Dünya Basını
Amerikan basını: Nükleer savaş kapıda, Ukrayna’da ateşkese gidilmeli

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesi birinci yılını doldurdu. Moskova’nın Kiev’deki hedeflerinde kayda değer bir sapma meydana gelmedi ve Batı da aynı şekilde Ukrayna’yı silahlandırmaya devam ediyor. The Nation dergisinde yer bulan editoryal görüş yazısında, ABD ve müttefiklerine nükleer savaşın tehlikesinin ciddiye alınması ve bir an evvel ateşkese gidilmesi gerektiği uyarısı yapılıyor.
Ukrayna’yı kurtarmak için savaşı bitirin
The Nation — 16 Şubat 2023
Çatışmalar kaygı verici bir hal almaya başlarken şimdi ateşkesi zorlamanın tam vakti.
24 Şubat, Rusya’nın Ukrayna’yı yasa dışı ve gaddar bir şekilde işgalinin birinci yıldönümü. Ukrayna halkının olağanüstü cesaretini ve direnişini selamlarken savaşın sürdüğü, can kayıplarının arttığı, insanların sakat kaldığı, kentlerin ve köylerin yakılıp yıkıldığı, ailelerin yerlerinden edildiği acı bir tablo yaşıyoruz.
Bu aynı zamanda felaketi önlemeye dönük fırsatları olan ama bunları değerlendirmemeyi tercih eden Biden yönetimi için de aklını başına alma vakti olmalı.
Amerikan istihbaratının tahminleri, Rusya ve Ukrayna’nın asker kayıplarının toplamda 200 bini aştığını gösterirken, Birleşmiş Milletler en az 7 bin 10 Ukraynal sivilin hayatını kaybettiğini tahmin ediyor. Ukrayna içinde yerinden edilmiş insanların sayısı yaklaşık 6 milyon. Buna ek olarak 8 milyon Ukraynalı sığınmacı da Avrupa’daki diğer ülkelere kaçtı ki bu, İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden bu yana kıtadaki en büyük göç dalgası.
Ukrayna’nın sahadaki ilk başarılarının yarattığı coşku hem Washington’da hem de Brüksel’de mutlak askeri zaferin ve hatta belki de Moskova’da rejim değişikliğinin gerçekçi hedefler olduğu hissini besledi.
Fakat savaşın ikinci yılına girerken çatışmalar kaygı verici bir hal almaya müsait görünüyor. Rusya, şu anda sahaya 24 Şubat 2022’de konuşlandırdığının neredeyse üç katı büyüklüğünde bir işgal gücü sürüyor. Ukrayna sınırına 300 bin ila 500 bin arasında asker yığılmış durumda. Binlerce yedek askerin de Belarus’ta cepheye gitmek üzere beklediği bildiriliyor.
Döneminin belki de en önde gelen diplomatı olan George F. Kennan, ABD’nin Birinci Dünya Savaşına girişini değerlendirirken şunları yazmıştı: “O dönem savaştan en büyük menfaatimizin savaşın mümkün olan en kısa sürede sona erdirilmesi olduğunu fark etmemiştik”. Amerika, tekrar bu hataya düşmekten kaçınmalı.
Bugüne dek Biden yönetimi, iki nükleer güç arasında savaş çıkmasından korkarak Amerikan kuvvetlerinin doğrudan müdahalesine karşı durdu. Ancak maliyetler ve taahhüdümüzün kapsamı arttıkça ABD’nin kaybetmeyi alamayacağını savunan bir koro da ses yükseltecek. Eğer Seymour Hersh’in son haberine öne sürüldüğü gibi Kuzey Akım boru hatlarının imha edilmesinde ABD’nin parmağı varsa Biden yönetimi, Ukrayna’yı Rusya’nın başlıca askeri düşmanı haline getirme yolunda vahim adımlara çoktan başvurmuş demektir. Geçen hafta Pentagon’un ABD komandolarını Ukrayna’ya gönderdiği programı yeniden hayata geçirmek istediği ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley’in Ukrayna’nın artık siyasi çözüm araması gerektiği yönündeki sağduyulu görüşlerinin göz ardı edilmemesini bekleyebiliriz.
Fakat Biden şu ana dek Kiev’in daha fazla silah ve ABD’nin askeri angajmanını arttırma çağrılarını büyük ölçüde kabul etti. Çoğu Amerikalı, Ukraynalı askerlerin, Amerikan ordusunun Oklahoma’daki bir üssünde eğitim görmekte olduğunu öğrendiğinde şaşıracaktır. Romanya’da Ukrayna sınırı yakınlarına konuşlanmış olan 101. Hava İndirme Tümeni birlikleri de dahil Avrupa’da savaşa hazır 100 bin asker olduğunu öğrendiklerinde de aynı derecede şaşıracaklardır. Şirketlerin yönetim kurulu odalarında ve Beltway’deki yeşil odalarda bu savaşın genişletilmesine dair duyulan heyecan Amerikan halkı tarafından paylaşılmıyor.
Diplomatik çözüme ulaşmak kolay olmayacak. Her iki taraf da taviz vermek zorunda kalacak. Ukrayna’nın güvenlik garantilerine, yeniden inşa için kaynaklara ve Avrupa içinde bir geleceği ihtiyacı olacak. Fakat 2014’ten bu yana kaybettiği tüm toprakları geri alma umudundan da cayması gerekecek. Rusya’nın da ilhak ettiğini iddia ettiği toprakların çoğundan vazgeçmesi gerekecek. Nihayetinde uluslararası yaptırımlardan kurtulması gerekecek.
Şimdi ateşkesi zorlama vakti, bunu müzakereler izleyecektir.
Son Ukraynalıya kadar savaşma niyetinde olanların yalvarışlarını reddetmeliyiz. Yaşadıkları acılar göz önüne alındığında Ukraynalılar, makul görülebilir bir şekilde anlaşmayı kabul etmekte isteksiz olabilirler. Ancak ABD ve NATO’daki ortakları, rüzgârın Ukrayna’dan yana esmediğini çok iyi biliyor. Ukrayna’nın korunması için hayati önem taşıyan Batı birliği şimdiden çatlamaya başladı.
Rusya da —ve Putin— saldırganlığının bedelini ağır ödedi. Ukrayna korkunç kayıplar verdi ama ulusal bütünlük ve özgüven kazandı. Ukrayna’yı kurtarmak ve muhtemelen nükleer bir büyük güçlerin yer alacağı ve hakikaten de yıkıcı olacak bir çatışma riskinden kaçınmak için savaşa son vermenin zamanı geldi. Bunun gerçekleşmesi için ABD ve müttefikleri, şimdi barış çabalarına öncülük etmeli.
Dünya Basını
Nükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır

Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı Ivana Nikolić Hughes, yapay zekanın askeri komuta ağlarına entegre edilmesinin ve tırmanan nükleer gerilimlerin insanlığı yok oluşun eşiğine getirdiğini açıkladı. Yapay zeka savaş oyunlarında taktik nükleer silah kullanım oranının yüzde 95’e çıktığına işaret eden Hughes, sınırlı bir bölgesel çatışmanın dahi üç milyardan fazla insanı açlıktan ölüme mahkum edeceğini vurguladı.
Nükleer Çağ Barış Vakfı Başkanı ve Columbia Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ivana Nikolić Hughes, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programında nükleer silahlanma ve yapay zeka entegrasyonunun yarattığı varoluşsal tehditleri değerlendirdi.
Hughes, nükleer caydırıcılık doktrininin tükenişinden taktik nükleer simülasyonlara, nükleer kış tehlikesinden silahsızlanma antlaşmalarının çöküşüne kadar pek çok başlıkta kapsamlı uyarılarda yer verdi.
Diesen’ın nükleer başlıklar ile yapay zekanın kesişimine dair sorusunu yanıtlayan Hughes, nükleer meselelere yaklaşık 15 yıl önce Columbia Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken ilgi duymaya başladığını belirtti.
O dönemde nükleer silahların Soğuk Savaş’tan kalma, etkisini yitirmiş bir başlık gibi görüldüğünü hatırlatan Hughes, günümüzde bu tehdidin her geçen gün daha yakıcı hale geldiğini vurguladı.
Yapay zeka modellerinin askeri karar alma mekanizmalarına dahil edilmesinin muazzam riskler barındırdığını dile getiren Hughes, nükleer silahsızlanma uzmanlarının son yıllarda bu entegrasyondan ciddi endişe duyduğunu aktardı.
Hughes, yapay zekanın halüsinasyon görme ve hatalı kararlar üretme potansiyeline işaret ederek şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük dil modellerinin komuta ve kontrol sistemlerine dahil edilmesi durumunda nükleer silahların kazara veya istemsizce ateşlenmesi ihtimali herkesi kaygılandırıyor. Washington’da düzenli yürütülen savaş oyunları, tek bir nükleer silah kullanımının dahi derhal topyekun bir nükleer savaşa dönüşeceğini açıkça ortaya koyuyor.”
