Bizi Takip Edin

Avrupa

AB’de İran çatlağı büyüyor

Yayınlanma

ABD-İsrail saldırısıyla başlayan İran savaşı, AB’yi zor durumda bırakıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen’e yönelik eleştiriler artarken, enerji maliyetlerinde artış ve stagflasyon tehdidi de büyüyor.

Bazı AB ülkeleri, Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’i, özellikle İran savaşının başlamasından bu yana dış politikada yetkisini aşmakla suçluyor.

Avrupa Parlamentosu, diplomatik çevreler ve şimdi de üye ülkelerin başkentlerinden keskin eleştiriler geliyor.

Berliner Zeitung’un aktardığına göre gerilim 28 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarının başlamasından kısa bir süre sonra, von der Leyen’in Orta Doğu’daki gelişmelerle ilgili bir açıklama yapmasıyla özellikle belirgin hale geldi.

Açıklamada, AB’nin İran hükümeti ve Devrim Muhafızları’nın eylemlerine yanıt olarak kapsamlı yaptırımlar uyguladığı ve nükleer ve füze programı konusunda müzakere yoluyla bir çözüm savunulduğu belirtildi.

Eski Avrupa İşleri Bakanı ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yakın dostu Fransız milletvekili Nathalie Loiseau, hücumun ilk fişeğini fırlatarak X’te, “Bir kez daha, Ursula von der Leyen: Bu sizin işiniz DEĞİL. Yeter artık,” diye yazdı.

Loiseau, von der Leyen’in Körfez ülkeleriyle telefonda konuşurken “halüsinasyon gördüğünü” merak ettiğini söyledi.

Vekile göre Komisyon Başkanı yetki olmadan ve kendi istihbarat raporları olmadan konuşuyor.

Von der Leyen, Kallas’ı işlevsizleştiriyor

Anlaşmazlık, kurumsal ve siyasi açıdan oldukça önemli. Resmi olarak, AB’de dış politika ve güvenlik politikası üye ülkelerin sorumluluğunda.

AB Antlaşması’nın 18. maddesi, bu politikanın liderliğini Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’ne,  yani şu anda Kaja Kallas’a veriyor.

17. maddeye göre, Komisyon AB’nin dış temsilinden sorumlu ama ortak dış ve güvenlik politikası alanında açıkça sorumluluk almıyor. Şu anda çatışmayı ateşleyen de tam olarak bu ayrım.

Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) Avrupa Merkezi Başkanı siyaset bilimci Linn Selle, Berliner Zeitung gazetesine yaptığı değerlendirmede, “AB anlaşmalarına göre, Avrupa Birliği’nin dış ve güvenlik politikası öncelikle üye ülkelerin sorumluluğundadır,” diyor.

Komisyon’un burada “sadece destekleyici bir rol” oynadığını ve ve bu rolün Yüksek Temsilci tarafından yerine getirildiğini hatırlatan Selle, yasal olarak Ursula von der Leyen’in “dış politikada belirli bir rolü olmadığını fakat başkanın her zaman Avrupa Komisyonu’nu tüm alanlarda siyasi olarak temsil etmesi beklendiğini” söylüyor.

Öte yandan Selle, von der Leyen’in kendi yetkisini artırma ve öne çıkma çabasının artık sınırlarına ulaştığını düşünüyor. Her şeyden önce, üye devletler arasında Orta Doğu politikası konusunda temel bir anlaşma eksikliği var.

İstikrarlı bir konsensüsün olmadığı durumlarda, Komisyon Başkanı’nın bağımsız dış politika tutumu hızla bir sorun haline geliyor.

Selle’ye göre, von der Leyen’in bu alandaki açıklamaları geçmişte eleştirilere maruz kalmıştı: Örneğin Berlin’de, İsrail konusundaki tutumu nedeniyle.

Euobserver da von der Leyen’in, kriz diplomasisinde Kallas’tan AB dış politika temsilciliği görevini fiilen devraldığına işaret ediyor.

Komisyon’un “İran’da rejim değişikliği” iması bazı üye ülkeleri kızdırdı

Pazartesi günü AB elçileri toplantısında konuşan Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, “Komisyon, yetki paylaşımı ilkesine en sıkı şekilde uymaya çalışmalıdır… Yüksek temsilci [Kallas] birliğin ortak dış ve güvenlik politikasını yürütmektedir,” diyerek von der Leyen’e Paris cephesinden bir saldırı daha başlattı.

Aynı toplantıda  konuşan von der Leyen ise, İran ve Ukrayna savaşlarının AB’nin “değer odaklı” olmaktan ziyade “daha gerçekçi ve çıkar odaklı bir dış politika” izlemesi gerektiğini gösterdiğini söyledi ve şöyle devam etti:

“Tüm varlıklarımızda ve politikalarımızda güvenlik hususlarını ana akım haline getirmeliyiz. Aslında güvenlik, eylemlerimizin düzenleyici ilkesi haline gelmelidir. Bu, savunmadan veriye, endüstriden altyapıya, teknolojiden ticarete kadar her alanda varsayılan zihniyet olmalıdır.”

Bazı diplomatların POLITICO’ya yaptığı açıklamalar da von der Leyen’in şahsında somutlaşan İran politikası bölünmesini yansıtıyor. 

Habere göre, von der Leyen’in savaşın ilk günlerinde 27 üye ülkenin uzlaşmasının ötesine geçen tutumlar sergilemesi, birçok hükümeti öfkelendirdi.

Kallas’ın üye ülkelerle mutabık kaldığı resmi AB çizgisinin daha ihtiyatlı bir üslupta olmasına karşın, von der Leyen’in Tahran’da bir iktidar değişikliği sinyalleri vermesi özellikle hassas bir konuydu.

Selle bunu AB için yapısal bir ikilem olarak görüyor. Siyasi araçlar eşit olmayan bir şekilde dağıtılmış durumda:

“Geleneksel dış ve güvenlik politikası üye devletlerin sorumluluğunda, iktisadi güvenlik araçları, yaptırım rejimleri ve dış ticaret ise AB’nin sorumluluğunda.”

