Avrupa
AB’de İran çatlağı büyüyor

ABD-İsrail saldırısıyla başlayan İran savaşı, AB’yi zor durumda bırakıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen’e yönelik eleştiriler artarken, enerji maliyetlerinde artış ve stagflasyon tehdidi de büyüyor.
Bazı AB ülkeleri, Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’i, özellikle İran savaşının başlamasından bu yana dış politikada yetkisini aşmakla suçluyor.
Avrupa Parlamentosu, diplomatik çevreler ve şimdi de üye ülkelerin başkentlerinden keskin eleştiriler geliyor.
Berliner Zeitung’un aktardığına göre gerilim 28 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının başlamasından kısa bir süre sonra, von der Leyen’in Orta Doğu’daki gelişmelerle ilgili bir açıklama yapmasıyla özellikle belirgin hale geldi.
Açıklamada, AB’nin İran hükümeti ve Devrim Muhafızları’nın eylemlerine yanıt olarak kapsamlı yaptırımlar uyguladığı ve nükleer ve füze programı konusunda müzakere yoluyla bir çözüm savunulduğu belirtildi.
Eski Avrupa İşleri Bakanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yakın dostu Fransız milletvekili Nathalie Loiseau, hücumun ilk fişeğini fırlatarak X’te, “Bir kez daha, Ursula von der Leyen: Bu sizin işiniz DEĞİL. Yeter artık,” diye yazdı.
Loiseau, von der Leyen’in Körfez ülkeleriyle telefonda konuşurken “halüsinasyon gördüğünü” merak ettiğini söyledi.
Vekile göre Komisyon Başkanı yetki olmadan ve kendi istihbarat raporları olmadan konuşuyor.
Von der Leyen, Kallas’ı işlevsizleştiriyor
Anlaşmazlık, kurumsal ve siyasi açıdan oldukça önemli. Resmi olarak, AB’de dış politika ve güvenlik politikası üye ülkelerin sorumluluğunda.
AB Antlaşması’nın 18. maddesi, bu politikanın liderliğini Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’ne, yani şu anda Kaja Kallas’a veriyor.
17. maddeye göre, Komisyon AB’nin dış temsilinden sorumlu ama ortak dış ve güvenlik politikası alanında açıkça sorumluluk almıyor. Şu anda çatışmayı ateşleyen de tam olarak bu ayrım.
Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) Avrupa Merkezi Başkanı siyaset bilimci Linn Selle, Berliner Zeitung gazetesine yaptığı değerlendirmede, “AB anlaşmalarına göre, Avrupa Birliği’nin dış ve güvenlik politikası öncelikle üye ülkelerin sorumluluğundadır,” diyor.
Komisyon’un burada “sadece destekleyici bir rol” oynadığını ve ve bu rolün Yüksek Temsilci tarafından yerine getirildiğini hatırlatan Selle, yasal olarak Ursula von der Leyen’in “dış politikada belirli bir rolü olmadığını fakat başkanın her zaman Avrupa Komisyonu’nu tüm alanlarda siyasi olarak temsil etmesi beklendiğini” söylüyor.
Öte yandan Selle, von der Leyen’in kendi yetkisini artırma ve öne çıkma çabasının artık sınırlarına ulaştığını düşünüyor. Her şeyden önce, üye devletler arasında Orta Doğu politikası konusunda temel bir anlaşma eksikliği var.
İstikrarlı bir konsensüsün olmadığı durumlarda, Komisyon Başkanı’nın bağımsız dış politika tutumu hızla bir sorun haline geliyor.
Selle’ye göre, von der Leyen’in bu alandaki açıklamaları geçmişte eleştirilere maruz kalmıştı: Örneğin Berlin’de, İsrail konusundaki tutumu nedeniyle.
Euobserver da von der Leyen’in, kriz diplomasisinde Kallas’tan AB dış politika temsilciliği görevini fiilen devraldığına işaret ediyor.
Komisyon’un “İran’da rejim değişikliği” iması bazı üye ülkeleri kızdırdı
Pazartesi günü AB elçileri toplantısında konuşan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, “Komisyon, yetki paylaşımı ilkesine en sıkı şekilde uymaya çalışmalıdır… Yüksek temsilci [Kallas] birliğin ortak dış ve güvenlik politikasını yürütmektedir,” diyerek von der Leyen’e Paris cephesinden bir saldırı daha başlattı.
Aynı toplantıda konuşan von der Leyen ise, İran ve Ukrayna savaşlarının AB’nin “değer odaklı” olmaktan ziyade “daha gerçekçi ve çıkar odaklı bir dış politika” izlemesi gerektiğini gösterdiğini söyledi ve şöyle devam etti:
“Tüm varlıklarımızda ve politikalarımızda güvenlik hususlarını ana akım haline getirmeliyiz. Aslında güvenlik, eylemlerimizin düzenleyici ilkesi haline gelmelidir. Bu, savunmadan veriye, endüstriden altyapıya, teknolojiden ticarete kadar her alanda varsayılan zihniyet olmalıdır.”
Bazı diplomatların POLITICO’ya yaptığı açıklamalar da von der Leyen’in şahsında somutlaşan İran politikası bölünmesini yansıtıyor.
Habere göre, von der Leyen’in savaşın ilk günlerinde 27 üye ülkenin uzlaşmasının ötesine geçen tutumlar sergilemesi, birçok hükümeti öfkelendirdi.
Kallas’ın üye ülkelerle mutabık kaldığı resmi AB çizgisinin daha ihtiyatlı bir üslupta olmasına karşın, von der Leyen’in Tahran’da bir iktidar değişikliği sinyalleri vermesi özellikle hassas bir konuydu.
Selle bunu AB için yapısal bir ikilem olarak görüyor. Siyasi araçlar eşit olmayan bir şekilde dağıtılmış durumda:
“Geleneksel dış ve güvenlik politikası üye devletlerin sorumluluğunda, iktisadi güvenlik araçları, yaptırım rejimleri ve dış ticaret ise AB’nin sorumluluğunda.”
Komisyon liderliği ve başkentler aynı yönde hareket etmek istediği sürece, bu rol karmaşası şaşırtıcı derecede iyi işliyor. Fakat siyasi anlaşmazlık olduğunda, sistem sınırlarına ulaşıyor.