“Yapay zeka modelleri kriz anında gerilimi tırmandırmayı seçiyor”
King’s College bünyesinde yürütülen ve yapay zeka modellerine askeri kriz senaryolarının verildiği araştırmaya değinen Hughes, sonuçların ürkütücü olduğunu söyledi.
Hughes, 21 farklı çatışma senaryosunun önde gelen teknoloji şirketlerinin geliştirdiği üç ayrı modele yöneltildiğini aktararak elde edilen verileri paylaştı.
Hughes, “Yapay zeka sistemleri kriz senaryolarının yüzde 95’inde taktik nükleer silah kullanma kararı verdi. Simülasyonların yüzde 76’sında ise stratejik nükleer güç gösterisine yöneldiler. Üstelik bu sinyaller gerilimi yatıştırmak yerine krizi daha da tırmandırdı. Bu tür kararları yapay zekaya devretme fikri başlı başına yıkıcı bir kumar niteliği taşıyor” dedi.
Yapay zeka modellerinin güvenlik açıklarını aşarak kendi başlarına hareket etme eğilimi gösterdiğine de değinen Hughes, son aylarda yaşanan siber hadiselerin tehlikenin boyutunu büyüttüğünü kaydetti.
Hughes, modellerin insan denetimindeki kısıtlamaları deldiğini ve sistemlere sızdığını anlattı.
Hughes, “Avustralya’da yapay zeka modellerinin kamu sağlık veri tabanına sızması gibi örnekler, bu sistemlerin insanların koyduğu sınırların etrafından dolaşabildiğini ve kendi aralarında eşgüdüm kurabildiğini gösteriyor. Bu durum, yapay zekanın kasti ya da kazara nükleer komuta kontrol ağlarına sızabileceği ihtimalini somutlaştırıyor” uyarısında bulundu.
Hughes, kıtalararası balistik füzelerin fırlatma rampalarında sabit olduğunu ve olası bir saldırı ihbarı alındığında karar vericilerin yalnızca birkaç dakikası kaldığını belirtti.
Hughes, “Erken uyarı anında fırlatma doktrini nedeniyle bir saldırıyı sineye çekip bekleyemezsiniz; birkaç dakika içinde karar vermezseniz füzelerinizi kaybedersiniz. Yapay zeka bir kıvılcım çakarsa, insanlar topyekun savaşı kendi başlarına tamamlamaya zaten hazır bekliyor” diye ekledi.
Gelişmiş süper yapay zekanın insanlığı yok etmek istemesi halinde en kestirme yolun nükleer cephanelikleri ateşlemek olacağını söyleyen Hughes, “Gezegeni ele geçirmek isteyen bir yapay zeka için en basit yöntem, mevcut 12 bin 500 nükleer başlığı kullanarak savaşı başlatmak olur. Yüz milyonlarca insan anında ölür, milyarlarca insan ise açlıktan kırılır” şeklinde konuştu.
“Küçük çaplı bir nükleer savaş dahi üç milyardan fazla insanı açlığa iter”
Programda söz alan Glenn Diesen, yapay zeka sistemlerinin insan muhakemesinin aksine uzlaşma yerine tırmanmayı tercih ettiğini, geçmişte kimyasal silahların dahi dönem dönem daha temiz bir yöntem sayılarak meşrulaştırılmaya çalışıldığını hatırlattı.
Hughes ise nükleer silahların doğurduğu çevresel felaketin geleneksel silahlardan bütünüyle farklı olduğunu ifade etti.
Tarih boyunca çöller ve adalar gibi yanıcı olmayan sahalarda 2 binden fazla nükleer deneme yapıldığını anımsatan Hughes, bu silahların yerleşim yerlerinde infilak etmesi halinde yaşanacak nükleer kış sürecini şu sözlerle açıkladı:
“Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan bombalar bugünkü cephaneliklerin yanında ufacık kalır. Bir nükleer patlama devasa bir ateş topu yaratır ve enerjisinin yüzde 35’i doğrudan ısıya dönüşür. Şehirler yandığında atmosfere yoğun miktarda kurum yükselir. Bu kurum tabakası güneş ışığını keserek küresel çapta sıcaklıkları düşürür.”
Hindistan ile Pakistan arasında yaşanabilecek bölgesel bir çatışmanın dahi dünya çapında kıtlığa yol açacağını vurgulayan Hughes, araştırmaların vardığı sonuçları dile getirdi.
Hughes, “Hindistan ve Pakistan arasında patlak verecek sınırlı bir nükleer savaş bile gökyüzünü kapatacak miktarda duman üreterek iki yıl içinde üç milyardan fazla insanın açlıktan ölmesine neden olur. Küresel nüfus sekiz milyarı aştı ve bu boyuttaki bir iklim çöküşünde insanlığı besleyecek ek gıda bulunamaz. İki ülkenin savaşıp kenara çekileceği bir senaryo imkansızdır; medeniyetin sonundan ve canlı türlerinin yok oluşundan bahsediyoruz” ifadelerini kullandı.
ABD ile Rusya arasında 4 bin 400 nükleer başlığın kullanıldığı bir çatışmada ozon tabakasının yüzde 70 oranında yok olacağını bildiren Hughes, zararlı morötesi ışınların tarımsal üretimi sıfırlayacağını söyledi.
Hughes, nükleer denemelerden yayılan plütonyum 239 izotopunun gezegenin her köşesine yayıldığını ve insan çağının tehlikeli bir jeolojik izine dönüştüğünü sözlerine ekledi.
“Soğuk Savaş’ı liderlerin aklı değil, şans ve sağduyulu subaylar kurtardı”
Diesen, günümüzde nükleer silah tehdidinin hafife alındığını, Avrupa’da caydırıcılık kavramının doğrudan nükleer şantaj yaftasıyla bir kenara itildiğini ve Moskova ile doğrudan savaşa girme söyleminin yaygınlaştığını belirtti.
Diesen’ın geçmişteki anlaşmaların ve nükleer korkunun buharlaşmasına dair tespitine katılan Hughes, mevcut siyasi söylemlerin vahametini şu sözlerle dile getirdi:
“Bir tarafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Baltık kıyılarındaki askeri tatbikatlara karşı tüm silahları kullanmaya hazır olduklarını bildirmesi var. Diğer tarafta ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurul kürsüsünden İran’ı hayatta kalma şansı bırakmaksızın cehenneme sürme tehdidi yer alıyor. Dünya liderlerinin gözü önünde 93 milyonu aşkın nüfusa sahip bir ülkeyi haritadan silmekle tehdit etmek hem ahlak dışıdır hem de uluslararası hukuka göre açık bir suçtur.”
Geçmişte Savunma Bakanlığı belgelerini sızdıran Daniel Ellsberg’in analizlerine atıfta bulunan Hughes, dokuz nükleer gücün bu silahları her an kullandığını söyledi.
Hughes, “Ellsberg’in belirttiği gibi, bir soyguncunun kafanıza silah doğrultması silahı fiilen kullanması demektir; tetiği çekmesine gerek yoktur. Nükleer güçler de bu silahları sürekli bu şekilde kullanıyor. Kendi eylemlerini caydırıcılık, başkalarınınkini ise nükleer şantaj olarak adlandırıyorlar” dedi.
Soğuk Savaş döneminde nükleer felaketin eşiğinden kıl payı dönüldüğünü hatırlatan Hughes, dönemin sağduyulu isimlerini andı.
Küba Füze Krizi sırasında Sovyet denizaltısında görevli Vasili Arhipov’un nükleer torpidoyu ateşlemeyi reddederek insanlığı kurtardığını anlatan Hughes, 1983 yılında yaşanan iki kritik hadiseye dikkat çekti.
Hughes, “1983 yılında Sovyet erken uyarı sistemindeki bir bilgisayar arızası, Moskova’ya doğru gelen beş kıtalararası füze tespit etti. Nöbetçi subay Stanislav Petrov, ABD’nin gerçek bir saldırıyı yalnızca beş füzeyle başlatmayacağını akıl ederek durumu üstlerine iletmedi ve muhtemel bir karşı misillemeyi durdurdu. Aynı yıl icra edilen Muktedir Okçu kod adlı tatbikatta ise Sovyetler Birliği gerçekten vurulacağını zannederek nükleer bombardıman uçaklarını hazır hale getirdi. Soğuk Savaş’ı hatasız stratejiler değil, bu insanların basireti ve talihimiz kurtardı” ifadelerini kullandı.
Hughes, süregelen savaş ortamlarında bir siber saldırının ya da yapay zeka yanılgısının gerçek bir saldırı zannedilme riskinin barış dönemine kıyasla katbekat yüksek olduğunu dile getirdi.
“Nükleer silahları koruyarak yayılmayı önleyemezsiniz”
Avrupa kıtasında nükleer silah konuşlandırılmasının akıl dışı olduğunu vurgulayan Hughes, İngiltere ve Fransa’nın kendi cephanelikleri dışında Belçika, Hollanda, İtalya, Almanya ve Türkiye’de Amerikan nükleer başlıklarının konuşlu olduğunu hatırlattı.
