Dünya Basını
Alman istikrarının sonu mu?

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen makale, The Critic’te geçen yıla kadar Freiburg Üniversitesi’nde erken modern tarih kürsüsü başkanlığı yapan emekli tarihçi Ronald Asch’in imzasıyla yayımlandı. Almanya, son birkaç yılda SPD, Yeşiller ve FDP koalisyonun kör göze parmak şekilde yanlış adımlarından mustarip. Bunların elbette bir ölçüde Merkel döneminin bakiyesi olduğu yadsınamaz; ancak yeşil dönüşüm ajandasında vites yükseltilmesi, Ukrayna’ya verilen koşulsuz destek ve göç sorunun büyümesi, Alman toplumunu yeni tercihlere itiyor, daha doğrusu daha da sağcılaştırıyor. AfD, gündemlerin ekonomik maliyetinin sıradan vatandaşa yüklenmesine karşı son derece radikal ve karşılık bulan bir politika izliyor. Bunun sonucu, AfD’nin anketlerdeki puanlarının yükselmesi şeklinde tezahür ediyor. AfD’nin sıfır medya desteği ve güvenlik aygıtının takibindeyken toplumda bu kadar karşılık görmesi de ayrıca dikkat çekici.
Alman istikrarının sonu mu?
Ronald Asch
The Critic
24 Haziran 2023
Almanya uzun zaman boyunca siyasi istikrarın timsali olarak görüldü. Batı Almanya (1989 öncesi Fransa ve İtalya’nın aksine) hiçbir zaman radikal bir sol partinin yarattığı tehditle boğuşmak zorunda kalmadı; savaş sonrası orta yolcu siyasi uzlaşıya açıkça meydan okuyan bir sağ parti de Federal Parlamento’da sandalye kazanmayı başaramadı. Bu durum birleşmeden önce de geçerliydi, birleşmeden sonra da —2017’ye kadar— geçerliliğini korudu. O yıl yapılan seçimlerle birlikte bu durum değişti. AfD (Alternative für Deutschland) oyların yüzde 12’sinden fazlasını almayı başardı. Parti 2013 yılında ekonomi profesörü Bernd Lucke tarafından, avro krizinin bir sonucu olarak, avro tedavüle sokulurken ülkenin çıkarlarını korumak için tasarlanmış olan yasal kuralların (kurtarma paketlerinin olmaması, hükümet harcamalarının Avrupa Merkez Bankası tarafından parasal olarak finanse edilmemesi) Fransa ve Güney Avrupa’nın baskısıyla büyük ölçüde terk edilmiş olmasını protesto etmek amacıyla kurulmuştu.
Avrupa’nın birleşmesi, savaştan sonra (Batı) Alman siyasi zümresi açısından her daim kutsal bir amaç sayılmıştı. Alman Anayasa Mahkemesinin zaman zaman AB’ye karşı daha eleştirel bir tutum takınmasına rağmen, parasal birliğin çok ileri bir adım olup olmadığı sorusunu sormak bile yaygın bir biçimde sapkınlık olarak görülüyordu. Geleneksel partiler, AfD’nin kendi otoritelerine yönelttiği meydan okumayı, bu partiyi aşırı milliyetçi ve aşırılıkçı olarak göstererek bertaraf edebileceklerine inanıyorlardı. Bu taktik bazı açılardan kendi kendini gerçeğe dönüştüren bir kehanete dönüştü. Yeni partideki radikaller, ki bunlar daha önce Doğu Almanya’daki bölgesel liderliğe hakim olmuşlardı, hemen hemen her şekilde ılımlıları saf dışı bırakarak yeni partiyi tamamen kendilerine ait hale getirmeyi amaçlamışlardı. Kısa süre sonra oyunu kurallarına göre oynamanın faydasız olduğunu, AfD’nin söylemini yumuşatmak için ne kadar çaba sarf ederse etsin siyaset kurumu ve medya tarafından her zaman aşırılıkçı olarak gösterileceğini savunmaya başladılar. Partinin sağ kanadının 2015’te biraz beceriksiz Lucke’yi devirmeyi başarmasının tek nedeni tam olarak bu değildi —açıkça daha acımasız ve daha iyi örgütlenmişlerdi— ama mutlak anlamda partinin başından beri başarılı bir şekilde bir tür siyasi gettoya itilmesine ön ayak oldu.