Öte yandan POLITICO haberine göre, diplomatlar sadece von der Leyen’in İran hakkındaki açıklamalarından değil, diğer girişimlerinden de rahatsız.
Örneğin Komisyon’un Ukrayna’nın AB’ye katılımını hızlandırma politikası ve Donald Trump’ın “Barış Kurulu”nu ele alma şekli bunlar arasında.
Tüm bunların arkasında aynı suçlama yatıyor: Başkan, dış dünyaya siyasi pozisyonlar sunuyor ve böylece üye devletleri önceden yeterince dahil etmeden Avrupa Birliği’ni etkili bir şekilde taahhüt altına alıyor.
Berliner Zeitung’a göre mevcut gerginliklerin kökeninde temel bir sorun yatıyor: Küresel çatışmalar her geçen gün artarken, AB içindeki bölünme giderek daha da derinleşiyor.
İthalat enflasyonunun yukarı yönlü baskı yaratması bekleniyor
Orta Doğu’daki gerginliğin tırmanması, Avrupa için derin ve geniş kapsamlı finansal sonuçları olan ciddi ve çok yönlü bir enerji şokuna yol açmış görünüyor.
Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz net ithalatçılarından biri olan kıta, Hürmüz Boğazı ve daha geniş Körfez tedarik altyapısı gibi kritik su geçitlerinde meydana gelen aksaklıklara karşı son derece savunmasız durumda.
İran’ın bölgesel enerji tesislerine misilleme saldırıları, tanker trafiğinin durdurulması, deniz sigortası primlerinin hızla artması ve Katar gibi önemli ihracatçıların üretimini geçici olarak durdurması gibi olaylar, fiyatlarda ani ve keskin artışlara yol açıyor.
Örneğin uluslararası başlıca referans noktası olan Brent ham petrolü, bu ayın başlarında varil başına 94 dolara kadar yükseldi (bazı seanslarda gün içi zirveler 100 dolara yaklaştı veya aştı) ve çatışma öncesi baz seviyelerine göre aylık bazda %34’ün üzerinde artış kaydetti.
Aynı zamanda, Hollanda TTF referans endeksi ile takip edilen Avrupa doğalgaz fiyatları, uzun süreli arz kısıtlamaları ve yılın başındaki depo seviyelerinin tükenmesi (şubat sonu itibarıyla yaklaşık 46 milyar metreküp, önceki kışlara göre önemli ölçüde düşük) endişeleri nedeniyle, son işlem seanslarında bazı durumlarda iki katına çıkarak veya %50-60 oranında artarak daha da agresif bir şekilde yükseldi.
Bu enerji maliyetlerindeki artışlar ekonomiye hızla yansıyor. Benzin istasyonlarında artan yakıt fiyatları, hane halkı için yükselen elektrik ve ısınma faturaları ve imalat sektörleri için artan girdi maliyetleri, tüketicilerin satın alma gücünü aşındırıyor, manşet enflasyonu körüklüyor ve enerji yoğun sektörlerin rekabet gücünü zayıflatıyor.
Bu durum özellikle kimya, çelik ve otomotiv üretiminin ciddi baskı altında olduğu Almanya, İtalya ve Hollanda gibi ağır toplarda daha şiddetli hissediliyor.
Önemli finansal varlık fiyatlarının daha yakından incelenmesi, piyasaların jeopolitik risk ve enflasyonist baskıları nasıl agresif bir şekilde fiyatlandırdığını ortaya koyuyor.
Euractiv’deki analize göre ABD doları endeksi (DXY), küresel belirsizliğin yol açtığı klasik güvenli liman akışları arasında 98,00-99,50 seviyelerine doğru yükselerek belirgin bir şekilde güçlendi.
Doların bu değer kazanması, avroyu daha da zayıflatarak, emtiaların dolar cinsinden olması nedeniyle Avrupa’nın ithal enflasyon yükünü artırıyor.
Petrolün sürekli yükselişi, spekülatif köpükten ziyade gerçek arz tarafındaki endişeleri vurguluyor.
Bu, sadece spot korkuları değil, Hürmüz’ün kapalı kalması durumunda Brent’in 100 doları test etme veya aşma potansiyelini de yansıtıyor.
Bu arada, yatırımcılar enflasyonun yeniden canlanması ve daha geniş çaplı istikrarsızlığa karşı bir koruma aracı olarak altına yönelirken, altın ons başına 5.150-5.400 dolar civarında yeni rekor seviyelere yükseldi (bazı tahminler 2026 yıl sonuna kadar 6.000-6.300 dolar seviyesini öngörüyor).
Doların güçlenmesi, petrol fiyatlarının yükselmesi ve altının patlaması gibi eşzamanlı hareketler, enerji hakimiyetinin varlık sınıfları, para birimleri ve tahvil getirileri arasındaki oynaklığı artırdığı, emtia kaynaklı krizin tipik bir örneği.
Stagflasyon hayaleti AB’nin üzerinde dolaşıyor
Daha yapısal ve makroekonomik düzeyde, bu birleşim Avrupa genelinde stagflasyonun muhtemel başlangıcını işaret ediyor.
Bu, 1970’lerin petrol şoklarını anımsatan, kökleşmiş enflasyon ile zayıf veya durgun büyümenin zararlı bir birleşimi.
Enflasyon, pandemi sonrası toparlanma, enerji geçişi yatırımları ve art arda gelen krizler sırasında biriken devasa kamu borçlarının gerçek değerini kademeli olarak aşındırmak için mevcut ortamda neredeyse vazgeçilmez hale geldi.
Avrupa Merkez Bankası (ECB) dahil merkez bankaları, kırılgan ekonomileri istikrarsızlaştırabilecek mali temerrütleri veya sert kemer sıkma önlemlerini önlemek için yüksek fiyat seviyelerini daha uzun süre tolere etmek zorunda kalabilir.
Fakat gerçek iktisadi büyüme, Avrupa’nın içsel sınırlamaları nedeniyle ciddi şekilde kısıtlanmaya devam ediyor: yaşlanan nüfus, durgun verimlilik artışı, düzenleyici yükler ve şimdi de yoğunlaşan ticaret sürtüşmeleri ve jeopolitik parçalanma gibi kalıcı yapısal engeller, çoğu temel senaryoda yıllık GSYİH büyüme potansiyelini %1 veya daha da düşük bir seviyede sınırlıyor.