Hughes, “Belçika ve Hollanda gibi coğrafi olarak ufacık ülkelerde nükleer silah tutulması akıl almaz bir durum. Birkaç nükleer başlık bu ülkeleri bütünüyle haritadan silmeye yeter. Avrupa’nın tamamı dünya haritasında küçük bir yer kaplıyor. ABD ile Rusya arasında çıkacak bir nükleer savaşta tüm Avrupa dümdüz olur ve yok edilir” dedi.
Nükleer silahların yayılmasını önleme yaklaşımının mevcut güçler için bir paravan olarak kullanıldığını belirten Hughes, nükleer silahların varlığının meşrulaştırılmasını eleştirdi.
Hughes, “Kendi güvenliğiniz için nükleer silaha mecbur olduğunuzu söylerseniz, diğer tüm ülkelerin de nükleer silah edinerek güvenliğini sağlama arayışına girmesi kaçınılmaz hale gelir. Nükleer caydırıcılık fikri ile yayılmanın önlenmesi hedefi birbirine taban tabana zıttır. Şu anda dokuz ülkenin elinde 12 bin 500 nükleer başlık bulunuyor. Benim asıl endişem İran’ın bir ya da birkaç nükleer silaha ulaşmasından ziyade, fırlatma rampalarında dakikalar içinde ateşlenmeye hazır bekleyen bu devasa cephaneliktir” şeklinde konuştu.
Hughes, nükleer silahların modernizasyonuna dayalı yeni bir silahlanma yarışının başladığını, oysa asıl tartışmanın genel silahsızlanma zeminine çekilmesi gerektiğini vurguladı.
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın nükleer sahibi beş daimi üyeye cephaneliklerini tamamen tasfiye etme ve iyi niyetle müzakere yürütme yükümlülüğü getirdiğini hatırlatan Hughes, bu taahhütlerin yerine getirilmediğini kaydetti.
“Tek bir megatonluk bomba Tahran’da iki buçuk milyon insanı anında katleder”
Amerikan kamuoyunun nükleer silahların tehlikeleri konusunda yeniden bilinçlenmesi gerektiğini belirten Hughes, 1980’li yıllarda New York’taki Central Park’ta bir milyon insanın katıldığı nükleer karşıtı yürüyüşün Sovyet lideri Mihail Gorbaçov üzerinde derin etkiler bıraktığını anımsattı. Halkın silahsızlanma talebinin liderleri harekete geçirebilecek en güçlü dinamik olduğunu ifade etti.
Tarihçi Peter Kuznick ile birlikte kaleme aldığı makaleden detaylar paylaşan Hughes, nükleer tehditlerin kamuoyunda kanıksanmasını sert bir dille eleştirdi:
“Tahran üzerine bir megatonluk tek bir nükleer bomba atıldığını hayal edin. İki buçuk milyon insan anında yaşamını yitirir. 3,7 milyon insan ise uzuvlarını kaybetmiş, derileri vücutlarından dökülen ağır yanıklar içinde dehşet verici acılar çeker. Bu sadece tek bir nükleer başlığın yaratacağı tablodur. Bizler siyasetçilerin bu dehşeti sıradanlaştırmasına göz yumuyoruz. İnsanların korkudan felç olmak yerine neyle karşı karşıya olduğumuzu idrak edip harekete geçmesi gerekiyor.”
Hiroşima ve Nagasaki saldırılarının insan hayatını kurtardığı ve savaşı bitirdiği yönündeki resmi anlatının gerçeği yansıtmadığını dile getiren Hughes, bu kentlerin bombalanmasından önce sivillerin tahliyesine dahi izin verilmediğini belirtti.
“Çözüm yeni mekanizmalarda değil, Birleşmiş Milletler kurallarını işletmekte”
Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na taraf olan 100 devletin küresel güney ağırlıklı olmak üzere nükleer silahsızlanma mücadelesini büyüttüğünü kaydeden Hughes, Avusturya ve İrlanda gibi Avrupa ülkelerinin de bu çabaya destek verdiğini anlattı.
Hughes, nükleer silaha sahip dokuz ülkeye yönelik baskının hem dışarıdan hem de kendi halkları tarafından içeriden kurulması gerektiğini belirtti.
Diesen’ın silahsızlanma için diplomatik bir uzlaşma zemini bulunup bulunmadığına ilişkin sorusunu yanıtlayan Hughes, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi mimarisinin canlandırılması gerektiğini söyledi.
Columbia Üniversitesi’nden Profesör Jeffrey Sachs’ın çok kutuplu diyalog tezlerini desteklediğini belirten Hughes, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan barış çerçevesinin yeniden işletilmesinin zorunlu olduğunu ifade etti.
Hughes, “Silahsızlanma için yepyeni kurumlar icat etmemize gerek yok; İkinci Dünya Savaşı’nın ardından felaketleri önlemek için kurulan mekanizmaları layıkıyla kullanmamız yeterli. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması aslında bir barış metnidir. Devletler egemenlik haklarına saygı gösterilen bir güvenlik düzenine kavuşursa, nükleer silahlara sığınma ihtiyacı ortadan kalkar” dedi.
Görüşmenin kapanışında Nepal Başbakanı’nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulunan Hughes, küresel kaynakların savaş yerine insanlığın ortak sorunlarına yönlendirilmesi çağrısında bulundu.
Hughes, “Nepal Başbakanı’nın kürsüde dile getirdiği gibi, savaş için kusursuz lojistiğe sahip olan dünya gıda dağıtımı ve afet yardımı için çökmüş bir lojistik işletiyor. Nükleer silahlara ve savaşa ayrılan devasa bütçelerin küresel ısınmaya, kuraklığa ve iklim felaketlerine ayrıldığı bir dünyada bambaşka bir geleceği konuşuyor olurduk. İnsanlığın hayatta kalabilmesi, yıkım araçlarına yatırımı durdurup kolektif varoluş krizlerine odaklanmasına bağlıdır” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Eski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir

Eski CIA analisti Larry C. Johnson, Washington yönetiminin İran’a yönelik olası bir kara harekatının ağır bir yenilgi getireceğini belirterek ABD Başkanı Trump’ın durumunu Çanakkale’deki Churchill’e benzetti. Johnson, İsrail ordusunun Gazze’deki kayıplarla kendi mantığı üzerinden 3 bin 900 adet 11 Eylül yarattığını ve NATO’nun Ukrayna’da büyük bir kimlik bunalımına sürüklendiğini bildirdi.
ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski terörle mücadele analisti ve Dışişleri Bakanlığı Terörle Mücadele Dairesinin eski yetkilisi Larry C. Johnson, küresel güvenlik dengeleri ve Washington yönetiminin askeri hamlelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Uluslararası ilişkiler uzmanı ve analist Brandon J. Weichert’ın sunduğu programda konuşan Johnson, Beyaz Saray’ın İran’a yönelik olası bir kara harekatına girişmesi durumunda Birinci Dünya Savaşı’ndaki Gelibolu hezimetine benzer tarihi bir yıkımla karşılaşacağını kaydetti.
Donald Trump yönetiminin 3 Kasım ara seçimleri öncesinde İran’a yönelik hava ve deniz saldırılarını yeniden başlatma hazırlıklarını değerlendiren Johnson, operasyonel imkanların tükendiğini ve Washington’ın kendisini küresel bir felaketin eşiğine getirdiğini ifade etti.
Eski istihbarat analisti Johnson, Washington’daki karar vericilerin sahadaki askeri gerçekliklerden koptuğunu vurguladı. ABD Merkez Komutanlığının kısıtlı saldırılardan geniş çaplı askeri operasyonlara kadar uzanan yeni hedef paketleri hazırladığına yönelik bilgileri ele alan Johnson, bu planların hem askeri hem de ekonomik açıdan intihar niteliğinde olduğunu dile getirdi.
Yönetimin petrol fiyatlarını düşürmek amacıyla askeri tazyiki artırmayı düşündüğünü aktaran uzman, bunun tam tersi bir sonuç yaratacağını belirtti.
“Trump şanslıysa Gelibolu’daki Churchill’e döner”
Programın sunucusu analist Brandon J. Weichert’ın izleyicilerden gelen olası bir kara savaşı ihtimaline ilişkin sorusunu yanıtlayan Larry C. Johnson, Türkiye topraklarında yaşanan tarihi Çanakkale Savaşı’na atıfta yaptı.
İran topraklarına asker çıkarmanın Amerikan ordusu için telafisi imkansız bir hezimet getireceğini kaydeden Johnson, “Umarım İran’da bir kara savaşına girilmez, zira orada feci şekilde dayak yeriz. Böyle bir adım atılırsa ortaya çıkacak en muhtemel tablo, Donald Trump’ın Gelibolu’daki Winston Churchill’e dönüşmesidir; o da eğer şanslıysa” ifadelerini kullandı.
Churchill’in Gelibolu harekatında uğradığı büyük stratejik hezimetin bir benzerinin Basra Körfezi’nde yaşanabileceğini vurgulayan Johnson, Washington’ın sahadaki coğrafi, lojistik ve askeri gerçekleri görmezden gelerek hareket ettiğini aktardı.