2015’ten itibaren parti giderek artan bir şekilde Björn Höcke ve takipçileri tarafından domine edilmeye başlandı. Höcke, AfD’nin Thüringen’deki lideriydi ve halen de öyle. Asıl mesleği öğretmenlik olan Höcke, 1920’ler ve 1930’ların başındaki Muhafazakâr Devrim’den esinlendiğini gizlemiyor. “Muhafazakâr devrim” sloganı genelde Weimar Cumhuriyeti’nde anti-demokratik ve milliyetçi olan ancak NSDAP’nin hedefleriyle aynı olmayan hedefleri takip eden entelektüel hareketi tanımlamak için kullanılır. Esasında Edgar Julius Jung (1894-1934) gibi hareketin bazı temsilcileri Nazi rejimi tarafından öldürüldü, yazar Ernst Jünger gibi diğerleri ise 1933’ten sonra rejimle aralarına sessizce mesafe koydular. Bununla birlikte, Höcke’nin Hitler’in tiranlığına ve 20. yüzyılın başlarındaki faşist harekete karşı tutumu en hafif tabirle ikircikli görünüyor. İtalya’da ülkenin faşizm tarihiyle ilgili bu tür bir kararsızlık makul görülebilir -mevcut İtalyan hükümeti bunun en iyi kanıtı— ama Almanya’da, Nazi rejiminin barbarlığını niteliksiz bir şekilde kınamayı reddetmek haklı olarak liberal demokrasinin ruhuna ve savaş sonrası siyasi konsensüsün özüne karşı bir saldırı olarak algılanır.
Açıkça aşırılıkçı olan bu eğilimlere rağmen —tüm parti üyeleri ve AfD seçmenlerinin büyük bir kısmı tarafından paylaşılmasa da, yine de yeterince güçlü— son anketlerin tüm Alman seçmenlerin yüzde 20’sinin AfD’ye oy vermeye hazır olduğunu göstermesi daha da şaşırtıcı. Kuşkusuz destek, pek çok insanın Ukrayna’da devam eden savaşta Rusya’ya sempati duyma eğiliminde olduğu ve AfD’nin yüzde 25 ve daha fazla destek toplayabildiği Doğu’da, bu oranın yarısından fazlasını elde etmekte zorlandığı Batı’ya kıyasla çok daha güçlü. Bu tür anketlerin sadece geçici bir ruh halini belgelediği iddia edilebilir. Ne de olsa AfD, 2018’de mülteci krizinin doruk noktasında, anketlerde benzer şekilde yüksek destek görmüş ve bu daha sonra kısmen çökmüştü. Yine de televizyonda görüşlerini sunmasına çok nadiren izin verilen, çok az medya desteği olan ve yaygın olarak saygınlıktan yoksun görülen, dahası Alice Weidel ve Tino Chrupalla (Höcke şu ana kadar parti liderliğine adaylığını koymadı) gibi ne karizmatik ne de popüler olan iki siyasetçi tarafından yönetilen bir partinin bu kadar destek toplamayı başarması oldukça şaşırtıcı.