Mevcut enerji şoku, talepte herhangi bir artışa yol açmadan üretim ve nakliye maliyetlerini artırarak bu dengesizliği daha da kötüleştiriyor.
Bu durum, 2026 büyüme tahminlerinden %0,2-0,4 (veya en kötü durumda, uzun süreli kesintilerde daha fazla) düşüşe yol açarken, çatışmanın süresi ve nakliye rotalarının değiştirilmesi veya stokların azaltılması gibi ikincil etkilere bağlı olarak enflasyon rakamlarına 0,5-1,5 puan (veya daha fazla) artışa neden olabilir.
ECB’nin enflasyon tahminleri şimdiden yukarı yönlü revize ediliyor ve büyümeye yönelik aşağı yönlü riskler, ikinci tur ücret-fiyat sarmalının ortaya çıkması durumunda faiz indirimlerinin ertelenmesine, hatta faiz artışlarına ilişkin acil durum tartışmalarına yol açıyor.
Savaşın faturası emekçilere çıkarılacak
Hanehalkları, yaşam maliyetlerinin artmasıyla reel harcanabilir gelirlerinin azaldığını görecek ve bu da tüketime darbe vuracak.
Artan belirsizlik ve borçlanma giderleriyle karşı karşıya kalan işletmeler, sermaye yatırımlarını ve istihdamın büyümesini erteleyecek.
Hükümetler, artan bütçe açıkları arasında borçların faiz ödemelerinin şişmesiyle mücadele edecekler. Tüm bunlar olurken, çatışmanın gidişatı belirleyici bir değişken olmaya devam edecek.
Çatışmalar haftalarca, hatta aylarca sürerse, Avrupa 1970’ler tarzı bir tuzağa sürüklenebilir: enflasyon kendini pekiştiren ve kalıcı hale gelir, büyüme kronik olarak zayıflar ve istihdam yaratma durur, politika yapıcıların fiyatlarla mücadele ve iktisadi faaliyeti destekleme arasında manevra alanı dramatik bir şekilde daralır.
COVID’den Ukrayna savaşına ve enerji geçişlerine kadar birçok şoku atlatan kıtanın hala kırılgan olan toparlanması, Orta Doğu kriziyle birlikte uzun süreli iktisadi durgunluğa doğru önemli bir dönüm noktasına gelmiş durumda.
Gübre ithalatı zorlaşıyor, gıda krizi kapıda
Küresel gübre ihracatının da %30’u da şu anda fiilen kapalı olan Hürmüz Boğazından yapılıyor.
Fosfat gübreleri için kritik öneme sahip olan küresel ticaret hacminin yaklaşık %44’ü de bu boğazdan geçiyor. Sektör tahminlerine göre, bu rota ayrıca amonyak sevkiyatlarının %18’ini ve fosfatların %15’ini taşıyor.
Gübre üretiminde kritik bir hammadde olan ürenin fiyatı, geçen hafta 450 dolardan ton başına 600 doların üzerine çıktı.
Üre fiyatları 2 Mart’ta önceki güne göre yaklaşık %14 arttı. Gübreler, birçok tarım ürününün üretim maliyetlerinde önemli bir paya sahip. Örneğin, mısır ve buğdayda her ikisi de üçte birden biraz fazlasını oluşturuyor. Gübre fiyatlarındaki artış, enerji maliyetlerindeki artışla birleştiğinde, önemli mahsullerin üretimi daha pahalı hale geliyor.
Körfez, dünyanın en büyük azotlu gübre ihracatçılarından biri olarak, dünya gıda üretiminin temel itici gücü konumunda.
Rabobank’ın yaptığı bir analize göre, Hürmüz Boğazından geçen üre miktarının önemli bir kısmı Katar ve İran’dan geliyor ve yıllık tahmini miktarı 5 milyon tonu buluyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ise her yıl 2 milyon tonluk bir katkı sağlıyor.
Rabobank analistleri, en savunmasız ülkelerin üre üretiminde en büyük yapısal açıkları olan ülkeler, yani Brezilya ve Hindistan olacağını öne sürüyor.
Brezilya her yıl 7,5 ila 8,5 milyon ton üre ithal ederek ihtiyacının %90’ından fazlasını ithalatla karşılıyor. Öte yandan, Yeni Delhi’nin talebi, sübvansiyon politikalarına ve tarıma yönelik hükümet destek programlarına bağlı olarak yıllık 7 ila 11 milyon ton arasında değişiyor.
Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü’ne (IFPRI) göre, Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Umman, yılda toplam 15 milyon metrik ton üre, diamonyum fosfat (DAP) ve susuz amonyak üretiyor.
Hindistan, ABD, Brezilya ve Avustralya gibi ülkeler, tarımsal verimi korumak için bu ihracata büyük ölçüde bağımlı.
Doğalgaz fiyatlarıyla gübre fiyatları arasında da güçlü bir bağlantı bulunuyor. Doğalgaz, azotlu gübrelerin üretim maliyetinin yaklaşık %70’ini oluşturuyor, bu nedenle enerji piyasalarındaki ani artışlar gübre fiyatlarına da yansıyor.
Enerji söz konusu olduğunda stoklar ve rezervler, petrol fiyatlarının kısa vadede şokları absorbe etmesi için bir tür güvenlik ağı sağlarken, gübre piyasaları bu konuda daha az tamponlama gücüne sahip.
Euronews‘e konuşan IFPRI genel müdürlük ofisinin emekli araştırma görevlisi Joseph Glauber, “Birçok gübre ürünü kolayca depolanabilir, fakat temel hammaddeye (örneğin doğalgaz) göre çok yüksek değere sahip olmaları ve doğalgazın yıl boyunca üretilmesi nedeniyle, depolama maliyetleri nedeniyle ihtiyaç duyulduğunda satın almak daha ekonomik oluyor,” diye açıklıyor.
Siparişler, ürün ekim döngüleri ve hava koşullarına bağlı olarak mevsimsel talebe göre değişiyor. Bu, gübre stoklarının çoğunlukla sipariş üzerine üretildiği ve hemen sevkiyata hazır olduğu anlamına gelir.
Haziran ayında, Avrupa Birliği Rusya ve Beyaz Rusya’dan gübre ithalatına yeni gümrük vergileri uyguladı ve yaklaşık bir milyon tonluk gübre ihtiyacını başka yerlerden karşılamak zorunda kaldı.
Avrupa’nın halihazırda önemli miktarda üre ithal ettiği Kuzey Afrika ve Orta Doğu en bariz alternatifler olarak görünüyor. Fakat her iki bölge de jeopolitik riskler taşıyor.
Örneğin, geçen haziran ayında İsrail’in Mısır’a gaz arzını askıya alması, ülkenin üre üretiminin bir kısmını durdurarak Avrupa genelinde fiyatların yükselmesine neden oldu.
Avrupalı üreticiler, özellikle çatışmaların gaz ve petrol piyasalarını da etkilediği bir dönemde, neredeyse kesin olarak daha yüksek enerji maliyetleriyle iç üretimi artırmaya çalışabilirler.
Bu belirsizliklere, yılın başından beri yürürlükte olan Karbon Sınır Ayarlama Mekanizması’nın (CBAM) getirilmesiyle ilgili maliyetler de ekleniyor.
Geçen hafta, özellikle İtalya’daki tarım-gıda endüstrisinin güçlü baskısı üzerine Brüksel, amonyak ve üre ithalatına uygulanan gümrük vergilerini geçici olarak askıya alma olasılığını gündeme getirdi.
Komisyon, yaptığı açıklamada, “Öneri, çiftçiler ve gübre endüstrisinin maliyetlerini yaklaşık 60 milyon avro azaltmayı amaçlamaktadır,” dedi.
Arz kesintileri Avrupa’yı zorlayabilir
Mısır, pazardaki boşluğu doldurmaya yardımcı olmak için önemli bir üretim kapasitesine ve Avrupa’ya doğrudan bir rotaya sahip. Ülke halihazırda her yıl 7-8 milyon ton azotlu gübre üretiyor ve bunun %40-50’si ihraç ediliyor.
Polyserve Başkanı Sherif El Gabaly, Mısır’ın piyasadaki aksaklıklara rağmen yerel pazarı beslemeye yetecek kadar azot, fosfat ve potasyum bazlı gübre ürettiğini söyledi.
Fakat tekrar olacak, azot bazlı gübreler doğalgaza bağımlı ve enerji sıkıntısı devam ederse elektrik üretimine öncelik verilmesi için doğal gazın yönlendirilmesi gerekebilir.
İki gübre endüstrisi uzmanı, üretim seviyelerini mevcut durumda tutmak için en önemli faktörün fabrikalara gaz tedarikinin sürekliliği olduğunu ve kıtlıkların üretimde düşüşe yol açabileceğini söyledi.
Fakatfosfat ve potasyum bazlı gübreler doğal gaza aynı derecede bağımlı değildir ve bu ikisi yerel tüketime göre fazlalık sağlıyor.
Öte yandan CBAM çerçevesi, hem Mısırlı ihracatçıların canını sıkıyor, hem de AB’nin gübre tedarikini tehlikeye atabilir.
Dahası, Maersk ve Hapag-Lloyd gibi büyük taşıyıcılar Hürmüz geçişlerini askıya alarak gemileri Ümit Burnuna yönlendirdi. Bu durum, teslimat sürelerini 16 günden 32 güne çıkardı ve sefer başına yaklaşık 1 milyon dolar ek yakıt maliyeti ekledi.
Enerji belirsizliği: Gaz mı, yeşil enerji mi?
Bu arada, Avrupa’nın pazartesi günkü petrol fiyatlarındaki artışa verdiği tepki hiç de tek ses değildi.
Bazı yetkililer temiz enerjiye daha hızlı geçiş çağrısında bulunurken, diğerleri başka yerlerden daha fazla petrol ve gaz ithal etmek istedi.
Örneğin Komisyon sözcüsü, AB’nin “temiz enerjiye yapılan yatırımları hızlandırmaya odaklanmış durumda” olduğunu savundu.
“En düşük fiyatlara sahip üye ülkeler, enerji karışımlarında yenilenebilir enerjinin payı en yüksek olan ülkelerdir,” diye ekleyen sözcü, muhtemelen son enerji krizinden bu yana yenilenebilir enerjiye büyük yatırımlar yapan ve bu hafta en düşük ve en az dalgalı enerji fiyatlarını kaydeden İspanya’yı kastetti.
Fakat Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, tedarik kaynaklarını daha da çeşitlendirmek için Orta Asya’yı Hazar Denizi üzerinden Avrupa’ya bağlayan Trans-Hazar gaz ve petrol koridorunun derinleştirilmesi olasılığını gündeme getirdi ve bunun “sorunlu bir bölgeye barış getirebileceğini” öne sürdü.
Bugün (10 Mart), Komisyon bazı tüketiciler için yüksek enerji fiyatları sorununu çözmeye yardımcı olacak, fakat Avrupa’nın ithal fosil yakıtlara bağımlılığını azaltmayacak bir enerji paketi açıklayacak.
Mayıs ayında daha kapsamlı bir “enerji güvenliği paketi” bekleniyor ve bu paket, kıtanın fosil yakıtlardan elektrik tabanlı çözümlere geçişini hızlandırmaya yardımcı olacak, uzun zamandır beklenen elektrifikasyon planını da içerecek.
Salı günkü paket, yüksek enerji faturalarıyla mücadele eden düşük gelirli hanelere ek destek ve gelecekteki elektrifikasyon için gerekli olan şebeke yatırımlarını artırmaya yönelik önlemleri içeriyor.
Komisyon ayrıca, rüzgar, güneş ve pil depolamayı tamamlayacak potansiyel bir “baz yük” güç kaynağı olarak tanıtılan, fakat henüz mevcut olmayan bir teknoloji olan küçük modüler nükleer reaktörler (SMR) için planlarını da açıklayacak.
Almanya, Amerikan uçaklarına üslerini açtı
Almanya ve diğer Avrupalı NATO ülkeleri, Orta Doğu’ya asker göndererek ve ABD savaş uçaklarına askeri üsler açarak, ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını destekliyor.