Johnson, olası bir çıkarma harekatının Amerikan kuvvetlerini kapana kıstıracağını ve tarihin en ağır askeri felaketlerinden birine kapı aralayacağını dile getirdi.
“Uçaklar İran içlerine girdiğinde mühimmat sıkıntısıyla karşılaşacak”
Pentagon’un askeri hazırlıklarını detaylandıran Johnson, sahadaki lojistik kısıtların altını çizdi. B-1 ağır bombardıman uçaklarının artık İngiltere’deki üslerde konuşlu olmadığını hatırlatan eski analist, donanmanın uçak gemisi kapasitesinin de sınırlarına dayandığını belirtti.
Tayland kıyılarında demirleyen George H.W. Bush uçak gemisinin geri dönmesi ve Theodore Roosevelt uçak gemisinin bölgeye intikal etmesi durumunda dahi operasyonel derinliğin yetersiz kalacağını kaydeden Johnson, F-35 savaş uçaklarının menzil sorununa dikkat çekti.
Johnson, teknik tablonun vahametini şu sözlerle açıkladı:
“Uçak gemilerini güvenli kabul edilen yaklaşık 320 kilometre açıkta tuttuğunuzda, bu gemilerden kalkan F-35 uçaklarının azami muharebe yarıçapı yaklaşık 800 kilometredir. Bu da uçakların denizde 320 kilometre yol aldıktan sonra İran topraklarının sadece 80 kilometre içerisine kadar girebileceği anlamına gelir. Bu noktada ellerindeki Tomahawk veya havadan fırlatılan seyir füzelerini ateşlemek zorundalar. Ancak bu mühimmatların stokları da tükenmek üzere. Peki ne elde edeceksiniz? Sadece İran’ı kışkırtacaksınız.”
İran’ın böyle bir saldırı karşısında doğrudan Amerikan savaş gemilerini, Ürdün ve İsrail’de saldırı için kullanılan askeri üsleri hedef alacağını belirten Johnson, operasyona lojistik veya istihbari destek veren diğer Körfez ülkelerinin de misillemeyle yüzleşeceğini söyledi.
Eski analist, çatışmanın büyümesiyle birlikte savaşın ara seçimlerin hemen öncesinde doğrudan Amerikan kamuoyunun gündemine oturacağını ifade etti.
“İran yeni füzeler aldı, Çin bunları denemek istiyor”
USS Makin Island ve USS Boxer amfibi hücum gemilerinin bölgedeki hareketliliğine değinen program sunucusu Brandon J. Weichert, yönetimin İran’ın güneyine asker çıkarma niyetinde olup olmadığını sordu.
Johnson, Beyaz Saray’ın böylesi tehlikeli bir maceraya kalkışabilecek bir akıl tutulması yaşayabileceğini dile getirdi.
Amerikan askerlerinin İran topraklarına ayak basması durumunda ikmal hatlarının derhal kesileceğini vurgulayan Johnson, “Bunu deneyecek kadar çılgın olabilirler. O zaman bir anda İran topraklarında mahsur kalmış Amerikan birlikleriyle karşı karşıya kalırsınız. Çünkü o birliklere ikmal sağlamaya çalışacak Amerikan gemileri, İran’ın elindeki yeni nesil gemisavar füzeleriyle vurulacaktır. İran bu füzelerin yeni sevkiyatını geçtiğimiz aylarda doğrudan Çin’den aldı. Çin yönetimi de bu silah sistemlerini memnuniyetle test etmek istiyor. Çünkü Pekin yönetimi, Trump’ın sergilediği tutarsızlıklara bakarak bir sonraki hedefin kendileri olabileceğini görüyor ve sistemlerinin Amerikan donanmasına karşı çalışıp çalışmadığını sahada görmek istiyor” dedi.
Tahran yönetiminin boyun eğmeyeceğini ve geri adım atmayacağını ifade eden Johnson, İran Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Washington’dan gelen son müzakere teklifini doğrudan geri çevirdiğini hatırlattı.
Tahran’ın ayrıca Basra Körfezi ve boğazlardan geçen tüm ticari gemilerden geçiş ücretini İran riyali olarak tahsil etme kararı aldığını belirten Johnson, bu mali operasyonun Çin bankaları üzerinden yürütüldüğünü ve ABD Hazine Bakanlığı yetkililerinin baskılarına karşı Tahran’ın elini güçlendirdiğini aktardı.
“Netanyahu’nun mantığına göre Gazze’de 3 bin 900 adet 11 Eylül yaşandı”
Programda 7 Ekim olaylarının yıldönümü ve Gazze’deki insani yıkım da geniş yer tuttu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünde yaptığı orantısal kayıp hesabını eleştiren Johnson, İsrail yönetiminin kendi mantığıyla kendi suçunu tescillediğini ifade etti.
Netanyahu’nun 8 milyonluk İsrail nüfusu üzerinden 1200 kaybı, 350 milyonluk Amerikan nüfusunda 40 bin ölüme eşdeğer göstererek meşruiyet aradığını hatırlatan analist, aynı denklemin Filistin halkı için kurulması gerektiğini belirtti.
Gazze’deki tabloyu rakamlarla ortaya koyan Johnson, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Netanyahu’nun bu oyununu Filistinliler için oynayalım. Gazze’de İsrail ordusunun da kayıtlara geçirdiği en az 73 bin sivil yaşamını yitirdi. Bölgenin 2,2 milyonluk nüfusunu hesaba kattığınızda, bu oran 350 milyonluk bir ülkede yaklaşık 11 ila 12 milyon insanın katledilmesine denk gelir. Netanyahu artık çıkıp da 16 adet 11 Eylül yaşadık teranesini bırakmalıdır. İsrail, bizzat Başbakanının benimsediği mantık üzerinden Gazze’de tam 3 bin 900 adet 11 Eylül saldırısına denk bir yıkım gerçekleştirdi. Kimse bana İsrail’in çok acı çektiği masalını anlatmasın. Filistin halkına yaşatılan şey tartışmasız biçimde tam bir soykırımdır. Enkaz altındaki cenazeler çıkarıldığında gerçek kaybın 150 bini aştığı görülecektir.”
İsrail ordusunun Gazze’de Hamas’ı yok etme gerekçesinin gerçeği yansıtmadığını belirten Johnson, asıl hedefin bölgeyi insansızlaştırmak ve nüfusu tamamen sürgün etmek olduğunu dile getirdi.
Gazze’nin dört bir taraftan kuşatılmış olmasına rağmen askeri hedeflere ulaşılamadığını aktaran uzman, İsrail ordusunun operasyonel başarısızlığını sivil halkı topluca cezalandırarak örtbas etmeye çalıştığını söyledi.
“Irak’ta yapılan ölümcül hatalar bugün Gazze’de tekrarlanıyor”
Kendisinin 2006 yılında Irak’taki Balad Hava Üssü’nde Müşterek Özel Harekat Komutanlığı bünyesinde görev yaptığı döneme ait anılarını paylaşan Johnson, dönemin komutanları Stanley McChrystal, William McRaven ve Michael Flynn ile aynı operasyonel sahada çalıştığını anlattı.
Amerikan ordusunun Irak’ta her gün Delta Gücü birlikleriyle 14 ila 19 arasında hedefi öldürme ya da yakalama operasyonu düzenlediğini hatırlatan Johnson, bu taktiğin direnişi bitirmek yerine daha da büyüttüğünü ifade etti.
Dönemin sivil yöneticisi Paul Bremer ve Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in Baas partisi mensubu yüz binlerce askeri personeli silahlarıyla birlikte evlerine gönderip maaşlarını kestiğini hatırlatan Johnson, “Bu insanlar ailelerini doyurmak için paraya muhtaçtı. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki zengin Körfez Arapları ortaya çıktı ve bu eski askerlere Amerikan birliklerini havaya uçurmaları için para ödedi. Operasyonlar arttıkça Amerikan askerlerine yönelik saldırılar da katlandı. Ta ki biz aşiret liderlerine gidip ‘Bizi bombalamamanız için size para ödeyelim’ diyene kadar. Para konuştu ve saldırılar bıçak gibi kesildi. Bugün İsrail aynı askeri çıkmazı Gazze’de tekrarlıyor. Hamas’ı tamamen kuşattıklarını söylüyorlar ama direniş sürüyor. Eğer kuşatma altındaki bir güç hala ikmal alabiliyorsa, bu durum İsrail tarafındaki derin çürümüşlük ve yolsuzluğun kanıtıdır” değerlendirmesini yaptı.
Batı Şeria’daki gerilime de değinen Johnson, yerleşimcilerin saldırılarının Hamas ile hiçbir ilgisi olmadığını, fanatik yerleşimci grupların doğrudan Hristiyan köylerine ve kasabalarına saldırarak bölge halkını yerinden etmeye çalıştığını sözlerine ekledi.
“İsrail toplumu artık dikiş yerlerinden patlıyor”
Merkezi İstihbarat Teşkilatına ait ‘Redstone’ kodlu gizli raporun basına sızdırılmasına da değinen Larry C. Johnson, kurumun İsrail devletinin iç dinamiklerine dair son derece karamsar tespitler içerdiğini açıkladı.
