Dünya Basını
Hindistan-Ortadoğu Koridoru neden sahtekarlıktır?
Çevirmenin notu: Hindistan’ın ev sahipliğinde düzenlenen G20 zirvesinde Hindistan’ı Orta Doğu ve Avrupa’ya bağlayacak ticaretin artırılması, enerji tedarikinin kolaylaştırılması ve dijital bağlantının geliştirilmesine yardımcı olacağı öne sürülen demir yolu ve denizcilik projesi Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) için Hindistan, ABD, Suudi Arabistan, Emirlikler, Fransa, İtalya, Almanya ve AB arasında mutabakat zaptı imzalandı.
Türkiye koridora dahil edilmedi, CHP Sözcüsü Faik Öztrak da iktidara “Anlamamakta ısrar ettiğiniz sorumuzu bir kere daha, milletimizin yüksek menfaatleri doğrultusunda soruyoruz: ‘Türkiye, G20 Zirvesinde oluşturulan Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomi Koridoru’nda neden yer almıyor?’ Cevap verin,” sorusunu sormuş.
Aşağıda tercümesi verilen makale, söz konusu projenin nasıl bir sahtekarlık olduğunu izah ederek Ankara’nın —ve diğer bileşenlerin— buna dahil olmasına pek de gerek olmadığını, somut gerekçeleriyle anlatıyor.
Hindistan-Ortadoğu Koridoru neden bir sahtekarlıktır? Fiziksel-iktisadi bir argüman
Hussein Askary
The Belt and Road Institute Sweden
15 Eylül 2023
Hindistan’da düzenlenen son G20 Zirvesi esnasında açıklanan ABD destekli Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Koridoru (IMEC) sadece bir hayal ürünü değil, Hindistan ile Batı Asya ve Avrupa ülkelerinin zaman ve enerjisini boşa harcayabilecek siyasi bir sahtekarlık. Hindistan limanlarından Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) limanlarına, Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden demiryoluyla Akdeniz’deki İsrail limanlarına ve ardından yine İsrail limanlarından Avrupa limanlarına uzanan bir ticaret koridoru oluşturulmasına ilişkin sözlü olarak telaffuz edilen genel hatlar dışında bu projeye ilişkin hiçbir detay sunulmadı. Bu tanımda ve bu projenin ima edeceği fiziksel-iktisadi gerçekleri anlamaksızın küresel çapta başlatılan genel tartışmada pek çok saçmalık bulunuyor. Bu projenin Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin (KYG) yerini alacağı önerisi, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 2013 yılında “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” olarak başlattığı projenin en önemli noktasını gözden kaçırıyor. Ekonomik “kuşak” bir ticaret yolu değil, “kalkınma koridoru”dur. Altyapı inşa etme amacının ticaretten ziyade iktisadi ve sosyal kalkınma olması arasındaki bu önemli farkın uluslararası “uzmanlar” ve hatta bazı Çinli uzmanlar tarafından anlaşılamaması ciddi bir sorun.
Eğer IMEC’in maksadı Hindistan ile Avrupa arasında ticareti ve mal sevkiyatını kolaylaştırmaksa, aşağıda izah edeceğimiz üzere bu tuhaf bir fikir, zira bugün Süveyş Kanalı üzerinden işleyen son derece uygun bir rota söz konusu. Aksi takdirde, eğer IMEC üye ülkeler arasında iktisadi kalkınma ve işbirliğini teşvik etmeyi amaçlıyorsa, o zaman Çin’e katılmaları gerekir, zira Çin uzun yıllardır KYG aracılığıyla tam da bunu yapıyor. Batı Asya ülkeleri Suudi Arabistan, BAE ve diğerlerinin en büyük iktisadi işbirliği ve ticaret ortağı olan Çin ile el ele vermemek için Avrupa ya da Hindistan’ın (Atlantik değil, büyük bir Asya ülkesi ve muazzam bir potansiyele sahip) hiçbir nedeni yok. ABD ve AB’nin bu hamlesinin yanlış anlaşılmayan maksadı, tipik bir Britanya İmparatorluğu “böl ve yönet” taktiğiyle iki dev Asya ülkesi arasındaki sınır sorunlarıyla ilgili bazı gerginliklerin yarattığı uçurumu derinleştirmek.
Saçmalığın pek çok seviyesi
Bu öneride farklı seviyelerde saçmalıklar var. Bunlardan en bariz olanı, kendi topraklarında altyapı finansmanı ve inşası konusunda başarısız olan ABD ve AB’nin bunu yurt dışında yapmayı teklif etmesi. ABD, G7 ve AB’nin KYG’ye alternatiflerinin hem finansman hem de pratik açısından neden başarısız olmaya mahkûm olduğunu daha önce tartışmıştım. Bir diğeri ise Körfez ile Akdeniz arasındaki kara köprüsünün ciddi bir bileşeni olması beklenen Ürdün’ün IMEC’in imza törenine bile davet edilmemiş olması. İsrail-Filistin ihtilafının çözülmemiş olması ve bölgenin tekrarlayan şiddetli silahlı çatışmalara sahne olması, savaşkan İsrail hükümetinin kazanacağı siyasi puanların iktisadi puanlardan daha fazla olduğunu açıkça gösteriyor, zira IMEC, Filistin halkının mağduriyetlerini halının altına süpürecektir.
