Bizi Takip Edin

Avrupa

AB’de İran çatlağı büyüyor

Yayınlanma

ABD-İsrail saldırısıyla başlayan İran savaşı, AB’yi zor durumda bırakıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen’e yönelik eleştiriler artarken, enerji maliyetlerinde artış ve stagflasyon tehdidi de büyüyor.

Bazı AB ülkeleri, Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’i, özellikle İran savaşının başlamasından bu yana dış politikada yetkisini aşmakla suçluyor.

Avrupa Parlamentosu, diplomatik çevreler ve şimdi de üye ülkelerin başkentlerinden keskin eleştiriler geliyor.

Berliner Zeitung’un aktardığına göre gerilim 28 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının başlamasından kısa bir süre sonra, von der Leyen’in Orta Doğu’daki gelişmelerle ilgili bir açıklama yapmasıyla özellikle belirgin hale geldi.

Açıklamada, AB’nin İran hükümeti ve Devrim Muhafızları’nın eylemlerine yanıt olarak kapsamlı yaptırımlar uyguladığı ve nükleer ve füze programı konusunda müzakere yoluyla bir çözüm savunulduğu belirtildi.

Eski Avrupa İşleri Bakanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yakın dostu Fransız milletvekili Nathalie Loiseau, hücumun ilk fişeğini fırlatarak X’te, “Bir kez daha, Ursula von der Leyen: Bu sizin işiniz DEĞİL. Yeter artık,” diye yazdı.

Loiseau, von der Leyen’in Körfez ülkeleriyle telefonda konuşurken “halüsinasyon gördüğünü” merak ettiğini söyledi.

Vekile göre Komisyon Başkanı yetki olmadan ve kendi istihbarat raporları olmadan konuşuyor.

Von der Leyen, Kallas’ı işlevsizleştiriyor

Anlaşmazlık, kurumsal ve siyasi açıdan oldukça önemli. Resmi olarak, AB’de dış politika ve güvenlik politikası üye ülkelerin sorumluluğunda.

AB Antlaşması’nın 18. maddesi, bu politikanın liderliğini Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’ne,  yani şu anda Kaja Kallas’a veriyor.

17. maddeye göre, Komisyon AB’nin dış temsilinden sorumlu ama ortak dış ve güvenlik politikası alanında açıkça sorumluluk almıyor. Şu anda çatışmayı ateşleyen de tam olarak bu ayrım.

Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) Avrupa Merkezi Başkanı siyaset bilimci Linn Selle, Berliner Zeitung gazetesine yaptığı değerlendirmede, “AB anlaşmalarına göre, Avrupa Birliği’nin dış ve güvenlik politikası öncelikle üye ülkelerin sorumluluğundadır,” diyor.

Komisyon’un burada “sadece destekleyici bir rol” oynadığını ve ve bu rolün Yüksek Temsilci tarafından yerine getirildiğini hatırlatan Selle, yasal olarak Ursula von der Leyen’in “dış politikada belirli bir rolü olmadığını fakat başkanın her zaman Avrupa Komisyonu’nu tüm alanlarda siyasi olarak temsil etmesi beklendiğini” söylüyor.

Öte yandan Selle, von der Leyen’in kendi yetkisini artırma ve öne çıkma çabasının artık sınırlarına ulaştığını düşünüyor. Her şeyden önce, üye devletler arasında Orta Doğu politikası konusunda temel bir anlaşma eksikliği var.

İstikrarlı bir konsensüsün olmadığı durumlarda, Komisyon Başkanı’nın bağımsız dış politika tutumu hızla bir sorun haline geliyor.

Selle’ye göre, von der Leyen’in bu alandaki açıklamaları geçmişte eleştirilere maruz kalmıştı: Örneğin Berlin’de, İsrail konusundaki tutumu nedeniyle.

Euobserver da von der Leyen’in, kriz diplomasisinde Kallas’tan AB dış politika temsilciliği görevini fiilen devraldığına işaret ediyor.