Raporun sızdırılmasının teşkilat içindeki derin çatlakları gösterdiğini kaydeden analist, belgenin ana fikrinin İsrail’in iç çöküşe doğru sürüklenmesi olduğunu belirtti.
İsrail toplumunu üç farklı dondurma çeşidine benzeten Johnson, ülkedeki sosyolojik yarılmayı şu ifadelerle özetledi:
“İsrail toplumu dikiş yerlerinden patlıyor. Karşımızda üç farklı kesim var. İlki Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich çizgisindeki aşırı yerleşimciler. Bunlar Tanrı’nın bu toprakları kendilerine vaat ettiğini söyler ancak birçoğu dini inançtan tamamen uzaktır. İkincisi, Siyonizm karşıtı olan ve İsrail devletinin varlığının kutsal kehanetlere aykırı olduğunu savunarak mevcut yapıyı reddeden muhafazakar Haredi kesimdir. Üçüncüsü ise Avrupa kökenli, bölgeyle tarihsel ve kültürel bağı zayıf olan, Netanyahu gibi figürlerin temsil ettiği Aşkenaz kesimdir. Bu grupların bir arada yaşama zemini kalmadı.”
Savaşın uzamasının bu kırılganlığı derinleştirdiğini vurgulayan eski analist, İsrail ordusunun omurgasını oluşturan yedek askerlerin tükenmişlik yaşadığını kaydetti.
Üç yıldır kesintisiz süren savaş temposunun böylesine küçük bir ülke tarafından taşınamayacağını belirten Johnson, cepheden dönen askerler arasında intihar vakalarının rekor seviyelere ulaştığını, askeri yapının ve toplumsal dokunun çöküş emareleri gösterdiğini dile getirdi.
“Gübre fabrikaları kapanıyor, vatandaş faturayı ödüyor”
ABD iç siyasetindeki gelişmeleri ve yaklaşan Kongre ara seçimlerini de değerlendiren Johnson, ekonomik tablonun Cumhuriyetçi Parti açısından felakete işaret ettiğini bildirdi.
Florida’nın Manatee ve Polk bölgelerinde devasa fosfat madenleri işleten Mosaic Madencilik Şirketinde çalışan bir işçiden aldığı mektubu aktaran Johnson, savaşın Amerikan sanayisini doğrudan vurduğunu açıkladı.
Körfez bölgesindeki kriz sebebiyle kükürt sevkiyatının durduğunu ve fosfatı gübreye dönüştürecek hammaddenin temin edilemediğini aktaran analist, şirketin maden ocaklarını kapatma kararı aldığını ve yüzlerce işçinin altı ay içinde işsiz kalacağını bildirdi.
Kendisine yazan işçinin geçmişte Donald Trump’a üç kez oy verdiğini ancak artık yönetimin yolsuzlukları ve savaş suçları sebebiyle yargılanmasını istediğini aktaran Johnson, tabandaki öfkenin kontrol edilemez boyutta olduğunu söyledi.
Kamuoyu araştırmalarının bağımsız seçmen kitlesinde Demokrat adaylar lehine 16 puanlık devasa bir kayma gösterdiğini hatırlatan Weichert’ın sözlerine katılan Johnson, Trump yönetiminin içine düştüğü siyasi çıkmazı askeri gerilimi tırmandırarak aşmaya çalıştığını kaydetti.
ABD’deki enflasyon dalgasına da değinen uzman, gıda fiyatlarının son sekiz ayda yüzde 33 oranında arttığını, market raflarındaki temel tüketim ürünlerinin sıradan vatandaşlar için lüks haline geldiğini, bu hayat pahalılığının sandık sonuçlarını doğrudan tayin edeceğini ifade etti.
“Avrupa madendeki kanarya gibi çöküşü haber veriyor”
Batı dünyasının genel bir çöküş evresine girdiğini ve sistemsel bir krizle yüzleştiğini savunan sunucu Brandon J. Weichert’ın, Kanada’nın Alberta eyaletindeki ayrılıkçı eğilimler ve Avrupa’daki siyasi istikrarsızlığa dair sorusunu yanıtlayan Johnson, kıtanın tehlike sinyalleri verdiğini dile getirdi.
Johnson, Batı başkentlerindeki çözülmeyi maden ocaklarındaki metan gazını önceden haber veren kanaryaya benzeterek şunları söyledi:
“Avrupa şu an maden kuyusundaki kanarya vazifesi görüyor. Fransa’da sokak hareketleri ve grevler sebebiyle hükümet kontrolü fiilen kaybetmiş durumda. Almanya’da benzer bir parçalanma yaşanıyor. Almanya için Alternatif partisi anketlerde yüzde 30 bandına çıktı. Bu durum ülkenin üçte ikisinin mevcut yönetime ve sisteme tamamen karşı olduğunu gösterir. Toplumsal uzlaşı tamamen ortadan kalktı. İngiltere’de İşçi Partisi tarihi bir zafer kazanmasına rağmen bugün desteğini yitirdi ve ülke derin bir siyasi bölünmüşlük yaşıyor. Aynı çözülme Amerika Birleşik Devletleri’nde de yaşanıyor. Artık ortak bir Amerikan kimliği veya gururu kalmadı, toplum parçalara ayrılıyor.”
Batı’nın 1905 Rus-Japon Savaşı sonrasında Çarlık Rusyası’nda yaşanan devrimci dalgaya benzer bir eşikte olduğunu kaydeden uzmanlar, askeri başarısızlıkların içerideki ekonomik ve siyasi krizi tetikleyerek yönetimlerin meşruiyetini kökten sarsacağını vurguladı.
“Ukrayna bir dağdan yuvarlanan kaya gibi ezilecek”
Programın son bölümünde Rusya’nın İrkutsk kentinde ortaya çıktığı iddia edilen akciğer vebası salgını söylentilerine değinen Johnson, bu haberlerin Amerikan istihbarat birimlerince yürütülen klasik bir psikolojik harekat olduğunu belirtti.
Rusya içindeki sosyal medya ağlarının son derece faal olduğunu ve halkın hiçbir gelişmeden bihaber bırakılmadığını aktaran analist, cephedeki hezimetin üzerini örtmek amacıyla Washington’ın bilgi kirliliği ürettiğini dile getirdi.
Ukrayna cephesindeki durumu da değerlendiren Johnson, kış aylarına girilirken Kiev yönetiminin askeri varlığının tamamen sona ereceğini kaydetti.
Rus ordusunun önümüzdeki aylarda binlerce insansız hava aracıyla Ukrayna’nın enerji ve ulaşım altyapısını tamamen imha edecek kapsamlı bir operasyona hazırlandığını belirten analist, tablonun geri çevrilemez olduğunu açıkladı.
Johnson, Kiev’in savaşı kaybetmesinin yaratacağı küresel sarsıntıyı şu sözlerle ifade etti:
“Ukrayna tarafı ara sıra Rusya topraklarına yönelik taciz saldırıları yaparak dikkat çekmeye çalışacaktır. Ancak Rusya, Ukrayna’yı tamamen ezecektir. Bu durum dağdan aşağı yuvarlanan dev bir kayaya benziyor; kaya vadinin en dibine ulaşana kadar yuvarlanmaya devam edecektir. Bu sürecin dip noktası ise Ukrayna’nın sahada mutlak bir askeri hezimete uğramasıdır. Bu yenilgi gerçekleştiğinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü devasa boyutlarda bir kimlik kriziyle karşı karşıya kalacaktır. Batı ittifakı için asıl yüzleşme o gün başlayacaktır.”
Dünya Basını
İktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor

Ekonomi profesörü Richard Wolff, Batı dünyasındaki derin siyasi ve ekonomik krizin çöken küresel hegemonyanın ve sömürgecilik mirasının tükenişinden kaynaklandığını belirtti. ABD içindeki çıkar çatışmalarına değinen Wolff, askeri, medikal ve petrol kartellerinin siyaset mekanizmasını rehin alarak piyasaları kendi karlılıkları doğrultusunda manipüle ettiğini vurguladı.
Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın çevrim içi söyleşi programına konuk olan Amerikalı siyaset iktisatçısı ve Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri İktisat Profesörü Richard Wolff, Batı dünyasının içinden geçtiği siyasi, ekonomik ve toplumsal krizleri değerlendirdi.
Diesen, Batı başkentlerinde hissedilen meşruiyet krizine, seçim süreçlerindeki tıkanıklığa, derinleşen gelir eşitsizliğine ve medya üzerindeki anlatı kontrolüne dikkat çekerek bu sorunların yalnızca partiler arası iktidar değişimleriyle açıklanamayacak kadar yapısal bir boyuta ulaştığını dile getirdi.
Profesör Wolff ise ABD ve Avrupa’nın ortak bir tarihsel döngünün sonuna geldiğini belirterek küresel kapitalizmin kurduğu sömürgeci düzenin artık geri döndürülemez bir çözülme evresine girdiğini aktardı.