Komisyon liderliği ve başkentler aynı yönde hareket etmek istediği sürece, bu rol karmaşası şaşırtıcı derecede iyi işliyor. Fakat siyasi anlaşmazlık olduğunda, sistem sınırlarına ulaşıyor.

Öte yandan POLITICO haberine göre, diplomatlar sadece von der Leyen’in İran hakkındaki açıklamalarından değil, diğer girişimlerinden de rahatsız.

Örneğin Komisyon’un Ukrayna’nın AB’ye katılımını hızlandırma politikası ve Donald Trump’ın “Barış Kurulu”nu ele alma şekli bunlar arasında.

Tüm bunların arkasında aynı suçlama yatıyor: Başkan, dış dünyaya siyasi pozisyonlar sunuyor ve böylece üye devletleri önceden yeterince dahil etmeden Avrupa Birliği’ni etkili bir şekilde taahhüt altına alıyor.

Berliner Zeitung’a göre mevcut gerginliklerin kökeninde temel bir sorun yatıyor: Küresel çatışmalar her geçen gün artarken, AB içindeki bölünme giderek daha da derinleşiyor.

İthalat enflasyonunun yukarı yönlü baskı yaratması bekleniyor

Orta Doğu’daki gerginliğin tırmanması, Avrupa için derin ve geniş kapsamlı finansal sonuçları olan ciddi ve çok yönlü bir enerji şokuna yol açmış görünüyor.

Dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz net ithalatçılarından biri olan kıta, Hürmüz Boğazı ve daha geniş Körfez tedarik altyapısı gibi kritik su geçitlerinde meydana gelen aksaklıklara karşı son derece savunmasız durumda.

İran’ın bölgesel enerji tesislerine misilleme saldırıları, tanker trafiğinin durdurulması, deniz sigortası primlerinin hızla artması ve Katar gibi önemli ihracatçıların üretimini geçici olarak durdurması gibi olaylar, fiyatlarda ani ve keskin artışlara yol açıyor.

Örneğin uluslararası başlıca referans noktası olan Brent ham petrolü, bu ayın başlarında varil başına 94 dolara kadar yükseldi (bazı seanslarda gün içi zirveler 100 dolara yaklaştı veya aştı) ve çatışma öncesi baz seviyelerine göre aylık bazda %34’ün üzerinde artış kaydetti.

Aynı zamanda, Hollanda TTF referans endeksi ile takip edilen Avrupa doğalgaz fiyatları, uzun süreli arz kısıtlamaları ve yılın başındaki depo seviyelerinin tükenmesi (şubat sonu itibarıyla yaklaşık 46 milyar metreküp, önceki kışlara göre önemli ölçüde düşük) endişeleri nedeniyle, son işlem seanslarında bazı durumlarda iki katına çıkarak veya %50-60 oranında artarak daha da agresif bir şekilde yükseldi.

Bu enerji maliyetlerindeki artışlar ekonomiye hızla yansıyor. Benzin istasyonlarında artan yakıt fiyatları, hane halkı için yükselen elektrik ve ısınma faturaları ve imalat sektörleri için artan girdi maliyetleri, tüketicilerin satın alma gücünü aşındırıyor, manşet enflasyonu körüklüyor ve enerji yoğun sektörlerin rekabet gücünü zayıflatıyor.

Bu durum özellikle kimya, çelik ve otomotiv üretiminin ciddi baskı altında olduğu Almanya, İtalya ve Hollanda gibi ağır toplarda daha şiddetli hissediliyor.

Önemli finansal varlık fiyatlarının daha yakından incelenmesi, piyasaların jeopolitik risk ve enflasyonist baskıları nasıl agresif bir şekilde fiyatlandırdığını ortaya koyuyor.

Euractiv’deki analize göre ABD doları endeksi (DXY), küresel belirsizliğin yol açtığı klasik güvenli liman akışları arasında 98,00-99,50 seviyelerine doğru yükselerek belirgin bir şekilde güçlendi.

Doların bu değer kazanması, avroyu daha da zayıflatarak, emtiaların dolar cinsinden olması nedeniyle Avrupa’nın ithal enflasyon yükünü artırıyor.

Petrolün sürekli yükselişi, spekülatif köpükten ziyade gerçek arz tarafındaki endişeleri vurguluyor.

Bu, sadece spot korkuları değil, Hürmüz’ün kapalı kalması durumunda Brent’in 100 doları test etme veya aşma potansiyelini de yansıtıyor.

Bu arada, yatırımcılar enflasyonun yeniden canlanması ve daha geniş çaplı istikrarsızlığa karşı bir koruma aracı olarak altına yönelirken, altın ons başına 5.150-5.400 dolar civarında yeni rekor seviyelere yükseldi (bazı tahminler 2026 yıl sonuna kadar 6.000-6.300 dolar seviyesini öngörüyor).

Doların güçlenmesi, petrol fiyatlarının yükselmesi ve altının patlaması gibi eşzamanlı hareketler, enerji hakimiyetinin varlık sınıfları, para birimleri ve tahvil getirileri arasındaki oynaklığı artırdığı, emtia kaynaklı krizin tipik bir örneği.

Stagflasyon hayaleti AB’nin üzerinde dolaşıyor

Daha yapısal ve makroekonomik düzeyde, bu birleşim Avrupa genelinde stagflasyonun muhtemel başlangıcını işaret ediyor.

Bu, 1970’lerin petrol şoklarını anımsatan, kökleşmiş enflasyon ile zayıf veya durgun büyümenin zararlı bir birleşimi.

Enflasyon, pandemi sonrası toparlanma, enerji geçişi yatırımları ve art arda gelen krizler sırasında biriken devasa kamu borçlarının gerçek değerini kademeli olarak aşındırmak için mevcut ortamda neredeyse vazgeçilmez hale geldi.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) dahil merkez bankaları, kırılgan ekonomileri istikrarsızlaştırabilecek mali temerrütleri veya sert kemer sıkma önlemlerini önlemek için yüksek fiyat seviyelerini daha uzun süre tolere etmek zorunda kalabilir.