Komisyon’un “İran’da rejim değişikliği” iması bazı üye ülkeleri kızdırdı

Pazartesi günü AB elçileri toplantısında konuşan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, “Komisyon, yetki paylaşımı ilkesine en sıkı şekilde uymaya çalışmalıdır… Yüksek temsilci [Kallas] birliğin ortak dış ve güvenlik politikasını yürütmektedir,” diyerek von der Leyen’e Paris cephesinden bir saldırı daha başlattı.

Aynı toplantıda  konuşan von der Leyen ise, İran ve Ukrayna savaşlarının AB’nin “değer odaklı” olmaktan ziyade “daha gerçekçi ve çıkar odaklı bir dış politika” izlemesi gerektiğini gösterdiğini söyledi ve şöyle devam etti:

“Tüm varlıklarımızda ve politikalarımızda güvenlik hususlarını ana akım haline getirmeliyiz. Aslında güvenlik, eylemlerimizin düzenleyici ilkesi haline gelmelidir. Bu, savunmadan veriye, endüstriden altyapıya, teknolojiden ticarete kadar her alanda varsayılan zihniyet olmalıdır.”

Bazı diplomatların POLITICO’ya yaptığı açıklamalar da von der Leyen’in şahsında somutlaşan İran politikası bölünmesini yansıtıyor. 

Habere göre, von der Leyen’in savaşın ilk günlerinde 27 üye ülkenin uzlaşmasının ötesine geçen tutumlar sergilemesi, birçok hükümeti öfkelendirdi.

Kallas’ın üye ülkelerle mutabık kaldığı resmi AB çizgisinin daha ihtiyatlı bir üslupta olmasına karşın, von der Leyen’in Tahran’da bir iktidar değişikliği sinyalleri vermesi özellikle hassas bir konuydu.

Selle bunu AB için yapısal bir ikilem olarak görüyor. Siyasi araçlar eşit olmayan bir şekilde dağıtılmış durumda:

“Geleneksel dış ve güvenlik politikası üye devletlerin sorumluluğunda, iktisadi güvenlik araçları, yaptırım rejimleri ve dış ticaret ise AB’nin sorumluluğunda.”

Komisyon liderliği ve başkentler aynı yönde hareket etmek istediği sürece, bu rol karmaşası şaşırtıcı derecede iyi işliyor. Fakat siyasi anlaşmazlık olduğunda, sistem sınırlarına ulaşıyor.

Öte yandan POLITICO haberine göre, diplomatlar sadece von der Leyen’in İran hakkındaki açıklamalarından değil, diğer girişimlerinden de rahatsız.

Örneğin Komisyon’un Ukrayna’nın AB’ye katılımını hızlandırma politikası ve Donald Trump’ın “Barış Kurulu”nu ele alma şekli bunlar arasında.

Tüm bunların arkasında aynı suçlama yatıyor: Başkan, dış dünyaya siyasi pozisyonlar sunuyor ve böylece üye devletleri önceden yeterince dahil etmeden Avrupa Birliği’ni etkili bir şekilde taahhüt altına alıyor.

Berliner Zeitung’a göre mevcut gerginliklerin kökeninde temel bir sorun yatıyor: Küresel çatışmalar her geçen gün artarken, AB içindeki bölünme giderek daha da derinleşiyor.

İthalat enflasyonunun yukarı yönlü baskı yaratması bekleniyor

Orta Doğu’daki gerginliğin tırmanması, Avrupa için derin ve geniş kapsamlı finansal sonuçları olan ciddi ve çok yönlü bir enerji şokuna yol açmış görünüyor.

Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz net ithalatçılarından biri olan kıta, Hürmüz Boğazı ve daha geniş Körfez tedarik altyapısı gibi kritik su geçitlerinde meydana gelen aksaklıklara karşı son derece savunmasız durumda.

İran’ın bölgesel enerji tesislerine misilleme saldırıları, tanker trafiğinin durdurulması, deniz sigortası primlerinin hızla artması ve Katar gibi önemli ihracatçıların üretimini geçici olarak durdurması gibi olaylar, fiyatlarda ani ve keskin artışlara yol açıyor.