Konuşmasına ABD’deki başkanlık seçimlerine bir ay kaldığını hatırlatarak başlayan Profesör Wolff, ülkedeki siyasi tablonun ürkütücü bir hal aldığını kaydetti. Washington’daki karar vericilerin sergilediği tutumu hayretle izlediğini belirten Wolff, “Kendi hükümetimin ve aynı zamanda Avrupa’daki yöneticilerin sergilediği davranışlara her gün şaşırıyorum. Seçimlere tam bir ay kaldı ve burada büyük liderimizin kararlı bir ölüm sarmalına girdiğine tanıklık ediyoruz. Bu tablo, bizleri bile şaşırtacak düzeyde bir yozlaşmanın ya da açık bir ölüm arzusunun olağanüstü bir göstergesidir” dedi.
Siyaset bilimci Glenn Diesen, krizin yalnızca ABD ile sınırlı kalmadığını; Almanya’da Friedrich Merz ve Şansölye Friedrich Merz etrafındaki tartışmalardan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yaşadığı meşruiyet kaybına kadar tüm kıtada benzer bir demokratik açığın ortaya çıktığını vurguladı.
Halk kitlelerinin sistemin derin bir sarsıntıya ve köklü reformlara ihtiyaç duyduğunu hissettiğini belirten Diesen, servet yoğunlaşması ve güvenlik politikalarındaki başarısızlıkların arkasında yatan ortak paydayı sordu. Profesör Wolff, bu durumu anlamak için modern dünya ekonomisinin kuruluşuna ve kapitalizmin tarihsel diyalektiğine bakmak gerektiğini ifade etti.
“Kapitalizmin dünya ekonomisi kurması tarihi bir başarıydı ancak bu çok kötü inşa edilmiş bir işti”
Avrupa ve ABD ile birlikte Japonya’nın da benzer bir kriz yaşadığını aktaran Profesör Wolff, uzun süredir gelişmekte olan bir imparatorluk isyanına şahitlik edildiğini söyledi. Avrupa ülkelerinin on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda küresel ölçekte bütünleşik bir pazar inşa ettiğini hatırlatan Wolff, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Karl Marx, modern kapitalizmin en büyük tarihi başarılarından birinin dünya ekonomisinin ve küresel pazarın kuruluşu olduğunu defalarca söylemişti. Bu sayede Afrikalılar Avrupalıların ne yaptığını öğrenebildi, Asyalılar Latin Amerika’daki gelişmeleri takip edebildi; toplumlar birbirleriyle ticaret yaptı, karşılıklı yatırımlarda yer aldı ve birbirlerinden öğrendi. Bu tespitte Marx ile tamamen aynı fikirdeyim. İnsanlık deneyimini kölelik ve feodalizmin ötesine taşıdığı için kapitalizme her zaman hakkını teslim ederim. Ancak madalyonun diğer yüzünde derin bir sorun var. Bir dünya ekonomisi kurdular ama bunu korkunç derecede kötü yaptılar. Bu, son derece berbat inşa edilmiş bir işti.”
Küresel sistemin kuruluş modelinin yıkıcı eşitsizlikler ürettiğini vurgulayan Wolff, “İnşa ettikleri dünya ekonomisinin yalnızca ufacık bir kısmı, yani Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya olağanüstü zenginleşti. Dünyanın geri kalanı ise baştan sona yoksulluğa mahkum edildi; yalnızca odun kesen, su taşıyan köleler haline getirildi. Öğrencilerime sık sık Belçika örneğini veririm. Belçika, Kuzeybatı Avrupa’nın yoksul bir köşesiyken Kongo’yu ele geçirdikten sonra çok zengin ve güçlü bir yer haline geldi. Bugün Brüksel’deki Avrupa Birliği bürokratları oradaki güzel ortaçağ mimarisinin tadını çıkarıyorsa bu sömürge düzeni sayesindedir” ifadelerini kullandı.
Sömürgeci güçlerin yerli halklardan gasp edecek toprak bulamamaya başladığı andan itibaren birbirleriyle çatışmaya girdiğini anlatan Wolff, İngiliz, Rus, Fransız ve Alman imparatorluklarının küresel ölçekte karşı karşıya geldiğini belirtti.
Yıllar önce hazırladığı doktora tezinin Doğu Afrika’da İngiliz ve Alman emperyalizminin çatışmasını konu aldığını aktaran Wolff, bu doyumsuz paylaşım mücadelesinin insanlık tarihinin en yıkıcı iki felaketi olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile sonuçlandığını kaydetti.
“Tüm imparatorlukların mirası tek bir kurşun dahi sıkılmadan ABD’ye devredildi”
Savaşların doğrudan imparatorluklar arasında ve imparatorlukların varlığı pahasına yürütüldüğünü belirten iktisatçı, toz duman dağıldığında sahnedeki neredeyse tüm küresel aktörlerin çöktüğünü ifade etti. Almanya, Fransa, İtalya ve Japonya’nın yıkıldığını hatırlatan Wolff, Atlantik ve Pasifik okyanuslarının sağladığı coğrafi yalıtım ve o dönemde hava gücünün henüz kıtalararası yıkım kapasitesine ulaşmamış olması sayesinde ABD’nin fiziki yıkımdan kurtulduğunu vurguladı.
İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetler Birliği’nin 28 milyon insanını kaybettiğini, ABD’de ise bu sayının yaklaşık 400 bin düzeyinde kaldığını belirten Wolff, “Bu iki rakam kimin hayatta kaldığını, kimin ise tükendiğini açıkça gösterir. Ancak insanların zihninin karıştığı nokta tam da burada başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD, kendisinden önce gelen bütün imparatorlukların toplam mirasını devraldı. Tarihte bunun bir benzeri daha yoktur. Avrupalıların yüzyıllar boyunca organize ettiği, tedarik zincirlerini kurduğu, sanayisini kendi merkezine topladığı küresel sömürge sistemi kendi kendini havaya uçurdu ve bütün küresel imparatorluk projesini doğrudan ABD’nin kucağına bıraktı” dedi.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ABD’de yaşanan olağanüstü refah patlamasının bu mirasın eseri olduğunu belirten Wolff, durumu mevcut siyasi liderlikle kıyaslayarak açıkladı:
“Ben bu ülkede olağanüstü bir zenginliğin hüküm sürdüğü o tuhaf ikinci yarıda yaşadım. Neden böyle bir refah vardı? Çünkü mirasa konmuştuk. Tıpkı Donald Trump’ın akıl almaz serveti gibi. Trump bu serveti babasından devraldı; kendisi neredeyse hiçbir şey yapmadı. Parasının büyük kısmını kaybetti ya da New York’taki gayrimenkul dalgasının üzerinde yüzdü. Ülke olarak biz de geçmişin bütün sömürgelerini bu şekilde miras aldık. Şimdi ise çok acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Eski imparatorlukların tamamını devraldıysanız, sömürgeciliğe karşı on dokuzuncu yüzyılda filizlenen ve yirminci yüzyılda devasa bir güce ulaşan sömürge karşıtı isyan dalgasını da göğüslemek zorundasınız.”
Hindistan’da Mahatma Gandhi’nin, Doğu Afrika’da Jomo Kenyatta’nın öncülüğünü yaptığı bağımsızlık hareketlerinin sömürgecilik çağını kapatarak sömürge karşıtı bir dönemi başlattığını aktaran Wolff, Washington’ın bugün küresel ölçekte tanık olduğu gerilemenin tarihin bu doğal diyalektik tepkisinden kaynaklandığını vurguladı.
“Ölmekte olan bir imparatorluğun sömürgeci hayalleriyle karşı karşıyayız”
Avrupa’nın imparatorluk kaybı sürecinde ABD’den çok daha ileri bir aşamada yer aldığını, ancak Washington’ın tüm küresel hegemonyayı birden kaybetme riskiyle yüzleştiğini söyleyen Wolff, Batılı liderlerin söylemlerinde anakronik bir sömürgecilik fantezisinin yeniden üretildiğini belirtti. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’ın Rusya’yı yenilgiye uğratma ve küçük parçalara bölme çağrılarına değinen iktisatçı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kaja Kallas büyük bir tutkuyla Rusya ile savaşmaktan, Rusya’yı yenmekten ve onu parçalamaktan söz ettiğinde ne yapıyor biliyor musunuz? Farkında bile olmadan 1884 yılında Şansölye Otto von Bismarck’ın himayesinde toplanan Berlin Konferansı’nı yeniden canlandırıyor. O dönem emperyalistler Berlin’de bir araya gelip Afrika haritasını masaya sermiş, cetvelle paylaştırmıştı; Almanlar burayı alsın, Fransızlar şurayı alsın, İngilizler öbür parçayı yönetsin demişlerdi. Bugün Kallas’ın dile getirdiği şey tam anlamıyla bir fantezidir ve asla gerçekleşmeyecektir. Ukrayna’da kaybediyorlar. Kuzey Atlantik İttifakı 1990 sonrasında doğuya doğru nasıl genişlediğine dair parlak hikayeler anlatıyordu; Polonya, Çekya, Slovakya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan gibi ülkeleri bünyelerine kattılar. Evet, ama Ukrayna’yı alamayacaklar. Asıl mesele Ukrayna da değil; mesele sömürgeciliği yeniden canlandırma hayalidir.”
Bu nostaljik hezeyanın ABD’de de farklı şekillerde tezahür ettiğini aktaran Wolff, “Tezimi güçlendirircesine Donald Trump da Grönland’ı satın almaktan, Kanada’yı bir Amerikan eyaleti haline getirmekten veya Panama Kanalı’nı geri almaktan söz ediyor. Bunlar ölmekte olan bir imparatorluğun hezeyanlarıdır. Geçmişin zenginliğini sömürgeciliği fantastik bir şekilde yeniden yaşayarak koruyabileceklerini zannediyorlar” değerlendirmesini yaptı.
Konuşmasında Ortadoğu’daki gelişmelere de yer veren Wolff, “İsrail yerleşimci sömürgeciliği denedi ve soykırımla sonuçlandı. Durum bundan ibarettir. Tarihin akışı önünüze bir set çekmişse, geçmişin yöntemleriyle o seti aşamazsınız” uyarısında bulundu.
“Tarihteki her çöken imparatorluk gibi elitlerimiz kendilerini korumak için toplumu feda ediyor”
İmparatorlukların yükseliş, zirve ve çöküş dönemlerindeki toplumsal davranış kalıplarını özetleyen Wolff, çöküş aşamasına giren her sistemde güç ve servet sahiplerinin kendilerini yaklaşan fırtınadan korumak için servetlerini tahkim ettiğini kaydetti.
Batı dünyasında eşitsizliğin ahlak sınırlarını zorlayan bir noktaya ulaşmasının temel nedeninin bu korunma refleksi olduğunu ifade eden iktisatçı, şunları kaydetti:
“Elinizde sömüreceğiniz bir imparatorluk kalmadığında Batı’nın devasa servetini sürdürmek giderek zorlaşır. Bu nedenle bir teknolojiye, pazarın belirli bir köşesine, bir tekel veya oligopol konumuna sahip olanlar mevzilerini güçlendiriyor. Bu ayrıcalıkları korumak için siyasetçileri doğrudan satın alıyorlar. Faturayı ise imparatorluğun çöküşünün bedelini ödeyen geniş halk kitleleri ödüyor. İktidardaki yapılar, orta sınıfı ve yoksulları ezerken kendilerini korumak için akla gelebilecek her türlü günah keçisini üretiyor. Göçmen karşıtı zihniyetin akıl dışı bir şekilde tırmanması ya da Vladimir Putin’in yeniden dirilmiş bir Josef Stalin gibi pazarlanması bu yüzdendir. Bu histeri dalgası, çöküş gerçeğiyle başa çıkma ve kitleleri uyutma yöntemidir.”
Program sunucusu Diesen’ın Kallas’ın parçalanmış bir Rusya’nın daha iyi yönetileceği yönündeki sözlerini hatırlatması üzerine Wolff, psikoterapist olan eşinin mesleki yöntemlerine atıfta bulunarak siyasetçilerin dilindeki bu çarpılmayı değerlendirdi:
“Estonya gibi bir Avrupa ülkesinin dünyanın geri kalanının nasıl yönetildiğini zerre kadar umursadığını mı sanıyorsunuz? Yeryüzünde felaket şekilde yönetilen onlarca ülke varken hiçbirinden tek bir şikayet sözü duymazsınız. Kallas gibi vasat politikacılar böylesine saçmalıklar gevelediğinde, bu durum çok daha derin bir meselenin başka bir alana yansıtıldığını gösterir. Eşimin klinik deneyimlerinden biliyorum; bir danışan gelir ve evdeki köpeğinin ne kadar berbat olduğunu büyük bir öfkeyle anlatır. Oysa asıl sorun köpek değildir; iç dünyasında onu kemiren başka bir meseleyi köpeğe yansıtmıştır. Bizim analist olarak görevimiz, bu saçma söylemlerin arkasında bastırılan gerçek krizin ne olduğunu ortaya çıkarmaktır.”
“Serbest ticaret söylemi aslında İngiliz ve Amerikan hegemonyasının kisvesinden ibaretti”
Söyleşide küresel ticaret mekanizmalarına geçen Glenn Diesen, Batı’da siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin tarihsel olarak paralel ilerlediğini hatırlattı.
On dokuzuncu yüzyılın başında Amerikalıların İngiltere’yi bir serbest ticaret imparatorluğu olarak adlandırdığını belirten Diesen, Londra’nın sanayi, finans ve deniz yollarını elinde tuttuğu için serbest ticaret kavramının fiilen İngiliz kontrolündeki bir dünya anlamına geldiğini söyledi.
Benzer bir sürecin son kırk yılda küreselleşme adı altında ABD tarafından yürütüldüğünü kaydeden Diesen, Washington’ın artık sanayide ve yüksek teknolojide Çin ile rekabet edemediğini, deniz koridorlarını denetlemekte zorlandığını ve BRICS ülkelerinin dolarsızlaşma adımlarıyla küresel hegemonyaya meydan okuduğunu dile getirdi.
Bu tespitlere katıldığını belirten Profesör Wolff, ABD’nin gerilemeyi durdurma çabalarının sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunu vurguladı. Washington yönetiminin küresel düzendeki çöküşe karşı geliştirdiği politikaların son derece kaba ve sistemsiz olduğunu kaydeden Wolff, ülkedeki sermaye gruplarının iç iktidar kavgalarını şu sözlerle aktardı:
“ABD’de serbest ticaret ortamında hala yüksek karlar elde edebilen sanayi kolları var. Amerikan Ticaret Odası ya da İş Dünyası Yuvarlak Masası gibi çatı kuruluşların yayımladığı metinlere bakarsanız, hala küreselci ve liberal bir terminoloji kullandıklarını görürsünüz. Bu kuruluşlar hazırladıkları muhtıraları doğrudan başkana sunar ve başkan da onları her zaman dinler; çünkü başkentteki en güçlü iş çevrelerini temsil ederler. Bu sermaye grupları küreselleşme sürecinde kendilerine güvenli alanlar açtı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşı’nın ardından doğan askeri-sanayi kompleksi gibi.”
Eski ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın veda konuşmasında askeri aygıt ile silah üreticileri arasındaki tehlikeli yakınlaşmaya dair yaptığı uyarıyı hatırlatan Wolff, savunma sanayisinin tüm ülkeyi rehin alan bir örgütlenme modeline ulaştığını anlattı:
“Eisenhower, ordu ile silah şirketleri arasındaki bu yakın ilişkinin doğuracağı tehlikelere karşı uyarmıştı. Silah tekelleri öyle akıllıca bir sistem kurdu ki, elli eyaletin tamamına askeri üsler ve fabrikalar dağıttılar. Böylece her senatör ve kongre üyesinin bölgesine bir fabrika ya da üs yerleştirildi; siyasetçiler seçilmek için bu şirketlere muhtaç hale getirildi. Tek bir tekel olmak yerine üç ya da dört şirketten oluşan bir oligopol kurdular. Ardından koordineli bir biçimde Kongre’ye giderek kendi refahlarını satın aldılar. ABD federal bütçesinin savunmaya dünyanın geri kalanının toplamından daha fazla kaynak ayırmasının sırrı buradadır.”
“Askeri model kopyalandı: Sağlık ve teknoloji kartelleri devleti rehin alıyor”
Savunma sektörünün geliştirdiği bu oligopolistik nüfuz modelinin daha sonra diğer sektörler tarafından da taklit edildiğini belirten Wolff, Amerikan sağlık sektörünün benzer bir yapı kurduğunu dile getirdi:
“Askeri-sanayi kompleksinin başarısını görenler hemen harekete geçti ve medikal-sanayi kompleksini kurdular. Bu yapı dört ana bacaktan meydana geliyor: Doktorlar, özel hastaneler, kamusal sağlık güvencesi olmadığı için sistemi yöneten özel sağlık sigortası şirketleri ile ilaç ve tıbbi cihaz üreticileri. Tıpkı savunma sanayisi gibi işliyorlar. Yurttaşlar olarak astronomik sigorta primleri ödüyoruz; sigorta şirketleri servet kazanıyor. Şirketler birbirlerinin alanına saygı duyarak ilaç üreticilerinin fahiş fiyatlar talep etmesine göz yumuyor. İşverenler bu ağır sağlık maliyetlerinden nefret ediyor ama dağınık oldukları için örgütlü kartelle baş edemiyorlar.”
Aynı taktiğin son dönemde Silikon Vadisi ve büyük teknoloji devleri tarafından da benimsendiğini aktaran Wolff, “Amazon, Apple ve yapay zeka alanında faaliyet gösteren teknoloji devleri de bu dersi çok iyi öğrendi. Birlikte hareket etmeleri gerektiğini anladılar. Geçtiğimiz yıl Donald Trump’ın göreve başlama töreninde hepsinin onun arkasında nasıl sıra sıra dizildiğini gördünüz. Hükümet mekanizması artık sermaye kliklerinin açık bir pazarlık arenasına dönüştü. İşçilerin sendikalaşarak toplu sözleşme yapması gibi, devasa karlarını kullanan sermaye grupları da siyasi partilere milyonlarca dolar akıtarak kendi lehlerine kurallar yazdırıyor” dedi.