Fakat gerçek iktisadi büyüme, Avrupa’nın içsel sınırlamaları nedeniyle ciddi şekilde kısıtlanmaya devam ediyor: yaşlanan nüfus, durgun verimlilik artışı, düzenleyici yükler ve şimdi de yoğunlaşan ticaret sürtüşmeleri ve jeopolitik parçalanma gibi kalıcı yapısal engeller, çoğu temel senaryoda yıllık GSYİH büyüme potansiyelini %1 veya daha da düşük bir seviyede sınırlıyor.

Mevcut enerji şoku, talepte herhangi bir artışa yol açmadan üretim ve nakliye maliyetlerini artırarak bu dengesizliği daha da kötüleştiriyor.

Bu durum, 2026 büyüme tahminlerinden %0,2-0,4 (veya en kötü durumda, uzun süreli kesintilerde daha fazla) düşüşe yol açarken, çatışmanın süresi ve nakliye rotalarının değiştirilmesi veya stokların azaltılması gibi ikincil etkilere bağlı olarak enflasyon rakamlarına 0,5-1,5 puan (veya daha fazla) artışa neden olabilir.

ECB’nin enflasyon tahminleri şimdiden yukarı yönlü revize ediliyor ve büyümeye yönelik aşağı yönlü riskler, ikinci tur ücret-fiyat sarmalının ortaya çıkması durumunda faiz indirimlerinin ertelenmesine, hatta faiz artışlarına ilişkin acil durum tartışmalarına yol açıyor.

Savaşın faturası emekçilere çıkarılacak

Hanehalkları, yaşam maliyetlerinin artmasıyla reel harcanabilir gelirlerinin azaldığını görecek ve bu da tüketime darbe vuracak.

Artan belirsizlik ve borçlanma giderleriyle karşı karşıya kalan işletmeler, sermaye yatırımlarını ve istihdamın büyümesini erteleyecek.

Hükümetler, artan bütçe açıkları arasında borçların faiz ödemelerinin şişmesiyle mücadele edecekler. Tüm bunlar olurken, çatışmanın gidişatı belirleyici bir değişken olmaya devam edecek.

Çatışmalar haftalarca, hatta aylarca sürerse, Avrupa 1970’ler tarzı bir tuzağa sürüklenebilir: enflasyon kendini pekiştiren ve kalıcı hale gelir, büyüme kronik olarak zayıflar ve istihdam yaratma durur, politika yapıcıların fiyatlarla mücadele ve iktisadi faaliyeti destekleme arasında manevra alanı dramatik bir şekilde daralır.

COVID’den Ukrayna savaşına ve enerji geçişlerine kadar birçok şoku atlatan kıtanın hala kırılgan olan toparlanması, Orta Doğu kriziyle birlikte uzun süreli iktisadi durgunluğa doğru önemli bir dönüm noktasına gelmiş durumda.

Gübre ithalatı zorlaşıyor, gıda krizi kapıda

Küresel gübre ihracatının da %30’u da şu anda fiilen kapalı olan Hürmüz Boğazından yapılıyor.

Fosfat gübreleri için kritik öneme sahip olan küresel ticaret hacminin yaklaşık %44’ü de bu boğazdan geçiyor. Sektör tahminlerine göre, bu rota ayrıca amonyak sevkiyatlarının %18’ini ve fosfatların %15’ini taşıyor.

Gübre üretiminde kritik bir hammadde olan ürenin fiyatı, geçen hafta 450 dolardan ton başına 600 doların üzerine çıktı.

Üre fiyatları 2 Mart’ta önceki güne göre yaklaşık %14 arttı. Gübreler, birçok tarım ürününün üretim maliyetlerinde önemli bir paya sahip. Örneğin, mısır ve buğdayda her ikisi de üçte birden biraz fazlasını oluşturuyor. Gübre fiyatlarındaki artış, enerji maliyetlerindeki artışla birleştiğinde, önemli mahsullerin üretimi daha pahalı hale geliyor.

Körfez, dünyanın en büyük azotlu gübre ihracatçılarından biri olarak, dünya gıda üretiminin temel itici gücü konumunda.

Rabobank’ın yaptığı bir analize göre, Hürmüz Boğazından geçen üre miktarının önemli bir kısmı Katar ve İran’dan geliyor ve yıllık tahmini miktarı 5 milyon tonu buluyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan ise her yıl 2 milyon tonluk bir katkı sağlıyor.

Rabobank analistleri, en savunmasız ülkelerin üre üretiminde en büyük yapısal açıkları olan ülkeler, yani Brezilya ve Hindistan olacağını öne sürüyor.

Brezilya her yıl 7,5 ila 8,5 milyon ton üre ithal ederek ihtiyacının %90’ından fazlasını ithalatla karşılıyor. Öte yandan, Yeni Delhi’nin talebi, sübvansiyon politikalarına ve tarıma yönelik hükümet destek programlarına bağlı olarak yıllık 7 ila 11 milyon ton arasında değişiyor.

Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü’ne (IFPRI) göre, Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Umman, yılda toplam 15 milyon metrik ton üre, diamonyum fosfat (DAP) ve susuz amonyak üretiyor.

Hindistan, ABD, Brezilya ve Avustralya gibi ülkeler, tarımsal verimi korumak için bu ihracata büyük ölçüde bağımlı.

Doğalgaz fiyatlarıyla gübre fiyatları arasında da güçlü bir bağlantı bulunuyor. Doğalgaz, azotlu gübrelerin üretim maliyetinin yaklaşık %70’ini oluşturuyor, bu nedenle enerji piyasalarındaki ani artışlar gübre fiyatlarına da yansıyor.

Enerji söz konusu olduğunda stoklar ve rezervler, petrol fiyatlarının kısa vadede şokları absorbe etmesi için bir tür güvenlik ağı sağlarken, gübre piyasaları bu konuda daha az tamponlama gücüne sahip.

Euronews‘e konuşan IFPRI genel müdürlük ofisinin emekli araştırma görevlisi Joseph Glauber, “Birçok gübre ürünü kolayca depolanabilir, fakat temel hammaddeye (örneğin doğalgaz) göre çok yüksek değere sahip olmaları ve doğalgazın yıl boyunca üretilmesi nedeniyle, depolama maliyetleri nedeniyle ihtiyaç duyulduğunda satın almak daha ekonomik oluyor,” diye açıklıyor.

Siparişler, ürün ekim döngüleri ve hava koşullarına bağlı olarak mevsimsel talebe göre değişiyor. Bu, gübre stoklarının çoğunlukla sipariş üzerine üretildiği ve hemen sevkiyata hazır olduğu anlamına gelir.

Haziran ayında, Avrupa Birliği Rusya ve Beyaz Rusya’dan gübre ithalatına yeni gümrük vergileri uyguladı ve yaklaşık bir milyon tonluk gübre ihtiyacını başka yerlerden karşılamak zorunda kaldı.

Avrupa’nın halihazırda önemli miktarda üre ithal ettiği Kuzey Afrika ve Orta Doğu en bariz alternatifler olarak görünüyor. Fakat her iki bölge de jeopolitik riskler taşıyor.

Örneğin, geçen haziran ayında İsrail’in Mısır’a gaz arzını askıya alması, ülkenin üre üretiminin bir kısmını durdurarak Avrupa genelinde fiyatların yükselmesine neden oldu.

Avrupalı üreticiler, özellikle çatışmaların gaz ve petrol piyasalarını da etkilediği bir dönemde, neredeyse kesin olarak daha yüksek enerji maliyetleriyle iç üretimi artırmaya çalışabilirler.

Bu belirsizliklere, yılın başından beri yürürlükte olan Karbon Sınır Ayarlama Mekanizması’nın (CBAM) getirilmesiyle ilgili maliyetler de ekleniyor.

Geçen hafta, özellikle İtalya’daki tarım-gıda endüstrisinin güçlü baskısı üzerine Brüksel, amonyak ve üre ithalatına uygulanan gümrük vergilerini geçici olarak askıya alma olasılığını gündeme getirdi.

Komisyon, yaptığı açıklamada, “Öneri, çiftçiler ve gübre endüstrisinin maliyetlerini yaklaşık 60 milyon avro azaltmayı amaçlamaktadır,” dedi.

Arz kesintileri Avrupa’yı zorlayabilir

Mısır, pazardaki boşluğu doldurmaya yardımcı olmak için önemli bir üretim kapasitesine ve Avrupa’ya doğrudan bir rotaya sahip. Ülke halihazırda her yıl 7-8 milyon ton azotlu gübre üretiyor ve bunun %40-50’si ihraç ediliyor.

Polyserve Başkanı Sherif El Gabaly, Mısır’ın piyasadaki aksaklıklara rağmen yerel pazarı beslemeye yetecek kadar azot, fosfat ve potasyum bazlı gübre ürettiğini söyledi.

Fakat tekrar olacak, azot bazlı gübreler doğalgaza bağımlı ve enerji sıkıntısı devam ederse elektrik üretimine öncelik verilmesi için doğal gazın yönlendirilmesi gerekebilir.

İki gübre endüstrisi uzmanı, üretim seviyelerini mevcut durumda tutmak için en önemli faktörün fabrikalara gaz tedarikinin sürekliliği olduğunu ve kıtlıkların üretimde düşüşe yol açabileceğini söyledi.

Fakatfosfat ve potasyum bazlı gübreler doğal gaza aynı derecede bağımlı değildir ve bu ikisi yerel tüketime göre fazlalık sağlıyor.

Öte yandan CBAM çerçevesi, hem Mısırlı ihracatçıların canını sıkıyor, hem de AB’nin gübre tedarikini tehlikeye atabilir.

Dahası, Maersk ve Hapag-Lloyd gibi büyük taşıyıcılar Hürmüz geçişlerini askıya alarak gemileri Ümit Burnuna yönlendirdi. Bu durum, teslimat sürelerini 16 günden 32 güne çıkardı ve sefer başına yaklaşık 1 milyon dolar ek yakıt maliyeti ekledi.

Enerji belirsizliği: Gaz mı, yeşil enerji mi?

Bu arada, Avrupa’nın pazartesi günkü petrol fiyatlarındaki artışa verdiği tepki hiç de tek ses değildi.

Bazı yetkililer temiz enerjiye daha hızlı geçiş çağrısında bulunurken, diğerleri başka yerlerden daha fazla petrol ve gaz ithal etmek istedi.

Örneğin Komisyon sözcüsü, AB’nin “temiz enerjiye yapılan yatırımları hızlandırmaya odaklanmış durumda” olduğunu savundu.

“En düşük fiyatlara sahip üye ülkeler, enerji karışımlarında yenilenebilir enerjinin payı en yüksek olan ülkelerdir,” diye ekleyen sözcü, muhtemelen son enerji krizinden bu yana yenilenebilir enerjiye büyük yatırımlar yapan ve bu hafta en düşük ve en az dalgalı enerji fiyatlarını kaydeden İspanya’yı kastetti.

Fakat Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, tedarik kaynaklarını daha da çeşitlendirmek için Orta Asya’yı Hazar Denizi üzerinden Avrupa’ya bağlayan Trans-Hazar gaz ve petrol koridorunun derinleştirilmesi olasılığını gündeme getirdi ve bunun “sorunlu bir bölgeye barış getirebileceğini” öne sürdü.

Bugün (10 Mart), Komisyon bazı tüketiciler için yüksek enerji fiyatları sorununu çözmeye yardımcı olacak, fakat Avrupa’nın ithal fosil yakıtlara bağımlılığını azaltmayacak bir enerji paketi açıklayacak.