Örneğin uluslararası başlıca referans noktası olan Brent ham petrolü, bu ayın başlarında varil başına 94 dolara kadar yükseldi (bazı seanslarda gün içi zirveler 100 dolara yaklaştı veya aştı) ve çatışma öncesi baz seviyelerine göre aylık bazda %34’ün üzerinde artış kaydetti.

Aynı zamanda, Hollanda TTF referans endeksi ile takip edilen Avrupa doğalgaz fiyatları, uzun süreli arz kısıtlamaları ve yılın başındaki depo seviyelerinin tükenmesi (şubat sonu itibarıyla yaklaşık 46 milyar metreküp, önceki kışlara göre önemli ölçüde düşük) endişeleri nedeniyle, son işlem seanslarında bazı durumlarda iki katına çıkarak veya %50-60 oranında artarak daha da agresif bir şekilde yükseldi.

Bu enerji maliyetlerindeki artışlar ekonomiye hızla yansıyor. Benzin istasyonlarında artan yakıt fiyatları, hane halkı için yükselen elektrik ve ısınma faturaları ve imalat sektörleri için artan girdi maliyetleri, tüketicilerin satın alma gücünü aşındırıyor, manşet enflasyonu körüklüyor ve enerji yoğun sektörlerin rekabet gücünü zayıflatıyor.

Bu durum özellikle kimya, çelik ve otomotiv üretiminin ciddi baskı altında olduğu Almanya, İtalya ve Hollanda gibi ağır toplarda daha şiddetli hissediliyor.

Önemli finansal varlık fiyatlarının daha yakından incelenmesi, piyasaların jeopolitik risk ve enflasyonist baskıları nasıl agresif bir şekilde fiyatlandırdığını ortaya koyuyor.

Euractiv’deki analize göre ABD doları endeksi (DXY), küresel belirsizliğin yol açtığı klasik güvenli liman akışları arasında 98,00-99,50 seviyelerine doğru yükselerek belirgin bir şekilde güçlendi.

Doların bu değer kazanması, avroyu daha da zayıflatarak, emtiaların dolar cinsinden olması nedeniyle Avrupa’nın ithal enflasyon yükünü artırıyor.

Petrolün sürekli yükselişi, spekülatif köpükten ziyade gerçek arz tarafındaki endişeleri vurguluyor.

Bu, sadece spot korkuları değil, Hürmüz’ün kapalı kalması durumunda Brent’in 100 doları test etme veya aşma potansiyelini de yansıtıyor.

Bu arada, yatırımcılar enflasyonun yeniden canlanması ve daha geniş çaplı istikrarsızlığa karşı bir koruma aracı olarak altına yönelirken, altın ons başına 5.150-5.400 dolar civarında yeni rekor seviyelere yükseldi (bazı tahminler 2026 yıl sonuna kadar 6.000-6.300 dolar seviyesini öngörüyor).

Doların güçlenmesi, petrol fiyatlarının yükselmesi ve altının patlaması gibi eşzamanlı hareketler, enerji hakimiyetinin varlık sınıfları, para birimleri ve tahvil getirileri arasındaki oynaklığı artırdığı, emtia kaynaklı krizin tipik bir örneği.

Stagflasyon hayaleti AB’nin üzerinde dolaşıyor

Daha yapısal ve makroekonomik düzeyde, bu birleşim Avrupa genelinde stagflasyonun muhtemel başlangıcını işaret ediyor.

Bu, 1970’lerin petrol şoklarını anımsatan, kökleşmiş enflasyon ile zayıf veya durgun büyümenin zararlı bir birleşimi.

Enflasyon, pandemi sonrası toparlanma, enerji geçişi yatırımları ve art arda gelen krizler sırasında biriken devasa kamu borçlarının gerçek değerini kademeli olarak aşındırmak için mevcut ortamda neredeyse vazgeçilmez hale geldi.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) dahil merkez bankaları, kırılgan ekonomileri istikrarsızlaştırabilecek mali temerrütleri veya sert kemer sıkma önlemlerini önlemek için yüksek fiyat seviyelerini daha uzun süre tolere etmek zorunda kalabilir.

Fakat gerçek iktisadi büyüme, Avrupa’nın içsel sınırlamaları nedeniyle ciddi şekilde kısıtlanmaya devam ediyor: yaşlanan nüfus, durgun verimlilik artışı, düzenleyici yükler ve şimdi de yoğunlaşan ticaret sürtüşmeleri ve jeopolitik parçalanma gibi kalıcı yapısal engeller, çoğu temel senaryoda yıllık GSYİH büyüme potansiyelini %1 veya daha da düşük bir seviyede sınırlıyor.

Mevcut enerji şoku, talepte herhangi bir artışa yol açmadan üretim ve nakliye maliyetlerini artırarak bu dengesizliği daha da kötüleştiriyor.

Bu durum, 2026 büyüme tahminlerinden %0,2-0,4 (veya en kötü durumda, uzun süreli kesintilerde daha fazla) düşüşe yol açarken, çatışmanın süresi ve nakliye rotalarının değiştirilmesi veya stokların azaltılması gibi ikincil etkilere bağlı olarak enflasyon rakamlarına 0,5-1,5 puan (veya daha fazla) artışa neden olabilir.

ECB’nin enflasyon tahminleri şimdiden yukarı yönlü revize ediliyor ve büyümeye yönelik aşağı yönlü riskler, ikinci tur ücret-fiyat sarmalının ortaya çıkması durumunda faiz indirimlerinin ertelenmesine, hatta faiz artışlarına ilişkin acil durum tartışmalarına yol açıyor.

Savaşın faturası emekçilere çıkarılacak

Hanehalkları, yaşam maliyetlerinin artmasıyla reel harcanabilir gelirlerinin azaldığını görecek ve bu da tüketime darbe vuracak.

Artan belirsizlik ve borçlanma giderleriyle karşı karşıya kalan işletmeler, sermaye yatırımlarını ve istihdamın büyümesini erteleyecek.

Hükümetler, artan bütçe açıkları arasında borçların faiz ödemelerinin şişmesiyle mücadele edecekler. Tüm bunlar olurken, çatışmanın gidişatı belirleyici bir değişken olmaya devam edecek.

Çatışmalar haftalarca, hatta aylarca sürerse, Avrupa 1970’ler tarzı bir tuzağa sürüklenebilir: enflasyon kendini pekiştiren ve kalıcı hale gelir, büyüme kronik olarak zayıflar ve istihdam yaratma durur, politika yapıcıların fiyatlarla mücadele ve iktisadi faaliyeti destekleme arasında manevra alanı dramatik bir şekilde daralır.

COVID’den Ukrayna savaşına ve enerji geçişlerine kadar birçok şoku atlatan kıtanın hala kırılgan olan toparlanması, Orta Doğu kriziyle birlikte uzun süreli iktisadi durgunluğa doğru önemli bir dönüm noktasına gelmiş durumda.

Gübre ithalatı zorlaşıyor, gıda krizi kapıda

Küresel gübre ihracatının da %30’u da şu anda fiilen kapalı olan Hürmüz Boğazından yapılıyor.

Fosfat gübreleri için kritik öneme sahip olan küresel ticaret hacminin yaklaşık %44’ü de bu boğazdan geçiyor. Sektör tahminlerine göre, bu rota ayrıca amonyak sevkiyatlarının %18’ini ve fosfatların %15’ini taşıyor.

Gübre üretiminde kritik bir hammadde olan ürenin fiyatı, geçen hafta 450 dolardan ton başına 600 doların üzerine çıktı.

Üre fiyatları 2 Mart’ta önceki güne göre yaklaşık %14 arttı. Gübreler, birçok tarım ürününün üretim maliyetlerinde önemli bir paya sahip. Örneğin, mısır ve buğdayda her ikisi de üçte birden biraz fazlasını oluşturuyor. Gübre fiyatlarındaki artış, enerji maliyetlerindeki artışla birleştiğinde, önemli mahsullerin üretimi daha pahalı hale geliyor.

Körfez, dünyanın en büyük azotlu gübre ihracatçılarından biri olarak, dünya gıda üretiminin temel itici gücü konumunda.