“Oligarklarımız siyasetçileri kendi çıkarlarına göre sıkıştırıyor”
ABD ekonomisinin temel direkleri arasındaki çatışmanın bugün mazot ve akaryakıt krizinde tüm çıplaklığıyla görüldüğünü belirten Wolff, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim ve İran ile yaşanan sürtüşmeler nedeniyle mazot fiyatlarının tavan yaptığını ifade etti.
Bu krizin toplumun farklı kesimleri arasında şiddetli bir kavga başlattığını söyleyen iktisatçı, durumu şu verilerle aktardı:
“Yükselen mazot fiyatları nedeniyle geniş halk kesimleri feryat ediyor. Çiftçiler dehşet içinde. Bir yanda traktörlerine koyacakları mazotun maliyeti, diğer yanda petrol türevi gübrelerin ve Kanada’dan temin edilen potas gübresinin fahiş fiyatları var. Çiftçilerin kar marjları tamamen sıfırlandı; bağırıp çağırıyorlar. Ancak madalyonun diğer yüzünde rafineriler ve petrol şirketleri yer alıyor. Onlar çok daha eski ve köklü bir çıkar grubunu oluşturuyor. Ülkede elektrikli araç sanayisini baltalamak için harekete geçen ilk güç petrol lobisiydi. Elon Musk çok zengin olabilir, Trump’ın ofisine girip çıkabilir; ancak petrol ve gaz şirketlerinin bu ülkede yüz yıldır kurduğu kurumsal güce sahip değildir.”
Tarım eyaletlerini temsil eden senatörlerin baskısıyla Başkan Trump’ın mazot ihracatına yasak getirmeyi düşündüğünü açıklamasının ardından petrol kartellerinin derhal devreye girdiğini belirten Wolff, perde arkasında yaşananları şöyle özetledi:
“ABD dünyanın en büyük mazot üreticisi konumunda. İhracata yasak getirilseydi iç piyasadaki tedarik düzelecek ve fiyatlar hemen düşecekti. Ancak petrol şirketleri derhal Trump’a gitti ve ‘Biz senin sadık destekçiniz, böyle bir yasağı kabul etmeyiz’ dedi. Hatta ‘Eğer ihracat yasağı getirirsen iç piyasada fiyatlar düşer; fiyatlar düşerse biz de rafinerilerdeki üretimi kısarız, fiyatlar yeniden fırlar ve halka verdiğin sözü tutamadığın için rezil olursun’ şantajında bulundular. Sonuçta kazanan petrol karteli oldu; Trump geri adım attı. Bu tabloyu Rusya’da görseydiniz herkes oligarklardan söz ederdi. Oysa ABD’de yaşanan tam olarak budur. Karşımızda kendi oligarkları tarafından yönetilen devasa çıkar blokları var ve bu oligarklar siyasetçileri kendi çıkarları doğrultusunda amansızca sıkıştırıyor.”
“Piyasa böyle işlemez, bu durum piyasanın açıkça manipüle edilmesidir”
Trump yönetiminin petrol krizinde içerideki kartelleri ezemeyince faturayı Avrupa’ya kestiğini kaydeden Wolff, Washington’ın Avrupalı müttefiklerini stratejik rezervlerini açmaya zorladığını hatırlattı. Diesen’ın Avrupa ülkelerinin neden kendi rezervlerini tüketmeye mecbur bırakıldığını sorması üzerine Wolff, uluslararası piyasalardaki manipülasyonu ifşa etti:
“Avrupa zaten derin bir enerji krizinin ortasında kıvranıyor. Amerikan petrol şirketleri ihracat yasağını engelleyince, Washington yönetimi Avrupalılara giderek ‘Kendi stratejik dizel rezervlerinizi piyasaya sürmek zorundasınız’ baskısını yaptı. Göstermelik bir rahatlama sağlamak istiyorlar. Ancak Avrupa’nın serbest bırakacağı miktar, kıtanın yalnızca bir günlük dizel tüketimine denk geliyor. Bunun piyasaya hiçbir kalıcı etkisi olamaz. Asıl vahim olan, bu sürecin kamuoyuna serbest piyasanın doğal işleyişi gibi sunulmasıdır. Hayır, piyasa böyle işlemez. Bu, açık bir oligopol tehdididir ve piyasanın manipüle edilmesidir. Şirket yöneticileri arz ve talep kurallarını çok iyi biliyor. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim küresel dizel arzını daraltıp fiyatları yükseltiyorsa, bu yüksek fiyatı korumanın tek yolu darlığı devam ettirmektir. Eğer darlığı İran sağlamıyorsa, şirketler rafinerilerde üretimi kısarak bu darlığı bizzat üretir. Amerikan ekonomi politikasının gerçek yüzü işte budur.”
Tarım sektörünün politik alandaki gücünün petrol ve sanayi devleri karşısında yetersiz kaldığını vurgulayan Wolff, Trump’ın seçimlerde kırsal kesim oylarını büyük ölçüde kaybedebileceğini dile getirdi. Çiftçilerin ekonomik olarak ezildiğini ancak büyük petrol şirketleri kadar devasa bir lobi ağına sahip olmadıklarını aktaran iktisatçı, sermaye fraksiyonları arasındaki bu çatışmanın sistemin sınırlarını zorladığını kaydetti.
“Yükselen Çin korkusu, Amerikan elitlerinin aynadaki aksini görmesinden kaynaklanıyor”
Küresel jeopolitiğin merkezinde yer alan Pekin-Washington hattındaki gerilime de değinen Profesör Wolff, Amerikan yönetici sınıfının bilinçaltına yerleşmiş olan hegemonyacı kibri anlattı. New York’ta üst düzey yetkililerin ve stratejistlerin katıldığı kapalı bir seminere katıldığını aktaran Wolff, salondakilerin Hürmüz Boğazı’ndaki krizin arkasında dahi doğrudan Çin’i aradıklarını belirtti:
“Seminer masasında oturan elitler birbirlerine bakıp ‘Buradaki asıl düşman İranlılar değil, Çinliler’ diyordu. Fransız krallık tarihinde perde arkasındaki asıl gücü tanımlamak için kullanılan gri eminans kavramı gibi, Amerikan imparatorluğunun elitleri de her taşın altında yükselen yeni gücü arıyor. Bu, psikolojideki klasik yansıtma mekanizmasıdır. Kendi emperyalist niyetlerini başkalarına yüklüyorlar. Vladimir Putin’in tüm Avrupa’yı işgal etmek, Fransa’yı, Almanya’yı, Belçika’yı ele geçirmek istediğine dair bitmek bilmeyen anlatı ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e yönelik suçlamalar aynı zihniyetin ürünüdür. Onları bekleyen yeni sömürgeci güçler olarak görüyorlar; çünkü kendi bilinçleri sömürgecilik mantığıyla yoğrulmuştur.”
Amerikan liderliğinin dünyanın geri kalanındaki yoksulluğu ve öfkeyi asla anlayamadığını ifade eden Wolff, gençlik yıllarında Doğu Afrika’da, Tanzanya ve Kenya’da geçirdiği dönemleri hatırlattı. O dönemde 2,5 milyon nüfuslu bir bölgede yalnızca dört lisenin bulunduğunu, sağlık hizmetlerinin sıfıra yakın olduğunu bizzat gördüğünü aktaran Wolff, bu derin eşitsizliği New York’taki zenginlikle kıyaslayarak idrak ettiğini söyledi.
Amerikan toplumunun ve yönetici elitinin ise bu gerçeklikten tamamen kopuk olduğunu vurgulayan Wolff, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Ülkenin en büyük bankası JPMorgan Chase’in CEO’su Jamie Dimon ile konuşursanız, size ekonominin ne kadar harika olduğunu anlatacaktır. Bu insanlar aptal ya da kötü eğitimli değiller; gazeteleri okuyorlar, dünyayı takip ediyorlar. Ancak onlar bu ülkenin egemen sınıfının merkezinde yer alıyorlar ve o zihniyetle yoğrulmuş durumdalar. Tıpkı İngiltere kırsalındaki malikanelerinde oturup imparatorluğun hala sürdüğünü zanneden, bir prens Afrika’ya gidip küçük çocuklardan çiçek aldığında heyecanlanan İngiliz aristokratları gibiler. Kendi dünyalarında geçmişi yaşatmaya çalışıyorlar. Ancak o devir kapandı. Amerikan egemen sınıfını asıl korkutan şey Çin’in komünist olması değildir; asıl korkuları Çin’in onların elindeki küresel hükümranlığı geri dönülmez biçimde söküp alıyor olmasıdır.”
Dünya Basını2 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş1 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını1 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya1 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını1 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor












