Bizi Takip Edin

Görüş

ABD’nin İran’a baskısı: Yay gerildi ama henüz tam çekilmedi  

Avatar photo

Yayınlanma

9 Nisan’da ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’da basına yaptığı açıklamada İran’a bir son tarih verdiğini ve bu sürede yeni bir nükleer anlaşmaya varılmaması durumunda İran’a karşı kesinlikle askeri müdahalede bulunacaklarını açıkladı. Ayrıca İsrail’in de bu müdahaleye derin şekilde katılacağını ve “lider rolü” üstleneceğini söyledi. Görünen o ki “Trump 2.0” dönemi, İran’a yönelik tehditlerinde askeri bir ton kazandı; ancak genel olarak bu baskı, yayı germek ama tam çekmemek şeklinde tanımlanabilir. Bu aşırı baskı, yedi yıl önce ortaya atılan “Pompeo’nun 12 maddesini” yeniden gündeme getirebilir.

Trump, İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüştü. Bu görüşmeden sonra ABD, İran ile doğrudan müzakerelere başladığını duyurdu. İran Dışişleri Bakanı Araghchi ise 8 Nisan’da, 12 Nisan’da Umman’da dolaylı üst düzey görüşmeler yapılacağını doğruladı ama ABD’nin iddia ettiği “doğrudan müzakere”yi yalanladı.

Analistler, bu zirvenin yalnızca ikili ticaret tarifeleri ve Gazze meselesi değil, aynı zamanda İran nükleer krizi karşısında ortak tutum geliştirme konusunda da önemli olduğunu düşünüyor. Trump’ın sonrasında yaptığı açıklamalara bakılırsa, İsrail, İran’ın nükleer eşiği aşması durumunda (yani fiilen nükleer silah sahibi olması halinde) saldırı düzenleyerek nükleer tesisleri hedef alacak. ABD, askeri müdahaleyi bir “B Planı” olarak tutmak, önce müzakerelerle yoğun baskı kurmak, başarısızlık durumunda ise İsrail’e savaş için yeşil ışık yakmak niyetinde.

Uzun süredir ABD-İsrail tehditlerine alışkın olan İran, bu tür savaş şantajlarına pek prim vermiyor. İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, İran’ın “nükleer silah peşinde olmadığını” yineledi ve ülkenin uzun vadede nükleer bilim ve enerjiye ihtiyacı olduğunu belirtti. İran dini lideri Hamaney’in danışmanı Şemhani, 10 Nisan’da sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, dış tehditlerin devam etmesi halinde İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’yla işbirliğini askıya alabileceğini ve denetçileri sınır dışı edebileceğini, ayrıca zenginleştirilmiş nükleer maddeleri güvenli iç bölgelere taşıyabileceğini belirtti.

“Trump 2.0” dönemi henüz 100 gün dolmadan tam güçle saldırıya geçti. “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” sloganı adına dünya ticaret ortaklarına savaş açarak küresel ticaret düzenini bozmayı hedefliyor. Küresel ticaret sistemini bozmak için “Pandora’nın kutusunu” açmaya çalışarak, tüm ticaret ortaklarını köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. Şu an dünyadaki en büyük kaygı, Trump yönetiminin ekonomik zorbalığına maruz kalmamak. Bu yüzden jeopolitik çatışmalar geçici olarak arka planda kalmış gibi görünüyor.

Jeopolitik açıdan Trump’ın dönüşü, iki ana cepheye odaklanıyor: Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu. Bu cephelerdeki temel hedef ise İran’ı dize getirmek. Bu nedenle Trump yönetiminin İran’a yönelik yeni politikası şekillenmekte; temel olarak tehdit ve zorlamaya, ikincil olarak ise diyalog ve müzakereye dayalı, adım adım baskının artırıldığı, kuşatma stratejisinin izlendiği bir yol izleniyor.