Mayıs ayında daha kapsamlı bir “enerji güvenliği paketi” bekleniyor ve bu paket, kıtanın fosil yakıtlardan elektrik tabanlı çözümlere geçişini hızlandırmaya yardımcı olacak, uzun zamandır beklenen elektrifikasyon planını da içerecek.

Salı günkü paket, yüksek enerji faturalarıyla mücadele eden düşük gelirli hanelere ek destek ve gelecekteki elektrifikasyon için gerekli olan şebeke yatırımlarını artırmaya yönelik önlemleri içeriyor.

Komisyon ayrıca, rüzgar, güneş ve pil depolamayı tamamlayacak potansiyel bir “baz yük” güç kaynağı olarak tanıtılan, fakat henüz mevcut olmayan bir teknoloji olan küçük modüler nükleer reaktörler (SMR) için planlarını da açıklayacak.

Almanya, Amerikan uçaklarına üslerini açtı

Almanya ve diğer Avrupalı NATO ülkeleri, Orta Doğu’ya asker göndererek ve ABD savaş uçaklarına askeri üsler açarak, ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını destekliyor.

Berlin’in ABD güçlerinin kullanmasına izin verdiği üsler arasında Ramstein askeri üssü de bulunuyor.

Alman fırkateyni Nordrhein-Westfalen şu anda Kıbrıs açıklarında ve BM misyonu UNIFIL’in bir parçası olarak Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteriyor. 

Fakat fırkateynin bu bölgedeki savaş durumu için uygun olmadığı düşünülüyor. Alman donanmasının sahip olduğu en modern tip olan F125 fırkateyni, korsanlar veya kaçakçılarla mücadele gibi senaryolar için optimize edilmişti ve riskli hava savunma operasyonları için uygun değil.

Haberkere göre, Alman Silahlı Kuvvetleri şu anda Irak’ta konuşlanmış askerleri, yerel silahlı kuvvetleri eğitmek için Ürdün’e çekiyor.

Şansölye Friedrich Merz’in partisi CDU’dan askeri politikacı Roderich Kiesewetter, Alman tanker uçaklarının İsrail savaş uçaklarını desteklemek için kullanılması için baskı yapıyor.

Fransa da savaşa dahil oluyor

Fransa da İran’a karşı savaşta ABD ve İsrail’i desteklemek için faaliyetlerini artırıyor. Paris, ABD’nin Marsilya’nın kuzeybatısındaki Istres hava üssünü Orta Doğu savaş bölgesine giderken mola yeri olarak kullanmasına izin verdi.

Fransa, tanker uçaklarının sadece yakıt ikmali yaptığını, bombardıman yapmadığını öne sürerek Istres’in kullanımına izin veriyor.

Fransız Rafale jetleri de İran’ın insansız hava araçlarını ve füzelerini durdurma çabalarına katılıyor. Ayrıca, bir Fransız fırkateyni ve Fransız hava savunma sistemleri Kıbrıs’a doğru yola çıktı. Dahası, Baltık Denizinde NATO manevrasına katılan uçak gemisi Charles de Gaulle, Akdeniz’e geri döndü.

Hollanda’dan bir fırkateyn ve İspanya’dan bir başka fırkateyn de onun eskort grubuna dahil edilecek.

Fransa ayrıca, Kızıldeniz ve Umman Körfezindeki AB’nin Aspides deniz misyonunu güçlendirmeye çalışıyor.

Kısa bir süre önce, Fransız Donanması Genelkurmay Başkanı Nicolas Vaujour, Fransa’nın deniz kuvvetlerinin kapasitelerinin sınırlarına ulaştığı konusunda uyarıda bulundu.

Avrupa

Polonya kendi uydu ağını kurarak Musk’a bağımlılığı bitirmeyi hedefliyor

Yayınlanma

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin Starlink benzeri yerli bir uydu iletişim ağı kuracağını açıkladı. 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (MSPO) kapsamında konuşan Tusk, Polonya ve Avrupa’nın güvenliğinin “tek bir kişinin hevesine bağlı kalamayacağını” vurguladı.

Tusk, Polonya haber platformu Wiadomosci’nin aktardığı konuşmasında projenin ciddiyetine dikkat çekti: “Evet, bu bir meydan okuma, bir hayal; ancak kesinlikle boş bir heves değil. Bugün başlattığımız bu sürecin nihai hedefinin Polonya’nın kendi Starlink sistemi olabileceğini ve olacağını ifade ettik.”

Polonya’nın uzay alanında sahiden kayda değer bir ortak olduğunu belirten Tusk, bu girişimin yalnızca milli bir tatmin meselesi taşımadığını dile getirdi. Başbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Açık konuşayım: Polonya’nın ve Avrupa’nın güvenliği tek bir kişinin hevesine bırakılamaz. Kendi uydu iletişim sistemimiz olmadan tam bir güvenlikten söz edemeyiz.”

Donald Tusk, yıl sonuna kadar Polonya’nın uzaydan birkaç dakika içinde görüntü aktarabilen dokuz uyduya sahip olacağını kaydetti.

Tusk, savunma fuarında uydu projesinin yanı sıra yeni ağır piyade muharebe aracının adını da duyurdu. “Ayı” (Niedźwiedź) ismi verilen araç, mevcut Borsuk modelinden 12 ton daha ağır bir yapıyla üretildi. Aracın yüksek hareket kabiliyetini koruduğu ve mürettebat korumasını önceliklendirdiği bildirildi.

Polonya basınından Rzeczpospolita gazetesi, ağustos ayında Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX şirketinin uydu interneti hizmet koşullarını değiştirdiğini yazmıştı.

Yeni kuralların Polonya’yı Avrupa mobil kapsama bölgesinden çıkarması, Polonyalı kullanıcılar açısından maliyet artışı riskini beraberinde getirdi.