Rabobank’ın yaptığı bir analize göre, Hürmüz Boğazından geçen üre miktarının önemli bir kısmı Katar ve İran’dan geliyor ve yıllık tahmini miktarı 5 milyon tonu buluyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ise her yıl 2 milyon tonluk bir katkı sağlıyor.

Rabobank analistleri, en savunmasız ülkelerin üre üretiminde en büyük yapısal açıkları olan ülkeler, yani Brezilya ve Hindistan olacağını öne sürüyor.

Brezilya her yıl 7,5 ila 8,5 milyon ton üre ithal ederek ihtiyacının %90’ından fazlasını ithalatla karşılıyor. Öte yandan, Yeni Delhi’nin talebi, sübvansiyon politikalarına ve tarıma yönelik hükümet destek programlarına bağlı olarak yıllık 7 ila 11 milyon ton arasında değişiyor.

Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü’ne (IFPRI) göre, Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Umman, yılda toplam 15 milyon metrik ton üre, diamonyum fosfat (DAP) ve susuz amonyak üretiyor.

Hindistan, ABD, Brezilya ve Avustralya gibi ülkeler, tarımsal verimi korumak için bu ihracata büyük ölçüde bağımlı.

Doğalgaz fiyatlarıyla gübre fiyatları arasında da güçlü bir bağlantı bulunuyor. Doğalgaz, azotlu gübrelerin üretim maliyetinin yaklaşık %70’ini oluşturuyor, bu nedenle enerji piyasalarındaki ani artışlar gübre fiyatlarına da yansıyor.

Enerji söz konusu olduğunda stoklar ve rezervler, petrol fiyatlarının kısa vadede şokları absorbe etmesi için bir tür güvenlik ağı sağlarken, gübre piyasaları bu konuda daha az tamponlama gücüne sahip.

Euronews‘e konuşan IFPRI genel müdürlük ofisinin emekli araştırma görevlisi Joseph Glauber, “Birçok gübre ürünü kolayca depolanabilir, fakat temel hammaddeye (örneğin doğalgaz) göre çok yüksek değere sahip olmaları ve doğalgazın yıl boyunca üretilmesi nedeniyle, depolama maliyetleri nedeniyle ihtiyaç duyulduğunda satın almak daha ekonomik oluyor,” diye açıklıyor.

Siparişler, ürün ekim döngüleri ve hava koşullarına bağlı olarak mevsimsel talebe göre değişiyor. Bu, gübre stoklarının çoğunlukla sipariş üzerine üretildiği ve hemen sevkiyata hazır olduğu anlamına gelir.

Haziran ayında, Avrupa Birliği Rusya ve Beyaz Rusya’dan gübre ithalatına yeni gümrük vergileri uyguladı ve yaklaşık bir milyon tonluk gübre ihtiyacını başka yerlerden karşılamak zorunda kaldı.

Avrupa’nın halihazırda önemli miktarda üre ithal ettiği Kuzey Afrika ve Orta Doğu en bariz alternatifler olarak görünüyor. Fakat her iki bölge de jeopolitik riskler taşıyor.

Örneğin, geçen haziran ayında İsrail’in Mısır’a gaz arzını askıya alması, ülkenin üre üretiminin bir kısmını durdurarak Avrupa genelinde fiyatların yükselmesine neden oldu.

Avrupalı üreticiler, özellikle çatışmaların gaz ve petrol piyasalarını da etkilediği bir dönemde, neredeyse kesin olarak daha yüksek enerji maliyetleriyle iç üretimi artırmaya çalışabilirler.

Bu belirsizliklere, yılın başından beri yürürlükte olan Karbon Sınır Ayarlama Mekanizması’nın (CBAM) getirilmesiyle ilgili maliyetler de ekleniyor.

Geçen hafta, özellikle İtalya’daki tarım-gıda endüstrisinin güçlü baskısı üzerine Brüksel, amonyak ve üre ithalatına uygulanan gümrük vergilerini geçici olarak askıya alma olasılığını gündeme getirdi.

Komisyon, yaptığı açıklamada, “Öneri, çiftçiler ve gübre endüstrisinin maliyetlerini yaklaşık 60 milyon avro azaltmayı amaçlamaktadır,” dedi.

Arz kesintileri Avrupa’yı zorlayabilir

Mısır, pazardaki boşluğu doldurmaya yardımcı olmak için önemli bir üretim kapasitesine ve Avrupa’ya doğrudan bir rotaya sahip. Ülke halihazırda her yıl 7-8 milyon ton azotlu gübre üretiyor ve bunun %40-50’si ihraç ediliyor.

Polyserve Başkanı Sherif El Gabaly, Mısır’ın piyasadaki aksaklıklara rağmen yerel pazarı beslemeye yetecek kadar azot, fosfat ve potasyum bazlı gübre ürettiğini söyledi.

Fakat tekrar olacak, azot bazlı gübreler doğalgaza bağımlı ve enerji sıkıntısı devam ederse elektrik üretimine öncelik verilmesi için doğal gazın yönlendirilmesi gerekebilir.

İki gübre endüstrisi uzmanı, üretim seviyelerini mevcut durumda tutmak için en önemli faktörün fabrikalara gaz tedarikinin sürekliliği olduğunu ve kıtlıkların üretimde düşüşe yol açabileceğini söyledi.

Fakatfosfat ve potasyum bazlı gübreler doğal gaza aynı derecede bağımlı değildir ve bu ikisi yerel tüketime göre fazlalık sağlıyor.

Öte yandan CBAM çerçevesi, hem Mısırlı ihracatçıların canını sıkıyor, hem de AB’nin gübre tedarikini tehlikeye atabilir.

Dahası, Maersk ve Hapag-Lloyd gibi büyük taşıyıcılar Hürmüz geçişlerini askıya alarak gemileri Ümit Burnuna yönlendirdi. Bu durum, teslimat sürelerini 16 günden 32 güne çıkardı ve sefer başına yaklaşık 1 milyon dolar ek yakıt maliyeti ekledi.

Enerji belirsizliği: Gaz mı, yeşil enerji mi?

Bu arada, Avrupa’nın pazartesi günkü petrol fiyatlarındaki artışa verdiği tepki hiç de tek ses değildi.

Bazı yetkililer temiz enerjiye daha hızlı geçiş çağrısında bulunurken, diğerleri başka yerlerden daha fazla petrol ve gaz ithal etmek istedi.

Örneğin Komisyon sözcüsü, AB’nin “temiz enerjiye yapılan yatırımları hızlandırmaya odaklanmış durumda” olduğunu savundu.

“En düşük fiyatlara sahip üye ülkeler, enerji karışımlarında yenilenebilir enerjinin payı en yüksek olan ülkelerdir,” diye ekleyen sözcü, muhtemelen son enerji krizinden bu yana yenilenebilir enerjiye büyük yatırımlar yapan ve bu hafta en düşük ve en az dalgalı enerji fiyatlarını kaydeden İspanya’yı kastetti.

Fakat Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, tedarik kaynaklarını daha da çeşitlendirmek için Orta Asya’yı Hazar Denizi üzerinden Avrupa’ya bağlayan Trans-Hazar gaz ve petrol koridorunun derinleştirilmesi olasılığını gündeme getirdi ve bunun “sorunlu bir bölgeye barış getirebileceğini” öne sürdü.

Bugün (10 Mart), Komisyon bazı tüketiciler için yüksek enerji fiyatları sorununu çözmeye yardımcı olacak, fakat Avrupa’nın ithal fosil yakıtlara bağımlılığını azaltmayacak bir enerji paketi açıklayacak.

Mayıs ayında daha kapsamlı bir “enerji güvenliği paketi” bekleniyor ve bu paket, kıtanın fosil yakıtlardan elektrik tabanlı çözümlere geçişini hızlandırmaya yardımcı olacak, uzun zamandır beklenen elektrifikasyon planını da içerecek.

Salı günkü paket, yüksek enerji faturalarıyla mücadele eden düşük gelirli hanelere ek destek ve gelecekteki elektrifikasyon için gerekli olan şebeke yatırımlarını artırmaya yönelik önlemleri içeriyor.

Komisyon ayrıca, rüzgar, güneş ve pil depolamayı tamamlayacak potansiyel bir “baz yük” güç kaynağı olarak tanıtılan, fakat henüz mevcut olmayan bir teknoloji olan küçük modüler nükleer reaktörler (SMR) için planlarını da açıklayacak.

Almanya, Amerikan uçaklarına üslerini açtı

Almanya ve diğer Avrupalı NATO ülkeleri, Orta Doğu’ya asker göndererek ve ABD savaş uçaklarına askeri üsler açarak, ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını destekliyor.

Berlin’in ABD güçlerinin kullanmasına izin verdiği üsler arasında Ramstein askeri üssü de bulunuyor.

Alman fırkateyni Nordrhein-Westfalen şu anda Kıbrıs açıklarında ve BM misyonu UNIFIL’in bir parçası olarak Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteriyor. 

Fakat fırkateynin bu bölgedeki savaş durumu için uygun olmadığı düşünülüyor. Alman donanmasının sahip olduğu en modern tip olan F125 fırkateyni, korsanlar veya kaçakçılarla mücadele gibi senaryolar için optimize edilmişti ve riskli hava savunma operasyonları için uygun değil.

Haberkere göre, Alman Silahlı Kuvvetleri şu anda Irak’ta konuşlanmış askerleri, yerel silahlı kuvvetleri eğitmek için Ürdün’e çekiyor.

Şansölye Friedrich Merz’in partisi CDU’dan askeri politikacı Roderich Kiesewetter, Alman tanker uçaklarının İsrail savaş uçaklarını desteklemek için kullanılması için baskı yapıyor.

Fransa da savaşa dahil oluyor

Fransa da İran’a karşı savaşta ABD ve İsrail’i desteklemek için faaliyetlerini artırıyor. Paris, ABD’nin Marsilya’nın kuzeybatısındaki Istres hava üssünü Orta Doğu savaş bölgesine giderken mola yeri olarak kullanmasına izin verdi.

Fransa, tanker uçaklarının sadece yakıt ikmali yaptığını, bombardıman yapmadığını öne sürerek Istres’in kullanımına izin veriyor.

Fransız Rafale jetleri de İran’ın insansız hava araçlarını ve füzelerini durdurma çabalarına katılıyor. Ayrıca, bir Fransız fırkateyni ve Fransız hava savunma sistemleri Kıbrıs’a doğru yola çıktı. Dahası, Baltık Denizinde NATO manevrasına katılan uçak gemisi Charles de Gaulle, Akdeniz’e geri döndü.

Hollanda’dan bir fırkateyn ve İspanya’dan bir başka fırkateyn de onun eskort grubuna dahil edilecek.

Fransa ayrıca, Kızıldeniz ve Umman Körfezindeki AB’nin Aspides deniz misyonunu güçlendirmeye çalışıyor.

Kısa bir süre önce, Fransız Donanması Genelkurmay Başkanı Nicolas Vaujour, Fransa’nın deniz kuvvetlerinin kapasitelerinin sınırlarına ulaştığı konusunda uyarıda bulundu.

Avrupa

NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Yayınlanma

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.

POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.

Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.

Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.

Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.

Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.

Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.

Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.

Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.

POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.

AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.

Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.

NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:

“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi. 

Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.

İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.

Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.

Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.

Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.

Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti. 

Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.

“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.

POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.

Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.

Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.

Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:

“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”

Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.

Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.

Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.

Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.

Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.

Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.

Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.

Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.

Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.

Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.

Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.

Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.

Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.

Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.

Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Yayınlanma

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.

Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.

Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.

Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.

Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.

Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.

Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.

Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.

Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.

Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.

Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.

Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:

“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”

Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.

Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.

Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.

Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.

Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.

Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.

Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.

Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.

Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.

Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.

Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.

Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet

Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.

Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.

Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:

“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”

Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.

Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.

Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.

Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.

Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.

Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.

Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.

Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.

Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.

2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.

Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.

Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.

Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.

Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.

Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.

İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.

Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.

Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Yayınlanma

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.

Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.

Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.

Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.

Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.

Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.

Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.

2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.

Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.

Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.

Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.

Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English