Bizi Takip Edin

Ortadoğu

ABD’nin Hark Adası işgaline karşı İran’ın olası misilleme seçenekleri

Yayınlanma

Ortadoğu’daki ABD birliklerinin tahkimatı, İran topraklarına, özellikle de kritik petrol deposu Hark Adası’na yönelik olası bir kara saldırısına ilişkin spekülasyonları artırdı.

Başkan Trump, dünyanın ham petrol arzının beşte birinin geçtiği hayati bir nakliye güzergahı olan Hürmüz Boğazı’nı kapattığı gerekçesiyle Tahran’a tepki göstermişti. Trump, İran’ın su yolunu yeniden trafiğe açmaması durumunda savaşı daha da tırmandırma tehdidinde bulundu.

Ancak, Hark Adası’nın Tahran için ekonomik bir can damarı olması ve ülkenin ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ını gerçekleştirmesi nedeniyle, ABD’nin adaya asker çıkarmasının çatışmada büyük bir tırmanmayı tetiklemesi ve İran’dan önemli bir yanıt alması muhtemel görülüyor.

The Hill gazetesine konuşan eski ABD’li yetkililer ve bölge analistlerine göre, İran hala Basra Körfezi bölgesindeki Amerikan birliklerine, üslerine ve müttefiklerine zarar verebilecek ve küresel ekonomiyi daha da sarsabilecek silah ve taktiklere sahip bulunuyor.

Tahran’ın muhtemel yanıt senaryoları şu şekilde sıralanıyor:

ABD birliklerine doğrudan saldırı düzenlenebilir

Gerçekleşmesi en muhtemel senaryo, ABD kuvvetlerinin İran toprağına ayak basması durumunda bu güçlere doğrudan saldırı düzenlenmesi. İran kıyısından yaklaşık 20 mil açıkta bulunan Hark Adası, ana karadan fırlatılan insansız hava araçları ve füzelerle kolayca vurulabilir. Hudson Enstitüsü kıdemli uzmanı Bryan Clark’a göre, adada halen İslam Devrim Muhafızları Ordusu güçlerinin bulunması kuvvetle muhtemel.

Clark, The Hill’e yaptığı açıklamada, “Sahada bir miktar direniş ve doğrudan silahlı çatışma göreceksiniz” dedi. Clark ayrıca, “Adanın tuzaklanmış olduğunu da tahmin ediyorum. Oraya giden ABD birlikleri için muhtemelen çok sayıda el yapımı patlayıcı ve başka sürprizlerin beklediğini düşünüyorum; zira İranlıların perspektifine göre, ABD adayı bir kez ele geçirmeye çalıştığında üretim kısa sürede normale dönmeyecektir, bu yüzden ABD için kayıplar yaratarak Trump için içeride siyasi sorun oluşturmayı tercih edebilirler” ifadelerini kullandı.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Atlantic Council’den Joe Costa, İran’ın Amerikan birliklerini hala roketler, insansız hava araçları, mayınlar ve hızlı hücum botlarıyla vurabileceğini belirtti.

Biden yönetimi sırasında savaş planlamasının denetlenmesine yardımcı olan eski bir Pentagon yetkilisi olan Costa, “Bunu zaman içinde yapabilmek için ne kadar kapasiteye sahip oldukları belirsizliğini koruyor, ancak bölgedeki altyapıyı başarıyla vurmaları… Komuta ve kontrol yapılarının hala işler durumda olduğunu gösteriyor” dedi.

Costa, İran’ın 190 binden fazla kişiden oluşan ordusunun, adayı veya Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmeye yönelik herhangi bir askeri girişimin “çok hızlı bir şekilde ayaklanmaya karşı mücadele tipi bir savaşa dönüşebileceği” anlamına geldiğini de sözlerine ekledi.

Ortadoğu Enstitüsü kıdemli uzmanı Jason Campbell ise İranlıların ateş güçlerinin büyük bir kısmını Hark Adası’na ve yakındaki diğer olası ABD mevzilerine yönelteceklerinden “şüphe olmadığını” ifade etti. Campbell, “Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kamuoyunun önemini ve bunun Başkan Trump’a verebileceği zararı çok iyi biliyorlar. Zaten düşük olan kamuoyu desteğini daha da azaltmanın, zayiat sayısını artırmaktan daha hızlı bir yolu yoktur” değerlendirmesinde bulundu.

Körfez’deki petrol merkezlerine saldırılar yoğunlaşabilir

ABD’nin kara harekatı, bölgedeki, özellikle de Körfez’deki petrol ve diğer enerji altyapısına yönelik İran saldırılarının artmasını da muhtemelen tetikleyecektir.

Cato Enstitüsü’nde savunma ve dış politika araştırmacısı olan Jon Hoffman, “Şimdiye kadar bunlardan bazılarını vurma konusunda bir miktar itidal gösterdiler, ancak gerilimi tırmandırabileceklerini kanıtladılar” dedi. Hoffman, petrol tesislerine, enerji santrallerine ve tuzdan arındırma tesislerine saldırılar düzenlenebileceğini belirtti.

Hoffman şunları ekledi: “Onların en kazançlı misilleme biçimi, uluslararası enerji piyasası olan o ilmiği Trump’ın boynunda sıkmaya devam etmektir.”

Trump, ABD’deki yükselen akaryakıt maliyetlerini büyük ölçüde hafife alarak ekonomik sıkıntının geçici olacağını savunsa da piyasa analistleri, savaş uzadıkça veya tırmandıkça küresel enerji endüstrisine yönelik şokun daha da derinleşeceği konusunda uyarıda bulunuyor.