Hükümete ve aynı zamanda geleneksel siyasi partilerin Almanya’nın karşı karşıya olduğu önemli sorunları çözme kabiliyetine olan güvenin epey düşük bir seviyede olduğu aşikâr. Anketler, hangi partinin ciddi sorunları çözebileceğine inandıkları sorulduğunda, seçmenlerin yarısından fazlasının yukarıdakilerin hiçbiri cevabını verdiğini gösteriyor. AfD’nin bu tür anketlerde daha iyi bir performans sergilediği söylenemez, fakat bazı seçmenler tarafından tercih edilmesinin nedeni, siyasi zümreye karşı protestolarını kaydetmek istemeleri. Politikacıların, kaygılarını dinlemeye hazır olmadıklarını düşünüyorlar. Göç hem hükümetin hem de mevcut ana muhalefet partisi CDU’nun geçmişte büyük ölçüde sağır olduklarını kanıtladıkları en tartışmalı konulardan biri. Sahici bir tartışmaya gerek yokmuş gibi davranmaya çalıştılar ama bu durum az da değişmeye başlamak üzere.
Sınırsız düzensiz göçün, örneğin büyük kentlerdeki okullarda ya da konut piyasasında olduğu kadar güvenlik konusunda da her türlü soruna yol açacağı öngörülebilirdi. Refah devletine haddinden fazla yük bindirilmesi de aynı şekilde bu sorunlardan biri. Almanya’da son zamanlarda daha da genişletilen sosyal yardım sistemi, düzenli bir geliri olmayanlara vatandaşlık maaşı (“Bürgergeld”, vatandaş olmayanlar vatandaşlarla aynı yardımları aldığı için yanlış bir isim) adı altında son derece cömert bir destek sunuyor. Çocuklu ebeveynler ve bir dereceye kadar diğerleri için artık iş aramaya çalışmak bile —yüksek ücret alabilmek için makul derecede kalifiye değillerse, ki maalesef çoğu mülteci böyle bir durumda değil— pek mantıklı değil. Enflasyon nedeniyle pek çok Almanın çok daha yoksullaştığı bir dönemde, bu tür politikalar, mütevazı bir düzenli gelir elde etmek adına çok çalışanlar nezdinde fazla destek bulmayacaktır.
Esrarengiz Şansölye Scholz liderliğindeki mevcut hükümet, ülkeye net sıfır enerji politikasını dayatmaya çalışıyor. Bir yandan çalışan son nükleer santralleri kapatırken —şimdilik yerlerine kömürle çalışan santrallerin kurulması gerekiyor— diğer yandan da konutların ısıtılmasının karbon nötr hale gelmesini istiyor. Bu övgüye değer bir hedef olabilir, fakat pratikte çok daha iyi yalıtılması gereken eski binalarda yaşayanlara büyük maliyetler yükleniyor. Hükümeti şaşırtan bu yasa, halk arasında yaygın bir öfke patlamasına yol açtı. Hükümet koalisyonunun en küçük partisi olan liberaller, gösterişli Yeşil Ekonomi ve Çevre Bakanı Habeck’i yasayı değiştirmeye zorladı. Yasanın daha yumuşak yeni halinin pratikte nasıl işleyeceğini öngörmek zor ve çatışma, bu yıl içinde yeniden ortaya çıkmak üzere sadece geçici olarak yatıştırılmış olabilir.
Her halükarda Almanya’daki genel hava giderek daha da karamsar bir hal alıyor. Ülke açıkça, ölümcül sayılabilecek bir şekilde iktisadi gerileme içinde. Enerji fiyatları çok yüksek, otomobil üretimi gibi geleneksel endüstriler, yeni elektrikli otomobilleri çok daha düşük maliyetle üretebilen yabancı şirketlerle rekabet etmekte zorlanıyor ve çalışma çağındaki nüfus hızla azalıyor; bu, Avrupalı olmayan pek çok göçmenin Alman iş piyasasına ayak uydurmakta zorlanmasıyla daha da kötüleşen bir sorun. Yukarıda da belirtildiği üzere sosyal yardım sistemi de bu konuda caydırıcı bir rol oynuyor ve öyle görünüyor ki SPD’li Çalışma Bakanı Hubertus Heil tarafından tam da bu etkiyi yaratmak üzere bilinçli olarak tasarlandı.
Son 20 yıldır girişimcilere ve şirketlere giderek daha karmaşık kurallar ve düzenlemeler dayatan hükümet politikaları da durumu iyileştirmiyor. Bu bir ölçüde AB’nin baskısından kaynaklansa da büyük bir kısmı da bizden kaynaklanıyor. Benzer sorunlar diğer Avrupa ülkelerinde de mevcut ama Romanya ya da İtalya’da, özellikle aptalca bazı kuralları görmezden gelmek istediğinizde en azından bir devlet memurunu başka yöne bakmaya ikna edebilirken, Almanya’da bu daha zor. Her ne kadar Alman bürokrasisinin eski Prusya ruhu tamamen ortadan kalkmış olsa da —bugün kesinlikle çok fazla verimlilik arz etmiyor— eski kültürel mirasın büyük bir kısmı hala yaşıyor.
Tüm bunlar büyük bir hoşnutsuzluk yaratıyor ve AfD, söylemi ne kadar kaba olursa olsun, bu hoşnutsuzluğun sesi olmakta başarılı. Nükleer enerjiyi açıkça savunan, çok daha sert bir göç politikası talep eden ve her türlü azınlık lehine pozitif ayrımcılık ve duyarcı politikalara açıktan karşı çıkan tek parti. Almanya’yı 2021’e kadar 16 yıl boyunca yöneten en büyük muhalefet partisi olan CDU, Merkel’in liderliğinde merkez sol bir parti haline geldi. Mevcut Genel Başkan Friedrich Merz, zaman zaman muhafazakâr seçmenleri geri kazanmak yönünde bazı gönülsüz teşebbüslerde bulunsa da bunlar, partinin güçlü sol kanadının direnci ve kendisinin gerçek cesaret eksikliği nedeniyle düzenli olarak baltalanıyor. CDU’nun yeniden şansölyelik makamına talip olması halinde, solcu bir koalisyon ortağına (Yeşiller ya da SPD, AfD ile koalisyon kendi kendini yok edeceğinden ve tabu olacağından) ihtiyaç duyacağı neredeyse kesin. Hakim sol politikalardan hazzetmeyen muhafazakârlara sunacak bir şeyleri olmayan bir parti olarak yeniden inandırıcı olmaları çok zor.
Dolayısıyla Alman siyasi sistemi önümüzdeki birkaç yıl içerisinde daha da istikrarsız bir hal alacak, zira seçmenlerin beşte biri tarafından desteklenen ve Doğu’da yüzde 30’lara varan oranlara ulaşan radikal sağcı bir partiyi tamamen saf dışı bırakmak zor olacaktır. Belki de Alman politikacılar, seçmenlere peri masalları anlatmanın (“avro ve Avrupa entegrasyon politikaları sizi daha da müreffeh kılacak” gibi) sadece bir yere kadar götüreceğini zor yoldan öğrenme mecburiyetinde. Bir gün gerçeklerle yüzleşmek ve pek çok seçmenin hayati önemde olduğunu düşündüğü sorunlar hakkında bir şeyler yapmak zorunda kalacaklar.
Yakın gelecekte, pek çok tartışmalı alanda idare-i maslahatçılık ve hatta hükümetin “yeşil” ve duyarcı hedefler uğruna ekonomiye ve insanların yaşamlarına daha fazla müdahale etmesi, muhtemelen resmi politikanın merkezinde yer almaya devam edecek. Ne de olsa, SPD ve CDU’daki pek çok politikacı ve muhtemelen Şansölye Scholz’un bizzat kendisi tarafından hala büyük bir hayranlıkla izlenen, büyük politik iş bitirici Merkel, ortalığı karıştırma konusunda bir dâhiydi. Fakat Merkel, bu hükümetin iktidara geldiğinden beri yaptığı gibi kararlı ve tek fikirli bir şekilde öfke ve hayal kırıklığı yaratamayacak kadar zeki davranabilirdi.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












