Diplomasi
Almanya, Hint işgücü göçünden istediği sonuçları alamadı

Almanya, işgücü talebini karşılamak için Hindistanlı vasıflı işçi ve bakım personeli istihdamında şu ana kadar karışık sonuçlar elde etti.
Bu durum, Berlin merkezli Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü (SWP) tarafından yapılan bir araştırma da dahil olmak üzere, son analizlere göre ortaya çıkıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı çalışmaya göre Almanya, matematik, bilgi teknolojisi, doğa bilimleri ve teknoloji (MINT) ile hemşirelik gibi alanlarda işgücü ihtiyacını karşılamak için Hindistan gibi üçüncü ülkelere giderek daha fazla bağımlı hale geliyor.
Fakat bazı başarılar elde edilmesine rağmen, Almanya’da yüksek talep gören Hintli BT uzmanlarının oranı düşüyor. Ayrıca, Almanya çok sayıda Hintli öğrenciden başvuru alıyor olsa da, bunların neredeyse hiçbiri Hindistan’ın önde gelen üniversitelerinden değil.
Berlin, Yeni Delhi’nin “iktisadi açıdan istenmeyen” Hintli sığınmacıları geri almamasından da şikayetçi.
Berlin’in “nitelikli göçmen işgücü” sorunu
Federal İstihdam Ajansına (BA) göre, işgücü talebi 2035 yılına kadar yıllık 400.000 işçinin net göçü ile ancak karşılanabilecek durumda ve bunun sadece diğer AB ülkelerinden gelen göçle başarılması mümkün değil.
Yeni SWP çalışmasıyla da doğrulandığı üzere, Hindistan artık Federal Cumhuriyet’in özellikle matematik, bilgi teknolojisi, doğa bilimleri ve teknoloji (MINT) alanlarında en büyük vasıflı işçi ve eğitim göçmeni kaynağı haline gelmiş durumda.
Hindistan, acil olarak ihtiyaç duyulan hemşirelik personelinin de önemli bir kaynağı. Ülkenin artan jeostratejik önemi göz önüne alındığında, Hindistan’dan gelen göç, ikili ilişkileri güçlendirmek için uygun bir araç olarak da görülüyor.
Hindistanlı göçmenlerin sayısı, 2012 yılında AB Mavi Kartının uygulamaya girmesinden bu yana keskin bir artış gösterdi: 2005 yılında 40.000 olan Hindistan vatandaşlarının sayısı, 2025 yılında yaklaşık 280.000’e yükseldi ve bunların yaklaşık 152.000’i istihdam ediliyor.
Yüksek vasıflı işçilerin sayısına kıyasla Hindistanlı sığınmacıların sayısının az olması nedeniyle, Hindistan’dan Berlin’e göç bir başarı öyküsü, hatta bazıları tarafından bir “göç mucizesi” olarak lanse ediliyor.
‘Meslek Göçü Yasası’ Hindistan’dan göçü artırdı
Göç yoluyla işgücü ihtiyacını karşılamak için Federal Almanya Cumhuriyeti, 2020 yılında Meslek Göçü Yasasını kabul etti. Bu yasa, mesleki eğitimi tamamlamış üçüncü ülke vatandaşlarının iş aramak veya mesleki niteliklerinin tanınması için ülkeye giriş yapmasına izin veriyor.
2022 yılında Almanya, Hindistan’dan Almanya’ya “güvenli, düzenli ve yasal göç” koşullarını iyileştirmek için Hindistan ile özel bir Göç ve Hareketlilik Ortaklığı Anlaşması (MMPA) imzaladı.
Hint işçilerin işe alınması, diğer sanayileşmiş ülkelerin tam tersi bir yaklaşım benimsediği bir dönemde gerçekleşiyor. Örneğin, Hint öğrencilerin göçünün önemli bir rol oynadığı Avustralya, Hindistan için öğrenci vizesi sayısını Temmuz 2022 ile Haziran 2023 arasında 100.000’den Temmuz 2023 ile Haziran 2024 arasında 50.000’in biraz üzerine düşürdü.
Hint göçmenlerin diğer iki geleneksel varış noktası olan Kanada ve Birleşik Krallık da Hindistan’dan gelen göçü azaltmak için önlemler aldı.
Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD, yasal ikamet statüsü olmayan Hintleri aktif olarak sınır dışı etmeye kadar gitti. Hint hükümeti, ABD ile ilişkilerini iyileştirme umuduyla yaklaşık 18.000 Hindistan kökenli göçmeni geri almayı kabul etti.
İngilizce konuşulan ülkelere Hint göçünün azalması, Almanya’nın doldurmaya çalıştığı bir boşluk yarattı.
Berlin’in “iktisadi olarak yararlanamayacağı’ işçiler hedefte
Tüm ilerlemelere rağmen, Hindistan’dan gelen göç, Almanya’yı tam olarak tatmin edecek şekilde ilerlemiyor. Berlin, Hindistan’ın en nitelikli öğrencilerini ülkeye çekmeye çalışıyor.
Fakat analizler, Hindistan’ın önde gelen üniversitelerinden neredeyse hiçbir öğrencinin Almanya’da okumak için başvuruda bulunmadığını gösteriyor.
Ayrıca, Alman hükümetine göre, MMPA’yı imzaladıktan sonra bile Hindistan, Federal Cumhuriyet’in “iktisadi olarak yararlanamayacağı” Hintlileri geri almakta yetersiz kalıyor.
Gerçekten geri dönüşlerin sayısı azalmış durumda. Berlin, Hindistan’ı güvenli bir menşe ülke ilan ederek Hint sığınmacıların sınır dışı edilmesini hızlandırmaya çalışıyor.
Ek bir zorluk da, Almanya’da yüksek talep gören Hint BT uzmanlarının oranının artmak yerine azalması. SWP araştırması bunu Almanya’nın zayıf iktisadi gelişimine bağlıyor.
Kerala’dan “Hıristiyan değerlere bağlı” hemşire göçü
Almanya, her zaman İngilizce konuşulan ülkeleri tercih eden Hint işçiler için geleneksel göç destinasyonlarından biri değil. Berlin, yıllardır STEM alanlarından vasıflı işçi almaya çalışsa da, Federal Cumhuriyet’in Hindistan’a yönelmesi, öncelikle ciddi bir hemşirelik personeli eksikliği nedeniyle gerçekleşmişti.
Federal İstatistik Ofisine göre, Almanya’da 250.000 ila 690.000 arasında hemşire açığı bulunuyor. Berlin, bu tür personeli işe alırken uzun süredir İspanya, Yunanistan ve İtalya gibi güney Avrupa ülkelerini tercih etse de, artık hemşire açığını kapatmak için Hindistan’a daha fazla yöneldi.
Bu durum ilk kez 1960’larda, güney Hindistan’ın Kerala eyaletinin Federal Cumhuriyet’in ilgisini çekmesiyle ortaya çıkmıştı. Kerala’dan gelen Hristiyan hemşirelik personeli, “nazik tavırları” ve “Hristiyan değerleri” nedeniyle çok uygun görülmüştü.
O dönemde, Kerala ve Federal Almanya Cumhuriyeti’nden kilise temsilcileri, hemşirelik personelinin “kitlesel üretimi”ni başlatmak için güçlerini birleştirmişti.
Kerala, gerçekten de hemşirelik personelini birkaç Avrupa ülkesine ihraç etmeye başladı. Son yıllarda Almanya’daki personel krizi kötüleştikçe, Alman Federal İstihdam Ajansı 2021’de Kerala ile hemşirelik personeli işe almak için resmi bir anlaşma imzaladı. Bu, her iki ülkedeki hemşirelik personeli eğitim programlarının yüksek derecede benzerliği sayesinde kolaylaştırıldı.
Sağlık personeli göçü Hindistan’ı zor durumda bırakıyor
Öte yandan hemşirelik personelinin kitlesel göçü Hindistan için ciddi sonuçlar doğuruyor.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 1.000 kişi başına en az dört hemşire ve ebe olmasını öneriyor fakat yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, Hindistan’da 1.000 kişi başına sadece 0,6 hemşire ve ebe düşüyor ve yaklaşık 4,3 milyon hemşire personel açığı bulunuyor.
Bunun nedeni, Hindistan’da eğitilen toplam 3,26 milyon hemşire personelinden sadece 1,4 milyonunun mesleğinde çalışması.
Hindistan’da hemşirelik eğitimi oldukça pahalı ve tüm eğitim programı ortalama 7.000 ila 9.300 avroya mal oluyor. Bu maliyetler, Hindistan’da kazançlı bir iş bulmakla karşılanamıyor.
2017 yılında Kerala eyaletinde bir hemşirenin asgari ücreti aylık yaklaşık 195 avro idi. Fakat raporlara göre, hemşireler aylık sadece 58 avro maaş alıyor ve sert çalışma koşullarına maruz kalıyor.
Düşük maaşlar ve kötü çalışma koşulları, nitelikli hemşirelerin çoğunun mesleğini icra etmek istememesine veya Avrupa ülkelerine göç etmesine neden oluyor.
Avrupa’da da hemşireler, güvencesiz çalışma koşullarına ve uzun vardiyalara maruz kalıyor. Birçoğu, Avrupa’ya gitmek için iş bulma kurumlarına yüksek borçlara girmek zorunda kalırken, bu da uzun süre bu kurumlara bağlı kalmaları anlamına geliyor.
Diplomasi
ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.
Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.
Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.
Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.
Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.
Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.
Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.
Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.
4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.
“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.
Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.
Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.
Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.
Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.
Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.
İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.
Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.
Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.
2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.
İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.
Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.
Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.
Diplomasi
Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.
Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.
Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.
Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.
Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.
Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.
Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.
Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.
İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.
Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.
Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.
Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.
Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.
Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.
Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.
Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.
Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.
Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.
Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.
Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.
‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.
Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.
Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.
East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Diplomasi
AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.
29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.
AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.
Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.
Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.
Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:
“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”
Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.
Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası












