Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

ABD’de İran-Suudi anlaşması tartışması: Kendi kalemize gol attık

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, 14 Mart 2023 günü ABD’nin etkili yayınlarından Foreign Policy’de Stephen M. Walt tarafından kaleme alındı. Walt, daha önce de yine aynı sayfalarda Washington’a ‘çok kutupluluğu kabul etme’ çağrısı yapmıştı. Çin’in arabuluculuğunda yapılan İran-Suudi Arabistan anlaşmasının, en azından ABD politika yapıcılarının bir kısmında şok etkisi yarattığı kesindir; Biden yönetimi Pekin’in rolünü azaltıcı açıklamalarla süreci az hasarla atlatmaya çalışsa da, ‘yeni dönem’e uyum sağlama çağrılarının artması tesadüf değil. Konu sadece Çin değil, İran’ın Ortadoğu’da hangi ittifak mimarisi içine yerleştirileceği de bir tartışmadır ve bölgeyi yeni bir savaşla karıştırma yönündeki eğilim de, özellikle Pentagon cenahında, büyümektedir. Walt’ın çağrısı, geç olmadan ABD’nin yeni uluslararası düzene ‘barışçıl’ bir şekilde uyum sağlaması içindir; elbette bu, dünyanın yeniden paylaşımı meselesini arka planı atmamaktadır. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Suudi-İran yumuşaması Amerika için bir uyarıdır

Stephen M. Walt
Foreign Policy
14 Mart 2023

Barış planı büyük bir anlaşmadır ve Çin’in buna aracılık etmesi de tesadüf değil.

Çin’in kolaylaştırıcı bir rol oynadığı Suudi Arabistan ve İran arasındaki yumuşama, Richard Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı ziyaret, Enver Sedat’ın 1977’de Kudüs’e yaptığı gezi ya da 1939 Molotov-Ribbentrop Paktı kadar önemli değildir. Öyle olsa bile, eğer anlaşma devam ederse, bu oldukça büyük bir olaydır. En önemlisi, Biden yönetimi ve ABD’nin dış siyaset kurumlarının geri kalanı için bir uyarıdır, çünkü ABD’nin Orta Doğu politikasını uzun süredir sakat bırakan, kendi kendine empoze ettiği handikapları ortaya çıkarmaktadır. Aynı zamanda Çin’in kendisini, ABD’nin son yıllarda büyük ölçüde terk ettiği, dünyada barış için bir güç olarak sunmaya çalıştığının da altını çizmektedir.

Çin bunu nasıl başardı? Riyad ve Tahran arasındaki tansiyonu düşürme çabaları bir süredir devam ediyordu, fakat Çin devreye girerek iki tarafın anlaşmaya varmasına yardımcı olabilirdi çünkü dramatik ekonomik yükselişi ona Ortadoğu’da büyüyen bir rol verdi. Daha da önemlisi, Çin, İran ve Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapabilirdi çünkü bölgedeki ülkelerin çoğuyla samimi ve ticari ilişkilere sahip. Çin’in tüm taraflarla ilişkisi var ve iş yapıyor: Mısır, Suudi Arabistan, İsrail, Körfez ülkeleri ve hatta Suriye’de Beşar Esad. Büyük bir güç, nüfuzunu bu şekilde en üst düzeye çıkarır: Başkaları sizinle çalışmak isterse onlarla çalışmaya istekli olduğunuzu açıkça ortaya koyarsınız ve daha başkalarıyla olan bağlarınız onlara başka seçenekleriniz de olduğunu hatırlatır.

Buna karşılık ABD’nin Ortadoğu’daki bazı ülkelerle ‘özel ilişkileri’ var, diğerleriyle ise, özellikle de İran’la, hiçbir ilişkisi yok. Sonuç olarak Mısır, İsrail ya da Suudi Arabistan gibi bağımlı devletler, ABD’nin desteğini çantada keklik sayıyor ve ister Mısır’daki insan hakları, ister Suudilerin Yemen’deki savaşı ya da İsrail’in Batı Şeria’yı sömürgeleştirmek için yürüttüğü uzun ve acımasız kampanya söz konusu olsun, ABD’nin kaygılarını üstü kapalı bir şekilde küçümsüyor. Aynı zamanda, İslam Cumhuriyeti’ni izole etmeye ve devirmeye yönelik çoğunlukla nafile çabalarımız Washington’a İran’ın algılarını, eylemlerini veya diplomatik yörüngesini şekillendirme konusunda esasen sıfır kapasite bıraktı. American Israel Public Affairs Committee [AIPAC], Foundation for Defense of Democracies [FDD] vb. kuruluşların gayretli çabalarının ve Arap hükümetlerinin iyi finanse edilen lobi faaliyetlerinin bir ürünü olan bu politika, günümüz ABD diplomasisinde kendi kalesine gol atmanın en açık örneği olabilir. Washington bölgede barışı ya da adaleti sağlamak için fazla bir şey yapamayacağını göstererek Pekin’e meydanı boş bırakmış oldu.

Suudi-İran anlaşması aynı zamanda Çin-Amerikan rekabetinin önemli bir boyutunu da ortaya koyuyor: Washington mu yoksa Pekin mi diğerleri tarafından gelecekteki dünya düzeni için en iyi rehber olarak görülecek?

Amerika Birleşik Devletleri’nin 1945’ten bu yana üstlendiği küresel rol göz önünde bulundurulduğunda, Amerikalılar çoğu devletin, yaptıklarımız konusunda çekinceleri olsa bile, bizim liderliğimizi takip edeceğini varsaymaya alışmışlardır. Çin bu denklemi değiştirmek istiyor ve kendisini daha olası bir barış ve istikrar kaynağı olarak göstermek bu çabanın önemli bir parçası.

Kural olarak, dünyadaki çoğu hükümet barış ister ve yabancıların işlerine karışmasını ve onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesini istemezler. Son 30 yıl veya daha uzun bir süredir ABD, diğer hükümetlerin bir dizi liberal ilkeyi (seçimler, hukukun üstünlüğü, insan hakları, piyasa ekonomisi ve diğerleri) benimsemeleri ve ABD öncülüğündeki çeşitli kurumlara katılmaları gerektiğini defalarca beyan etmiştir. Kısacası, ABD’nin ‘dünya düzeni’ tanımı doğası gereği revizyonistti: Washington yavaş yavaş tüm dünyayı müreffeh ve barışçıl bir liberal geleceğe doğru yönlendirecektir. Demokrat ve Cumhuriyetçi başkanlar bu hedefi ilerletmek için çeşitli araçlar kullandılar ve zaman zaman diktatörleri devirmek ve süreci hızlandırmak için askeri güç kullandılar.

Sonuçlar pek hoş değildir: maliyetli işgaller, başarısız devletler, yeni terörist hareketler, otokratlar arasında artan işbirliği ve insani felaketler. Bu listeye Rusya’nın Ukrayna’yı yasadışı işgali de eklenebilir, zira Rusya’nın saldırı kararı en azından kısmen ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme yönündeki iyi niyetli ama kötü düşünülmüş çabalarına bir yanıttı. Bu hedefler soyut olarak ne kadar arzu edilir olursa olsun, önemli olan sonuçlardır ve çoğunlukla felaketle bitmiştir.

Çin farklı bir yaklaşım benimsemiştir. 1979’dan beri gerçek bir savaşa girmemiştir ve tekrar tekrar ulusal egemenlik ve iç işlerine karışmamaya bağlılığını ilan etmiştir. Bu tutum, Çin’in berbat insan hakları uygulamalarına yönelik eleştirileri saptırdığı ölçüde açıkça kendi kendine hizmet etmektedir ve Çin’in egemenliğe olan retorik bağlılığı, onu haksız toprak iddialarını ilerletmekten veya çeşitli yerlerde sınır çatışmalarına girmekten alıkoymamıştır. Pekin ayrıca eleştirilere karşı yersiz bir sertlikle tepki göstermiş ve diplomaside giderek artan bir kızgınlık ve direnişe yol açan kavgacı bir yaklaşım benimsemiştir. Kimse Çin’in, liderlerinin başarı şansının yeterince yüksek olduğunu düşünmesi halinde statükoyu değiştirmek için asla güç kullanmayacağını da varsaymamalıdır.

Öyle olsa bile, dünyanın dört bir yanındaki otokratların Çin’in yaklaşımından, ABD’nin ağır silahlarla ahlak dersi verme eğiliminden daha rahat olduklarını hayal etmek kolaydır. Otokrasilerin sayısı hala demokrasilerden fazladır ve bu fark on yıldan uzun bir süredir artmaktadır. Öncelikli amacı iktidarda kalmak olan yozlaşmış bir diktatör olsaydınız, dünya düzenine kimin yaklaşımını daha uygun bulurdunuz?

Ayrıca, dünyadaki çoğu ülke savaşın çoğunlukla iş yapmak için kötü olduğunu ve kendi çıkarlarını olumsuz etkilediğini bilmektedir. Büyük güçler arasındaki rekabetin kontrolden çıkmasını istemiyorlar çünkü bir Çin-Amerikan çatışmasının kendileri için olumsuz sonuçları olacağına inanıyorlar. Eski bir Afrika atasözünde söylendiği gibi, “filler tepişirken çimenler ezilir.” Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda pek çok devlet, barış, istikrar ve düzeni desteklemesi daha muhtemel görünen büyük gücün arkasında toplanmayı tercih edecektir. Aynı mantıkla, barışı bozduğuna inandıkları büyük güçlerle aralarına mesafe koyma eğiliminde olacaklardır.

Bu eğilimi daha önce görmüştük. ABD 20 yıldan uzun bir süre önce Irak’ı işgal etmeye hazırlanırken, Almanya ve Fransa’daki müttefikleri BM Güvenlik Konseyi’nin güç kullanımına izin vermesine karşı çıktılar çünkü Ortadoğu’daki büyük bir savaşın eninde sonunda geri tepeceğini ve kendilerine zarar vereceğini düşünüyorlardı (nitekim öyle de oldu). Çin, Güney Çin Denizi’nde yapay adalar inşa ettiğinde ve Tayvan’ı güç gösterileriyle sindirmeye çalıştığında, komşuları bunu fark ediyor, Çin’den uzaklaşıyor ve birbirleriyle ve Washington ile daha yakın işbirliği yapmaya başlıyorlar. Başkaları sizi çözümün bir parçası olarak görmek yerine sorunun bir parçası olarak görürse, diplomatik konumunuzun aşınması muhtemeldir.

Biden yönetiminin çıkarması gereken bariz ders, dış siyaset başarısını kaç savaş kazandığımız, kaç terörist öldürdüğümüz ya da kaç ülkeyi dönüştürdüğümüzle tanımlamak yerine gerilimleri azaltmaya, savaşları önlemeye ve çatışmaları sona erdirmeye daha fazla önem vermektir. Eğer ABD, Çin’in güvenilir bir barış yapıcı olarak, başkalarıyla ilişkilerinde yaşamaya ve yaşatmaya istekli bir büyük güç olarak itibar kazanmasına izin verirse, başkalarını bizimle aynı hizaya gelmeye ikna etmek giderek zorlaşacaktır.

Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimin azalması, stratejik bir bölgede ciddi bir çatışma riskini azaltan olumlu bir gelişmedir. Dolayısıyla bu yeni yumuşama, takdirin bir kısmını Pekin toplasa da memnuniyetle karşılanmalıdır. ABD’nin uygun tepkisi sonuçtan üzüntü duymak değil, daha barışçıl bir dünya yaratmak için aynısını ya da daha fazlasını yapabileceğini göstermektir.

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Eski CFR Başkanı Richard Haass yazdı: İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İran’a yanıt vermeye hazırlanan İsrail’in önündeki seçeneklere ve bu seçeneklerin olası sonuçlarına odaklanıyor. Makalenin temel argümanı, İsrail’in atacağı her adımın belli bir bedeli olacağı. Soru, hangi seçeneğin bedeli daha katlanılabilir?