Gelişmeler üzerine Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, sosyal medya üzerinden SpaceX’in sahibi Elon Musk’a yönelik bir uyarıda bulundu. Sikorski mesajında şu ifadelere yer verdi: “Bak Elon Musk, Polonyalı Starlink kullanıcılarına yönelik ayrımcılığı durdur; aksi takdirde hizmetlerin karşılığında sana ödediğimiz yıllık 50 milyon doları yeniden değerlendirebiliriz.”

Ukrayna ordusu, Şubat 2022’de çatışmaların başlamasından bu yana cephede Starlink uydu terminallerini yoğun biçimde kullanıyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için sağlanan Starlink hizmetinin faturasını Polonya Dijitalleşme Bakanlığı karşılıyor.

Geçen yılın mart ayında Musk, Starlink erişiminin kesilmesi halinde Ukrayna’nın cephe hattının çökeceğini ileri sürmüştü. Musk yaptığı paylaşımda, “Benim Starlink sistemim Ukrayna ordusunun omurgasını oluşturuyor. Sistemi kapatırsam tüm cephe hatları çöker” demişti.

Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski ise Musk’ın bu sözlerine karşılık, Ukrayna’daki Starlink bağlantısının masraflarını karşıladıklarını, böyle bir senaryoda yıllık 50 milyon dolar harcayan Polonya’nın farklı hizmet sağlayıcılarına yönelmek zorunda kalacağını belirtmişti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Yayınlanma

Leipzig/Halle Havalimanı’nda geçen ay düşürülen insansız hava aracına ilişkin çalışan ifadeleri, Almanya’nın Rusya’yı suçlayan resmi anlatımıyla ve basına yansıyan patlayıcı görüntüleriyle uyuşmuyor. Görgü tanığı personel, kargo alanına inen sıradan bir tüketici cihazının elle yakalandığını, patlayıcı taşımadığını ve hemen peşinden özel ekiplerin olağandışı bir hızla sahaya ulaştığını savunuyor.

Almanya basını ile NATO müttefiklerinin yayın organlarında yer alan ve Leipzig Havalimanı sahasına geçen ay Rus ajanları tarafından yerleştirildiği iddia edilen patlayıcı düzeneğe ait fotoğrafların gerçek olmadığına dair ikna edici kanıtlar ortaya çıktı.

Ukraynalı araştırmacı gazeteci Anatoliy Şariy, havalimanı çalışanlarının tanıklıklarına dayandırdığı anlatımında, yayımlanan görsellerin olay yerindeki ilk manzarayla örtüşmediğini, söz konusu hava aracının ise fotoğraf ve video çekimi amacıyla üretilmiş, piyasada kolayca erişilebilen küçük ve ucuz bir tüketici cihazı olduğunu kaydetti.

Şariy’nin 6 Eylül tarihinde X platformunda paylaştığı ayrıntılı aktarım, insansız hava aracının ele geçirilişine ve sonrasındaki resmi müdahaleye bizzat tanıklık eden havalimanı personeline dayanıyor.

Anlatılanlara göre çalışanlardan biri, böylesi bir cihazın kayda değer ilave bir yük taşıyabileceğinden dahi şüphe duyuyor.

Berlin yönetimi ise Leipzig’deki hadiseden doğrudan Moskova’yı sorumlu tutuyor. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 Eylül günü yaptığı açıklamada Rusya’yı işaret ederek şunları söyledi:

“Leipzig’deki saldırı girişimiyle Rus yönetimi, zaten ağır baskı altındaki ikili ilişkilerimize bilinçli şekilde daha büyük zararlar verme kararı almıştır. Federal İçişleri Bakanı’nın az önce dile getirdiği hükümet çizgisi geçerlidir. Almanya güvenliğini koruyor; güvensizlik yaymak isteyen karşı güçlere karşı kendini savunuyor. Federal Hükümet bu nedenle Leipzig’deki hibrit saldırının faili olarak Rusya’ya karşı gerekli adımları atıyor.”

Wadephul, Rusya’nın sergilediği tutumu Avrupa genelindeki eylemlerin bir halkası olarak niteledi:

“Rusya Federasyonu’nun az önce tarif edilen tehlikeli adımları; Avrupa’ya dönük istikrarsızlaştırma, dezenformasyon yayma, tehdit, sabotaj ve saldırganlık girişimlerinin uzun bir zincirini oluşturuyor. Ne yazık ki Almanya da bunun dışında kalmadı. Rus liderliği ülkemize açık bir husumetle yaklaşıyor.”

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise aynı gün Rus basınına verdiği demeçte suçlamaları reddederek hadisenin bir kurgu olduğunu savundu. Putin, meselenin iç siyasetle ilişkili olduğunu öne sürdü:

“Bunun büyük ölçüde iç siyasi durumla ilgili olduğuna inanıyorum. Şansölye’nin siyasi pozisyonu karmaşık. Vatandaşları kendisine güvenmiyor. Bunun sebebi de açık; ulusal çıkarları savunmak yerine bunları heba ediyor. Belirgin ekonomik hatalar ortada: İşletmeler kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor, hayat standartları hızla geriliyor. Bu adımı neden attıkları meçhul. Sadece tek bir açıklamaları var: ‘Saldırgan Rusya’ya’ karşı durmak zorundalar. Kanıt mı istiyorsunuz? İşte oraya kendileri yerleştirdi.”

Kuzey Akım boru hattına yönelik sabotaja da değinen Putin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Birkaç ay ya da bir yıl önce Alman makamlarının Kuzey Akım boru hattını patlatmakla Rusya’yı suçladığını herkese hatırlatmak isterim. Böylesine tuhaf bir fikir ortaya atmalarına gerçekten şaşırmıştım; zira biz Avrupa’ya gaz satmak istiyorduk. Bugün de gaz sağlamaya hazırız. Yapmaları gereken tek şey düğmeye basmak, bu kararı almak. Ancak ABD yaptırımları ve diğer her şey yüzünden buna cesaret edemiyorlar. Güzel, ama şimdi attıkları adımların ardındaki sebepleri açıklamak zorundalar. Düşen oy oranları ve Saksonya dahil yaklaşan seçimler göz önüne alındığında, Alman iktidar çevrelerinin siyasi geleceği tartışmalı hale geliyor. Bence açıklama tam olarak budur. Bunun yeni bir hata olduğunu ve Alman halkının menfaatleriyle çeliştiğini düşünüyorum.”