Şu anda Trump yönetimi, İsrail ile tam işbirliği içinde, “direniş ekseni”ni zayıflatma ve dağıtma sürecini sürdürüyor. Suriye rejimini devirmeye çalıştı, Hamas’ı ve Hizbullah’ı zayıflattı, Irak’taki halk direnişini susturdu. Şimdi Gazze’deki durumu toparlamaya ve Yemen’deki Husilere karşı askeri operasyonlarla İran’a baskıyı artırmaya çalışıyor. Nihai hedef, Trump liderliğindeki bir “Orta Doğu barışı”: Arap ülkeleriyle İsrail arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini hızlandırmak, İran’ı yalnızlaştırmak ve bölgedeki en büyük Amerikan-İsrail karşıtı aktörü etkisizleştirmek.

Trump yönetimi bir süredir İsrail’i koşulsuz destekliyor. “Al-ver” zihniyetiyle “Gazze’yi boşaltma” veya “Gazze’yi devralma” gibi söylemleri gündeme getirerek Arap ülkelerini İsrail’in lehine hareket etmeye zorluyor. Böylece “Hamas sonrası dönemi” başlatmayı, Filistin-İsrail çatışmasının siyasal ve jeopolitik yapısını değiştirmeyi hedefliyor. Diğer yandan, Kızıldeniz rotasının güvenliğini sağlama bahanesiyle Yemen’deki Husilere yönelik büyük çaplı saldırılar düzenleyerek İsrail’in vekil savaşçısı gibi hareket ediyor. Aynı zamanda İran-Husi ilişkisini artık işbirliği değil, “efendi-köle” ilişkisi olarak tanımlıyor ve bu şekilde İran’a karşı baskıyı meşrulaştırmaya çalışıyor.

İran nükleer meselesi konusunda Trump, ilk dönemine kıyasla daha sert bir savaşçı tutum sergiliyor. Açıkça “müzakereler başarısız olursa vururuz” diyerek İsrail’in savaş ateşini Basra Körfezi’ne taşımasına destek veriyor. ABD, İsrail ile birlikte İran’a yüksek düzeyde baskı uygularken, üç belirgin avantaja sahip:

Birincisi, İran bir yılı aşkın süredir süren “Altıncı Orta Doğu Savaşı”nda ağır darbeler aldı; topyekûn savaştan kaçınma eşiği tamamen ortaya çıktı. “Direniş Ekseni” de dağılmış durumda.

İkincisi, ABD-Rusya ilişkileri büyük bir dönüşüm yaşadı. Rusya, Orta Doğu’daki diplomatik hezimetten sonra, şimdi dikkatini Ukrayna topraklarını ve maden kaynaklarını ABD ile paylaşmaya yöneltti.

Üçüncüsü, her ne kadar Rusya ile İran arasında hâlâ iyi ilişkiler olsa da, Rusya açıkça, İran saldırıya uğrarsa müdahale etmeyeceğini ilan etti.

Trump, 2017’de ilk kez başkan olduğunda, altı aylık gözlem ve pazarlığın ardından İran nükleer anlaşmasından çekildiğini açıkladı. O dönemde yazdığım analizde belirtmiştim ki, Trump bu anlaşmadan sadece “çekilmek için çekilmedi.” Diğer izolasyonist, “önce Amerika” ve anti-küreselleşmeci/çok taraflılığa karşı anlaşma bozma girişimlerinden farklı olarak, Trump yönetimi nükleer anlaşmayı yıkarak aslında ileriye dönük bir hamle yapıyordu — anlaşmayı bozup yerine yeni şartlar koyarak Orta Doğu sorununu bir bütün olarak “çözmeye” ve bu süreçte ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeye çalışıyordu.

2018’in 21 Mayıs’ında ABD Dışişleri Bakanlığı, İran nükleer tehdidini tamamen ortadan kaldırmakla kalmayıp, İran’ın Orta Doğu’da yıllarca oluşturduğu jeopolitik kazanımları da yok etmeyi ve bölgesel düzeni, ABD-İran ile İran-İsrail ilişkilerini yeniden şekillendirmeyi hedefleyen kapsamlı bir “B Planı” sundu. Bu plan aslında ABD’nin Kuzey Kore’ye yönelik politikalarının bir versiyonuydu ve tipik bir “havuç-sopa” stratejisiydi. Ancak Kuzey Kore’ye sunulan taleplere kıyasla çok daha sert, kapsamlı ve uzun vadeli bir vizyonla oluşturulmuştu. Amacı, Orta Doğu’daki tarihî ve güncel çelişkileri çözmek ve bölgeyi yeniden dengeli bir yapıya kavuşturmak idi.

Dolayısıyla, bugün Trump’ın İran nükleer sorununa yeniden odaklanması, aslında eski konuların yeniden gündeme getirilmesidir ve yedi yıl önceki yoğun baskı düzeyine henüz ulaşmış değildir. O dönemdeki ABD-İran politikası, büyük ihtimalle hem akademide hem de pratikte unutulmuş olan ve “Pompeo’nun 12 Maddesi” olarak bilinen dikkatle hazırlanmış bir stratejik paketti. Bu nedenle, bugün Trump tarzı İran politikasını değerlendirirken bu listeye yeniden bakmak oldukça faydalı olur.

Pompeo’nun 12 Maddesi

Pompeo, Amerikan Heritage Vakfı’nda yaptığı konuşmada, İran’ın ABD’nin tüm ekonomik yaptırımları kaldırması ve ikili ilişkilerin yeniden kurulması için 12 talebi karşılaması gerektiğini vurguladı. Aksi takdirde İran, “tarihin en ağır yaptırımlarıyla” karşılaşacaktı. Bu 12 madde; İran’ın nükleer silah ve balistik füze programından tamamen vazgeçmesini, tutuklu kişileri serbest bırakmasını, “terörü desteklemeyi” durdurmasını ve bölge ülkelerinin iç işlerine müdahaleye veya güvenliğini tehdit etmeye son vermesini kapsıyordu.

Nükleer silahlar ve balistik füzelerle ilgili dört madde ise şunlardı: 

-İran, tüm askeri nükleer projelerini Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na bildirmeli ve bunlardan kalıcı ve denetlenebilir şekilde vazgeçmeli.

-Tüm uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmalı, plütonyum işleme yapmamalı ve ağır su reaktörlerini kapatmalı.

-Ajansın herhangi bir tesise koşulsuz denetim yapmasına izin vermeli.

-Balistik füze yayılımını durdurmalı, nükleer başlık taşıyabilecek füze sistemlerini geliştirmemeli ve fırlatmamalı.

Bu koşullar, sadece nükleer silahların yayılmasını önleme açısından bakıldığında bile, İran nükleer anlaşmasındaki kısıtlamaların çok ötesine geçiyor ve İran’ın nükleer silaha sahip olma ve bunları uzun menzilli füzelerle taşıma kapasitesini tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyordu.

“Pompeo’nun 12 Maddesi”nin Kalan Sekiz Şartı ve Anlamı

Devlet dışı aktörlerle ilgili üç maddeye göre İran:

-Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad dahil olmak üzere Orta Doğu’daki sözde “terör örgütlerine” verdiği desteği derhal kesmeli;

-Afganistan ve çevresindeki Taliban gibi “terörist güçleri” desteklememeli ve El Kaide’nin üst düzey liderlerini barındırmamalı;

-Devrim Muhafızları, özellikle de Kudüs Gücü’nün dünya genelindeki “teröristlere” ve silahlı gruplara verdiği desteği sonlandırmalı.

ABD’ye göre İran, Orta Doğu’daki çeşitli radikal örgütlerin arkasındaki güç ya da müttefik konumunda; özellikle Filistin ve Arap ülkelerinin İsrail’e taviz vermesini engelleyen başlıca sorun kaynağı. Bu nedenle, Orta Doğu’da kalıcı barış için İran’ın etkisiz hale getirilmesi gerektiği düşünülüyor.

Bölge ülkeleriyle ilişkiler bağlamındaki dört madde:

-İran, Irak’ın egemenliğine saygı göstermeli, desteklediği Şii milislerin silahsızlanmasına, dağılmasına ve topluma yeniden entegre olmasına izin vermeli;

-Yemen’deki Husilere askeri desteği kesmeli ve Yemen sorununun barışçıl, siyasi çözümüne katkı sağlamalı;

-Suriye’deki tüm İran askeri unsurlarını çekmeli;

-İsrail’i yok etmekle tehdit etmeyi, Suudi Arabistan ve BAE’ye füze fırlatmayı, uluslararası deniz taşımacılığını tehdit etmeyi ve siber saldırılar düzenlemeyi bırakmalı.

Ayrıca ABD, İran’dan “gözaltında tuttuğu” ABD vatandaşlarını ve müttefiklerinin vatandaşlarını da serbest bırakmasını istedi.

Bu sekiz madde, nükleer silahlar veya füze programlarıyla doğrudan ilgili olmamakla birlikte, nükleer anlaşmanın kapsamını çok aşan, İran’ın Orta Doğu ve küresel ölçekteki askeri ve diplomatik faaliyetlerini bütünüyle sınırlamayı hedefleyen bir stratejidir. Bu, İran’ın bölgesel yayılmasına karşı, ABD müttefikleri olan İsrail ve Körfez ülkelerini koruma ve mezhepsel çatışmaları engelleme amacı taşıyan bir karşı hamledir. İran’a dış etki yaratmayı bırakması ve elde ettiği nüfuz alanlarından vazgeçmesi için baskı yapılmaktadır.

ABD, bu 12 maddeye tam uyum gösterilmesi halinde İran’a bazı ödüller vaat etti: Yeni bir nükleer anlaşma imzalanması, tüm yaptırımların kaldırılması, diplomatik ve ekonomik ilişkilerin yeniden kurulması, İran’ın ileri teknolojiye erişiminin sağlanması, ekonomik modernizasyonunun desteklenmesi ve küresel ekonomiye entegrasyonu.

Bu, Trump yönetiminin yeni İran stratejisini temsil ediyor: ABD-İran ve İran-İsrail arasındaki düşmanlığı çözmeyi, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirmeyi ve İran’ı İslam Devrimi öncesi sıradan bir bölgesel aktör konumuna döndürmeyi amaçlayan bir yol haritası. Hem sert baskılar (“sopalar”) hem de cazip vaatler (“havuçlar”) içeriyor.

Ancak İran hükümeti, bu 12 maddeyi tamamen reddetti. Çünkü bu, İran’ın teslim olmasını ve İslam Devrimi ile kurulan büyük ideallerden vazgeçmesini, sıradan bir ülke haline gelmesini isteyen bir “teslim anlaşması” olarak görüldü. Trump yönetimi sonrasında yeni yaptırımlar getirdi, ancak İran bu zor dönemi atlattı, Biden’ın seçilmesini bekledi ve şimdi Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesine tanıklık ediyor.

“Trump 1.0”dan “Trump 2.0”a sekiz yıl geçti, nükleer anlaşma dirilmedi, kriz de savaşa dönüşmedi. Fakat mevcut jeopolitik ve güvenlik koşulları İran açısından daha olumsuz: Doğu Akdeniz’de askeri başarısızlık, Hizbullah’ın yenilgisi ve Şam’daki rejim değişikliği nedeniyle “Şii Hilali”nin batı kanadı kaybedildi.

2024 Ekim’inde İsrail’in büyük çaplı saldırısında, Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan uzun menzilli bir hava koridoru açıldı, İran iç bölgelerine uyarı niteliğinde saldırılar düzenlendi ve İran’ın eşit düzeyde karşılık veremeyecek kadar zayıf olduğu görüldü. “Trump 2.0” dönemiyle birlikte, “Şii Hilali”nin merkezi olan Irak da İran’dan uzaklaşıp Arap dünyasına yakınlaşma baskısıyla karşı karşıya. Bu nedenle, İran’ın genel jeopolitik ortamı kötüleşti ve Doğu Akdeniz hava sahasını kontrol eden ABD-İsrail cephesi daha da saldırgan hale geldi. Bu durum, İran üzerindeki baskının “Trump 1.0” döneminden daha ağır olacağı anlamına geliyor.

Pompeo her ne kadar artık yönetimde olmasa da, “Pompeo’nun 12 Maddesi” Trump’ın güvenlik ekibinin Orta Doğu politikasının temel taşını oluşturuyor. Bu şartlar muhtemelen “Trump 2.0” döneminde yeniden gündeme gelecek ve İran’a baskı kurmak için stratejik yay tamamen gerilecek.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English