***

İsrail’in İran konusunda iyi bir seçeneği yok

En az kötü seçenekler statükoya geri dönmek ya da askeri hedeflere yönelik sınırlı bir saldırı gerçekleştirmektir.

Richard Haass

İran cumartesi günü İran, Irak, Suriye ve Yemen’deki mevzilerinden İsrail’e insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerden oluşan bir yaylım ateşi başlattı. Bu, Suriye’deki bir İran diplomatik yerleşkesinde üst düzey Kudüs Gücü subaylarını öldüren İsrail saldırısına misillemeydi.

Saldırı başarısız olsa da yine de bir sınırı aştı. Bu, İsrail’e yönelik İran’dan gelen ve İran ordusu tarafından gerçekleştirilen ilk saldırıydı. Daha önce İran’ın İsrail’e karşı savaşı gölgede, çoğunlukla İran’ın desteğiyle de olsa ülke dışında faaliyet gösteren Hizbullah ya da Hamas gibi vekil güçler aracılığıyla gerçekleşmişti.

Muhtemelen bu saldırının amacı İsrail’in gelecekteki saldırılarını caydırmak ve İsrail’in artık üst düzey İranlı askeri liderleri cezasızlıkla hedef alamayacağı mesajını vermekti. Bu hedefe ulaşma olasılığı düşük olsa da diğer etkileri belirginleşiyor. İlk olarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya siyasi bir can simidi atarak ülkeyi İran’a karşı toparlama fırsatı verdi. Daha önce İsrail ile Batılı ortakları arasında derin görüş ayrılıkları ortaya çıkmış olsa da bu hafta sonu İsrail’i savunmaya geldiler. Bazı Körfez ülkelerinin İsrail’e, İran’ın saldırısıyla ilgili kritik istihbarat sağladığına dair doğrulanmamış haberler var.

Asıl soru İsrail’in ve aslında tüm Orta Doğu’nun bundan sonra nereye gideceği. İran’ın işlerin eski haline dönmesini, yani gizli ya da vekiller aracılığıyla yürütülen dolaylı bir savaş istediği açık. ABD de olayların sakinleşmesini istiyor. Beyaz Saray’ın ihtiyacı olan son şey Orta Doğu’da daha geniş çaplı bir savaş – özellikle de İran’ın Hürmüz Boğazını deniz taşımacılığına kapatma kabiliyetine sahip olduğu düşünüldüğünde – ki bu petrol fiyatlarında artışı tetikleyecek ve Başkan Joe Biden’ın ülkesinde karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları artıracaktır.

Biden yönetiminin, başarılı hava savunmasının ardından İsraillilere “zaferi kabul etmelerini” tavsiye ettiği bildirildi. Şimdi asıl soru İsrail’in Amerikan tavsiyesine kulak verip vermeyeceği (Hamas’a karşı savaşında yapmadığı bir şey) ve işleri olduğu gibi bırakıp bırakmayacağı.

Genel olarak İsrail’in seçenekleri şöyle: hiçbir şey yapmamak; İran’a karşı dolaylı savaş yürüterek statükoya geri dönmek; İran içinde saldırıyla bağlantılı askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemek; ya da İran’ın bilinen nükleer tesisleri de dahil büyük bir misilleme yapmak.

Bu yazının yazıldığı sırada, İsrail’in hâlâ ne yapacağı ve ne zaman yapacağı konusunda hatırı sayılır bir seçim alanı var; bu, saldırının önemli sayıda İsrailliyi öldürmesi veya değerli askeri hedefleri yok etmesi durumunda sahip olamayacağı bir şeydi.

Hiçbir şey yapmamanın ya da hatta önceki dolaylı savaşa geri dönmenin iyi yanları var. İsrail’in Gazze’ye ve rehinelerin iadesine odaklanmasını sağlar, ekonomik, askeri ve insani maliyetleriyle birlikte daha geniş bir savaşı önler, Amerikalıları yatıştırır ve ülke topraklarına yönelik saldırıları daha da normalleştirecek bir eylemden kaçınır. Ancak İran’a yaptıkları için bir bedel ödetmeyi başaramaz.

Bu nedenle geri adım atmak, önceliği caydırıcılığı yeniden tesis etmek olan hükümet içindeki ve dışındaki İsraillileri tatmin etmeyecektir. Bu da İran’daki askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar yapılması yönündeki argümanı güçlendiriyor. İsrail’in böyle bir karşılık vermesi İran’ın insansız hava aracı ve füze üretme kabiliyetini (geçici de olsa) azaltabilir ve İsrail’e doğrudan saldırmanın tehlikeli ve maliyetli bir adım olduğu sinyalini verebilir.

Ancak bu tür saldırılar, İran’ın İsrail’e yönelik yeni saldırılarına davetiye çıkarma ve nükleer silahlara sahip olmanın İsraillileri İran topraklarına yönelik gelecekteki saldırılardan caydıracağı inancıyla Tahran’ı nükleer programını hızlandırmaya teşvik etme riski taşıyor.

Bu arada İran’ın bilinen nükleer tesislerine saldırmak büyük bir tırmanma olarak görülecek ve İsrail’i yeniden savunmaya itecektir. Bu da İran’ın nükleer programını İsrail’in tehdit edemeyeceği bir şekilde geliştirme çabalarını iki katına çıkarmasına yol açabilir ki bu da bölgedeki diğer bazı ülkelerin de nükleer silah peşinde koşmasına neden olabilir.

İsrail için en az kötü ve en olası seçenekler ya İran’a karşı dolaylı savaşı sürdürmek ya da ülke içindeki askeri hedeflere sınırlı bir saldırı düzenlemektir. İronik bir şekilde, ikinci seçenek caydırıcılığı yeniden tesis etmek için daha fazla işe yarar, ancak aynı zamanda İran’ın yeni saldırıları ve tırmanma döngüsü riskini artırır.

İsrail’in bir sonraki hamlesi ne olursa olsun, Tahran’da rejim değişikliği olmadığı sürece ki bu İsrail’in ya da Batı’nın gerçekleştiremeyeceği bir şey, İran’ın yarattığı stratejik sorunu çözmenin bir yolu yok. Bu tehdit en iyi ihtimalle yönetilmesi gereken bir sorun. İsrail hükümeti için soru, bunun en iyi nasıl yapılacağıdır.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Haaretz yazarı: İsrail ‘çılgın adam’ imajının güvenliğini sağlayacağına inanıyor

Yayınlanma

İsrail’in en köklü gazetelerinden Haaretz’in yazarı, deneyimli gazeteci Zvi Bar’el, İsrail’in İran’ın saldırısına neden yanıt vermek istediğine mercek tutuyor:

***

Hamas ve Tahran Karşısında İsrail’in Elinde Sadece İntikamcı Çılgınlık Kaldı

Zvi Bar’el

İsrail hükümetinin İran’dan almaya bu kadar kararlı olduğu körü körüne intikam kadar gereksiz ve tehlikeli bir eylem yok. Ancak bu olaylar zincirini başlatanın, İran Devrim Muhafızları’nın Suriye ve Lübnan’daki Kudüs Gücü’nün başındaki Muhammed Rıza Zahedi’ye suikast düzenleyen İsrail olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Bu suikastıni ne kadar önemli olursa olsun, Tahran’ın karşılık vermeyeceği önyargısı olmasaydı gerçekleşmeyebileceğini hatırlamak daha da önemli.

Ne de olsa, nükleer programın başındaki Muhsin Fahrizade de dahil nükleer uzmanlarının geçen aralık ayında Suriye’deki İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat başkanının; bir ay sonra İran ile Hizbullah arasındaki ilişkilerin koordinatörünün ve yıllar içinde onlarca başka İranlı bilim adamı ve yetkilinin öldürülmesinin ardından kendini dizginledi.

Elbette bunun suçlusu İran’dır. İsrail’i “caydırıcı” olduğu ya da en azından ölçülü olunması gerektiği varsayımına alıştırmıştı. Tıpkı Hamas’ın İsrail’in varlığına uyum sağladığı ve asla topyekûn bir çatışma başlatmayacağı, Hizbullah’ın da İsrail’le mütekabiliyet ilkesine bağlı kaldığı ve oyunu belli kurallara göre oynadığı gibi.

Sonra aniden, ABD Başkan Yardımcısı Spiro Agnew’in ünlü sözünde olduğu gibi, “Piçler kuralları değiştirdi ve bana söylemediler.” Her üst düzey İranlı yetkilinin nerede uyuduğunu, İsmail Haniyye’nin çocuklarının ve torunlarının hangi arabaya bindiğini bilen İsrail, iş düşmanlarının niyetlerini analiz etmeye ve anlamaya geldiğinde ipucu bulamaz hale geliyor.

İsrail Hamas’ın bir saldırı planladığını biliyordu ama bunu gerçekleştireceğine inanmıyordu. Aynı şekilde İsrail, İranlı liderlerin bu kez güçlü bir şekilde karşılık vereceklerini yüksek sesle ve net bir şekilde söylediklerini duydu, ancak Tahran’ın büyük ve benzeri görülmemiş nitelikte doğrudan bir saldırıdan bahsettiğini neredeyse son dakikaya kadar anlamadı.

Görünen o ki, İran’ın yaylım ateşinden bu yana İsrail’de yükselen öfke, başarıyla engellenen saldırının kendisinden değil, İran’ın küstahlığından ve hepsinden önemlisi Zahedi’nin öldürülmesinin sonuçlarını öngöremeyen istihbarat ihmalinden kaynaklanıyor.

İsrailli liderler bu hakaretin bir karşılık gerektirdiğinde ısrarlı. Bir strateji olmadan intikam cazip bir alternatiftir. İntikam olmadan İsrail caydırıcılığını kaybedecek, kendi ülkesinde ve uluslar topluluğunda onurundan bahsetmeye bile gerek kalmayacak. Bu, İran’ı asla unutamayacağı kadar sert vurmak için nadir bir fırsat. Ama bu hükümet hangi caydırıcılıktan ve hangi onurdan bahsediyor?

7 Ekim’deki korkunç felaket ve ortaya çıkardığı başarısızlıklara rağmen, İsrail hala çılgın adam imajının – ağzından köpükler saçan, kontrolsüz bir şekilde her yöne saldıran ve keyfi olarak yıkıp öldüren bir ülke imajının – kendi güvenliğini sağlayacağına inanıyor. Ancak onu bir cüzzamlı haline getiren de tam olarak aynı intikamcı çılgınlıktır. Başbakan tarafından yaratılan ve beslenen iç zayıflığı, caydırıcılık kabiliyetini zayıflatan şeydir.

İsrail’in caydırıcılık ve prestije değil, ABD’ye ve İran saldırısını engellemek için işbirliği yapan ılımlı Arap ülkelerinin beklenmedik desteğine çok büyük borcu var. Şimdi, İsrail’in planladığı kısasa kısas kısır döngüsünün içine düştüklerinin farkındalar.

Ancak hükümetin ve ordu komuta kademesinin çoğunun gözünde, başarılı bir savunma ve İran saldırısının engellenmesi, ardından intikam gelmediği sürece bir başarı olarak kabul edilemez. Doğru olan tam tersi: Etkili savunma caydırıcılık ve güvenliğin vazgeçilmez bir parçasıdır, vahşi bir intikamdan çok daha önemlidir.

Sonuçta, geçen hafta sonu sergilenen savunma kalkanı ve karşı tedbirlere 7 Ekim’de sahip olsaydık, İsrail tarihi çok farklı olurdu. İşte absürtlük burada: Gazze’de intikam almanın savaşın amaçlarını gerçekleştiremediği gerçeğine rağmen, rehineleri serbest bırakmak için hakareti yutmaya ve Gazze’deki savaşı durdurmayı göze almaya hazır halk, ülkenin güvenliğini sağlamanın tek yolunun İran’a karşı intikam almak olduğu yalanını yutmaktan çekinmiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English