Berlin’in ABD güçlerinin kullanmasına izin verdiği üsler arasında Ramstein askeri üssü de bulunuyor.
Alman fırkateyni Nordrhein-Westfalen şu anda Kıbrıs açıklarında ve BM misyonu UNIFIL’in bir parçası olarak Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteriyor.
Fakat fırkateynin bu bölgedeki savaş durumu için uygun olmadığı düşünülüyor. Alman donanmasının sahip olduğu en modern tip olan F125 fırkateyni, korsanlar veya kaçakçılarla mücadele gibi senaryolar için optimize edilmişti ve riskli hava savunma operasyonları için uygun değil.
Haberkere göre, Alman Silahlı Kuvvetleri şu anda Irak’ta konuşlanmış askerleri, yerel silahlı kuvvetleri eğitmek için Ürdün’e çekiyor.
Şansölye Friedrich Merz’in partisi CDU’dan askeri politikacı Roderich Kiesewetter, Alman tanker uçaklarının İsrail savaş uçaklarını desteklemek için kullanılması için baskı yapıyor.
Fransa da savaşa dahil oluyor
Fransa da İran’a karşı savaşta ABD ve İsrail’i desteklemek için faaliyetlerini artırıyor. Paris, ABD’nin Marsilya’nın kuzeybatısındaki Istres hava üssünü Orta Doğu savaş bölgesine giderken mola yeri olarak kullanmasına izin verdi.
Fransa, tanker uçaklarının sadece yakıt ikmali yaptığını, bombardıman yapmadığını öne sürerek Istres’in kullanımına izin veriyor.
Fransız Rafale jetleri de İran’ın insansız hava araçlarını ve füzelerini durdurma çabalarına katılıyor. Ayrıca, bir Fransız fırkateyni ve Fransız hava savunma sistemleri Kıbrıs’a doğru yola çıktı. Dahası, Baltık Denizinde NATO manevrasına katılan uçak gemisi Charles de Gaulle, Akdeniz’e geri döndü.
Hollanda’dan bir fırkateyn ve İspanya’dan bir başka fırkateyn de onun eskort grubuna dahil edilecek.
Fransa ayrıca, Kızıldeniz ve Umman Körfezindeki AB’nin Aspides deniz misyonunu güçlendirmeye çalışıyor.
Kısa bir süre önce, Fransız Donanması Genelkurmay Başkanı Nicolas Vaujour, Fransa’nın deniz kuvvetlerinin kapasitelerinin sınırlarına ulaştığı konusunda uyarıda bulundu.
Avrupa
Çekya’da NATO zirvesine kim katılacak krizi

Çekya Başbakanı Andrej Babiš, ülkesinin cumhurbaşkanının önümüzdeki ay Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesine katılımını engelledi.
Bu durum, Prag’ı yurtdışında temsil etme yetkisine kimin sahip olduğu konusunda anayasal bir tartışmaya yol açtı.
Eski bir NATO komutanı ve Ukrayna’nın sadık bir destekçisi olan Cumhurbaşkanı Petr Pavel, salı günü yaptığı açıklamada, cumhurbaşkanının yetkilerini ihlal eden ve “benzeri görülmemiş ve son derece talihsiz bir adım” olarak nitelendirdiği bu durumla ilgili olarak anayasa mahkemesine başvuracağını söyledi.
Bu çatışma, Pavel ile Babiš arasındaki iktidar mücadelesinde yaşanan en son tırmanışı işaret ediyor.
Trump’ın da müttefiki olan milyarder başbakan Babiš, Çek vatandaşlarının Ukrayna’nın silah masraflarını karşılamasına karşı kampanya yürüttükten sonra aralık ayında yeniden göreve dönmüştü.
Pavel, 2023’teki cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimlerinde Babiš’i mağlup etmişti. Fakat Babiš, geçen yıl ANO partisinin parlamento seçimlerini kazanmasının ardından koalisyon hükümetinin başında yeniden iktidara gelmişti.
Prag’daki bu gergin ortak yaşam ortamına rağmen Pavel, NATO zirvesindeki temsil konusunda hükümetle “aylarca sürecek kamuoyu önünde tartışmaları” önlemek için defalarca çaba gösterdiğini belirtti.
Her ikisinin de Ankara’ya gidebileceğini, kendisinin gayri resmi bir akşam yemeğine katılmakla yetineceğini, resmi müzakereleri ise Babiš’e bırakacağını önerdi.
Pavel şunları söyledi:
“Bu anlaşmazlık aslında tek bir dış toplantıdaki tek bir koltukla ilgili değil. Bu, cumhurbaşkanını, silahlı kuvvetlerin başkomutanını ve eski bir NATO yüksek temsilcisini, Çek Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının güvenliği yararına hayat boyu edindiği uzmanlığını kullanabileceği bir zamanda ittifakın zirvesinden dışlamak için hükümetin bilinçli olarak aldığı bir kararla ilgilidir.”
Pavel, Anayasa Mahkemesi’nden zirveye katılım konusunda kimin karar verebileceğini netleştirmesini ve hükümete cumhurbaşkanını engellememesini, bunun yerine onunla işbirliği yapmasını emretmesini istedi.
Ayrıca, Çek cumhurbaşkanlarının sağlık sorunları nedeniyle bir kez hariç, son 20 NATO zirvesinin 19’unda ülkeyi temsil ettiklerini de belirtti.
Pavel salı günü yaptığı açıklamada şöyle devam etti:
“Bu gelenek herhangi bir nedenle değişecekse, bu yine müzakereler ve mutabakat yoluyla gerçekleşmeli, hükümetin tek taraflı bir kararıyla değil. Başbakan Andrej Babiš geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanının kendisinin üstü olmadığını söyledi. Bu konuda haklı. Ben sadece bunun tersinin de geçerli olduğunu eklemek isterim.”
Babiš, dışişleri ve savunma bakanlarıyla birlikte Ankara’ya gelmeye hazırlanıyor. Çek lider, Prag’ın NATO savunma harcamaları hedeflerini tutturamaması nedeniyle ABD başkanının öfkesinden kaçınmak için Trump’a olan yakınlığına güveniyor.