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da 6 Eylül’de yaptığı değerlendirmede, Berlin yönetiminin suçlamalarını fiili bir savaş ilanı olarak gördüklerini dile getirdi. Vesti internet sitesinin aktardığına göre Lavrov şu ifadeleri kullandı:

“Leipzig, havalimanı. Orada bir insansız hava aracı buldular. Rus yapımı olduğunu söylediler, kimse araştırmaya dahi gerek duymadı. Bu durum, özünde gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Başkonsolosluğu Bonn’dan çıkardılar, anlaşmayı feshettiklerini ilan ettiler. Berlin’deki Rus Evi kapatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın başlamasından önce de Almanların diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Merz’in Almanya’yı yeniden Avrupa’nın lider askeri gücü yapma yönündeki tüm açıklamaları hayata geçiriliyor. Aslında bize savaş açıyor. Tarihin dersleri hiç alınmamış. Nazizmin metastazlarının yeniden yüzeye çıktığı görülüyor. Bu tehlikeli bir gelişme. Rus liderliğinin gereken sonuçları çıkaracağına inanıyorum.”

Moskova’dan yazan deneyimli gazeteci John Helmer’ın aktardığı kulis bilgilerine göre bazı Alman kaynaklar, Alman polis ve istihbaratınca izlenen, içine sızılmış yerel muhalif grupların ve aşırı sol yapıların bu olayda kullanılmış olabileceğine işaret ediyor.

Güvenlik birimlerinin hadiseden önceden haberdar olabileceğini öne süren kaynaklar, Kızıl Ordu Fraksiyonu çizgisindeki aşırı sol unsurların askeri üretime müdahale tatbikatları yaptığını savunuyor.

Aynı kaynaklar, Ukrayna tarafının sahip olduğu insansız hava aracı tecrübesiyle Rus parçalarından cihazlar üretip sahte bayrak operasyonu yürütebilecek yetenekte olduğunu ve Kuzey Akım soruşturmasında Almanya’da tutuklanan dalgıçların intikamını alma saikine sahip olabileceğini iddia ediyor.

Hadiseye ilişkin yeni tanıklıkları kamuoyuna taşıyan Ukraynalı gazeteci Anatoliy Şariy, 2012 yılından bu yana sürgünde yaşıyor ve uzun yıllardır çeşitli fiziki saldırıların hedefi durumunda.

Şariy’nin İngilizce kaleme aldığı ve havalimanı tanıklıklarına dayanan haberi şu detayları aktarıyor:

Leipzig/Halle Havalimanı sahası daha önce güvenlik ihlallerine sahne olmuştu. 1 Ağustos 2024 tarihinde “Letzte Generation” (Son Nesil) adlı çevre hareketine mensup yedi eylemci, dış güvenlik çitlerini üç ayrı noktadan keserek havalimanının kısıtlı bölgesine girmişti. Eylemcilerden beşi kendilerini taksi yollarına yapıştırmış, diğer iki kişi ise eylemi gerçekleştiremeden yakalanmıştı. Yaşanan bu olay, yabancı kişilerin gece vakti güvenlik çemberini aşarak uçuş operasyon sahasına erişebildiğini belgelemişti.

Şariy’ye konuşan çalışan, insansız hava aracı hadisesinin kamuoyuna yansıtılandan çok farklı bir seyir izlediğini aktarıyor. Olay, gece saatlerinde DHL uçaklarının bakımının yapıldığı ve Antonov uçaklarının konuşlandığı “Vorfeld 2” bölgesinde, bir kargo uçağının yükleme aşamasında meydana geldi. Havalimanı personeli daha önce de tesis çevresinde uçan cihazlara rastlıyordu. Havalimanı sınırından geçen S8a karayolunun yakınında bir acil çıkış kapısı ile pisti rahat gören bir nokta bulunuyor. Gece saatlerinde havacılık meraklıları iniş ve kalkış yapan uçakları fotoğraflamak için bu alanda toplanıyor. Kaynak, geçmişte bu bölgede çok sayıda insansız hava aracının görüldüğünü, ancak bu araçların insanlara veya uçaklara bu denli yaklaşmadığını dile getiriyor.

Olay gecesi ise yükleme sürerken küçük bir hava aracı kargo uçağının etrafında dönmeye başladı ve bir personelin hemen yanında havada asılı kaldı. Görgü tanığı çalışanlar aygıtın nereden havalandığını göremedi. Cihaz yeterince alçaldığında personel müdahale ederek aracı eliyle yere bastırdı ve pervanelerine hasar vererek etkisiz hale getirdi. Ardından telsizle cihazın zaptedildiğini bildirdi.

Tanık çalışanın asıl dikkat çektiği nokta bundan sonraki süreç oldu. Telsiz anonsunun hemen ardından, yalnızca birkaç dakika içinde polis ekipleri, bomba imha uzmanları, itfaiye personeli, özel bomba imha robotu dahil ağır ekipmanlar ve televizyon ekipleri aprona ulaştı. Havalimanının Leipzig kent merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alması, personelin zihninde soru işaretleri doğurdu. Zira dışarıdan gelen kişilerin doğrudan piste girmesi mümkün değil; güvenlik kontrolünden geçip “Tagesausweis” (günlük giriş kartı) almaları gerekiyor. Kaynak, yalnızca bu onay prosedürünün bile ciddi vakit aldığını, dolayısıyla tam teçhizatlı özel ekiplerin ve kameramanların anonsun hemen peşinden alana ulaşmasının olağandışı bir hız taşıdığını belirtiyor.

