilmesi ve Kamala Harris’in kampanyaya başlamasıyla anketlerde düşüş yaşayan Trump, başkanlık seçimleri açısından güvenli bir Cumhuriyetçi eyalet olan Montana’ya gitti.

Burada Demokrat Senatör Jon Tester ve Cumhuriyetçi Tim Sheehy’nin 2024’teki koltuk yarışı önem taşıyor. Montana’daki seçim sonucu, Senato’da hangi partinin çoğunluğu sağlayacağını etkileyebileceği için Trump kendisi için değil, partisi adına kampanya yürüttü.

Ekim ortasında Kamala Harris, anketlerde ivme kaybettiği, salıncak eyaletlerde geride kalmaya başladığı bir dönemde, Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu Teksas’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Burada, uzun zamandır Senatör Ted Cruz’a karşı meydan okuyan Demokrat aday Colin Allred’i destekledi.

Amerika’da aynı seçmenlerin bir partinin başkan adayını ve eyaletlerindeki diğer partinin Senato adayını desteklemesi oldukça yaygın bir durum. Ancak 2024 yılında Kongre için verilen mücadele Beyaz Saray yarışından geri kalmayacak gibi görünüyor.

Birçok medya kuruluşuna göre, Cumhuriyetçilerin Senato ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk elde etme olasılığı yüksek. The Hill‘e göre, Cumhuriyetçi Parti’nin Senato seçimlerini kazanma ihtimali yüzde 71, Temsilciler Meclisi’nde ise yüzde 54.

Bu arada The Hill, Donald Trump’ın seçimleri kazanma olasılığını da yüzde 53 olarak öngörüyor. Bu durum, Cumhuriyetçilerin 2024’te zafer kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.

Amerika

Demokratlar Trump’ın Rusya ile dizel anlaşmasını yargıya taşıyor

Yayınlanma

Demokrat Kongre üyeleri, Donald Trump’ın Vladimir Putin ile vardığı dizel yakıtı anlaşmasını iptal ettirmek ve soruşturmak için harekete geçti. Ülkenin en büyük bankaları ve limanlarına resmi mektup gönderen parlamenterler, 2022 tarihli ithalat yasağını hatırlatarak operasyonlara ait tüm kayıtların 28 Ekim’e kadar korunmasını istedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında varılan dizel yakıt sevkiyatı mutabakatı, Washington’da sert bir hukuki ve siyasi dirençle karşılaştı.

Demokrat Partinin önde gelen isimleri, anlaşmayı yargıya ve Kongre soruşturmalarına taşımak üzere harekete geçti.

Axios haber sitesinin ulaştığı resmi mektuba göre Demokratlar, seçimlerin ardından Kongrenin bir veya her iki kanadında çoğunluğu elde etmeleri halinde, Moskova ile yapılan bu mutabakatı mercek altına almayı öncelikli hedeflerinden biri yapacak.

Kongre üyelerinin hazırladığı mektupta, Rus menşeli dizel yakıtın ABD’ye sokulmasının ciddi hukuki soru işaretleri yarattığı, hem yargı süreçlerine hem de Kongre soruşturmalarına konu olabileceği vurgulandı.

Girişimin arkasında kritik mevkilerdeki isimler yer alıyor. Belgeye imza atan Demokrat senatörler Chris Coons, Elizabeth Warren, Ron Wyden ve Sheldon Whitehouse, partilerinin Senatoda çoğunluğu kazanması durumunda sırasıyla Dış İlişkiler, Bankacılık, Finans ve Adalet komisyonlarının başkanlık koltuğuna oturabilecek konumda.

Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu başkanlığına aday olan Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Gregory Meeks, Demokrat Senatör Jeanne Shaheen ve Cumhuriyetçi Senatör Thom Tillis de çağrıya imza koydu.

Hazırlanan uyarı mektubu doğrudan finans ve lojistik sektörünün merkezine gönderildi.

Alıcılar listesinde ABD’nin en büyük altı finans kuruluşu olan JPMorgan Chase, Bank of America, Citigroup, Wells Fargo, Goldman Sachs ve Morgan Stanley yer alıyor. Mektup ayrıca Teksas eyaletindeki Houston, Beaumont ve Corpus Christi liman işletmeleri ile New York ve New Jersey liman idarelerine de ulaştırıldı.

Parlamenterler bu kurumlara seslenerek, Rus dizel yakıtının ABD sınırları içinde satın alınması, taşınması, ithalatı, tahliyesi, depolanması, finanse edilmesi ve dağıtımı süreçlerine dahil olmamalarını istedi.

Çağrıda aynı zamanda, yaptırım rejimine getirilen son istisna kapsamında Rus dizelinin diğer pazarlara sevk edilmesine aracılık edilmemesi talep edildi.

Senatörler, bankalardan ve liman yetkililerinden sözleşmeleri, nakliye evrakını, gemi bilgilerini ve hem tedarikçiler hem aracılar hem de Amerikan resmi makamlarıyla yürütülen bütün yazışmaları koruma altına almalarını istedi.

Şüpheli ya da tamamlanmış işlemlere ait bu belgelerin muhafaza edildiğinin teyit edilmesi ve olası operasyonlara dair bilgilerin paylaşılması için 28 Ekim gününe kadar süre tanındı.

Mektubu kaleme alanlar, Rus yakıtı tedarikine yönelik bu adımların ABD’nin 2022 yılında kabul ettiği ve Rusya’dan petrol, doğalgaz ile petrol ürünleri ithalatını yasaklayan federal yasayla çeliştiği görüşünde birleşiyor.

Bunun yanı sıra bu sevkiyatların Moskova yönetimine ek gelir yarattığını, bu durumun da ABD’nin ulusal güvenliği açısından açık bir tehdit oluşturduğunu savunuyorlar.

Beyaz Saray lisans çıkardı, sevkiyat başladı

Donald Trump, 9 Ekim tarihinde Rusya lideri Vladimir Putin ile Rus dizel yakıtının ABD ve dünya pazarlarına ulaştırılması konusunda anlaştıklarını ilan etmişti.

Planda kademeli bir takvim belirlendi: İlk aşamada Rusya 300 bin tondan fazla yakıt gönderecek, ardından kasım ayında 500 bin tonluk yeni bir parti yola çıkacak ve sonrasında sevkiyat miktarı 1 milyon tona ulaşacaktı.

ABD Hazine Bakanlığı anlaşmanın önünü açmak amacıyla 135 numaralı genel lisansı yayımladı.

Bu lisans, Rus dizeliyle ilgili işlemleri ve ürünün ABD’ye ithalatını 7 Nisan 2027 tarihine kadar yasal izin kapsamına alıyor.

Moskova tarafı da anlaşmanın ardından iç düzenlemelerini hızlandırdı ve Rus hükümeti dizel ihracatına getirdiği yasağı kısmen kaldırdı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 23 Ekim günü yaptığı açıklamada ABD ile varılan mutabakat çerçevesindeki sevkiyatların fiilen başladığını ve devam edeceğini bildirdi.

Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak ise ülkesinin ihracat için ayrılan dizel stokundan ABD’ye istenen her miktarda yakıt göndermeye hazır olduğunu duyurdu.

Ancak Beyaz Saray ile Moskova arasındaki bu trafik, Kongre içindeki Cumhuriyetçilerin bir bölümünü de rahatsız etti.

Nitekim 23 Ekim günü ABD Kongresine, Hazine Bakanlığının yayımladığı 135 numaralı genel lisansı yürürlükten kaldırmayı ve gelecekte benzer muafiyetlerin verilmesini yasaklamayı öngören bir yasa tasarısı sunuldu.

Tasarıyı hazırlayan Cumhuriyetçi Milletvekili Brian Fitzpatrick, Hazine Bakanlığının Rus enerji kaynaklarıyla ilgili işlemlere onay verme yetkisinin sınırlandırılmasını teklif etti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Pentagon’dan Kongre’ye baskı: ‘Savaş Bakanlığı’ adı kanuna girmeli

Yayınlanma

Pentagon, bakanlığın adını resmen “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirecek yasa maddesinin savunma tasarısında korunması için Kongre’ye çağrı yaptı. Kongre Bütçe Ofisi maliyetin 125 milyon dolara kadar çıkabileceğini hesaplarken, Demokratlar isim hamlesini gereksiz bir sözcük oyunu olarak nitelendiriyor.

Pentagon, Savunma Bakanlığı adının resmen “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirilmesini öngören düzenlemenin yıllık savunma yetkilendirme yasasından çıkarılmaması için Kongre üzerindeki baskısını artırdı.

Pentagon Başsözcüsü ve Savunma Bakanı Pete Hegseth’in kıdemli danışmanı Sean Parnell, Fox News Digital için kaleme aldığı ve pazartesi günü yayımlanan makalede, bu adımın yeni bir icat değil, tarihi bir iade olduğunu savundu.

Parnell, Donald Trump ile Pete Hegseth’in bu meseleyi açıkça dile getirme kararlılığı gösterdiğini belirterek Washington’daki pek çok kişinin isme dokunmamayı tercih edeceğini, ancak Trump’ın Savaş Bakanlığı adını yetkilendiren başkanlık kararnamesini imzalarken konfor yerine açıklığı seçtiğini ifade etti.

Pentagon’un bu ısrarı, Temsilciler Meclisi ve Senato Silahlı Hizmetler komisyonlarının Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (NDAA) taslaklarına Trump yönetiminin tercih ettiği isim değişikliğini yasal güvenceye kavuşturacak maddeleri eklediği bir dönemde geldi.

Düzenleme, Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komisyonunda haziran ayındaki yasa maratonu sırasında, Trump’ın yakın müttefiklerinden Teksas Temsilcisi Cumhuriyetçi Ronny Jackson’ın sunduğu değişiklik önergesinin 27’ye karşı 29 oyla kabul edilmesiyle taslağa girdi.

İsim değişikliği hamlesi, Trump’ın geçen sonbaharda bu değişikliğe yetki veren başkanlık kararnamesini imzalaması ve Hegseth’in fiilen “Savaş Bakanı” unvanını üstlenmesiyle başladı.

Kongre’deki pek çok Cumhuriyetçi de bakanlığı artık bu yeni adıyla anıyor. Kurum, ilk olarak 1789 yılında ABD’nin ilk başkanı George Washington döneminde Savaş Bakanlığı adıyla kurulmuş, bu unvan 1949 yılında Savunma Bakanlığı olarak değiştirilene kadar yürürlükte kalmıştı.

Parnell makalesinde, başkanın adım attığını, artık işi tamamlama sırasının Kongre’de olduğunu vurguladı.

Temsilciler Meclisi ile Senato Silahlı Hizmetler Komisyonunun bu yılki savunma tasarısında Savaş Bakanlığı adının geri getirilmesine destek verdiğini hatırlatan Parnell, milletvekillerinin nihai metinde bu maddeyi koruyarak tasarıyı başkanın masasına göndermesi gerektiğini dile getirdi.

Başsözcü, Amerikalıları savaşa gönderen kurumun adının sadece bir başkanlık kararnamesinde değil, doğrudan kanunda yer alması gerektiğini kaydetti.

Kongre’deki Demokratlar ise bu girişime karşı çıkarak isim değişikliğini gereksiz bulduklarını ve yönetimin sadece sözcük oyunlarıyla uğraştığını dile getiriyor.

Eleştirilere değinen Parnell, değişimi sembolik hatta gereksiz görenlerin meseleye tersten baktığını ileri sürdü.

Kelimelerin görevi tanımladığını, görevin ise geri kalan her şeyi belirlediğini söyleyen Parnell, müttefiklere asıl görevlerinin “savaşmak ve kazanmak” olduğunu net biçimde ifade etme borçları olduğunu aktardı. Açıklığın ittifakları güçlendireceğini, belirsizliğin ise hasımları bu ittifakları sınamaya davet edeceğini yazdı.

Pentagon, nisan ayında yeni ismin yasalaşması için Kongre’ye resmi talepte bulunduğunda, bu değişikliğin maliyetinin yaklaşık 52 milyon doları bulacağını bildirmişti.

Bakanlık, söz konusu tutarın Trump’ın talep ettiği 1,5 trilyon dolarlık rekor savunma bütçesi üzerinde belirgin bir etki yaratmayacağını savundu.

Buna karşılık Kongre Bütçe Ofisi, ocak ayında yayımladığı raporda isim değişikliğinin maliyetinin 125 milyon dolara kadar çıkabileceğini belirtti.

İsmin tek başına orduyu daha güçlü kılmayacağını da kabul eden Parnell, bu unvanın bir taahhüt olduğunu ve bakanlığın bunu her gün hak etmesi gerektiğini kaydetti.

Alınan her tedarik kararının, yapılan her tatbikatın ve her stratejik yatırımın tek bir soruya yanıt vermesi gerektiğini belirten Parnell, bu sorunun “Savaşçılarımızın her türlü tehdidi alt etme kabiliyetini artırıyor mu?” olduğunu vurguladı.

Başsözcü; süper zekadan otonom sistemlere, gelişmiş silahlardan canlandırılmış bir savunma sanayi tabanına kadar ABD’nin hasımlarını caydırmak ve gerekirse yenilgiye uğratmak için üstünlük kurmayı sürdürmesi gerektiğini ifade etti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Illinois’de ayrılık oylaması: 44 bölge Chicago’dan kopmak istiyor

Yayınlanma

Illinois’de Chicago dışındaki bölgeleri 51’inci eyalet olarak ayırma girişimi kasım seçimlerinde 11 bölgenin daha katılımıyla oylanacak. Eyaletteki 102 bölgeden 44’üne ulaşması beklenen danışma referandumlarına karşılık Vali Pritzker yönetimi ayrılık ihtimalini kesin bir dille reddediyor.

