Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Arktik jeopolitiği: Svalbard takımadaları

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Norveç Krallığının NATO’nun Arktik bölgesindeki angajmanının en aktif destekçisi olduğu, son yıllarda Rusya sınırında askeri hareketliliği hızlandırdığı ve silah alımını artırdığı bilinmekte. Baltık ülkelerinin Rus ekslavı Kaliningrad’ı şantaj malzemesi haline getirmesi gibi Norveç de bir süredir Rusya sınırındaki Svalbard’da yaşayan etnik Rusların boğazına çöküyor.

2022’nin haziran ayının sonlarına doğru Norveç hükümeti, Svalbard’da yaşayan etnik Ruslara karşı abluka uygulamaya başladı. Takımadalar resmen Norveç tarafından kontrol ediliyor, fakat özel statüye sahip; toprakları ve kıyıları askerden arındırılmış bölge.

1920’de Norveç ve Sovyetler Birliği arasında bölgeye bugünkü statüsünü kazandıran Svalbard Antlaşması imzalandı. 1925’te Norveç, anlaşma uyarınca takımadalar üzerinde denetimi ele geçirdi ve imzacı ülkelerin Svalbard’a yerleşmek isteyen herkese eşit haklar sunmasında mutabık kalındı. Bölgede Norveç yasaları geçerli ve Rus şirketleri ve araştırma kurumları Sovyet döneminden bu yana burada kömür madenciliği ve bilimsel araştırmalar yürütüyor.

Takım adaların idari merkezi Longyearbyen, dünyanın en kuzeyindeki idari merkez niteliğinde. Barentsburg ve Sovyet döneminde kömürün çıkarıldığı iki kullanılmayan yerleşim yeri Pyramida ve Grumant ayrı bir önemde. Barentsburg’da bir maden, termik santral ve liman mevcut. Burada 500 kişi yaşıyor; tamamı madenciler, öğretmenler; jeofizikçiler, jeologlar, arkeologlar ve biyologlar başta olmak üzere bilim insanlarından oluşuyor.

NATO’nun Baltık’taki hakimiyetini zayıflatan Kaliningrad’ı aylarca rehin alan abluka, yine ittifakın Arktik bölgesindeki hakimiyetini zayıflatan Svalbard’da da uygulanmıştı.

Arktik bölgesi, “uzman değerlendirmelerinde” çoğunlukla es geçilse de burada son yıllarda nükleer silah yığınakları arttı ve potansiyel savaş sahaları arasında.


Arktik jeopolitiği: Svalbard takımadaları

Andreas Østhagen, Otto Svendsen, Max Bergmann

Center for Strategic and International Studies (CSIS)

14 Eylül 2023

Kuzey Kutbu giderek artan bir şekilde güç projeksiyonu ve başka yerlerdeki çatışmaların yayılması bağlamında bir arena olarak görülüyor. Dolayısıyla Svalbard takımadaları önemli bir vaka çalışması, zira Yüksek Kuzey’deki ülkeler, ABD ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ittifakı açısından iktsadi, bilimsel, siyasi ve güvenlik etkileri söz konusu. Svalbard’ın, Norveç’in yabancı uyruklular için hükümler içeren egemen bir bölgesi olarak benzersiz statüsü, Rusya’nın bölgedeki varlığı ve denizdeki çıkarlarının yanı sıra takımadaların Rusya’nın kritik askeri pozisyonlarına yakınlığı Svalbard’ı potansiyel bir jeopolitik parlama noktası haline getiriyor. Bu özet, Svalbard’ın jeopolitiğini ve bunun Norveç, ABD’nin ve NATO açısından güvenlik sonuçlarını inceliyor. Yazarlar, takımadaları yakından inceleyerek Arktik jeopolitiğinin daha detaylı bir şekilde anlaşılmasına ve NATO ile ABD’nin bölgede artan jeopolitik gerilimlere en iyi şekilde nasıl hazırlanabileceğine katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Giriş

Uzun zamandır Arktik siyasetini karakterize eden işbirliğine verilen önem azaldı. Soğuk Savaş döneminde, NATO üyesi Norveç ile Sovyetler Birliği arasındaki coğrafi yakınlığa rağmen, jeopolitik denge Kuzey Kutbu’nda devletlerarası çatışmaların neredeyse hiç yaşanmamasını sağladı. Aslında her iki taraf da bölgede kayda değer bilimsel işbirlikleri yürüttü. 2000’li yılların başında, Rusya da dahil olmak üzere Arktik ülkeleri arasında iktisadi kalkınmadan iklim araştırmalarına kadar her konuda bölgeye olan ilgi ve katılımda hızlı bir artış görüldü. Fakat eş zamanlı olarak Rusya da Kuzey’deki askeri varlığını ve faaliyetlerini artırdı. Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak etmesinin ardından Kuzey Kutbu’ndaki güvenlik meseleleri daha da gerginleşti ve Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı tamamen işgal etmesinin ardından bölgesel işbirliğinin son kalıntıları da buharlaştı. Dahası, bazıları Rusya’nın Çin ile ilişkilerini derinleştirme girişimlerinin Pekin’in “Kuzey Kutbu’na yakın” bir ülke olma iddiasını güçlendirdiğini ve böylece diğer yedi Kuzey Kutbu devletine (Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç ve ABD) meydan okuduğunu düşünüyor.

Bölgede artan bu jeopolitik gerilim, Kuzey Avrupa ülkeleri, NATO ittifakı ve ABD tarafından daha yakından incelenmeyi gerektiriyor. Bu gelişmeyi Belçika’nın yaklaşık iki katı büyüklüğünde bir alana sahip olan ve Norveç anakarasının yaklaşık 650 kilometre kuzeyinde ve Kuzey Kutbu’ndan sadece bin kilometre uzaklıkta bulunan Norveç takımadası Svalbard’dan daha iyi somutlaştıran çok az örnek çalışma var. Norveç’in en kuzeyinde yer alan ve benzersiz bir siyasi ve iktisadi statüye sahip olan Svalbard etrafında coğrafya ve güç politikaları arasındaki bağlantıların analizi, Kuzey Kutbu’ndaki jeopolitik rekabetin karmaşıklığını ve çatışma/çatışmasızlık senaryolarının basit tasvirlerinin ne kadar yararsız olabileceğini ortaya koyuyor.

Svalbard’ın eşsiz bölgesel konumu bilhassa önemli. Rusya’nın konumu, stratejik nükleer denizaltılarına ev sahipliği yapan Kola Yarımadası’ndaki Kuzey Filosuna erişimi kontrol etmek açısından son derece önemli olabileceğinden, takımadalar kayda değer bir stratejik öneme sahip. Svalbard etrafındaki sular aynı zamanda morina ve karides gibi bol miktarda balık stokları ve geniş metal mineral yatakları içeriyor. Buzların erimesi bu kaynakların bazılarına erişimi kademeli olarak iyileştirecek ve durum, Kuzey Kutbu’nun bu kısmında gemicilik faaliyetlerinin artmasını kolaylaştırabilir.

Bu bağlamda Rusya, iklim değişikliğinin Avrupa ve Asya arasında seyahat eden gemiler açısından özellikle Rusya’nın Arktik kıyısı boyunca kestirme bir yol sunan Kuzey Denizi Rotası’nın ticari gelişimi üzerindeki etkilerine farklı bir ihtimam gösteriyor. Bununla birlikte, eriyen buzulların ülkelere manevra için yeni fırsatlar sunduğu Arktik’te bile, jeopolitik rekabet teriminin aşırı geniş çerçeveleri genelde son derece basit. Bundan ziyade Kuzey’deki belirli jeopolitik rekabet ve çekişme vakalarını daha yakından incelemek mecburi.

Hem akademik hem de gazetecilik çalışmaları Svalbard’ın egemenliğini ve bununla bağlantılı jeopolitik boyutlarını yanlış anlama eğiliminde. Svalbard Antlaşmasına göre Norveç’in Svalbard üzerinde “tam ve mutlak egemenliği” olmasına rağmen takımadaların “paylaşılan bir alan” olduğu ya da Svalbard’ın hukuki statüsünün belirsiz olduğu gibi yanlış anlamalar yaygın. Bir başka şüpheli iddia da “Svalbard Antlaşmasının Norveç yorumunun diğer imzacılar tarafından tartışılıyor” olması. Dahası, bazıları takımadaların “NATO belirsizliği” ile örtülü olduğunu iddia ediyor ve ittifakın bölgesel güvenlik garantisi kapsamında olup olmadığını sorguluyor.

Bu gibi ifadeler doğru değil ve Svalbard’ı çevreleyen hukuki ve siyasi durumu belirsizleştiriyor. Takımadaların deniz bölgelerine ilişkin belirsizliği, Norveç’in bölge üzerindeki egemenliğine ilişkin daha temel bir anlaşmazlıkla karıştırdıkları ve Svalbard’a ilişkin diğer jeopolitik boyutları —kasıtlı ya da kasıtsız olarak— göz ardı ederken dar kapsamlı bir meseleyi büyüttükleri görülüyor.

Bu yanlışlığın üstesinden gelmenin bir yolu, Svalbard’ın uluslararası politikadaki daha somut jeopolitik boyutlarını incelemek olacaktır. Bunlar arasında; (1) Norveç’in karadaki politikalarına dönük açık meydan okumalar, (2) deniz bölgelerinin yasal statüsü (egemenlik hakları) konusundaki anlaşmazlık ve (3) Rusya ile daha büyük bir çatışmada Svalbard’ın potansiyel askeri kullanımı yer alıyor.

Konu: Svalbard’ın siyasi tarihi

Svalbard’ın benzersiz hukuki statüsünün kökeni, yüzyıllar önce ticaret ve ticaret merkezi olarak oynadığı role dayandırılabilir. İlk olarak on altıncı yüzyılda Hollandalı kâşif Willem Barentsz tarafından Spitsbergen olarak adlandırılan takımadalar, 1925 yılında Norveç tarafından Svalbard olarak yeniden adlandırılırken, Spitsbergen artık takımadaların en büyük adasının adı. Fakat yirminci yüzyılın başlarında, umut vaat eden kömür keşifleri yapıldığında ve madenler kurulduğunda, ilk başta Norveç’in 1905’te İsveç ile olan birliğinin dağılmasından sonra bölgenin yasal statüsünü tanımlama isteğiyle Svalbard takımadalarının bir yönetimini kurmak için müzakereler başlatıldı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce çeşitli modeller tartışılmış olsa da, 1920’deki savaş sonrası müzakereler, Norveç’in bölge üzerindeki egemenliğini doğrulayan Spitsbergen Antlaşması (burada Svalbard Antlaşması olarak anılacaktır) ile sonuçlandı.

Norveç’in adaların yönetiminde tam ve mutlak egemenliğini ve sorumluluğunu teyit ettikten sonra, anlaşma yabancı uyrukluların iktisadi çıkarlarını temel bir hedef olarak güvence altına almaya çalışıyor. Bu, o dönemde en ilgili iktisadi faaliyetlerde eşit haklar ve ayrımcılık yapılmamasına ilişkin hükümler dahil edilerek yapıldı. Örneğin, Norveç belirli alanlarda diğer ülke vatandaşlarına kendi vatandaşlarından daha az imtiyazlı davranamaz ve madencilikle ilgili olarak Svalbard’dan alınan vergiler yalnızca yerel amaçlar için kullanılabilir. Ayrıca, adalar “savaş amaçlı” kullanılamaz ve adalarda askeri tahkimat yapılamaz.

Sovyetler Birliği, devam eden iç savaşı nedeniyle antlaşma müzakereleri sırasında hazır bulunmadığından, o dönemdeki tek kaygı, bölgeye coğrafi yakınlıkları ve tarihi kullanım iddiaları göz önüne alındığında Sovyetlerin antlaşmaya itiraz edip etmeyeceğiydi. Ancak 1924 yılında Sovyet yönetimi, takımadalar üzerindeki Norveç egemenliğini koşulsuz ve tek taraflı olarak tanıdı ve 1935 yılında antlaşmaya katıldı. Sovyetler Birliği, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve daha sonra 1944 yılında Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov’un Norveç Dışişleri Bakanı Trygve Lie’ye antlaşmanın iki taraflı bir düzenleme lehine hurdaya çıkarılması önerisiyle Svalbard üzerinde özel statü kazanma yönünde birkaç girişimde bulundu.

Dünya Savaşı öncesinde iktisadi açıdan Svalbard’a olan uluslararası ilgi azaldı ve kısa süre içinde adada sadece Norveçli ve Sovyet madencilik şirketleri ekonomik faaliyetlerde bulundu. Birbirini izleyen Norveç hükümetleri, ağırlıklı olarak devlete ait Store Norske şirketiyle kömür madenciliğine teşvik sunarak ve adaların en büyük topluluğu olan Longyearbyen’i destekleyerek adalardaki Norveç nüfusunu korumaya çalıştı. Benzer şekilde, Moskova’daki birbirini izleyen yönetimler de devlete ait Arktikugol madencilik şirketi aracılığıyla, bugün sadece Barentsburg’un aktif olduğu Barentsburg, Pyramiden ve Grumant banliyölerinde oldukça büyük bir Sovyet nüfusunu korumaya çalıştı.

Değişen manzara: Svalbard’ın jeopolitik önemi

Son yıllarda Arktik meselelerine olan ilgi arttıkça, Svalbard ve onun özel yasal hükümleri, iktisadi tarihi ve jeostratejik konumu büyük ilgi gördü. Üç spesifik jeopolitik boyut hem Norveçli hem de Transatlantik gözlemciler tarafından daha fazla incelenmeyi gerektiriyor.

1. Norveç’in Svalbard politikalarını bağlayan zorluklar

Norveç’in Svalbard üzerindeki egemenliği tartışmasız olmakla birlikte, 1920’den bu yana Norveç’in anlaşmaya nasıl bağlı kaldığı ve hükümlerini nasıl uyguladığı konusunda tartışmalar yaşanıyor. Egemen ülke olarak Norveç, takımadalardaki tüm faaliyetleri düzenliyor, ancak bir dizi başka ülkenin vatandaşları ve şirketleri de burada faaliyet gösteriyor. Zaman içinde, Norveç’in daha sıkı çevre düzenlemeleri uygulaması, araştırma faaliyetlerinin koordinasyonunu artırması ve özellikle takımadalardaki kırılgan çevreye dönük kaygılarla belirli faaliyet türlerini sınırlandırması nedeniyle, bazı antlaşma imzacılarının iddia edilen antlaşma ihlallerine yönelik eleştirileri arttı.

Şikâyetler öncelikle Sovyetler Birliği’nden ve daha sonra da takımadalarda azalan da olsa büyük bir nüfusa ve farklı topluluklara sahip tek ülke olan Rusya’dan geldi. Bu şikâyetler, Rus şirketlerinin madencilik faaliyetlerinin ötesinde helikopter kullanmalarına izin verilmemesi, çevre düzenlemelerinin genişletilmesi, ulusal parkların oluşturulması ve bir uydu istasyonunun askeri amaçlarla kullanılmasına ilişkin sorulara odaklandı. Çin’in Svalbard’a ilgisini çeken bir diğer konu da Norveç’in Norveç Kutup Enstitüsü aracılığıyla Spitsbergen adasındaki küçük bir araştırma yerleşimi olan Ny-Ålesund’daki araştırmaları daha iyi koordine etme çabaları oldu. Burada Çin, Norveç’in yabancı kuruluşlara karşı antlaşma yükümlülüklerini aşıp aşmadığına dair endişelerini dile getirdi. Çin, Arktik siyaseti ve yönetimiyle giderek daha fazla ilgilenirken, Svalbard üzerindeki “hakları” ve “çıkarları” konusunda da giderek daha fazla endişe duymaya başladı. Bu durum, Kuzey Kutbu’na yakın bir ülke olmasına rağmen bölgedeki bazı haklarını meşrulaştırmak için altı kez Svalbard Antlaşması hükümlerine başvuran Çin’in 2018 Arktik politikasına da yansıdı.

Bir diğer zorluk da Rusya’nın Norveç’in Svalbard’ı antlaşmanın 9. Maddesini ihlal ederek askeri amaçlarla kullandığına dair şikayetleri oldu: “Norveç, 1. Maddede belirtilen topraklarda herhangi bir deniz üssü kurmamayı veya kurulmasına izin vermemeyi ve söz konusu topraklarda asla savaş amaçlı kullanılamayacak herhangi bir tahkimat inşa etmemeyi taahhüt eder.” Norveç sahil güvenliği ikmal için Longyearbyen’e yanaşıyor ve Norveç Donanması, bölgedeki Norveç egemenliğini ve kabiliyetini vurgulamak adına düzenli olarak Svalbard’a bir firkateyn gönderiyor. Rusya ise bunun Svalbard Antlaşması’na bir meydan okuma olduğunu savunuyor, fakat antlaşma Norveç’in takımadalar üzerinde ya da etrafında askeri varlık bulundurmasını “savaş amaçlı” olmadığı sürece engellemiyor. Rusya’nın Svalbard’daki askeri faaliyetlere dair hassasiyetleri sadece antlaşmayla değil, öncelikle Svalbard’ın Kola Yarımadası’ndaki Kuzey Filosuna yakınlığı ve Arktik topraklarını savunmak ve Grönland, İzlanda ve Birleşik Krallık-Norveç boşluğuna güç yansıtma konusundaki stratejik konumuyla ilgili.

Svalbard’da bulunan ve dünyanın en büyüklerinden biri olan Norveç uydu istasyonu ile ilgili olarak Rusya’dan da benzer şikâyetler geldi ve Rusya toplanan verilerin savaş amaçlı kullanılıp kullanılmadığını sorgulamaya başladı. Norveç’in Svalbard’daki antlaşma yükümlülükleri ve Arktik bölgesinde uzun süredir var olan ancak kırılgan olan sükûnet göz önüne alındığında bu tür protestolara karşı hassas olduğu aşikâr. Ancak Norveç, Svalbard’da savaş amaçlı askeri faaliyetleri sınırlandırmaya yönelik antlaşma yükümlülüklerini daima yerine getirdi.

Rusya veya Çin’den gelen bu gibi şikayetler Norveç’in egemenliğini doğrudan aşındırmasa da şikayetlerin toplamı Oslo’nun anlaşmaya bağlılığına dönük daha büyük bir meydan okuma anlamına gelebilir. Buna ek olarak, Rusya —eğer bir çatışmayı tırmandırmak isterse ve bunu bir şekilde makul bir şekilde inkâr edebilirse— bu şikayetleri gerekçe göstererek Norveç egemenliğini zayıflatacak eylemler başlatabilir. Özellikle, Rusya’nın Barentsburg Başkonsolosu kısa süre önce Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya’sını yenilgiye uğratmasının yıldönümü münasebetiyle bir helikopter ve Rus bayrakları sallayan onlarca aracın yer aldığı askeri tarzda sembolik bir geçit törenine öncülük etmişti. Her ne kadar öncelikle Rusya devletine ait madencilik şirketi Trust Arktikugol’un yeni yöneticisi İldar Neverov tarafından dikkat çekmenin bir yolu olarak yapılmış olsa da bu hadise, Svalbard’da giderek gerginleşen ilişkileri vurguluyor.

Rusya’nın Svalbard’a ilişkin açıklamaları hem Norveç’in Svalbard’a ilişkin kural ve düzenlemelerine yönelik meydan okumalar hem de Svalbard etrafındaki deniz bölgeleri söz konusu olduğunda Rusya’nın hukuki pozisyonuna ilişkin stratejik belirsizlik politikasını sürekli olarak destekliyor gibi görünüyor. Aynı zamanda, genel olarak Svalbard rejiminin altını oymanın ya da anlaşmanın kendisini ortadan kaldırmanın Rusya’nın çıkarına olması pek mümkün değil. Rus şirketleri ve aktörleri uygulamada Norveç’in egemenliğine ve otoritesine saygı duyuyor. Svalbard’da önemli bir nüfusa sahip olan ve kömür madenciliğinden turizm ve balıkçılığa kadar çeşitli ekonomik faaliyetlerde çıkarları olan diğer tek ülke olarak statüko, Rusya’nın Barents Denizi bölgesinin siyasi olarak istikrarlı kalmasını sağlama arzusunun yanı sıra Rus ekonomik çıkarlarına da uygun.

2. Svalbard etrafında Norveç’in yargı yetkisine yönelik zorluklar

İkinci olarak, takımadaların kıyılarından 12 deniz mili ötesindeki bölgenin etrafındaki deniz bölgelerinin statüsü konusunda devam eden bir anlaşmazlık söz konusu. Sorun, Svalbard etrafındaki 200 deniz millik deniz yetki alanının ve kıta sahanlığının 1920 Svalbard Antlaşması’ndaki hükümler kapsamında olup olmadığı.

Son yıllarda, özellikle Avrupa Birliği, balıkçılık koruma alanı ve sahanlığın Norveç’in yargı yetkisine tabi olduğu ancak Norveç’in Svalbard Antlaşması’nın hükümlerine uyması gerektiği şeklindeki ilk görüşün savunucusu oldu. Bu mesele, Norveç ile Avrupa Birliği arasında 2015’ten bu yana kar yengeci avlama hakkı konusunda yaşanan, Brexit’in bir sonucu olarak ortaya çıkan ve 2020’den itibaren morina kotaları konusunda bir anlaşmazlığa daha yol açan bir ihtilaf nedeniyle ortaya çıktı. Rusya, Norveç’in tek taraflı olarak herhangi bir bölge oluşturamayacağını ve bu nedenle yalnızca bölgede söz hakkı olan ülkelerin balıkçılık koruma alanındaki balıkçı gemileri üzerinde yargı yetkisine sahip olduğunu savunurken, tutumuna ilişkin bir tür stratejik belirsizlik veya muğlaklığı sürdürerek farklı bir yaklaşım benimsedi. Sahanlıkla ilgili olarak ise Rusya, bunun antlaşma hükümleri kapsamında olduğunu savunuyor.

Bu anlaşmazlığın bölgedeki jeopolitik rekabeti daha da yoğunlaştırma potansiyeli taşıyan iki yönü bulunuyor. Bunlardan ilki kaynaklara erişim ve Avrupa Birliği’nin kar yengeci meselesinde örneklendiği gibi çeşitli ülkelerden balıkçı gemilerinin antlaşmalarla korunan haklarını talep etme girişimleriyle ilgili. Dünyanın en büyük balıkçılık filosuna sahip olan Çin de şu ana dek resmi bir girişimde bulunmamış olsa da balıkçılık haklarına eşit erişim için olası iddialarıyla varsayımsal olarak bu konuda kendini gösterebilir.

İkinci mesele ise Rus gemileri ile Norveç sahil güvenliği arasında balıkçılık koruma alanındaki etkileşimlerin olası tırmanışı. Rus balıkçı gemileriyle etkileşimde tırmanış birincil endişe kaynağı olsa da Rus gemilerinin Norveç sularındaki faaliyetleri hakkında giderek daha fazla soru soruluyor. Örneğin, Ocak 2022’de Svalbard’daki bilişim teknolojisi açısından son derece önemli olan iki denizaltı kablosundan biri, Rus balıkçı gemilerinin bölgede yoğun bir şekilde faaliyet göstermesinin ardından kesildi. Norveçli yetkililer failin kimliğini kamuoyuna açıklamamış olsa de pek çok kişi, hadisenin Rus istihbaratının Norveç Kuzey Kutbu’ndaki hibrit faaliyetleriyle ilgili olduğunu düşünüyor. Eylül 2022’de Baltık Denizi’ndeki Kuzey Akım doğalgaz boru hatlarına yapılan sabotajla birlikte bu konu, Norveç’in güvenlik ve savunma tartışmalarında giderek daha önemli hale geldi.

Rusya’dan gelen hem balıkçı hem de araştırma gemilerinin Norveç sularına erişim haklarının kısıtlanmasının zor olması meseleyi daha da karmaşık hale getiriyor. Balıkçı gemilerinin bölgesel sınırlara bakılmaksızın Barents Denizi’nin tamamında balıkçılık yapabilmesi, Norveç ile Rusya arasındaki başarılı balıkçılık işbirliği ortak yönetim planının temel dayanaklarından birini oluşturuyor. Araştırma gemilerinin Norveç’in münhasır ekonomik bölgesine (MEB), balıkçılık koruma alanına ve sahanlığa erişimi Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 246. Maddesine dayanıyor; bu maddeye göre birkaç özel durum dışında “Kıyı ülkesi normalde rızasını vermelidir.” Başka bir deyişle, balıkçılık koruma alanı da dahil olmak üzere Norveç sularında yasa dışı faaliyetler yürüten Rus gemileriyle ilgili ispat yükümlülüğü Norveç makamlarına ait. Bu durum, Norveç kolluk kuvvetleri açısından kayda değer bir operasyonel ve bürokratik engel oluşturuyor ve Norveç’in Rusya’nın örtülü operasyonlarına dönük caydırıcılığını sınırlıyor.

Svalbard sularında denetimleri ve olası tutuklamaları özellikle hassas kılan, Rusya’nın münhasır ekonomik bölgeyi Norveç’in denetleme ve tutuklama yetkisine sahip olduğu sular olarak —her ne kadar uygulamada Rus balıkçılar genellikle Norveç sahil güvenliğinin denetimlerini kabul etse de— kabul etmemesi. Yine de gergin güvenlik ortamında, Norveç makamlarının bir Rus gemisini denetlemesi ve tutuklaması halinde Rusya’nın Norveç’in yetki alanını aştığını iddia edebileceğinden endişe ediliyor. Buna Rusya da, daha önce 2000’li yılların başında Rus balıkçı gemilerinin Norveç sahil güvenliği tarafından balıkçılık koruma alanında alıkonması sırasında ima ettiği gibi, askeri güç kullanma tehdidiyle karşılık verebilir.

3. Doğu-Batı çatışmasında Svalbard’ın askeri amaçlı kullanımı

Son olarak, Svalbard’ın Kuzey Kutbu’nu ilgilendiren büyük ölçekli bir çatışmada oynayabileceği rol göz ardı edilemez. Her ne kadar Svalbard Antlaşması’nın 9. Maddesi bölgenin “savaş amaçlı” kullanılmaması gerektiğini belirtse de —ki bu askerden arındırılmış bölge ile aynı şey değil— takımadaların askeri amaçlarla kullanılabileceğine dair kaygıların derecesi tarihsel olarak Doğu-Batı gerginliğinin derecesine göre dalgalandı.

Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği takımadaların askeri amaçlı kullanılma riskinden özellikle endişe duymuş ve antlaşmanın adaların tahkimat veya deniz üsleri kurulması da dahil olmak üzere savaş amaçlı kullanımına ilişkin yasağına sıkı sıkıya bağlı kalınmasını talep etmişti. Savaş çıkarsa, Svalbard’ın kontrolü Sovyetler için hem NATO komutasını sınırlamak hem de stratejik denizaltıları nükleer balistik füzelerle korumak amacıyla Rus askeri kuvvetleri için bir üs olarak kullanma konusunda birincil motivasyon olacaktı. Bu, Sovyetler Birliği’nin kale savunma konseptinin merkezi bileşeniydi.

Rusya’nın 2005’ten bu yana Avrupa Arktik bölgesinde artan askeri faaliyetleri Svalbard’ın jeostratejik konumunun altını çizdi. Her ne kadar Svalbard Antlaşması uyarınca takımadalarda askeri tahkimat bulunmasa da Norveç’in endişesi, NATO ile Rusya arasında topyekûn bir savaş çıkması halinde Rusya’nın burayı kontrol etme teşebbüslerine hızla maruz kalması. Takımadaların Kola Yarımadası’ndaki Severomorsk’ta bulunan Rus Kuzey Filosuna yakınlığı ve Svalbard’ın Barents Denizi ve Kuzey Atlantik’teki sözüm ona erişim ve alan engelleme operasyonları açısından potansiyel bir üs olarak stratejik konumu, Rusya’nın bölgedeki güvenlik çıkarlarının hala başlıca itici güçleri. Bazıları, Rusya’nın uzun menzilli balistik füzelerindeki teknolojik gelişmeler ve Kuzey’deki savunma konseptlerindeki değişim göz önüne alındığında, Svalbard’ın gerçekten böyle bir stratejik konuma sahip olup olmadığını sorguluyor. Her şeye rağmen, Rusya’nın Ukrayna’da ve İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine yanıt olarak yıpranan Arktik kuvvet duruşunu ve kabiliyetlerini yeniden inşa etmeye niyetli olması muhtemel olduğundan, Svalbard’ın Rusya’nın güç projeksiyonu açısından potansiyel bir alan olmaya devam etmesi muhtemel görünüyor.

Tehdit ortamı: Norveç ve NATO, Rusya’ya karşı

Norveçli bir savunma planlamacısı veya karar alıcı açısından bakıldığında, Svalbard ile ilgili temel güvenlik endişesi kuşkusuz Rusya olmaya devam edecektir. Yukarıda vurgulanan tüm jeopolitik boyutlarda, takımadaların askeri kullanımı yalnızca bir NATO-Rusya çatışmasında söz konusu olabileceğinden, Rusya’nın yarattığı tehdit büyük önem taşıyor. Diğer AB ya da NATO ülkelerinin Norveç’in bölgedeki egemenliğini örtülü ya da askeri eylemlerle önemli ölçüde engellemesi düşünülemez. Dahası, büyük ölçekli bir çatışmada diğer potansiyel düşmanlar (örneğin Çin) Svalbard’dan kısa ve orta vadede herhangi bir tehdit oluşturamayacak kadar uzakta.

Fakat Norveç’in karadaki politikasına ya da denizdeki yetki alanına yönelik küçük ölçekli meydan okumalar, yalnızca Rusya’yı değil, meydan okuyabilecek bir dizi aktörü de içeriyor. Daha önce de belirtildiği gibi, son yıllarda Norveç’in deniz alanlarına ilişkin tutumuna yönelik en aktif meydan okuma Avrupa Birliği ve bazı üye ülkelerden geldi: birincisi, kar yengeci balıkçılığına erişim ve ikincisi, Brexit’ten sonra balıkçılık koruma alanındaki morina kotalarının payı konusunda. Rusya ve AB üyesi ülkeler dışında Çin gibi ülkelerin de Norveç’in tutumuna meydan okumak için harekete geçtiğini ya da su sütununda veya sahanlıkta ekonomik faaliyetler konusunda eşit haklar talep ettiğini düşünmek mümkün.

Yine de jeopolitik açıdan bakıldığında, Barents Denizi’ndeki ortak balık stoklarının ortak yönetim rejimi uyarınca her yıl bölgede faaliyet gösteren çok sayıda Rus balıkçı gemisi nedeniyle Rusya, birincil güvenlik kaygısı olmaya devam ediyor. Çin’in araştırmalarla ilgili protestolarına ilişkin bir kerelik soruna rağmen, aynı sonuç Norveç politikaları ve Rus yetkililerin Svalbard Antlaşması’nı ihlal ettiği iddiaları üzerine karadaki olası anlaşmazlıklar için de geçerli.

Rusya’nın jeopolitik tehdidi önemini korurken tecrit edilen Rusya’nın kolaylaştırdığı Çin tecavüzleri, uzun vadede Arktik’teki güvenlik ortamını karmaşıklaştırabilir. Rusya ile Çin, sahil güvenlik teşkilatları kısa bir süre önce Rusya’nın batı kanadında Norveç’e yakın bir kent olan Murmansk’ta büyük bir tantanayla deniz hukuku uygulamalarının güçlendirilmesine yönelik bir işbirliği anlaşması imzaladı. Dahası, diğer tüm Arktik sahil güvenlik kurumları Arktik Sahil Güvenlik Forumu’na katılımlarını askıya aldıklarında Rusya, Çin’i foruma katılmaya davet etti; bunlar, Çin’in Yüksek Kuzey’de genişleyen varlığının açık işaretleri. ABD’nin Arktik ve Küresel Dirençten Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Iris A. Ferguson’un ifadesiyle, Çin’in çabaları “varlığını normalleştirmeyi ve Arktik bölgesel yönetişim ve güvenlik meselelerinin şekillendirilmesinde daha büyük bir rol oynamayı” amaçlıyor.

ABD’ye politika önerileri

ABD Başkanı Joseph Biden yönetimindeki idare, 2022 Arktik Bölgesi Ulusal Stratejisi ile bölgeye öncelik vereceğine dair güçlü ve açıklayıcı bir sinyal gönderdi. Strateji, 2013 tarihli Arktik Bölgesi Ulusal Stratejisini etkin bir şekilde güncelliyor ve dört eylem sütunu etrafında düzenleniyor: güvenlik, iklim değişikliği ve çevrenin korunması, sürdürülebilir iktisadi kalkınma ve uluslararası işbirliği ve yönetişim. Güvenlik sütunuyla ilgili olarak strateji, ABD’nin Kuzey Kutbu’ndaki çıkarlarını korumak için gerekli askeri ve sivil kabiliyetleri genişletmeyi amaçlıyor. Strateji, “ABD’nin barışçıl, istikrarlı, müreffeh ve işbirliğine dayalı bir Arktik bölgesi istediğini” belirtirken, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından artan jeopolitik gerilimin gelecekte Arktik’e jeopolitik rekabet getirebileceğini de kabul ediyor.

Bu hususlar göz önünde bulundurularak ABD, aşağıdaki hareket tarzını izlemeli.

  1. Svalbard’ı özel olarak dikkate alan koordineli bir NATO yaklaşımı konusunda baskı yapılmalı.

Daha önce de belirtildiği gibi, Svalbard’ın coğrafi konumu, Rusya’nın nükleer denizaltı filosunu barındıran ve Washington’un, Rusya’nın Yüksek Kuzey’deki birincil odak noktası olan Kola Yarımadası’ndaki Kuzey Filosuna erişimin kontrolünde merkezi bir rol oynayabilir. Bu nedenle, Washington’un Svalbard’ın yaklaşan Arktik güç mücadelesinde potansiyel bir parlama noktası olduğunu kabul etmesi ve caydırıcılığı takımadaların benzersiz hukuki statüsü üzerindeki etkiyi en aza indirecek şekilde uyarlamak için Norveç ile birlikte çalışması gerekiyor. Bu yaklaşım, daha fazla askeri gerilim riskini en aza indirmek için Svalbard’ın statüsünü dikkate alırken güçlü bir savunma duruşunu dikkatlice dengelemeli.

Kremlin’in Svalbard Antlaşması’nın 9. Maddesini genişletilmiş bir NATO varlığını tırmandırmak için bahane olarak kullanma riski göz önüne alındığında, ittifak Svalbard’da veya etrafında kabiliyet geliştirme ve askeri tatbikatları en aza indirme niyetini inandırıcı bir şekilde belirtmeli. Genel caydırıcılıktan ödün vermemek adına bu kısıtlama, Norveç anakarasında güçlü bir amfibi kuvvetle tamamlanmalı ve Rusya’nın Svalbard veya etrafındaki konvansiyonel tırmanışına yanıt verecek askeri tatbikatlar yapılmalı. Bu çabanın bir kısmı NATO’nun Norveç’in müttefik birliklerin Arktik ortamda savaşma ve hayatta kalma yeteneklerini test etmek için ev sahipliği yaptığı iki yılda bir gerçekleştirilen Cold Response tatbikatlarına dahil edilebilir. Aynı zamanda, NATO’nun 5. Maddesinin Svalbard’ı Norveç topraklarının bir parçası olarak kapsadığının açıklığa kavuşturulması herhangi bir stratejik belirsizlikten kaçınmak için önemli.

Svalbard Antlaşması’nın takımadaların deniz alanlarına uygulanabilirliği konusunda ittifak çapında bir uzlaşı sağlanması da önemli bir diplomatik çaba hattı olabilir. Bu da Norveç ile Avrupa Birliği arasında devam eden anlaşmazlığın çözülmesi ve Rusya’nın muhtemelen Norveç’in tutumu lehine bir müttefik çatlağını istismar etmesinin önüne geçilmesi anlamına geliyor.

  1. Arktik deniz tabanındaki fiber optik kablolar gibi kritik altyapıların dayanıklılığını güçlendirmek için bölgesel müttefiklerle birlikte çalışılmalı.

CSIS’in Kremlin’in Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından Rusya’nın Kuzey Kutbu’ndaki tehdidini inceleyen yakın tarihli bir özeti, Rusya’nın bölgede hibrit taktikler kullanmasının “hem sıklık hem de şiddet bakımından artıyor gibi göründüğünü” belirtiyordu. Bu korkular belki de ilk olarak, Rus balıkçı gemileri yakınlarda yoğun bir şekilde faaliyet gösterirken Svalbard’a hizmet veren kritik bir deniz altı bilişim teknolojisi kablosunun kopmasıyla en iyi şekilde örneklendi. Norveçli yetkililer ayrıca birkaç Rusya vatandaşını ülke genelinde yasa dışı fotoğraf çektikleri Svalbard üzerinde habersiz drone gözlemleri yaptıkları için gözaltına almıştı. Batılı paydaşlar, özellikle Norveç’in Avrupa’nın ana boru hattı gaz tedarikçisi olarak önemi göz önüne alındığında, Kuzey Akım 1 ve 2 boru hatlarına yapılan sabotajın ardından bu kırılganlığı kabul etmiş görünüyor. Norveç, 2022 sonbaharında kritik denizcilik altyapısını korumak üzere İç Güvenlik Güçlerini görevlendirmiş ve bu hamle Kuzey Denizi’ndeki NATO gemi devriyeleri tarafından desteklenmişti. ABD’nin Arktik Bölgesi Ulusal Stratejisi de bu riski ele alma ihtiyacını kabul ediyor ve Washington’un “hem iklim değişikliğine hem de siber saldırılara karşı korunmak için kritik altyapının dayanıklılığını artırırken, bu amaçları mümkün kılmak için gereken güvenlik altyapısını stratejik olarak geliştirmek üzere hedefli yatırımlar yapma” niyetini belirtiyor.

Batı’nın yaptırımlarının tükenmekte olan etkileri ve Rusya’nın Arktik kuvvetlerinin zayıflamış durumu göz önüne alındığında, NATO ile Rusya arasındaki gerilim tırmanmaya devam ederse, Kremlin’in en azından kısa ve orta vadede Svalbard etrafında hibrit taktikler kullanmasını beklemek makul olacaktır. Bu nedenle Rusya’nın hibrit tehditlerine karşı koymaya yönelik geçici girişimler yetersiz kalabilir ve daha yapılandırılmış bir NATO yaklaşımından fayda sağlayabilir. Örneğin, NATO’nun hibrit unsurları konvansiyonel askeri senaryolara dahil eden, siyasi ve askeri yelpazeyi kapsayan bölgesel masa başı tatbikatlarını kolaylaştırabilir. Diğer alternatifler arasında müttefikler, kamu kurumları ve özel sektör arasında istişare ve bilgi paylaşım kanallarının geliştirilerek ortaya çıkan hibrit krizlerin ilk tespit ve müdahalesinin güçlendirilmesi de yer alıyor.

  1. Bölgesel yönetişimin kabul edilebilir kapsamını, özellikle de Çin’in rolünü belirlenmeli.

Son olarak ABD, Kuzey Kutbu’nun jeopolitik istisnacılığından geriye kalanları —tarihsel olarak sert güvenlik konularını bölgesel yönetişimin dışında bırakan ve giderek zayıflayan statükoyu— korumaya çalışmalı. Bu, Haziran 2023’te konseyin sekiz üye ülkesinden yedisi —Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç ve ABD— tarafından ilan edilen Arktik Konseyi’ndeki sınırlı çalışmanın yeniden başlatılmasını da içermeli. Bu çabanın bir parçası da Çin’in Arktik’teki artan hırslarını ve bunların Svalbard üzerindeki etkilerini ele almalı. ABD, Kuzey Kutbu’na yakın bir ülke olarak Çin’in Svalbard’daki meşru araştırma faaliyetleri de dâhil olmak üzere, Kuzey Kutbu’ndaki çevresel meseleler ve sürdürülebilir iktisadi kalkınma konularında bölgesel paydaşlarla ilişki kurmaya açık olduğunu vurgulamalı.

Fakat ABD ve Norveç, Çin’in Avrupa’nın Kuzey Kutbu’nun yönetim ve güvenlik işlerine yersiz müdahalesine müsamaha gösterilmeyeceği mesajını açıkça vermeli. Kuzey Kutbu’ndaki jeopolitik gerilimin tüm kutup bölgesinde aynı şekilde tezahür etmediği unutulmamalı. Daha ziyade, Kuzey Kutbu’ndaki askeri faaliyetler çeşitli alt bölgelerle sınırlı; bunların en önemlileri Yüksek Kuzey/Kuzey Atlantik bölgesi ve Kuzey Pasifik/Bering Denizi bölgesi. İlk bölgede, Rusya’nın Kuzey Filosu ve etrafındaki güçlere yönelik askeri yığınağı Kremlin’in Batı ile olan daha büyük jeostratejik rekabetini etkiliyor ve nükleer caydırıcılık kabiliyetleri ve Atlantik’e erişim ile ilgili. İkinci bölgede ise Rusya’nın askeri yığınağı Çin ile ikili işbirliğinin artmasına katkıda bulunuyor ve ABD’nin Kuzey Kutbu güvenliği ve kuzeybatı etrafındaki jeopolitik meselelere geç de olsa uyanışını vurguluyor.

Çinli aktörlerin Kuzey Kutbu’ndaki eylemleri ve ilgili etkileri şimdiye dek oldukça sınırlı olsa da Çin, Kuzey Kutbu’nun çeşitli bölgelerinde ve buradaki iktisadi faaliyetlerin farklı dallarında giderek daha fazla yer edinmeye ve etkili olmaya çalışıyor. Çin’in çıkarları, Batılı Kuzey Kutbu ülkelerinin çıkarlarıyla mutlaka örtüşmek zorunda değil ama Kuzey Kutbu’ndaki belirli ekonomik projeler söz konusu olduğunda, Çin yatırımları ve sermayesi hala talep edilebilir ve garanti edilebilir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinin etkileri, Kuzey Kutbu’nda Çin ile Rusya arasındaki ilişkilerin artmasını teşvik edebilir.

Çin’in Avrupa’nın Yüksek Kuzey bölgesine haksız yere tecavüz etme riski, Çin ve Rusya sahil güvenlik birimleri arasında ilan edilen yakın işbirliği bağlamında özellikle ciddi bir hal alıyor. Çin sahil güvenliği, yakın zamanda Çin gemilerinin Güney Çin Denizi’nde bir Filipin devriye gemisini engellemesi ve tehdit etmesiyle örneklenen saldırgan bir davranış eğilimi sergiledi. Çin, Güney Çin Denizi üzerinde geniş egemenlik iddiaları geliştirdi ve bunların çoğu 2016 yılında Lahey’deki Daimî Tahkim Mahkemesinde Filipinler tarafından UNCLOS kapsamında Çin’e karşı açılan bir davada reddedildi. Çin gemilerinden oluşan bir filo da kısa süre önce Vietnam’ın MEB’inde Vietnam ve Rus devlet şirketleri tarafından işletilen bir gaz sahasına girmişti. Denizcilik alanındaki benzer Çin-Rus işbirliği, ABD Sahil Güvenliğinin son yıllarda birkaç kez Alaska yakınlarında birlikte çalışan Çin ve Rus savaş gemileriyle karşılaşmasıyla Arktik bölgesinde başka yerlerde de kendini gösterdi.

Kısa vadede pek olası olmasa da Çin ve Rus sahil güvenlik güçleri uzun vadede Barents Denizi’ndeki varlıklarını artırabilir ve muhtemelen Svalbard’da ya da etrafında Çin ve Rus vatandaşlarının ve kuruluşlarının meşru varlığını bahane olarak kullanabilirler. Bu yaklaşım, Rusya’nın Güney Osetya ve Kırım’daki Rusya vatandaşlarını korumak için yürüttüğü operasyonlardan farklı olmayacaktır. ABD ve Norveç, bu şaibeli sicilin farkında olmalı ve Svalbard etrafındaki sularda benzer tecavüzlere müsamaha gösterilmeyeceğini açıkça belirtmeli.

Kapanış

Kuzey Kutbu güvenliği tartışmaları, Svalbard takımadalarını tartışmak için kullanılan ve genelde ters etki yaratan çerçeveleme ile örneklenen belirli endişe konularını incelemekte genelde başarısız oluyor. Özellikle egemenliğin yanı sıra egemenlik haklarının anlaşılmasının dışında farklı güvenlik tehditleri ve potansiyel çatışmalar arasında ayrım yapılması söz konusu olduğunda, bu tür potansiyel parlama noktaları ve bunlarla ilgili meseleler hakkında araştırma ve tartışmaların yaygın yanlış anlamaları ortadan kaldırması gerekiyor.

Rusya’nın da taraf olduğu ve itiraz etmediği 1920 Svalbard Antlaşması uyarınca, bölge üzerindeki egemenlik tartışmasız. Norveç topraklarının bir parçası olan Svalbard, aynı zamanda NATO’nun 5. Maddesi kapsamında. Rusya ile Batı arasında artan gerilim göz önüne alındığında Norveç, takımadalar konusunda NATO’nun belirsizliğine ilişkin yanlış anlamaları açıkça çürütmek için ABD ve diğer müttefikleriyle birlikte çalışmalı. Bu çalışma, ittifak içinde Svalbard meselesinin hukuki ve siyasi karmaşıklığı konusunda ortak bir anlayış geliştirerek başlamalı.

Kuzey Kutbu güvenlik çalışmaları genellikle genelleme yaparak, Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyindeki bölgesel karmaşıklığı ve farklı güvenlik sorunlarını dikkate almayan kapsamlı sonuçlara varıyor. Bölgesel jeopolitiğin ve olası çatışma senaryolarının Kuzey’de nasıl ortaya çıkabileceğinin daha detaylı bir şekilde anlaşılması için Svalbard gibi belirli Arktik ortamların yakından incelenmesi gerekli.

Dünya Basını

Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Yayınlanma

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.

Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.

Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.

Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.

Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.

“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”

Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.

Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”

Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.

Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”

“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”

Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.

Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.

Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.

“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”

Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.

Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.

ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.

Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”

“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”

Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.

Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.

“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”

Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.

Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”

Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.

“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”

Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.

İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”

Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.

“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”

Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.

Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”

Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.

“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”

İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.

Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.

Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.

Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.

“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”

Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.

Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.

“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”

ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.

İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”

Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.

“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”

Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.

Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.

Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”

Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.

Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Sachs: Trump’ın Genel Kurul konuşması diplomasi standartlarını sarstı

Yayınlanma

Uluslararası ilişkiler uzmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, ABD’nin tek kutuplu hegemonya arayışının dünyayı derin bir bölünmeye sürüklediğini ve Washington’ın çok kutuplu gerçekliği kabul etmesi gerektiğini vurguladı.

New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, liderlerin diplomatik temaslarının yanı sıra sert çıkışlara ve derin görüş ayrılıklarına sahne oluyor.

Hafta boyunca kente gelen üst düzey heyetler arasında özellikle iki isim uluslararası kamuoyunun odağında yer alıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, yapay zeka yarışından Tayvan meselesine kadar kritik başlıkları ele almak üzere ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmeler yürütürken; New York’a gelişi tartışma yaratan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise savaş suçları suçlamaları ve tutuklama çağrılarının gölgesinde temaslarına başlıyor.

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, Uluslararası Ceza Mahkemesinin çıkardığı yakalama kararına işaret ederek Netanyahu’nun kente ayak bastığında tutuklanması gerektiğini dile getirdi.

Netanyahu ise New York yerine New Jersey’e iniş yapmayı tercih ederek yayımladığı video kaydında doğrudan Mamdani’yi hedef aldı ve “Bizim insanlarımızı katleden Hamaslı canavarları desteklediğiniz için yazıklar olsun size” sözleriyle tepki gösterdi.

“BM Genel Kurul kürsüsünden daha önce hiç kimse bir başka ülkeyi yok edeceğini söylemedi”

Uluslararası ilişkiler uzmanı ve Birleşmiş Milletler kıdemli danışmanı Profesör Jeffrey D. Sachs, sunucu Piers Morgan’ın sunduğu Uncensored adlı tartışma programında New York’taki atmosferi ve küresel dengeleri değerlendirdi.

Columbia Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Sachs, BM Genel Kurulundaki genel ruh halinin, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert tehditlerinin yarattığı şaşkınlıkla şekillendiğini söyledi.

Trump’ın kürsüden sarf ettiği “İran ile bir anlaşma mı yapılacak, yoksa İslam Cumhuriyeti’ni tamamen yok mu edeceğim?” sözlerini hatırlatan Sachs, diplomatik teamüllerin tamamen dışına çıkıldığını vurguladı:

“Genel Kurul kürsüsünde daha önce hiçbir ABD başkanı ya da başka bir lider kalkıp ‘Başka bir ülkeyi tamamen yok edeceğiz’ veya ‘Bu benim vereceğim bir karar; sizi ya harika bir ülke yapacağım ya da haritadan sileceğim’ demedi. Hemen ardından İran Cumhurbaşkanı söz aldı ve Trump’ın tehditlerini duyduktan sonra hazırladığı konuşmayı bir kenara bıraktığını söyleyerek asla teslim olmayacaklarını, kendilerini korumak için gereken her türlü gücü göstereceklerini açıkladı.”

Bu yaşananların diplomasi standartları açısından son derece sarsıcı olduğunu belirten Sachs, “BM Genel Kurulu kürsüsünde dünya liderlerinin gözü önünde durup ‘Zor bir seçimle karşı karşıyayım; bu uygarlığı yok edip cehenneme mi yollayayım, yoksa onları harika bir ülke mi yapayım?’ demek akılalmaz bir andı. Dünyanın en gergin ve en bölünmüş dönemlerinden birini yaşıyoruz” ifadelerini kullandı.

“ABD başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme gücüne sahip olduğunu varsayıyor”

Profesör Sachs, uluslararası sistemdeki kutuplaşmanın boyutlarını anlatırken Birleşmiş Milletlerde Filistin heyetine vize verilmemesi üzerine yapılan oylamaya dikkat çekti.

Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve beraberindeki heyetin vizelerinin engellenmesi üzerine Genel Kurulda oylama yapıldığını hatırlatan Sachs, şu bilgileri verdi:

“Oylamada 157 ülke vize verilmesi yönünde oy kullandı. Yalnızca üç ülke hayır dedi: ABD, İsrail ve Paraguay. Bu tablo dünyanın nasıl bölündüğünü açıkça gösteriyor. Bir tarafta ABD, İsrail ve birkaç ülke yer alırken, diğer tarafta dünyanın geri kalanı duruyor. ABD, başka uygarlıklar üzerinde yaşatma ve öldürme kararı verme gücünü kendinde görüyor. İsrail de akılalmaz talepler dile getiriyor. Ancak dünyanın ezici çoğunluğu İsrail’in yaptıklarına karşı çıkıyor. Üstelik hem Yahudi olan hem de olmayan Amerikan halkının büyük çoğunluğu da bu politikalara karşı tavır alıyor.”

Program sunucusu Piers Morgan’ın, Çin’in yükselişini eleştirenlerin kendisini “sürekli Pekin’i övüp Washington’ı yermekle” suçladığını hatırlatması üzerine Sachs, amacının Amerikan hegemonyasını değil, çok kutuplu dünyada barış içinde bir arada yaşamı savunmak olduğunu kaydetti.

“Amerika’nın kum havuzundaki oyuncakları diğer ülkelerle paylaşmasını istiyorum”

Sachs, ABD dış politikasının Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tek kutuplu tahakküm arayışına girdiğini belirterek çocukluk metaforu üzerinden Washington yönetimine çağrıda bulundu:

“Ben sadece Amerika’nın diğer ülkelerle aynı kum havuzunda oynamasını, oyuncakları paylaşmasını ve kum havuzuna tek başına hükmetmeye çalışmamasını istiyorum. Sovyetler Birliği’nin sona ermesiyle birlikte ABD’nin tarihin zirvesinde tek başına kaldığı fikrine kapıldığımız bir dönem yaşadık. Buna ‘üstünlük’ adı verildi. 1990’lardaki yaklaşım, Amerikan dış politikasının tamamen bu üstünlüğü korumaya odaklanması gerektiği yönündeydi. Zbigniew Brzezinski buna stratejik zorunluluk diyordu. Benim ülkemle bir alıp veremediğim yok; orada yaşıyorum, orada üretiyorum. Tek isteğim, ülkemin başka uygarlıkları yok etmemesi, savaşlar kışkırtmaması, soykırımlara destek vermemesi, hükümetleri devirmemesi ve yabancı liderleri katletmemesidir.”

ABD’nin normal bir ülke gibi davranması halinde küresel ekonominin ve toplumların rahat bir nefes alacağını belirten Sachs, “Bunu yapabilseydik akaryakıt fiyatları düşerdi, insanlar daha huzurlu olurdu ve teknolojinin getirdiği imkanlardan birlikte yararlanırdık. Oysa Trump dünkü konuşmasında İran’ı yok etmekle tehdit ettikten sonra ‘Yapay zekayı kazanan her şeyi kazanır’ dedi. Herkesi ilgilendiren bilimsel bir gelişmede kazanmak ne anlama geliyor? Bu insanlığı kurtarabileceği gibi yok da edebilecek bir alan. Bu bir galibiyet oyunu değil. Benim itirazım işte bu zihniyete. Ben üstünlük kurmaya değil; barışa, refaha ve işbirliğine inanıyorum” değerlendirmesinde bulundu.

“Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız”

Piers Morgan’ın, Çin’in askeri harcamalarını artırması, Doğu Türkistan’daki Uygurlara yönelik politikaları, Ukrayna ve Hürmüz Boğazı’ndaki etkisine değinerek “Çin’in niyetlerinin tehlikeli olmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltmesi üzerine Profesör Sachs, askeri varlık kıyaslamaları yaptı.

Sachs, The New Yorker dergisinde yayımlanan ve annesine koşup “Johnny bana karşılık verdi” diye ağlayan çocuk karikatürünü hatırlatarak şöyle konuştu:

“Çin hakkında söylenenleri duyduğumda aklıma bu geliyor. Çin askeri harcamalarını artırıyor, evet; çünkü kendisini açıkça düşman ilan eden ABD’nin askeri bütçesinin yalnızca küçük bir bölümüne ulaşıyor. Çin sadece kendi zeminini yeniden kazanmaya çalışıyor. Bugün ABD’nin 80 ülkede 750 askeri üssü var. Tam 750 üs. Çin’in ise sadece Cibuti’de tek bir üssü bulunuyor; belki Kamboçya’da bir ikincisi var. ABD neredeyse ben doğduğumdan beri kesintisiz savaş halinde. Çin ise 1979’da Vietnam ile yaptığı beş haftalık sınır çatışmasından bu yana, yani tam 47 yıldır hiçbir savaşa girmedi.”

Batı’nın mutlak hakimiyet arzusunun terk edilmesi gerektiğini vurgulayan Sachs, şunları ekledi:

“Eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson geçen yıl ‘Batı hegemonyasını korumak için Ukrayna’da kazanmak zorundayız’ demişti. Bu bir görüştür ancak benim paylaştığım bir görüş değil. Ben çok kutuplu bir dünyaya inanıyorum. Başka ülkelerle bir ölüm kalım mücadelesi içinde değiliz. Diğer ülkeleri şeytanlaştırmayı bırakmalıyız. Kendi güvenliğimizi isterken onların da güvenlik arayışını anlamalıyız. ‘Biz yaparsak meşrudur, siz karşılık verirseniz bu sizin saldırgan olduğunuzu kanıtlar’ mantığından vazgeçmeliyiz. 1950’lerde dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Japonya’dan Tayvan’a, Filipinler’den Hint Okyanusu’na uzanan ilk ada zinciri doktrinini ortaya koymuştu. Amaç Çin’in Pasifik Okyanusu’na çıkışını engellemekti. Sınırlarımızı Batı Asya’da görüp o ada zincirini kontrol edeceğimizi söylüyoruz. Çin ise böylesi bir boyun eğmeyi kabul etmiyor. Eğer diğer ülkelerin kırmızı çizgilerine saygı gösterseydik, içişlerine karışmasaydık, hükümetleri devirmeseydik ve ABD ile İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı keyfi savaşlara girişmeseydik, dünya bugün çok daha sakin ve güvenli bir yer olurdu.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Akademisyen Norman Finkelstein: Üniversitelerdeki baskı McCarthy dönemini aştı

Yayınlanma

Amerikalı akademisyen Norman Finkelstein, katıldığı programda İsrail’in Gazze harekatlarını, abluka koşullarını ve ABD’deki akademik sansür mekanizmalarını değerlendirdi. 1948 yılından bugüne uzanan tarihsel süreci ve sivil can kayıplarını ele alan Finkelstein, yıkımın arkasındaki temel askeri ve diplomatik etkenlere dikkat çekti.

Amerikalı gazeteci ve televizyon programcısı Tucker Carlson’ın çevrim içi yayınlanan programına konuk olan, “Soykırım Endüstrisi” kitabının yazarı, siyaset bilimci ve akademisyen Norman Finkelstein, 7 Ekim sonrasında Gazze’de yaşanan gelişmeler, İsrail’in askeri harekatları, Amerikan üniversitelerindeki ifade özgürlüğü krizleri ve Gazze’nin tarihsel arka planı üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Carlson’ın 7 Ekim eylemlerinin öncesinde Gazze’de yaşanan koşullara ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, meselenin köklerinin 1948 yılına kadar uzandığını belirtti.

“Gazze 1948 yılında Gazze oldu”

Gazze Şeridi’nin bugünkü demografik yapısının 1948 yılındaki zorunlu göçle şekillendiğini anlatan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:

“Gazze, İsrail’in yaklaşık 750 bin Filistinli Arabı kendi sınırları içine kattığı topraklardan sürmesi neticesinde 1948 yılında Gazze haline geldi. Sürülen 750 bin kişinin yaklaşık 300 bini Gazze’ye gönderildi ve bu nüfus Gazze halkının kabaca yüzde 80’ini oluşturdu. Yerleşik halk bu büyük göç dalgasının altında kaldı. O tarihte Gazze, İngiliz Mandası altındaki Filistin’in bir parçasıydı.”

Finkelstein, 1948 sonrasında Mısır idaresine geçen bölgedeki koşulların daha ilk yıllardan itibaren uluslararası gözlemcilerin dikkatini çektiğini kaydetti.

Henüz 1950’li yıllarda Gazze’de görev yapan Birleşmiş Milletler yetkililerinin bölgeyi açıkça bir toplama kampına benzettiğini hatırlatan Finkelstein, dönemin tanıklıklarına değindi:

“Temmuz 1967’de Tennessee Senatörü olan baba Al Gore, Gazze’yi ziyaret etti. ABD Kongresi’ne döndüğünde gördüklerini anlatırken Gazze’yi kumların üzerine kurulmuş bir toplama kampı olarak nitelendirdi. Dolayısıyla 1948’den itibaren bölgeye giden dış gözlemcilerin kullandığı ortak kavram hep bu oldu.”

İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin eski başkanı Giora Eiland’ın ifadelerine dikkat çeken Finkelstein, Eiland’ın barış yanlısı bir profil çizmediğini, güncel İsrail hükümetine danışmanlık yapmayı sürdürdüğünü ve Gazze’nin güneyinde salgın hastalıkların patlak vermesini memnuniyetle karşılayacağını açıkça dile getirdiğini söyledi.

Finkelstein, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü:

“Giora Eiland 2004 yılında üst düzey Amerikalı yetkililerle yaptığı bir görüşmede Gazze’yi devasa bir toplama kampı olarak tanımladı. Eiland bir İsrailli, bir Yahudi ve İsrail Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başkanıydı. Bir toprak parçasını toplama kampı olarak nitelemenin tarihsel ağırlığını elbette çok iyi biliyordu. İşin en acı tarafı, o günlerin Gazze’nin en iyi günleri olmasıydı.”

“Açlık sınırında tutulan bir toplama kampı”

Eski ABD Başkanı George W. Bush yönetiminin 2006 yılındaki demokrasi teşviki programı kapsamında Filistinlileri seçim yapmaya zorladığını aktaran Finkelstein, Hamas’ın 1993 Oslo Anlaşması’nı meşrulaştıracağı gerekçesiyle başlangıçta sürece katılmak istemediğini anlattı.

Filistin Yönetimi içindeki yolsuzluklara tepki gösteren halkın desteğini alan Hamas’ın seçimleri kazandığını hatırlatan Finkelstein, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın seçim sonucuna yönelik pişmanlık dile getiren sözlerine atıfta bulundu. Seçim sürecini bizzat yerinde takip eden eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın oylamayı bütünüyle serbest ve adil olarak tanımladığını belirten Finkelstein, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Seçimlerin hemen akabinde İsrail, ardından ABD ve Avrupa Birliği, Gazze’ye orta çağ şartlarını andıran bir abluka getirdi. Gazze’ye sokulması yasaklanan maddeler için uzun listeler hazırlandı. Çikolata, civciv, cips, baharat, müzik aletleri ve defter girişi engellendi. Resmi belgeler daha sonra açığa çıktı; Gazze halkını asgari insani beslenme düzeyinde tutacaklarını açıkladılar. Bu, insanları açlık sınırında yaşatmanın diplomatik kılıfıydı. Gazze ekonomisini çöküşün eşiğinde tutarak halkın Hamas’ı devirmesini amaçladılar. Şili’de 1971 yılında Salvador Allende hükümeti başa geldiğinde ABD ekonomiyi çığlık attırana kadar sıkıştıracağız demişti. İsrail de Gazze’de tıpkı bunu yaptı.”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Mary Robinson’ın 2008 yılındaki Gazze ziyaretinde bütün bir medeniyetin yok edildiğini kaydettiğini belirten Finkelstein, 7 Ekim 2023 öncesinde uluslararası kurumların Gazze’yi batan bir gemi ve zehirli bir gecekondu bölgesi olarak tarif ettiğini dile getirdi.

İsrail’in yıllar boyunca uyguladığı askeri harekatları çimleri biçmek metaforuyla adlandırdığına işaret eden Finkelstein, Gazze nüfusunun yarısının çocuklardan oluştuğu gerçeği karşısında bu ifadenin dehşet verici bir anlama büründüğünü vurguladı.

“Çocukların hedef alınması soykırım göstergesidir”

Finkelstein, 2008 yılındaki Dökme Kurşun, 2012’deki Savunma Sütunu ve 2014 yılındaki Koruyucu Hat operasyonlarını yüksek teknolojili katliam dalgaları olarak tanımladı.

2014’teki saldırının ardından bölgeye giden Uluslararası Kızılhaç Komitesi Başkanı Peter Maurer’in hayatında Gazze’deki boyutta bir yıkım görmediğini açıkladığını aktaran Finkelstein, geçmiş saldırılar ile güncel durum arasındaki uçurumu sayılarla açıkladı:

“Koruyucu Hat operasyonunda 18 bin ev yıkıldı veya ağır hasar aldı. Geride yaklaşık 2,5 milyon ton enkaz kaldı. 7 Ekim’den bu yana ise yıkılan konut sayısı 325 bini aştı. Gazze’de biriken moloz miktarı 61 milyon tona ulaştı. 2014 yılındaki yıkım eşsiz kabul edilirken bugünkü tablonun yanında artık bir ayrıntı bile sayılmıyor.”

Gazze’deki can kayıplarının boyutuna değinen Finkelstein, doğrudan bombardıman ve topçu ateşi neticesinde ölenlerin yanı sıra açlık ve çöken bağışıklık sistemi nedeniyle hayatını kaybeden çocukların varlığına dikkat çekti.

Kesin bir sayı vermenin güçlüğünü belirten Finkelstein, konuyu soykırım tartışmaları bağlamında ele aldı:

“Birleşmiş Milletler’in çocuk ölümlerine dair yayımladığı son rapor, bir çatışmanın savaş mı yoksa soykırım mı olduğunu ayırt etmede çocukların doğrudan hedef alınmasını temel bir gösterge kabul ediyor. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre öldürülenlerin yaklaşık yüzde 30’u çocuklardan oluşuyor. Nazi soykırımında hayatını kaybeden 6 milyon Yahudi’nin 1,5 milyonu çocuktu; bu oran yaklaşık yüzde 25’e tekabül ediyordu. Şayet Nazi katliamının soykırım olduğu konusunda hepimiz hemfikirsek ve oradaki kurbanların yüzde 25’i çocuksa, Gazze’de katledilenlerin yüzde 30’unun çocuk olması meselenin bir soykırım olduğunu kanıtlayan güçlü bir veridir.”

Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın antisemitizm tanımında İsrail politikalarını Nazilerle kıyaslamanın yasaklandığını hatırlatan Carlson’a yanıt veren Finkelstein, İsrailli siyasetçilerin geçmişten bugüne rakiplerini sürekli Adolf Hitler ile özdeşleştirdiğini belirtti.

Cemal Abdül Nasır, Saddam Hüseyin, İranlı liderler ve Hamas için bizzat İsrail yönetimi tarafından Hitler benzetmesi yapıldığını kaydeden Finkelstein, İsrail eylemlerini eleştirenlerin bu kıyası yapmasının yasaklanmasındaki çelişkiye işaret etti.

“Amaç sadece soykırım değil, Gazze’yi tamamen boşaltmak”

Gazze’deki yıkımın İkinci Dünya Savaşı’ndaki Dresden bombardımanından dahi daha yoğun ve yıkıcı olduğunu vurgulayan Finkelstein, okulların yüzde 97’sinin yerle bir edildiğini, hastanelerin, sağlık çalışanlarının, Birleşmiş Milletler personelinin ve gazetecilerin benzeri görülmemiş biçimde hedef alındığını anlattı.

Finkelstein, İsrail’in temel niyetini şu sözlerle açıkladı:

“Ben İsrail’in öncelikli amacının doğrudan soykırım yapmak olduğunu düşünmüyorum. İsrail’in asıl gayesi Gazze’yi tamamen boşaltmak. Etnik temizlik yapmak istiyorlar. Kullandıkları yöntem ise Gazze halkını topraklarını terk edene kadar yok etmek. Sınırlar kapalı olduğu ve çevre ülkeler onları kabul etmediği için bu katliamı hedeflerine ulaşana kadar sürdürecekler. Gazze sorununu kökünden çözmekte kararlılar. Onlar için bu sorunu çözmek, nüfusu tamamen sürmek anlamına geliyor. İnsanları gitmeye ve komşu ülkeleri onları almaya ikna etmenin tek yolunu soykırım uygulamakta görüyorlar.”

Uluslararası hukuk uzmanlarının, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün kurucusu Aryeh Neier’in, örgütün eski direktörü Kenneth Roth’un, İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in ve Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in eylemlerini soykırım çerçevesinde değerlendirdiğini aktaran Finkelstein, dikkat çekici bir toplumsal veriyi paylaştı:

“Amerikalı Yahudilerin yüzde 30 ila 40’ı İsrail’in soykırım işlediği kanaatini taşıyor. Bu fevkalade çarpıcı bir durum. Küçüklüklerinden itibaren İsrail’e koşulsuz sevgi aşılanan, sinagoglarda bu bağlılığı bir aidiyet şartı olarak öğrenen eğitimli bir topluluktan söz ediyoruz. Kolayca kandırılamayacak bu insanların böylesi bir sonuca varmış olması tarihi bir duruştur.”

“Akademik özgürlüğe yönelik eşi görülmemiş saldırı”

7 Ekim’den sonra İsrail eylemlerini açıkça savunmanın zorlaştığını, İsrail ordusunda görev yapan çifte vatandaş askerlerin işledikleri fiilleri bizzat sosyal medyada paylaşarak dehşeti gizlenemez kıldığını belirten Finkelstein, bu aşamada finansal baskı araçlarının devreye sokulduğunu anlattı.

Milyarder bağışçıların üniversite yönetimlerine şantaj yaptığını ifade eden Finkelstein, Harvard, Pennsylvania ve Columbia üniversitelerindeki rektör istifalarına değindi:

“Bill Ackman gibi isimler kamuoyu önünde üniversite yönetimlerini hedef aldı. Gazze’ye destek veren öğrencilerin kampları dağıtılmazsa mezun bağışlarını keseceklerini duyurdular. Harvard gibi devasa bütçelere sahip okullarda bile tek bir mezunun 50 milyon ila 300 milyon dolar bağışladığı düşünüldüğünde bu baskı sonuç verdi. Harvard Rektörü Claudine Gay, Pennsylvania Üniversitesi Rektörü Elizabeth Magill ve Columbia Üniversitesi Rektörü Minouche Shafik görevlerinden uzaklaştırıldı. Magill görevden ayrıldığında yakın bir tanıdığıma yalnızca iki kelime söyledi: Para konuşur.”

Üniversitelerde, hastanelerde ve kültür kurumlarında büyük bir korku iklimi inşa edildiğini dile getiren Finkelstein, tıp çalışanlarının sosyal medya paylaşımları sebebiyle işlerini kaybettiğini, New York’taki kütüphane ve sanat kurumlarının finansal bağımlılıkları yüzünden sessizliğe gömüldüğünü söyledi.

ABD tarihindeki akademik baskı dönemlerini inceleyen bir akademisyen olarak mevcut tabloyu kıyaslayan Finkelstein, şu ifadeleri kullandı:

“Ülke tarihimizde böylesi görülmedi. Yirminci yüzyılın başındaki Kızıl Tehlike veya McCarthy dönemi dahil, akademik özgürlüğe yönelik bu çapta cüretkar bir saldırı yaşanmadı. Görevden alınan üç rektör de kadındı ve ikisi azınlık mensubuydu. Tüm ilerici kültürel koruma mekanizmalarına sahip olmalarına rağmen hiçbiri koltuğunu koruyamadı. New York Times gibi yayın organları sessiz kaldı. Bu terör dalgası halen sürüyor. 2024 baharından bu yana koca ABD’de konuşma yapmam için sadece iki üniversiteden davet aldım. Geçmişte yılda 40 farklı okulda ders ve konferans veren biri olarak kendi yaşadığım New York’ta tek bir kuruma bile çağrılmadım.”

Öğrencilerin yüzlerinin kamyonetlere yansıtılarak terörist ilan edildiğini, ailelerinin yaşadığı mahallelerde dahi teşhir edildiklerini anlatan Finkelstein, Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı 312 sayfalık antisemitizm raporunu bizzat okuduğunu belirtti.

Raporda somut bir vakanın yer almadığını, İsrailli öğrencilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerinin antisemitizm torbasına doldurulduğunu ifade eden Finkelstein, Harvard Rektörü Alan Garber’ın da rapordaki iddiaların büyük bölümünün aslında İsrail devletine yönelik siyasi eleştirilerden ibaret olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını hatırlattı.

ABD Yüksek Mahkemesi içtihatlarına göre anayasanın Amerikan bayrağını yakmayı ve hükümetin şiddet yoluyla devrilmesini savunmayı dahi ifade özgürlüğü kapsamında koruduğuna dikkat çeken Finkelstein, “Nehirden denize” sloganının suç sayılmaya çalışılmasının hiçbir yasal zemini bulunmadığını söyledi.

“Netanyahu İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun şahsi siyasi geleceğine yönelik soruları yanıtlayan Finkelstein, Netanyahu’nun görevden düşeceği yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.

Netanyahu’nun İsrail tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı olduğunu hatırlatan Finkelstein, siyasetçinin toplumla olan bağını şu sözlerle tanımladı:

“Sürekli olarak Netanyahu’nun devrileceği, yolsuzluk davaları yüzünden siyasetten silineceği söyleniyor ama bu asla gerçekleşmiyor. Bunun yegane sebebi, Netanyahu’nun İsrail toplumunun kusursuz bir yansıması olmasıdır. Kibirli, kendini haklı gören bir Yahudi üstünlükçüsü portresi çiziyor. İsrail toplumu ona baktığında kendi yansımasını görüyor. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları veya şahsi skandallar İsrail kamuoyunun umurunda bile değil.”

Geçmişte işgal altındaki Filistin topraklarına giderken 1989 ve 2004 yıllarında İsrail’e girişinin engellendiğini anlatan Finkelstein, Noam Chomsky dahil işgale karşı çıkan pek çok Yahudi entelektüelin İsrail tarafından kara listeye alındığını aktardı.

Gençlik yıllarından bu yana adalet arayışını hayatının merkezine koyduğunu ve bunun bedellerini ödemeye her zaman hazır olduğunu söyleyen Finkelstein, akademik kariyerinde maruz kaldığı engellemelere değindi.

DePaul Üniversitesi’ndeki kadro başvurusunun 2007 yılında dış baskılar ve akademisyen Alan Dershowitz’in müdahaleleriyle reddedilmesinin akabinde 13 yıl boyunca tamamen işsiz kaldığını açıklayan Finkelstein, yaşadığı zorlu süreci şöyle aktardı:

“2007’den 2020 yılına kadar hiçbir iş bulamadım. Tamamen işsizdim. İnsanların hayat ritmi dış etkenlerle belirlenir; işe gidersiniz, sorumluluklarınız vardır. Ben ise her sabah uyandığımda varlığıma bir amaç bulmak zorundaydım. Hayatımın karanlık bir dönemiydi. Daha sonra Hunter College ve Brooklyn College gibi kurumlarda geçici dersler verdim. Kırk yılın akademisyeni olarak haftalarca maaşımı alamadığım, ders saati ücretiyle çalışan sözleşmeli okutman muamelesi gördüğüm, aşağılayıcı tecrübeler yaşadım. Oysa ben sadece genç zihinlerle temas kurmayı ve düşünmeyi öğretmeyi seviyordum.”

Dersliklerin siyasi propaganda alanı olmadığını savunan Finkelstein, İngiliz filozof Bertrand Russell’ın her büyük tartışmada her iki tarafın da güçlü argümanları olduğu yönündeki sözünü hatırlattı.

Öğrencilere kendi doğrularını dayatmak yerine kanıtları tartmayı öğretmenin bir akademisyenin asli görevi olduğunu vurguladı.

Lisansüstü öğrencilik yıllarında Joan Peters’ın kaleme aldığı ve Filistin topraklarının aslında boş olduğunu, Arapların dışarıdan göç ettiğini savunan kitabın demografik sahtekarlıklarını aylar süren arşiv çalışmalarıyla tek tek ortaya çıkardığını anlatan Finkelstein, Noam Chomsky’nin desteğini kazandığı o dönemin ardından akademik kapıların yüzüne tek tek kapandığını anımsattı.

“7 Ekim’de sistematik cinsel şiddet tezini doğrulayan tek kanıt yok”

Yeni kitabı “Gazze’nin Mezar Kazıcıları” hakkında Carlson’ın sorularını yanıtlayan Finkelstein, 7 Ekim günü Hamas ve diğer silahlı grupların ağır suçlar işlediğini inkar etmediğini, ancak sistematik tecavüz iddialarının hiçbir maddi delile dayanmadığını ifade etti.

Kitabının ilk bölümünü bu iddiaların incelenmesine ayırdığını belirten Finkelstein, Dr. Cochav Elkayam-Levy öncülüğünde kurulan İsrail sivil komisyonunun yayımladığı 300 sayfalık raporu ayrıntılarıyla incelediğini kaydetti:

“Komisyon, ellerinde 7 Ekim gününe ait 10 bin fotoğraf ve video kaydı olduğunu açıkladı. Bu kayıtları izlemenin tek bir araştırmacı için günde sekiz saat çalışmayla yedi aydan fazla süreceğini belirttiler. Araç kameraları, kask kameraları, güvenlik kameraları ve telefon kayıtları topladıklarını ifade ettiler. Ancak ellerindeki devasa arşivde Hamas üyelerinin tecavüz veya cinsel şiddet uyguladığını gösteren tek bir kare görüntü dahi yok. Uluslararası Af Örgütü de böyle bir görsel kanıtın varlığını teyit etmedi. Adli tıp delili bulunmadığını cesetlerin dini usullere göre hızla defnedilmesiyle gerekçelendirdiler. Ancak tek bir dijital kaydın dahi çıkmaması akıl dışıdır.”

Rapordaki tanıklıkların tutarsızlığına değinen Finkelstein, penceresiz kapalı bir karavanda saklanan ana tanığın uzaktan sesler duyduğunu iddia etmesinin hukuki hiçbir geçerliliği olmadığını dile getirdi.

Rehinelikten kurtulan Amit Soussana dahil raporda adı geçen mağdurların hiçbirinin tecavüze uğradıklarına dair doğrudan bir beyanda bulunmadığını kaydeden Finkelstein, Meta’nın eski yöneticisi Sheryl Sandberg’in hazırladığı belgeseli de sert bir dille eleştirdi:

“Sandberg, Harvard mezunu zeki bir kadın ve iktisat eğitimi almış biri olarak kanıt standartlarını gayet iyi bilir. Ancak hazırladığı filmde elindeki telefona bakıp dehşete düşmüş numarası yapıyor. Ortada iddiaları kanıtlayan hiçbir görüntü yokken bunu bir propaganda aracına çevirdiler. Gerçeklerin hiçbir önemi kalmadı; onlar için mühim olan tek şey kendi ideolojik davalarını ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaktır.”

“Silahların yüzde 70’ini ABD sağladı”

Carlson’ın uluslararası mahkemelerde bir hesap verme sürecinin başlayıp başlamayacağına ilişkin sorusunu yanıtlayan Finkelstein, tüm bir toplumun suça ortak olduğu durumlarda yargı mekanizmalarının işletilmesinin imkansız olduğunu belirtti.

İsrail yönetiminin hiçbir zaman hesap vermeyeceğini ifade eden Finkelstein, sözlerini şöyle tamamladı:

“ABD buna asla müsaade etmez. Bir domino etkisi korkusu hakim. Şayet İsrailli yetkililer sanık sandalyesine oturursa Joe Biden ve Antony Blinken’ın durumu ne olacak? Gazze’deki soykırımda kullanılan silahların yüzde 70’ini bizzat ABD tedarik etti. Washington silah akışını kesebilecek tek güçtü ama bunu yapmadı. 1964’te Vietnam Savaşı’na karadan girmek için Tonkin Körfezi olayını kurgulamışlardı; en azından göstermelik bir gerekçeleri vardı. İsrail’in son dönemde İran’a yönelik doğrudan saldırılarında ise böylesi bir kılıf dahi aranmadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden ise çıt çıkmadı. Hatta Güvenlik Konseyi aldığı 2803 sayılı kararla Gazze’nin idaresini fiilen Donald Trump’a teslim etti. Yeni kitabımı yazmamdaki yegane amaç, gelecekte kimsenin yargılanmayacağını bilerek Gazze halkına reva görülen bu tarihi kötülüğün kaydını gelecek nesillere eksiksiz biçimde aktarmaktır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English