Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Hindistan-Ortadoğu Koridoru neden sahtekarlıktır?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Hindistan’ın ev sahipliğinde düzenlenen G20 zirvesinde Hindistan’ı Orta Doğu ve Avrupa’ya bağlayacak ticaretin artırılması, enerji tedarikinin kolaylaştırılması ve dijital bağlantının geliştirilmesine yardımcı olacağı öne sürülen demir yolu ve denizcilik projesi Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) için Hindistan, ABD, Suudi Arabistan, Emirlikler, Fransa, İtalya, Almanya ve AB arasında mutabakat zaptı imzalandı.

Türkiye koridora dahil edilmedi, CHP Sözcüsü Faik Öztrak da iktidara “Anlamamakta ısrar ettiğiniz sorumuzu bir kere daha, milletimizin yüksek menfaatleri doğrultusunda soruyoruz: ‘Türkiye, G20 Zirvesinde oluşturulan Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomi Koridoru’nda neden yer almıyor?’ Cevap verin,” sorusunu sormuş.

Aşağıda tercümesi verilen makale, söz konusu projenin nasıl bir sahtekarlık olduğunu izah ederek Ankara’nın —ve diğer bileşenlerin— buna dahil olmasına pek de gerek olmadığını, somut gerekçeleriyle anlatıyor.


Hindistan-Ortadoğu Koridoru neden bir sahtekarlıktır? Fiziksel-iktisadi bir argüman

Hussein Askary

The Belt and Road Institute Sweden

15 Eylül 2023

Hindistan’da düzenlenen son G20 Zirvesi esnasında açıklanan ABD destekli Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) sadece bir hayal ürünü değil, Hindistan ile Batı Asya ve Avrupa ülkelerinin zaman ve enerjisini boşa harcayabilecek siyasi bir sahtekarlık. Hindistan limanlarından Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) limanlarına, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden demiryoluyla Akdeniz’deki İsrail limanlarına ve ardından yine İsrail limanlarından Avrupa limanlarına uzanan bir ticaret koridoru oluşturulmasına ilişkin sözlü olarak telaffuz edilen genel hatlar dışında bu projeye ilişkin hiçbir detay sunulmadı. Bu tanımda ve bu projenin ima edeceği fiziksel-iktisadi gerçekleri anlamaksızın küresel çapta başlatılan genel tartışmada pek çok saçmalık bulunuyor. Bu projenin Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) yerini alacağı önerisi, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 2013 yılında “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” olarak başlattığı projenin en önemli noktasını gözden kaçırıyor. Ekonomik “kuşak” bir ticaret yolu değil, “kalkınma koridoru”dur. Altyapı inşa etme amacının ticaretten ziyade iktisadi ve sosyal kalkınma olması arasındaki bu önemli farkın uluslararası “uzmanlar” ve hatta bazı Çinli uzmanlar tarafından anlaşılamaması ciddi bir sorun.

Eğer IMEC’in maksadı Hindistan ile Avrupa arasında ticareti ve mal sevkiyatını kolaylaştırmaksa, aşağıda izah edeceğimiz üzere bu tuhaf bir fikir, zira bugün Süveyş Kanalı üzerinden işleyen son derece uygun bir rota söz konusu. Aksi takdirde, eğer IMEC üye ülkeler arasında iktisadi kalkınma ve işbirliğini teşvik etmeyi amaçlıyorsa, o zaman Çin’e katılmaları gerekir, zira Çin uzun yıllardır KYG aracılığıyla tam da bunu yapıyor. Batı Asya ülkeleri Suudi Arabistan, BAE ve diğerlerinin en büyük iktisadi işbirliği ve ticaret ortağı olan Çin ile el ele vermemek için Avrupa ya da Hindistan’ın (Atlantik değil, büyük bir Asya ülkesi ve muazzam bir potansiyele sahip) hiçbir nedeni yok. ABD ve AB’nin bu hamlesinin yanlış anlaşılmayan maksadı, tipik bir Britanya İmparatorluğu “böl ve yönet” taktiğiyle iki dev Asya ülkesi arasındaki sınır sorunlarıyla ilgili bazı gerginliklerin yarattığı uçurumu derinleştirmek.

Saçmalığın pek çok seviyesi

Bu öneride farklı seviyelerde saçmalıklar var. Bunlardan en bariz olanı, kendi topraklarında altyapı finansmanı ve inşası konusunda başarısız olan ABD ve AB’nin bunu yurt dışında yapmayı teklif etmesi. ABD, G7 ve AB’nin KYG’ye alternatiflerinin hem finansman hem de pratik açısından neden başarısız olmaya mahkûm olduğunu daha önce tartışmıştım. Bir diğeri ise Körfez ile Akdeniz arasındaki kara köprüsünün ciddi bir bileşeni olması beklenen Ürdün’ün IMEC’in imza törenine bile davet edilmemiş olması. İsrail-Filistin ihtilafının çözülmemiş olması ve bölgenin tekrarlayan şiddetli silahlı çatışmalara sahne olması, savaşkan İsrail hükümetinin kazanacağı siyasi puanların iktisadi puanlardan daha fazla olduğunu açıkça gösteriyor, zira IMEC, Filistin halkının mağduriyetlerini halının altına süpürecektir.

Fakat biz bu iddiaların “fiziğini” tartışalım. Eğer IMEC’in maksadı sadece Süveyş Kanalı’nı by-pass eden bir yük koridoru oluşturmaksa, bu en pahalı ve fiziksel olarak mantıksız teşebbüs olacaktır. İsrail basınında IMEC’in duyurulmasıyla başlayan bu türden saçma tartışmaların tipik örneklerinden biri, burada en büyük kaybedenin Süveyş Kanalı ve Mısır olacağını iddia ediyordu. Post-Panamax ultra büyük konteyner gemilerinden (ULCV) birinin Hindistan’dan mal getireceğini ve İsrail, Akdeniz ve son olarak Avrupa’ya giderken BAE’deki Cebel Ali Limanı’na yanaşacağını varsayalım. Tipik bir ULCV gemisi 20 bin ila 25 bin eşdeğer yirmi fit birim konteyner (TEU) veya 10 bin eşdeğer kırk fit konteyner (FEU) taşıyabilir. Bir TEU konteynerin uzunluğu 6,1 metre, bir FEU’nun uzunluğu ise 12,2 metredir. Bu konteynerleri her biri en fazla 39 ila 40 vagondan oluşan ve her vagonda 2 TEU taşıyan trenlere boşaltmak istersek 250 trene ihtiyacımız olacaktır. Her bir tren yaklaşık 580 metre uzunluğunda olduğundan (1 vagon = 13,7 metre X 40 vagon, artı 32 metrelik bir lokomotif) trenlerimizin zinciri 145 kilometre boyunca uzanacaktır! Şimdi Süveyş Kanalı’ndan her gün 15 konteyner gemisinin yanı sıra 22 dökme yük gemisi, 35 tanker, 8 araba gemisi ve 13 farklı tipte geminin geçtiğini düşünün! İsrailli uzmanların IMEC’in Süveyş Kanalı’nı kullanılmaz hale getirerek Mısır ekonomisini mahvedeceğini iddia etmeleri en hafif tabirle gerçeküstü bir beyan. Ayrıca, Dubai limanlarında konteynerlerin gemilerden trenlere ve trenlerden İsrail’deki diğer uçta tekrar gemilere boşaltılmasının maliyetini (fiziksel ve mali) ve her ikisinde de liman hizmet ücretlerini hesaplamak zorundayız. Buna yaklaşık 1500 kilometre demiryolu hattı inşa etme ve bunların bakım maliyetini de ekleyin. Lokomotif ve vagonların satın alınması, trenlerin işletilmesi, trenlere yakıt ikmali yapılması, dört ülkenin sınırları arasında transit geçiş ücretleri ve gümrük vergilerinin belirlenmesi ve her iki limandaki hizmetler için liman ücretlerinin ödenmesi gibi maliyetleri de ekleyin.

Başkan Biden’ın ya da AB’den Ursula von der Leyen’in ekonomi danışmanlarından herhangi biri bu hakikatlerden ve hesaplamalardan söz etti mi? Demiryolu taşımacılığının denizyolu taşımacılığından üç ila dört kat daha pahalı olduğunu belirtmek önemli, ancak hız, taşınan malın elektronik, önemli yedek parçalar, elektrikli araçlar ve bunların bataryaları gibi ağırlık ve hacim olarak küçük ve değer olarak yüksek olması durumunda aradaki farkın bir kısmını telafi edebilir. Çin’den Kazakistan, Rusya ve Belarus üzerinden AB’ye ortalama 12 ila 15 günde ulaşan Çin-AB Demiryolu Ekspresi, bu tür mallar için en hızlı ve en verimli taşıma rotası. Ancak gerçek şu ki, Çin devletinin teşvikleri olmadan, yalnızca taşımacılık faaliyetinin mali karına bakarsak, bu rota “uygun maliyetli” olmayacaktır. Fakat iktisadi ve stratejik kaygılar nedeniyle bu güzergâh tüm taraflarca korunuyor. Ukrayna savaşının patlak vermesi bile bu önemli ticaret yolunu durduramadı.

“Kalkınma koridoru” nedir?

“Ticaret yolu savaşları”na dair tüm sığ tartışmaları bir kenara bırakırsak, tüm iktisatçılar, analistler ve karar alıcılar açısından ilginç olması gereken şey, altyapı gelişiminin ülkelerin üretkenliği ve iktisadi ve sosyal kalkınması üzerindeki etkisini incelemektir.

“Kalkınma koridoru” kavramıyla ilk karşılaşmam 1996 yılında, merhum hocam, büyük Amerikalı iktisatçı ve düşünür Lyndon H. LaRouche Jr. (1922-2019), Schiller Enstitüsü’nün bir ekibinin üyeleri olarak Avrasya Kara Köprüsü/Yeni İpek Yolu üzerine ilk kapsamlı iktisadi ve bilimsel raporu hazırlarken bize danışmanlık yapmasıyla oldu. Çin, bağımsız olarak kendi Yeni İpek Yolu stratejisini geliştiriyordu ama Çinli uzmanlar ile Schiller Enstitüsü arasındaki istişareler uzun yıllardır devam ediyordu. 290 sayfalık resimli rapor, Ocak 1997’de “Avrasya Kara Köprüsü, ‘Yeni İpek Yolu’; dünya çapında iktisadi kalkınmanın lokomotifi” başlığı altında yayımlandı. “Kalkınma koridoru” kavramı, LaRouche’un “fiziksel ekonomi” olarak geliştirdiği, yeni bilimsel ve teknolojik atılımların toplumun üretkenliği üzerindeki etkisine ve dolayısıyla “göreceli, potansiyel nüfus yoğunluğu” olarak adlandırdığı şeye dayanan iktisadi ilerlemeyi değerlendiren bilimsel bir yönteme dayanıyor. Ekonominin bu dalını evrensel deha, Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716), Karl Friedrich Gauss (1777-1815) ve Bernhard Riemann’ın (1826-1866) birbirini izleyen çalışmalarına atfeder. Fiziksel ekonomi, iktisadi süreçlerde belirleyici unsur olmamakla birlikte karar alımında yararlı olan salt politik araçlar olarak para ve ticarete olan tüm fetiş bağlılıkları ortadan kaldırır.

Buna göre modern kalkınma koridoru, merkezinde ulaşım, enerji, su ve telekomünikasyon altyapısının bir ekonominin iskeleti, omurgası ve sinir sistemi olduğu 100 ila 150 kilometre genişliğinde bir iktisadi faaliyet kuşağı. Bu altyapıların etrafında yeni kent merkezleri ve tarımsal sanayi bölgeleri inşa edilir. Altyapının amacı, bir bölgenin doğal ve beşerî kaynaklarının kullanımını artırmak ve bu bölgeyi ulusal, bölgesel ve kıtalararası ölçekte benzer diğer alanlara bağlamaktır. Dolayısıyla “ticaret”, her bölgenin karşılaştırmalı üstünlüklerini kullanarak bu bölgeler arasında birbirlerinin üretkenliğini ve büyümesini artırma amaçlı teknoloji ve malzeme transferidir. Bu, Devlet Başkanı Şi tarafından 2013 yılında İpek Yolu’nun “ekonomik KUŞAĞI” olarak sunulan kavramın aynısı. Çin’de Yangtze Nehri Ekonomik Kuşağı, Büyük Körfez Ekonomik Kuşağı ve Pekin-Tianjin Ekonomik Kuşağı boyunca gelişmeyi yönlendiren aynı konseptler. “Ticaretin teşvik edilmesini” birincil hedef olarak görmüyorlar. İktisadi kalkınma birincil hedef ve artan ticaret bunun doğal bir yan ürünü.

Dolayısıyla birincil hedef olarak para, ticaret ve hammadde ihracatına dayalı girişimleri duyduğunuzda derhal alarm düğmesine basmanız gerekir. Kuşak ve Yol Girişimi’nin Build Back Better World, Global Gateway ve şimdi de IMEC gibi Batılı “alternatiflerine” dönük kuşkularımın temel kaynağı bu. Elbette bu teşebbüslere kuşkuyla yaklaşmak için siyasi nitelikte başka gerekçelerim de var; zira bu teşebbüsler jeopolitik nitelikte ve hiçbir tarafa fayda sağlamadan öncelikle Çin’in ve KYG’nin altını oymayı amaçlıyorlar.

Batı Asya’nın kalkınma koridorları

Sayın LaRouche ve ben, Batı Asya ve Arap dünyasındaki ülkelerin liderleriyle yaptığımız diyaloglarda, düşük fiyatlarla ham petrol ve doğalgaz ihracatına bağımlılığı azaltmak ve bunun yerine bu hammaddeleri petrokimya ve kimya endüstrileri için endüstriyel hammadde olarak kullanmak ve böylece her bir varil petrolün değerini birkaç derece artırmak amacıyla bu kalkınma koridorlarının inşa edilmesini tavsiye ettik ve nükleer enerji inşa edilmesini teşvik ettik. BAE, Suudi Arabistan ve Mısır bu bölgede hammadde ihracatçılarından sanayi ülkelerine geçişin öncülüğünü yapıyor. Çin bu süreçte kilit bir rol oynuyor, fakat bu süreçte Güney Kore, Japonya ve Almanya gibi diğer ülkeler de yer alıyor. Herkes bu kazan-kazan sürecine katkıda bulunabilir. Doğal olarak bu ülkelere, “kıtaların ve okyanusların kavşağı” olarak coğrafi konumlarını kullanmak için büyük ölçekte ulaşım altyapısı inşa etmeleri de tavsiye edildi.

Yeni İpek Yolu ve KYG boyunca uzanan “kalkınma koridoru”, Schiller Enstitüsü temsilcisi olarak Batı Asya ülkelerine savaş sonrası yeniden yapılanma projeleri olarak sunduğum önerilerin merkezinde yer aldı. Phoenix Operasyonu’nu 2016’da Suriye hükümetine, Felix Operasyonu’nu 2018’de Yemen hükümetine ve Irak Kalkınma Koridorları’nı Kasım 2022’de Irak hükümetine sunduk. LaRouche, 1993’teki Oslo Anlaşmasına şüpheyle yaklaşmış ve barışın temeli olarak yalnızca siyasi anlaşmaları değil, fiziksel iktisadi kalkınmayı öngören Vaha Planını önermişti.

Gerçeklik illüzyona karşı

ABD, IMEC gibi bir proje önerirken, liderleri bunun bölgedeki boş bir alanı dolduracağını varsayıyor. Batı Asya ve Avrupa’nın ekonomik alanının geliştirilmesi için büyük bir alan olsa da Çin ve KYG halihazırda yıllardır bu alanın yapılarını inşa etmekle meşgul. Örneğin IMEC’in güzergahını ele alalım. Çinli COSCO, Yunanistan’daki Pire Limanı’nı Doğu Akdeniz’deki en önemli denizcilik merkezlerinden biri haline getirmek üzere büyük yatırımlar yaptıktan sonra halihazırda işletiyor. Çinli şirketler Doğu ve Orta Avrupa’da bağlantıyı artırmak için Sırbistan ve Macaristan’a demiryolları inşa ediyor. Çin, İsrail’deki iki önemli liman olan Hayfa Bayport ve Aşdod Limanı’nı inşa etti ve geliştirdi. Çin’in CRRC şirketi, BAE’de hem yolcu hem de yük demiryolu için Etihad Rail (BAE) ağında büyük ölçüde yer alıyor ve bu ağ bir sonraki aşamada Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin geri kalanına da bağlanacak. Suudi Arabistan ile Çin, Suudi Arabistan’ın Körfez’deki doğu kesimini Kızıldeniz’deki batı kıyısına bağlayacak Suudi-Kara Köprüsü’nün inşası konusunda müzakereler yürütüyor. Burada hem BAE hem de Suudi demiryolu ağlarının öncelikle Asya ve Avrupa arasında transit mal taşımacılığı için değil, boksit, fosfat ve diğer cevherlerin çıkarıldığı maden sahalarını yeni inşa edilen sanayi bölgelerine bağlamak için inşa edildiğini vurgulamak önemli. Çin, Suudi Arabistan’ın batı kıyısındaki Cizan’da petrokimya ve lojistiğin ana faaliyet alanı olduğu en büyük sanayi bölgelerinden birini inşa etti. Cidde’den Mekke’ye hacılar için ilk yüksek hızlı yolcu demiryolunu inşa etti. Abu Dabi’deki Halife Limanı’nda konteyner terminalinin geliştirilmesinde yer aldı. Teklif edilen IMEC’i teğet geçecek daha sayısız proje sayılabilir. Fakat ABD ve AB, Çin ile birlikte çalışmak yerine bu projeye yanaşmayı öneriyor. Bu asla gerçekleşmeyecek zira fiziksel olarak imkânsız. Başta Suudi Arabistan ve BAE olmak üzere bölge ülkeleri ne tür bir ortaklık kurmak istediklerine çoktan karar verdiler ve Çin bunun için bir model.

Batıda kalırken doğuya gitmek

Bu konudaki en son gelişmelere bir göz atalım.

Batı Asya bölgesinde son yıllarda gerçekleşen en büyük atılımlardan biri Devlet Başkanı Şi’nin Aralık 2022’de Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a yaptığı ve Suudi liderler, KİK liderleri ve Arap Birliği liderleriyle üç zirve gerçekleştirdiği ziyaretti. Bu ziyaretin sonuçları ve sonrasında yaşanan gelişmeler tarihi önem taşıyor. Mart 2023’te Çin’in aracılık ettiği Suudi-İran ilişkilerini normalleştirme anlaşması tüm bölgede oyunun kurallarını değiştirdi. Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve İran’ın BRICS’e kabul edilmesi de dünyadaki yeni paradigma değişiminin bir başka ivmesiydi. Ancak biz burada bu gelişmeden kaynaklanan somut ve elle tutulur projelere odaklanıyoruz.

Devlet Başkanı Şi, 10 Aralık’ta Riyad’da KİK liderlerine yaptığı konuşmada Çin’in KİK ile derhal çalışmak için önerdiği somut iktisadi ve mali tedbirleri özetlemişti. “Beş husus” her ciddi analistin ilgisini çekecektir. Bunlar arasında yerel para birimleri üzerinden uzun vadeli petrol ve doğalgaz ticareti, nükleer enerjiyi de kapsayan altyapı projeleri, uzay araştırmaları ve uzay teknolojisi, telekomünikasyon ve yapay zekâ, sanayi projeleri ve ulaşım altyapısı projeleri yer alıyor. Çin-KİK Zirvesi’nden bir gün önce Devlet Başkanı Şi ve Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz, Kapsamlı Stratejik Ortaklık anlaşmasına vardılar. Bu ortaklık Suudi Vizyonu 2030 ile simbiyotik. Hemen ardından Çin ve Suudi kuruluşları arasında 30 mutabakat zaptı imzalandı. Bunlar Haziran 2023’te Suudi Arabistan’da düzenlenen Çin-Arap İş Forumu sırasında 10 milyar dolar değerinde sözleşmeler şeklinde somutlaştırıldı.

Çin’in Arap ülkeleriyle ticareti 2022 yılında 450 milyar dolara ulaşmış olup, Çin’in AB ile 650 milyar dolar olan ticaretine yaklaşıyor. Çin’in Arap dünyası ile ticaretinin önümüzdeki yıllarda AB’yi geçeceği ve ilgili tüm alanlarda işbirliğinin hızlanacağı öngörülüyor. Bunun göstergelerinden biri de Çin-Arap iktisadi işbirliğinin hızla ilerlediği Haziran 2023 Çin-Arap İş Forumu.

Körfez’in doğu kıyısında Çin ile İran (Arap olmayan bir ülke) “teknoloji karşılığı petrol” mekanizmasını kullanarak 25 yıl sürecek benzer bir Kapsamlı Stratejik Ortaklığa ulaştılar. İran geçen yıl Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üye olarak kabul edildi ve bu yıl da BRICS’e katıldı. İran, aynı zamanda Hindistan ve Rusya ile de çok iyi ilişkiler sürdürüyor ve bu üç ülke arasında Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC) adı altında gerçek bir “koridor” faaliyete geçti. Bu bölgede Anglo-Amerikanların sıfır toplamlı oyunlarına artık yer yok, zira ülkeler ideolojik ve milliyetçi duygularını aşarak kazan-kazan şeklinde kendi çıkarlarını gözetiyorlar.

Çin neden güvenilir bir ortak?

Batılı kuruluşlar tarafından yapılan pek çok kamuoyu yoklaması, Çin’in Arap halkları, özellikle de gençler nezdindeki popülaritesini ortaya koyuyor. ABD, Britanya ve onların NATO ve AB’deki müttefikleri tarafından başlatılan savaşların Arap dünyası ve Batı Asya’daki halkların kalpleri ve zihinleri üzerindeki korkunç etkisini bir kenara bıraksak bile, Çin kendi değerlerine dayanarak popüler.

Çin, gelişmekte olan bir ülkenin hızla sanayileşebileceğini ve dünya ekonomik sıralamasında yükselebileceğini ispatladı. Fakat bunun temelinde, diğer gelişmekte olan ülkeler için ciddi bir ders niteliğinde olan modern ve yüksek standartlı bir altyapı ile sağlam bir fiziksel iktisadi temel inşa etmek yatıyor. Dünyanın önde gelen mühendislik ve inşaat gücü haline geldi. Aynı zamanda telekomünikasyon ve uzay teknolojisi, robotik, kimya ve petrokimya endüstrileri gibi yüksek teknoloji alanlarında da lider konuma geldi ki bunlar bölgedeki petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler için son derece cazip. Ülke, gezegendeki en sağlam endüstriyel tedarik zincirine ev sahipliği yapar hale geldi. Uzun vadeli ve düşük faizli krediler sağladığı muazzam bir finansal cephaneliğe sahip. Çin en azından 2060 yılına kadar bu bölgeden dünyanın en büyük ve istikrarlı petrol ve doğalgaz ithalatçısı olmaya devam edecek, bu da onu güvenilir ve istikrarlı bir alıcı haline getiriyor. 2049 yılına kadar kalkınması için uzun vadeli bir vizyona sahip, bu da onunla ekonomik ortaklığı istikrarlı ve uzun vadeli bir girişim haline getiriyor. Çin; KYG, Küresel Kalkınma Girişimi, Küresel Güvenlik Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi aracılığıyla bölge ve dünya ile ilişkilerine dair somut ve karşılıklı fayda sağlayan bir vizyona sahip.

Siyasi olarak Çin, Kovid-19 salgını başta olmak üzere pek çok krizde bu ülkelerle büyük bir iyi niyet ve dayanışma gösterdi. Çin hiçbir zaman Batı Asya ülkelerinin ya da diğer ülkelerin iç işlerine karışmadı. Dahası, Arap halkının gözünde Çin, Filistin meselesinde Filistin halkının adalet yoluyla barışa ulaşma ve Birleşmiş Milletler kararlarına bağlı kalma haklarına dayanan tereddütsüz ve ilkeli duruşu nedeniyle takdir ediliyor.

Hindistan’ın İngiliz jeopolitiğinin tuzaklarından kaçınmak için Çin, Pakistan ve bölgedeki diğer ülkelerle el ele vermesi iyi olacaktır. Derin bir maziye sahip Hindistan gibi gelecek vaat eden bir ekonominin Avrasya ve Afrika’da olumlu bir rol oynaması için alan sonuna kadar açık. Burada belirleyici olan dünyanın fiziksel-iktisadi gerçekleridir, gerçeklikten tamamen kopuk politikacıların hüsnükuruntuları değil.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English