Dünya Basını
Aguilar: Donald Trump müttefikleri ve gerçeklik arasında sıkıştı

Yayıncı Mario Nawfal’a mülakat veren ABD ordusunda yirmi beş yıl hizmet vermiş kıdemli bir subay olan Emekli Yarbay Anthony Aguilar, ABD ile İran arasında bir barış mutabakatının yakın olduğu yönündeki iddiaları yalanlayarak sürecin iç kamuoyuna yönelik bir siyasi tiyatrodan ibaret olduğunu belirtti.
Mario Nawfal’ın sorularını yanıtlayan ABD ordusunda yirmi beş yıl hizmet vermiş kıdemli bir subay olan Emekli Yarbay Anthony Aguilar, ABD ile İran İslam Cumhuriyeti arasında bir barış anlaşmasına varılmasının yakın olduğuna dair uluslararası basında yer alan haberleri değerlendirdi.
Aguilar, kamuoyuna yansıyan iyimser haberlerin aksine sahada ve diplomatik arka planda somut bir anlaşmanın bulunmadığını, mevcut sürecin bütünüyle ABD Başkanı Donald Trump’ın iç politikadaki konumunu tahkim etmeye yönelik bir halkla ilişkiler faaliyetinden ibaret olduğunu dile getirdi.
Uluslararası haber ajansları Axios ve Fox News tarafından yayımlanan ve Donald Trump’ın yakın bir zamanda anlaşma imzalamayacağını, müzakerelerin son teknik detaylarının tamamlanmasının günler alacağını içeren haberleri hatırlatan Mario
Nawfal, süreçteki en büyük iki tıkanma noktasının İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nın Lübnan’daki savaşın anlaşma kapsamı dışında tutulması yönündeki talebi ve İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması takvimi olduğunu belirtti.
Nawfal ayrıca, CNN tarafından aktarılan son dakika gelişmesinde, İran’ın ön koşul olarak öne sürdüğü yaptırımların kaldırılması ve finansal kaynakların derhal serbest bırakılması taleplerinin ABD tarafından reddedildiğini, Tahran yönetimine süreç başında hiçbir nakit akışı veya yaptırım muafiyeti sağlanmayacağının bildirildiğini aktardı.
“Anlaşma iddiaları Donald Trump’ın iç kamuoyuna yönelik tiyatrosundan ibaret”
Anthony Aguilar, tarafların bir mutabakata bir ay öncesine kıyasla daha yakın olmadığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:
“Donald Trump’ın bu çatışmadan çıkış için çaresizce bir yol aradığını düşünüyorum. Hafta sonu Beyaz Saray’dan ve aralarında Marco Rubio’nun da bulunduğu bazı hükümet sözcülerinin televizyon kanallarındaki açıklamalarından yansıyan retoriğe baktığımızda, bir anlaşmanın çok yakın ve an meselesi olduğuna dair büyük bir heyecan yaratılmaya çalışıldı. ABD içindeki CNN, Fox News ve MSNBC gibi kanallarda Donald Trump’ın İranlıları nükleer malzemelerinden vazgeçmeye ikna ettiği yönünde haberler servis edildi. Ancak ben buna inanmıyorum, bu iddiaların gerçekliği yansıtmadığı kanaatindeyim. Dünyanın diğer ucundaki haber ajanslarına ve küresel perspektife baktığınızda, ortada bir anlaşma konuşulmuyor. İran tarafı bu süreçte büyük ölçüde sessizliğini korudu. İran Cumhurbaşkanı’ndan, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’tan ya da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai’den, normal şartlarda ‘Evet, bir metin üzerinde çalışıyoruz’ diyerek öne çıkması beklenen müzakerecilerden resmi hiçbir açıklama duymadık. Trump yönetiminden gelen yoğun vaatlere karşılık İran tarafında tam bir sessizlik hakim.”
Trump yönetiminin, İran’ın temel her konuda uzlaşmayı kabul ettiği yönündeki iddialarının mantıksal bir temeli olmadığını savunan Aguilar, ABD’nin İran ile işbirliği yaptığını ve onlara her istediklerini verdiğini göstermeye çalıştığı bir algı operasyonu yürütüldüğünü kaydetti.
Aguilar, Donald Trump’ın ABD içindeki siyasi tabanının böyle bir uzlaşıyı bir teslimiyet olarak göreceğini ve buna izin vermeyeceğini belirterek şöyle devam etti:
“Donald Trump ya tüm gücüyle bu savaşa girmek ya da masadan tamamen kalkmak zorunda kalacaktır. Hafta sonu boyunca Lindsey Graham, Roger Wicker ve Ted Cruz gibi etkili Cumhuriyetçi senatörlerin televizyonlarda İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kontrol etmesine asla izin verilemeyeceğini, İran’ın elinde hiçbir nükleer malzeme tutmasına müsaade edilmeyeceğini kesin bir dille ifade ettiklerini gördük. Donald Trump hem siyasi olarak manevra alanı açısından hem de diplomatik sahada çok sıkışmış bir durumda. Şu an bir anlaşmaya iki veya üç hafta öncesinden daha yakın olduğumuzu düşünmüyorum. Bu sinyal mekanizmasının bizi götüreceği yer, ABD deniz ablukasının devam ettiği, barış müzakerelerinin yapılıp yapılmadığına dair karşılıklı açıklamaların sürdüğü uzun vadeli bir pat durumudur. Mevcut durumun yakın zamanda sona ereceğini öngörmüyorum.”
“Binyamin Netanyahu, Donald Trump üzerindeki nüfuzunun sınırlarını test ediyor”
Mario Nawfal, Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında gerçekleşen telefon görüşmesine dair gelen çelişkili haberlere dikkat çekerek, Amerikan kaynaklarının görüşmenin iyi geçtiğini belirtmesine karşın İsrail ve Axios kaynaklarının görüşmenin oldukça gergin geçtiğini ve Netanyahu’nun büyük bir öfke içinde olduğunu aktardığını ifade etti.
Nawfal ayrıca, Axios’un cumartesi günkü telefon görüşmesine dayandırdığı bir diğer haberde, Donald Trump’ın Arap ve Müslüman liderlere, İran ile savaşın sona ermesinin ardından İbrahim Anlaşmaları’na katılarak İsrail ile ilişkileri normalleştirmeleri gerektiğini söylediğini, bu talebin bölge liderlerinde şaşkınlık yarattığını bildirdi.
İsrail merkezli Kanal 13 televizyonunun görüşmeden kısa süre önce geçtiği son dakika haberini aktaran Nawfal, Binyamin Netanyahu’nun basına kapalı toplantılarda İsrail’in Donald Trump üzerindeki nüfuzunun şu an için sınırlı olduğunu ve Amerikan Başkanı’na baskı uygulamanın zorlaştığını itiraf ettiğini kaydetti.
Nawfal, bu tür bir bilginin İsrail iç siyasetinde Netanyahu’ya zarar vereceği için manipülasyon amacıyla sızdırılmış olamayacağını, bu nedenle haberin gerçeklik payının yüksek olduğunu savundu.
Bu dinamikleri değerlendiren Anthony Aguilar, Donald Trump’ın karar verici otorite olarak konumunu yeniden tesis etmeye çalıştığını belirterek şu analizde bulundu:
“Bu seksen beş günlük çatışma süreci boyunca ipleri elinde tutan taraf Binyamin Netanyahu’ydu. Ancak Netanyahu ve İsrail yönetimi, bu Amerikan hükümetinin İsrail’e ucu açık çek sunan, her koşulda öncelik veren son yönetim olabileceğinin farkında. Bu durum İsrail’in Amerikan hükümeti üzerindeki nüfuzunun tamamen yok olacağı anlamına gelmez ancak bu etkinin giderek daha fazla sınırlandığı ortada. Yine de İsrail’in elinde hala kullanmaya çalışacağı belirli kaldıraç noktaları var. Bunlardan en önemlisi, İsrail’in tek taraflı olarak gerilimi tırmandırma ve çatışmayı büyütme potansiyelidir; çünkü ABD’nin bir zorunluluk hissiyle kendisini takip etmek zorunda kalacağını biliyorlar. Netanyahu şu an Donald Trump ile olan ilişkisinde bu yeni sınırı test ediyor. İsrail’in son on iki aydaki eylemleri, Trump ile Netanyahu arasındaki doğrudan ilişkiyi ciddi şekilde yıprattı. Kamuoyuna yansıtılmasa da bu güç mücadelesinin dip akıntılarını görebiliyoruz.”
Aguilar, İran’ın kesin şartının Lübnan’daki askeri operasyonların sonlandırılması olduğunu, İsrail için ise bunun kesin bir ret anlamına geldiğini ifade etti.
Donald Trump’ın kendisini büyük bir uzlaştırmacı olarak konumlandırıp iki tarafın da taleplerini karşılayamayacağını anladığında bir seçim yapmak zorunda kalacağını belirten Aguilar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Trump, Lübnan’daki savaşı bitirme konusunda kağıt üzerinde de olsa İran’ın yanında durmayı seçebilir. Ardından bu durumu telafi etmek için bölgedeki diğer aktörleri İbrahim Anlaşmaları’na imza atmaya zorlayarak İsrail’i yeniden avantajlı bir konuma getirmeye çalışacaktır. Trump aynı anda üç farklı efendiye hizmet etmeye çalışıyor: Kendi siyasi tabanına, İsrail’e ve gerçekliğe. Ancak günün sonunda gerçekliğin yasaları galip gelecektir. Trump yönetiminin ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun bölgeye yönelik baskılarının artacağını göreceğiz. Rubio şu an bir dış gezide ve dönüş yolunda Ortadoğu’ya uğrayarak, savaşın uzun vadeli bir pat durumuna evrilmesi sürecinde daha fazla ülkeyi İbrahim Anlaşmaları’na dahil etmek için bastıracaktır. Bu tür pat durumları her zaman çok büyük riskler barındırır ve gerilimin bir anda yeniden tırmanmayacağının güvencesini asla vermez.”
“Hürmüz Boğazı’nda Vietnam ve Tonkin Körfezi benzeri bir deniz ablukası riski var”
Mario Nawfal’ın, müzakerelerde tarafların taviz vermemesi durumunda ortaya çıkacak pat durumunun geçmiş askeri tarihteki karşılıklarına ve Vietnam Savaşı ile olan benzerliklerine dair sorusu üzerine Anthony Aguilar, statükonun korunmaya çalışılmasının askeri açıdan taşıdığı tehlikeleri şu benzetmeyle açıkladı:
“ABD olarak Vietnam’a girdiğimizde, rejimi tamamen değiştiremeyeceğimizi ya da demokrasiyi bütünüyle tesis edemeyeceğimizi kabul etme noktasına gelmiştik ancak bunu sınırlandırabileceğimizi düşündük. Bölgeyi terk etmedik ama gerilimi de tırmandırmadık. Sonrasında yaşanan Tonkin Körfezi olayı, ABD’yi doğrudan ve topyekun bir savaşın içine çekti. Şu an Hürmüz Boğazı’ndaki deniz kuvvetleri konuşlandırmamız ve askeri varlığımız, Tonkin Körfezi’ndeki veya Kore Savaşı sırasında otuz sekizinci paraleldeki deniz tahkimatıyla büyük bir benzerlik gösteriyor. Koşulları bu şekilde askeri bir açmazda bıraktığınızda, her zaman gizli bir operasyon, bir provokasyon ya da kontrolden hızla çıkabilecek dolaylı bir çatışma riski mevcuttur. Bu askeri açmaz, yemeği ocağın arkasına koyup kendi haline bırakmaya benzemez; bu, yemeğin sürekli yüksek ateş üstünde durması gibidir ve taşmasını önlemek için her an izlemek zorundasınızdır. Son birkaç saat içinde, sürecin bittiğine ve zafer kazanıldığına dair kutlama tonundaki retoriğin yerini ‘O kadar çabuk olmayacak, hala imzalanması gereken şeyler var’ şeklindeki kasvetli bir havaya bırakması, ortada gerçek bir uzlaşmanın olmadığının en net göstergesidir.”
“Donald Trump, Cumhuriyetçi senatörlerin baskısı altında ve azil korkusu yaşıyor”
Mülakatın ilerleyen dakikalarında Mario Nawfal, İran’ın resmi haber ajansı Fars News ve yarı resmi Tasnim Haber Ajansı’ndan gelen haberleri paylaştı.
Fars News’un haberine göre, Amerikalı yetkililer Tahran’daki muhataplarına gizli kanallardan mesaj göndererek, Donald Trump’ın sosyal medyadaki paylaşımlarını dikkate almamalarını, bu paylaşımların tamamen iç kamuoyuna yönelik reklam ve medya tüketimi amaçlı olduğunu iletti.
Aguilar bu bilgiyi doğrulayarak, ABD’deki ara seçim eyaletlerinde Cumhuriyetçi adayların parti içi ön seçimlere girdiğini ve Donald Trump’ın desteğine ihtiyaç duyduklarını hatırlattı.
Aguilar, Trump’ın iç kamuoyuna “İran’daki savaşı kazandım, dokuzuncu savaşı bitirdim” mesajı vererek güçlü lider imajını pekiştirmek istediğini, bunun tamamen bir siyasi tiyatro olduğunu ifade etti.
Nawfal, CNN muhabiri Scott Jennings’e konuşan üst düzey bir hükümet yetkilisinin, ABD ve İran arasındaki nihai anlaşmanın henüz tamamlanmadığını ancak müzakerelerin yüzde doksan beş oranında bittiğini söylediğini aktardı.
Önerilen taslak çerçevenin iki aşamadan oluştuğu; ilk aşamada küresel ticari gemiciliğin restorasyonu için Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmeyi ilkesel olarak kabul etmesi, ikinci aşamada ise nükleer malzemenin transferinin ardından yaptırımların kaldırılması planlanıyor.
Ancak Tasnim Haber Ajansı’nın aktardığı resmi açıklamada İran Dışişleri Bakanlığı, zenginleştirilmiş uranyumun transferi ile dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması arasında herhangi bir bağ kurulmasını kesin bir dille reddetti.
Tahran yönetimi, geçmişteki anlaşma ihlallerini gerekçe göstererek, anlaşmanın ilan edildiği ilk saniyede varlıklarının bir kısmının tamamen erişilebilir olmasını şart koştu ve bunun kendileri için bir kırmızı çizgi olduğunu ilan etti.
Bu gelişmeleri değerlendiren Anthony Aguilar, tarafların pozisyonunu şu şekilde özetledi:
“Rasyonel bir çerçeveden bakıldığında bu bir iyi niyet beyanı ya da memorandumdur, bağlayıcılığı olan bir uluslararası anlaşma veya antlaşma değildir. İran’ın nükleer silah edinmeme konusunda ilkesel olarak uzlaşması, zaten bu kriz başlamadan önce de kabul ettiği bir durumdu. Donald Trump’ın bu savaşı başlatırken hedeflediği siyasi çıktılar ile bugün geldiği nokta karşılaştırıldığında, durumun Trump’ın geçen ocak ayında yırttığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) şartlarından hiçbir farkı kalmadığı görülüyor; tek bir istisna dışında, o da İran’ın artık Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrolünü doğrudan ilan etmiş olmasıdır. Kazanan ve kaybeden denklemine baktığınızda, bu süreçten İran kazançlı çıkmıştır.”
Aguilar, Donald Trump’ın Cumhuriyetçi Parti içindeki Lindsey Graham, Tom Cotton ve Randy Fine gibi şahin kanat üyelerinin baskısı altında olduğunu vurguladı.
Trump’ın ara seçimlerde Cumhuriyetçi senatörlerin desteğini kaybetmesi durumunda Kongre’de bir azil süreciyle karşı karşıya kalmaktan korktuğunu belirten analist, bu sebeple sürecin bir askeri açmaza sürüklendiğini ifade etti.
Sahadaki askeri tahkimat verilerini de paylaşan Mario Nawfal, İran’ın güneyindeki Loristan füze üssünün girişinin onarıldığını, Pasifik yeraltı kompleksinin yeniden faaliyete geçtiğini ve İran’ın savaşta zarar gören füze tesislerinin yüzde doksanını bu süreçte tamamen yenilediğini bildirdi.
Anthony Aguilar, İran’ın bu ateşkes dönemini askeri eksikliklerini gidermek, komuta kademesini yeniden yapılandırmak ve mühimmat stoklamak için son derece verimli kullandığını kaydetti
Müzakerelerin çökmesi durumunda askeri sahada nelerin yaşanabileceğine dair öngörülerini paylaşan Anthony Aguilar, Amerikan ordusunun bölgedeki yasal statüsüne ve yürütülen askeri operasyonlara dair şu gizli ayrıntıları açıkladı:
“Donald Trump, Destansı Öfke Operasyonu’nun sona erdiğini Kongre’ye resmi bir mektupla bildirerek yasal savaş yetkilerini aşma konumundan çıktı. Ardından başlatılan deniz ablukası odaklı Project Freedom Operasyonu ilk otuz altı saat içinde bitti. Bunun hemen ardından, pazartesi sabahı erken saatlerde yapılan bir basın toplantısıyla ordunun ABD Anayasası Onuncu Madde otoritesi kapsamında Sledgehammer Operasyonu’na geçtiği duyuruldu. Bu durum, bölgedeki Amerikan askeri unsurlarına ve Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Deniz Kuvvetleri Komutanı Brad Cooper’a doğrudan hedef alma ve taarruz yetkisi vermektedir. Sahada askeri bir plan mevcuttur.”
Aguilar, geçmişte Suriye’nin kuzeydoğusunda Türk askeri unsurları ile Suriye Demokratik Güçleri arasında yaşanan gerilimde de benzer bir sahte ateşkes döneminin yaşandığını, müzakerelerin çökmesinin hemen ardından operasyonların başladığını hatırlatarak mevcut durumun her an topyekun bir savaşa evrilebileceği uyarısında bulundu.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4