Öte yandan Campbell, Tahran’ın Körfez genelindeki daha savunmasız ve hassas kritik enerji altyapısının yanı sıra limanlar ve havaalanları gibi diğer sivil hedefleri vurma niyetini halihazırda gösterdiğini kaydetti.

Örneğin bu hafta bir İran balistik füzesi, İsrail’in en büyük enerji santralini hedef aldığı anlaşılan bir saldırıda ülkenin kuzeyindeki boş bir araziye isabet etti. Campbell, “Bunun kesinlikle tepkilerinin bir parçası olacağından şüpheleniyorum” dedi.

Hark Adası neden kritik?

Vekil güçlerin saldırılarında artış yaşanabilir

Savaşın başlangıcından bu yana, Direniş Ekseni güçleri İsrail’e, Körfez ülkelerine ve bölgedeki ABD mevzilerine misilleme saldırıları düzenledi; bu saldırıların çoğunluğu Irak’taki milis gruplar ve Lübnan’daki Hizbullah tarafından gerçekleştirildi.

Bağdat’taki ABD Büyükelçiliği ve Irak’taki Amerikan askeri hedefleri, bu ay içinde Irak milislerine atfedilen roket ve insansız hava aracı saldırılarıyla birden fazla kez hedef alındı. Hoffman, bu grupların müdahilliklerini her zaman artırabileceklerini ifade etti.

Hoffman, “Irak milisleri aslında çatışmaya daha fazla dahil olma isteği gösterdi. Hizbullah ise hala İsrail’e füze fırlatma yeteneğine sahip olduğunu kanıtladı” dedi. ABD çatışmayı daha da tırmandırdıkça, Yemen’deki Husilerin de “füzelerini hızla Kızıldeniz’e çevirdiğinin” görülebileceğini sözlerine ekledi.

Nitekim cuma günü Husilerin İran’ı desteklemek amacıyla çatışmaya dahil olmak için kırmızı çizgilerini belirlemesiyle bu durumun gerçekleşme ihtimali güçlendi.

Washington daha önce geçtiğimiz mayıs ayında Husilere yönelik hava saldırılarıyla bu güce zarar vermeye çalışmıştı ancak Clark, ABD’nin şimdi nakliyeyi daha da sekteye uğratmak için isyancı grup tarafından döşenen mayınlarla uğraşmak zorunda kalabileceğini belirtti.

Vekil gruplar hakkında konuşan Costa, “Bir süredir kendilerini biraz frenlediklerine dair bir görüş vardı ve kesinlikle sorun çıkarma kapasitesine sahipler. Bu durum, işlerin daha da kötüleşip ciddileşmesini beklemek üzere tasarlandıklarını ve bir tırmanma sarmalına girdiğimizi gösterebilir” dedi.

Husiler Kızıldeniz geçişini kapatabilir

İran’ın hedef alabileceği tek hayati nakliye yolu Hürmüz Boğazı değildir. Kızıldeniz, küresel enerji piyasaları için kritik öneme sahip olan ve İran ile vekil güçleri tarafından kapatılabilecek bir başka su yoluna, Babülmendep Boğazı’na ev sahipliği yapıyor.

İran ordusu geçen haftanın sonundan itibaren, ABD ve İsrail’in Tahran’ın enerji altyapısına saldırmaya devam etmesi halinde ülkenin “Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz de dahil olmak üzere diğer boğazlardaki güvensizliği artıracağı” uyarısında bulundu.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı’na çarşamba günü konuşan bir askeri kaynak, “Düşman İran adalarında veya topraklarımızın herhangi bir yerinde karadan harekete geçmek ya da Basra Körfezi ve Umman Denizi’ndeki deniz hareketliliğiyle İran’a maliyet yüklemek isterse, onlara sürpriz olması için başka cepheler açacağız; böylece eylemleri kendilerine hiçbir fayda sağlamayacağı gibi maliyetlerini de ikiye katlayacaktır” dedi.

Dünya petrol ve doğalgaz arzının yaklaşık yüzde 10’u, Yemen’in güneybatısında yer alan 20 mil genişliğindeki bu geçitten aktarılıyor. Babülmendep daha önce de gemilere insansız hava araçları ve füzelerle saldırarak boğazı bloke eden Husiler tarafından hedef alınmıştı.

Costa, “Husilerle uzun süre boyunca çok büyük zorluklar yaşadık ve onlar İran kadar yetenekli değillerdi. Kesinlikle sorun çıkarma kapasitesine sahipler. Tıpkı bir buçuk yıl önce yaptıkları gibi Kızıldeniz’deki trafiği taciz etme ve durdurma yeteneğine kesinlikle sahip olduklarını kanıtladılar” dedi.

Costa son olarak, “Bu durum, ABD kuvvetlerinin, İsrail kuvvetlerinin ve diğerlerinin artık bu iki parçalı sorunla başa çıkmak zorunda kalacağı ikinci bir ikilem yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Ortadoğu

Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.

POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.

Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.

Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.

Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:

“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”

Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.

Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.

ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.

“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.

“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”

Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti  Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.

Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.

Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.

Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Yayınlanma

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.

German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.

Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.

Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.

Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.

Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.

Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.

Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.

UNIFIL sona yaklaşıyor

Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.

Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.

UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.

Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı. 

Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.

Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.

Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.

Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri

2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.

Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.

Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.

Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi. 

Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.

Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.

Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.

Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.

Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.

Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor

Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.

Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.

Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.

Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.

Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.

AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir

Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.

Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.

Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.

Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.

Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.

Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.

AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?

Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.

Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.

Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.

Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.

Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English