Babiš geçen ay Financial Times’a verdiği demeçte, hükümetinin bu yıl GSYİH’nın yüzde 2’sini savunmaya ayırma hedefini “muhtemelen” tutturamayacağını ama bölgedeki ABD başkanını açıkça destekleyen son liderlerden biri olmanın “avantajına” güvendiğini söylemişti.
Çek başbakanı, Ukrayna’yı silahlandırma konusunda da daha az kararlı bir tutum sergiliyor. Oysa Pavel, 2024 yılında Prag öncülüğünde Kiev’e top mermisi sağlayan uluslararası bir girişimin başlatılmasına yardımcı olmuştu.
Babiš, projeye finansman sağlamayı durdurdu ve projeye katılan ülke sayısı geçen yıldan bu yana yarı yarıya azaldı.
Avrupa
Aşırı sıcaklar Avrupa genelinde uyarıları artırdı

Aşırı sıcak hava dalgası Avrupa’nın birçok ülkesini etkisi altına alırken, Fransa, İspanya ve İtalya’da yetkililer alarm seviyelerini yükseltti. Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu, son beş günde ülkede 40 kişinin boğularak hayatını kaybettiğini açıkladı. Bazı ülkelerde okullar ve belirli işyerleri faaliyetlerini durdurdu.
Aşırı sıcak hava dalgası Avrupa’nın çeşitli ülkelerini etkisi altına alırken, Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu salı günü yaptığı açıklamada, ülkede son beş gün içinde 40 kişinin aşırı sıcakların yaşandığı dönemde boğularak hayatını kaybettiğini bildirdi.
Avrupa’daki birçok ülkenin yetkilileri tehlike uyarıları yayımlarken, bazı okullar ve işyerleri faaliyetlerini durdurdu.
Dünya Meteoroloji Örgütüne göre Avrupa kıtası, küresel ortalamaya kıyasla iki kat daha hızlı ısınıyor. Bu durum, uzun süreli sıcak hava dalgalarının daha sık görülme olasılığını artırıyor.
Meteorologlar, mevcut sıcak hava dalgasının “omega blokajı” olarak bilinen atmosferik basınç sistemiyle bağlantılı olduğunu belirtiyor.
Adını şeklinin Yunan alfabesindeki omega harfine benzemesinden alan bu yapıda, yüksek basınç merkezinde sıcak hava bulunurken iki yanında daha serin hava kütleleri yer alıyor.
Meteorologların aktardığına göre bu durum, Batı ve Orta Avrupa üzerinde sıcak havanın hapsolduğu bir “ısı kubbesi” oluşturdu. Hapsolan sıcak hava nedeniyle sıcaklıklar her gün daha da yükseliyor.
Meteo France verilerine göre Fransa’nın neredeyse tamamında sıcak hava uyarısı yürürlükte bulunuyor. Ülkenin batısındaki bazı bölgelerde sıcaklığın 43 dereceye kadar çıkması bekleniyor.
İtalya Sağlık Bakanlığı, 15 kent için en yüksek alarm seviyesini ilan etti. Ülkedeki bazı üretim tesislerinde çalışmalar durduruldu.
Birleşik Krallık Meteoroloji Servisi, salı günü İngiltere’nin güneyinde sıcaklığın 37 dereceye ulaşacağını ve sonraki iki gün içinde daha da yükseleceğini öngördü.
Kuruma göre bu durum, haziran ayı için yeni bir sıcaklık rekoruna yol açabilir.
İspanya Devlet Meteoroloji Ajansı ise bazı bölgelerde kırmızı alarm ilan etti. Bu bölgelerde hava sıcaklığının 44 dereceye kadar yükselmesi beklenirken, Andujar belediyesinde pazartesi günü sıcaklık 45 dereceyi aştı.
Avrupa
Alman istihbarat teşkilatı BND yeniden yapılandırılıyor

Almanya’nın dış istihbarat servisi BND, “Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak” amacıyla daha etkili bir hizmet vermek istiyor.
Financial Times’ta (FT) yer alan habere göre siyasetçiler ve hatta BND personeli, 6.500 çalışanı bulunan bu kurumun, İngiltere’nin SIS’i, ABD’nin CIA’i ve Fransa’nın DGSE’si gibi “et yiyen” muadillerine kıyasla “vejetaryen” olduğunu esprili bir şekilde dile getiriyorlardı.
2022’de ise BND, Rusya konusunda o kadar geride kalmıştı ki, Kiev’e bombalar düşmeye başladığında kurumun o dönemki başkanı şehirde mahsur kaldı ve Polonya sınırına ulaşması iki gün sürdü. Buna karşılık, CIA ve SIS bir saldırı olacağı konusunda uyarıda bulunmuştu.
Dört yıl sonra, Avrupa liderlerinin artık ABD’ye bu kadar fazla güvenemeyeceklerine karar verdikleri bir dönemde Almanya, Rusya’dan gelen tehdide karşı koymak için BND’yi daha modern ve etkili bir istihbarat servisi haline getirmeye çalışıyor.
Ukrayna savaşının ardından Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) hızla yeniden silahlanırken, hükümet BND’nin de yeniden donatılması, genişletilmesi ve savaş hazırlığına geçirilmesi zamanının geldiğine inanıyor.
Berlin, hem istihbarat yetkilileri hem de askerleri için bir Zeitenwende (“dönüm noktası”) planlıyor.
Şansölye Friedrich Merz geçen sonbaharda yaptığı bir konuşmada, “Avrupa’da üstlendiğimiz sorumluluk, büyüklüğümüz ve ekonomik gücümüz göz önüne alındığında, BND’nin istihbarat alanında en üst düzeyde faaliyet göstermesi hedefimizdir,” demişti.
Hükümet, bu yıl BND’nin bütçesini yaklaşık yüzde 25 artırarak 1,51 milyar avroya çıkardı ve sonbahara kadar kurumla ilgili yeni bir yasa tasarısını Federal Meclis’e sunması bekleniyor.
Sızan ilk taslaklar, BND’nin 70 yıllık tarihindeki en önemli reformlar olacak ve kuruma önemli yeni yetkiler kazandıracak kapsamlı bir reform paketine işaret ediyor.
Merz’in 2025 yılında atadığı BND Başkanı Martin Jäger, nisan ayında kapalı kapılar ardında yaptığı bir konuşmada çalışanlara, “Almanya’nın ilk savunma hattı olmalıyız ve olacağız,” dedi.
Fakat FT’nin siyasetçiler, yetkililer ve BND’nin eski ve mevcut çalışanlarıyla yaptığı bir dizi mülakat, bu girişimin hâlâ Alman devletinin pek çok kesimini etkileyen bürokrasi ve yasalcılıkla ve ayrıca kurumun kendi zihniyetiyle engellenebileceğini gösteriyor.
Hükümetin önerdiği yeni yasa, BND’nin şu anda tabi olduğu siyasi ve hukuki denetim sistemini ortadan kaldıracak ve kimin gözetim altına alınabileceği, kimin alınamayacağına ilişkin kuralları değiştirecek.
Bir Alman diplomat ise, “Yeni bir yasa taslağı hazırlamak, bir soruna çok ‘Alman’ bir çözüm. Asıl sorun . . . [ise] siyasi kültürle ilgili,” diyerek, ülkede özellikle Soğuk Savaş sonrasında hassas bir konu olan “gözetim” alerjisine dair kamuoyu hafızasına işaret ediyor.
BND’de deneyimi olanlar, değişimin sadece gerekli değil, aynı zamanda acil olduğunu ileri sürüyor.
Örneğin eski bir BND yetkilisi şunları söylüyor:
“Gerçek şu ki, son yirmi yılın büyük bir bölümünde, dünya daha istikrarsız hale gelip Almanya’ya yönelik tehditler artarken, BND’nin [müdahale kuralları] giderek daha katı hale geldi. Ya radikal bir adım atarız ya da sonuçlarına gerçekten katlanırız diye bir kırılma noktasına geldik.”
Öte yandan BND’nin geçmişi pek de temiz değil. Bu kurumun öncülü, Nazi rejiminden gelen eski Alman askeri istihbarat ajanlarından oluşan ve ABD tarafından desteklenen bir ağ olan “Gehlen Örgütü” idi.
Almanya, istihbarat teşkilatına geniş yetkiler vermeyi planlıyor
1956’da örgütün ilk başkanı olan Reinhard Gehlen, İkinci Dünya Savaşı sırasında Wehrmacht’ın doğu cephesindeki casusluk şefi olarak görev yapmıştı.
Soğuk Savaş döneminde de BND özellikle CIA ile birlikte çalışarak adından söz ettirdi. On yıllar boyunca, CIA ile birlikte, İsviçre merkezli Crypto AG adlı, ticari açıdan dünyanın en başarılı şifreleme şirketinin gizli sahibi de BND idi. 1980’lere gelindiğinde, küresel diplomatik iletişimin tahmini olarak yüzde 40’ı Crypto AG makineleri kullanılarak gönderiliyordu. CIA ve BND bu iletişimin tamamını okuyabiliyordu.
Soğuk Savaş sonrasında ise BND biraz daha geri plana itildi. 2013 yılında eski ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanı Edward Snowden tarafından sızdırılan belgeler, ABD istihbarat kurumlarının Alman topraklarında BND ile el ele yürüttüğü kitlesel gözetim faaliyetlerini ortaya çıkarmış ve bu durum, zaten var olan güvensizliği daha da derinleştirmişti.
Bu ifşaatlara yanıt olarak Almanya, BND’yi düzenleyen BND Kanunu’nu sıkılaştırarak yeni kısıtlamalar getirdi.
Ama 2022 başlayan Ukrayna savaşından bu yana durum değişti. BND’nin çalışmalarını denetleyen güçlü Bundestag komitesinin CDU’lu başkanı Marc Henrichmann bu konuda şunları söylüyor:
“İnsanlar artık, bu ülkeyi son yıllarda yapabildiğimizden daha iyi korumamız gerektiğini fark ettikleri bir noktaya geldi. Artık burada siber saldırıların ne kadar sık gerçekleştiğinin farkında olmayan tek bir girişimciye bile rastlamıyorum. Herkes havaalanında insansız hava araçlarını gördü. Herkes haberlerde ya da başka yerlerde ‘gölge filo’ tankerlerini görüyor.”
BND’nin artık bilgi almak için ABD istihbarat kurumlarına güvenemeyeceği düşüncesi birçok Alman’da yankı buldu.
Mart 2025’te Donald Trump yönetimi Ukrayna ile istihbarat paylaşımını kısa süreliğine askıya aldığında, bir Avrupalı istihbarat yetkilisi bunun kıtadaki herkesin dikkatini çektiğini söyledi.
Merz hükümeti, yeni BND yasasının bu sorunu çözeceğini savunuyor. Yeni yasanın ayrıntıları hâlâ üzerinde çalışılıyor olsa da, BND ve Şansölyelik yetkilileri, yasanın dört alanı kapsamayı hedeflediğini belirtiyor: sinyal istihbaratı, yapay zeka ve teknolojinin kullanımı, kurumun düşmanlara “karşılık verebilmesi” için yeni yetkiler ve BND’nin denetimi.
Henrichmann, yasanın ilk taslaklarının bu yıl sızdırılması üzerine, kamuoyundaki tepkilerin reform sürecini bozacağını ya da en azından yeniden gözden geçirilmesine yol açacağını düşündüğünü söylüyor.
Fakat Henrichmann’a göre, “Tepkiler çok hafifti… Bana yazanların çoğu, ‘Nihayet bir şeyler oluyor’ dedi.”
2020 yılında, Almanya Federal Anayasa Mahkemesi, Snowden’ın ifşaatlarından bu yana BND’nin gözetim uygulamalarına karşı mücadele eden bir grup sivil haklar savunucusunun lehine tarihi bir karar vermişti.
Mahkemenin, BND’nin gözetleme faaliyetlerini denetlemek ve onaylamak üzere bir yargıçlar konseyi kurmasını öngören kararının etkisi, 332 maddelik kararın birinci maddesinde şu şekilde ifade edildi: “Alman Anayasası’nın . . . gözetleme faaliyetlerine karşı savunma hakkı olarak sağladığı korumalar, yurtdışındaki yabancı uyruklular için de geçerlidir.”
BND şu anda en az dört ayrı kurum tarafından denetleniyor. 2020 tarihli kararla kurulan konseye ek olarak, BND, çoğunlukla gizli toplantılar düzenleyen ve ABD Kongresi’ndeki istihbarat komiteleri gibi geniş denetim ve kontrol yetkilerine sahip olan Henrichmann’ın komitesi tarafından da denetleniyor.
Ayrıca, komite tarafından atanan ve BND’nin gözetleme faaliyetlerini geriye dönük olarak izleyen, uzmanlar ve eski milletvekillerinden oluşan 10 kişilik bir komisyon da bulunuyor.
Bu komisyon da endişe duyduğu konuları, geniş yaptırım yetkilerine sahip olan Almanya Federal Veri Koruma ve Bilgi Özgürlüğü Komiserine havale edebilir.
Dünyanın en büyük iletişim merkezlerinden biri olan Frankfurt’taki DE-CIX internet değişim noktasından BND, günlük yaklaşık 1,2 trilyon iletişim verisini süzüp Münih yakınlarındaki Pullach’taki teknik merkezine kopyalayabilir.
Bu, kurumun temel görevlerinden biri. Fransa’nın DGSE’si gibi, telekom ağlarından gelen dijital verilerin toplu olarak dinlenmesi ve analizinden, bilgisayar korsanlığı faaliyetlerinden ve elde edilen veri setlerinden sorumlu.
Bu işler ABD ve Birleşik Krallık’ta sırasıyla NSA ve GCHQ tarafından yürütülüyor.
Ancak şu anda, katı kurallar bu bilgi hazinesinin nasıl kullanılacağını sınırlıyor. Verileri filtrelemek için, ayrıntılı bir dizi yasal gereklilikle gerekçelendirilmiş bir arama terimi veya terim grubu kullanması gerekir.
Kurum , Alman vatandaşları veya gazetecilerle ilgili verilere ya da cinsel mahremiyet içeren veya bir kişinin dini inançlarına atıfta bulunan herhangi bir bilgiye erişemez.
FT’ye göre bundan dolayı, “Kremlin’in kontrolündeki medya kuruluşlarından birinde gazeteci olarak çalışan şüpheli bir Rus casusu, Alman anayasası sayesinde gözetimden korunuyor.”
Veri saklama konusunda da sıkı kısıtlamalar bulunuyor. Bazen BND, veri setlerini sadece iki hafta sonra silmek zorunda kalır.
Bu durum, ipuçlarını araştırmak için daha uzun süreye ihtiyaç duyan analistleri zor durumda bırakıyor.
Bilgilerin saklanmasına izin verildiği durumlarda bile, 2020 tarihli anayasa kararının gerektirdiği çok sayıda onay ve güvenlik önlemi, analiz sürecini yavaşlatıyor.
Bir kıdemli subay şaka yollu olarak, kurumun Berlin veya müttefikleri için “anlık istihbarat” hazırladığında, bunu alan herkesin önce “bu bir BND dakikası mı, yoksa gerçek bir dakika mı?” diye sorması gerektiğini söylüyor.
Yeni yasa, bu tür sorunları gidermeyi amaçlıyor. Hükümet, denetimi geri çekmeyi değil, daha yönetilebilir hale getirmeyi hedeflediğini belirtiyor.
Örneğin, kurumun filtrelerinden geçen belirli verilerin ve meta verilerin saklanma süresini mevcut altı aylık üst sınırın çok ötesine uzatarak.
BND ayrıca, her gün yakaladığı filtrelenmemiş çevrimiçi bilgilerin tamamını çok daha uzun süre saklamayı umuyor. Bu veriler şu anda sadece birkaç gün boyunca tutuluyor.
Bu önemli bir husus çünkü şu anda Almanya ticari kuruluşlardan verileri saklamalarını zorunlu kılmıyor.
BND, arama emri olsa bile, internet şirketleri bu verileri silmiş oldukları için genellikle değerli bilgilere erişemiyor.
Buna karşılık örneğin Birleşik Krallık, telekom ve internet servis sağlayıcılarından verileri bir yıla kadar saklamalarını talep edebiliyor.
BND’ye, dinleme merkezlerinden topladığı büyük veri yığınını daha uzun süre (meta veriler için 15 aya kadar) saklama konusunda yasal yetki vermek, BND jargonunda kurumun “soğuk başlangıç” yeteneği olarak bilinen şey için hayati önem taşıyor.
Beklenmedik bir durum meydana geldiğinde, geriye dönük olarak taranabilecek depolanmış bir veri “tamponu” (küresel internet trafiğinin bir anlık görüntüsü) ipuçları bulmak için hayati öneme sahip olabilir.
Fakat CIA gibi istihbarat teşkilatlarının işkence ve olağandışı teslim (extraordinary rendition) gibi eylemlere karıştığı bir yüzyılda, birçok yorumcu denetim ve incelemenin önemini vurguluyor.
Ayrıca yeni yasa ile BND’nin yalnızca bilgi toplayan bir istihbarat servisi olmaktan çıkarak kendi operasyonlarını da yürüten bir kurum haline gelmesi hedefleniyor.
Örneğin Alman istihbarat yetkilileri, hedeflerine karşı “karşılık olarak siber saldırı” düzenleyebilecek.
Ajansın bir yetkilisi, örneğin BND’nin kötü amaçlı yazılım kullanarak Rus insansız hava aracı fabrikalarına fiziksel hasar verememesinin nedenini sorguluyor.
Bunun yanı sıra, BND yetkililerinin hesaplı riskler almayı düşünmeye ve daha proaktif olmaya teşvik edildiği daha geniş kapsamlı bir kültürel dönüşümü desteklemek de amaçlanıyor.
Çalışanlar, şu anda kurumun operasyonlarının ajanlar yerine avukatlar tarafından tasarlandığı izlenimini veriyor.
Bununla birlikte, BND’nin kültürünü değiştirmek için yeni bir yasadan fazlası gerekebilir. Eski bir yetkiliye göre sorun, BND’den ziyade Alman devletinin kendisiyle ilgili.
ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’da, dış istihbarat servisleri cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığın yetki ve nüfuzunun temel bileşenleri iken Almanya’da, BND genellikle başbakanlar ve bakanları tarafından potansiyel bir siyasi yükümlülük kaynağı olarak görülür.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4