Tanık, cihazda patlayıcı veya fünye bulunduğu yönündeki haberleri kesin bir dille reddediyor. Aracı eliyle düşüren personelin hiçbir patlayıcı madde ya da fünye görmediğini aktaran kaynak, basında Çek yapımı Semtex patlayıcı ile servis edilen fotoğrafların sahadaki ilk durumla uyuşmadığını ifade ediyor. İlgili çalışan, haberleri izledikten sonra olayın kamuoyuna sunuluş biçimine tepki gösterse de işini kaybetme endişesiyle sessiz kalıyor.

Olayın ardından havalimanı çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Daha önce uçak gözlemcilerinin beklediği S8a yolu üzerindeki acil çıkış kapısı çevresinde artık polis ekipleri 24 saat nöbet tutuyor.

Mevcut tablo, hadiseye dair birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı ortaya koyuyor: Resmi makamların sunduğu, tehlikeli bir insansız hava aracının tespit edilip acil durum protokollerinin işletildiği anlatım ile sıradan bir sivil cihazın personelce düşürüldüğü ve hemen ardından önceden hazırlanmış izlenimi veren geniş çaplı bir güvenlik ve medya operasyonunun başlatıldığını savunan çalışan anlatımı.

Havalimanı personelinin ifadeleri olayın kesin olarak provokasyon olduğunu tek başına kanıtlamasa da yanıtlanması gereken somut sorular barındırıyor: Telsiz anonsu tam olarak saat kaçta yapıldı; polis, uzmanlar ve gazeteciler hangi saatte arandı; ekipler kısıtlı alana ne zaman ayak bastı; patlayıcıyı ilk kim, hangi aşamada tespit etti; patlayıcı madde düşürüldüğü an cihaza monteli halde miydi; aygıtı ilk hangi görevli inceledi; bomba uzmanları gelmeden önce çekilmiş fotoğraflar mevcut mu ve medya çalışanları aprona nasıl giriş sağladı?

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya’da Rus gazı kesintisinin bütçeye faturası 50 milyar euroyu aştı

Yayınlanma

Rusya’nın sevkiyatı kesmesinin ardından enerji piyasasını dengelemeye çalışan Almanya federal bütçesinden 50,4 milyar euro harcandı. Maliye Bakanlığı verilerine göre kişi başına 600 euroya ulaşan bu fatura, tavan fiyat uygulamasını ve acil yardım paketlerini kapsıyor.

Rusya’nın doğalgaz sevkiyatını kesmesi, Almanya federal bütçesine 50 milyar euroyu aşkın mali yük getirdi.

Alman Bild gazetesinin haberine göre Maliye Bakanlığı, Yeşiller Partisi Federal Meclis Milletvekili Robin Wagener’in soru önergesine verdiği yanıtta krizin faturasını paylaştı.

Resmi belgedeki verilere göre krizin etkilerini sınırlamak için bütçeden 50,4 milyar euro harcandı. Enerji krizine karşı atılan acil yardım ve istikrar adımlarını kapsayan bu bütçe, gaz ve elektrik fiyatlarına tavan getirilmesini, Aralık ayı acil destek paketini ve diğer yardım ödemelerini finanse etti.

Gazete, söz konusu maliyetin kişi başına 600 euroya karşılık geldiğini aktardı.

Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (DIW Berlin) enerji uzmanı Claudia Kemfert, harcamaların büyüklüğünü Almanya’nın Rus gazına duyduğu bağımlılıkla açıkladı.

Kemfert, “Almanya kendisini yaklaşık yüzde 55 oranında Rus gazına dayanan tehlikeli, tek taraflı bir bağımlılığa sürükledi. Rusya sevkiyatı durdurduğunda, bu fiyat şoku ülkeyi bilhassa sert vurdu” değerlendirmesinde bulundu.

Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi Üyesi Veronika Grimm, 50 milyar euroluk rakamı “gerçekçi” olarak nitelendirdi ancak krizin fiili sonuçlarının çok daha ağır olduğunu vurguladı.

Grimm, devlet müdahalelerinin iflas dalgasını önlemek ve haneleri aşırı mali yükten korumak adına zorunlu olduğunu belirtti.

Bonn Üniversitesi uzmanı Frank Umbach da yeni sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminalleri harcamaları ve yüksek enerji fiyatlarının getirdiği ek yükler hesaba katılmadığı için bütçeye yansıyan gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu kaydetti.

Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, 9 Eylül’de yaptığı açıklamada Kuzey Akım boru hatlarının onarılmasını ve Rus gazına geri dönülmesini talep etti.

Aynı gün Rusya Devlet Başkanı’nın yabancı ülkelerle yatırım ve ekonomik işbirliği özel temsilcisi Kirill Dmitriyev, “Rus gazı olmadan Alman sanayisi var olamaz” dedi.

2022 öncesinde Rusya, Almanya’nın ithal ettiği ham petrolün üçte birinden fazlasını ve tüketilen doğalgazın yarısından fazlasını sağlıyordu. Reuters ajansı, Almanya’nın Kuzey Akım boru hattının devre dışı kalmasının ardından toparlanmakta güçlük çektiğini yazdı.

İktidar koalisyonundaki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) eş genel başkanı Lars Klingbeil ise geçen yıl Mart ayında yaptığı açıklamada, ülkenin Rus gazı olmadan yaşamaya alıştığını ve geçmişe dönmeyi düşünmediğini ifade etti.

Klingbeil, Ukrayna’daki çatışmalar sona erse dahi Berlin’in Rusya’dan enerji ithalatına bağımlı kalmaktan kaçınması gerektiğini söyledi.

Avrupa Birliği Konseyi açıklamasına göre AB, Rusya’dan boru hattı yoluyla gaz ithalatını 30 Eylül 2027, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalatını ise Ocak 2027 itibarıyla tamamen yasaklayacak; mevcut sözleşmeler için tanınan geçiş süreci de bu tarihlerde sona erecek.

Yasağa karşı çıkan Macaristan ve Slovakya, Rus yakıtını ithal etmeyi sürdürüyor ve her iki ülke kısıtlamaları iptal ettirmek üzere Avrupa Adalet Divanı’nda dava açtı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English