ABD’nin Illinois eyaletinde, Chicago dışındaki bölgelerin ayrılarak 51’inci eyaleti kurması yönündeki tartışma yeni bir aşamaya geçiyor.

Eyaletteki 102 bölgeden 11’i daha, kasım ayındaki ara seçimlerde Chicago’suz yeni bir eyalet kurma ihtimalinin araştırılması için danışma niteliğinde sandık başına gidecek.

Ayrılık fikri kırsal kesimde uzun süredir zemin topluyor.

Daha önce benzer referandumlara onay veren 33 bölgenin ardından, yeni oylamalardan da destek çıkarsa ayrılık görüşmelerini onaylayan bölgelerin sayısı 44’e ulaşacak.

Eyalette idari yapı 102 bölgeden oluşurken Chicago kenti ve banliyölerinin bir kısmı Cook Bölgesi sınırları içinde kalıyor.

Ayrılık hareketinin öncüleri ise Chicago merkezli politikaların eyaletin geri kalanını gölgede bıraktığı gerekçesiyle Cook dışındaki tüm yerleşimleri yeni bir çatı altında toplamayı hedefliyor.

Illinois Separation adlı organizasyonun direktörü Loret Newlin, yerel halkın eyalet yönetimi tarafından dışlandığını savunuyor. Newlin, “Bizim gerçek hayatımız bu. Görmezden geliniyoruz. Bize zarar veren pek çok yasa çıkarılırken hiçbir şekilde hesaba katılmıyoruz” dedi.

Süreci sandıklara taşıyan bir diğer yapı olan New Illinois yönetim kurulu başkanı G.H. Merritt de benzer bir soruna işaret ediyor.

KRCU Kamu Radyosu’na konuşan Merritt, asıl meselenin eyalet yönetiminde kırsal alanların, küçük kasabaların ve banliyölerin yeterince temsil edilmemesi olduğunu kaydetti.

Buna karşılık eyaletin siyasi merkezi ayrılık taleplerine kapıyı tamamen kapatıyor.

Eyalet Valisi J.B. Pritzker yönetimi, girişimi daha önce “siyasi bir manevra” olarak nitelendirip sınırların bölünmesi gibi bir durumun “kesinlikle gerçekleşmeyeceğini” duyurmuştu.

Hukuki tablo da ayrılıkçıların önünde zorlu bir bariyer oluşturuyor.

ABD Anayasası’nın 4. maddesinin 3. fıkrasına göre, bir eyaletin sınırları bölünerek yeni bir eyalet oluşturulması hem ilgili eyalet meclisinin hem de ABD Kongresi’nin onayına bağlı.

Kasım ayında seçmenlerin önüne gelecek pusulada, bölge yetkililerinin Cook dışındaki diğer yerel yönetimlerle temasa geçerek yeni bir eyalet kurulması ve ABD’ye katılımı konusunu müzakere edip etmeyeceği soruluyor.

Sandıktan çıkacak “evet” oyları yalnızca istişari nitelik taşıyor ve eyalet sınırlarını doğrudan değiştirmiyor.

Tartışmanın merkezindeki demografik ağırlık da dengeleri belirliyor. Yaklaşık 2,7 milyon kent nüfusuna ve 9,6 milyondan fazla metropol nüfusuna sahip Chicago, ABD’nin üçüncü büyük şehri konumunda yer alıyor.

Sınırları yeniden çizme arayışı yalnızca Illinois ile de sınırlı kalmıyor. Komşu eyalet Indiana’nın parlamentosu, Illinois bölgelerini kendi sınırlarına davet eden bir yasa kabul etmişti.

Doğu Oregon’da ise Greater Idaho hareketi temsilcileri, bölgelerini komşu Idaho’ya bağlamak için girişimlerini sürdürüyor.

ABD tarihinde eyaletlerin bölünmesiyle kurulan yeni yapılar daha önce de görüldü. Maine halkı 1819’da Massachusetts’ten ayrılma yönünde oy kullanmış, ardından 1820’deki Missouri Uzlaşması çerçevesinde ülkenin 23’üncü eyaleti olarak birliğe katılmıştı.

Benzer şekilde Batı Virginia da Amerikan İç Savaşı sırasında, 1863 yılında Virginia’dan koparak ABD yönetimine dahil olmuştu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English