Fakat biz bu iddiaların “fiziğini” tartışalım. Eğer IMEC’in maksadı sadece Süveyş Kanalı’nı by-pass eden bir yük koridoru oluşturmaksa, bu en pahalı ve fiziksel olarak mantıksız teşebbüs olacaktır. İsrail basınında IMEC’in duyurulmasıyla başlayan bu türden saçma tartışmaların tipik örneklerinden biri, burada en büyük kaybedenin Süveyş Kanalı ve Mısır olacağını iddia ediyordu. Post-Panamax ultra büyük konteyner gemilerinden (ULCV) birinin Hindistan’dan mal getireceğini ve İsrail, Akdeniz ve son olarak Avrupa’ya giderken BAE’deki Cebel Ali Limanı’na yanaşacağını varsayalım. Tipik bir ULCV gemisi 20 bin ila 25 bin eşdeğer yirmi fit birim konteyner (TEU) veya 10 bin eşdeğer kırk fit konteyner (FEU) taşıyabilir. Bir TEU konteynerin uzunluğu 6,1 metre, bir FEU’nun uzunluğu ise 12,2 metredir. Bu konteynerleri her biri en fazla 39 ila 40 vagondan oluşan ve her vagonda 2 TEU taşıyan trenlere boşaltmak istersek 250 trene ihtiyacımız olacaktır. Her bir tren yaklaşık 580 metre uzunluğunda olduğundan (1 vagon = 13,7 metre X 40 vagon, artı 32 metrelik bir lokomotif) trenlerimizin zinciri 145 kilometre boyunca uzanacaktır! Şimdi Süveyş Kanalı’ndan her gün 15 konteyner gemisinin yanı sıra 22 dökme yük gemisi, 35 tanker, 8 araba gemisi ve 13 farklı tipte geminin geçtiğini düşünün! İsrailli uzmanların IMEC’in Süveyş Kanalı’nı kullanılmaz hale getirerek Mısır ekonomisini mahvedeceğini iddia etmeleri en hafif tabirle gerçeküstü bir beyan. Ayrıca, Dubai limanlarında konteynerlerin gemilerden trenlere ve trenlerden İsrail’deki diğer uçta tekrar gemilere boşaltılmasının maliyetini (fiziksel ve mali) ve her ikisinde de liman hizmet ücretlerini hesaplamak zorundayız. Buna yaklaşık 1500 kilometre demiryolu hattı inşa etme ve bunların bakım maliyetini de ekleyin. Lokomotif ve vagonların satın alınması, trenlerin işletilmesi, trenlere yakıt ikmali yapılması, dört ülkenin sınırları arasında transit geçiş ücretleri ve gümrük vergilerinin belirlenmesi ve her iki limandaki hizmetler için liman ücretlerinin ödenmesi gibi maliyetleri de ekleyin.
Başkan Biden’ın ya da AB’den Ursula von der Leyen’in ekonomi danışmanlarından herhangi biri bu hakikatlerden ve hesaplamalardan söz etti mi? Demiryolu taşımacılığının denizyolu taşımacılığından üç ila dört kat daha pahalı olduğunu belirtmek önemli, ancak hız, taşınan malın elektronik, önemli yedek parçalar, elektrikli araçlar ve bunların bataryaları gibi ağırlık ve hacim olarak küçük ve değer olarak yüksek olması durumunda aradaki farkın bir kısmını telafi edebilir. Çin’den Kazakistan, Rusya ve Belarus üzerinden AB’ye ortalama 12 ila 15 günde ulaşan Çin-AB Demiryolu Ekspresi, bu tür mallar için en hızlı ve en verimli taşıma rotası. Ancak gerçek şu ki, Çin devletinin teşvikleri olmadan, yalnızca taşımacılık faaliyetinin mali karına bakarsak, bu rota “uygun maliyetli” olmayacaktır. Fakat iktisadi ve stratejik kaygılar nedeniyle bu güzergâh tüm taraflarca korunuyor. Ukrayna savaşının patlak vermesi bile bu önemli ticaret yolunu durduramadı.
“Kalkınma koridoru” nedir?
“Ticaret yolu savaşları”na dair tüm sığ tartışmaları bir kenara bırakırsak, tüm iktisatçılar, analistler ve karar alıcılar açısından ilginç olması gereken şey, altyapı gelişiminin ülkelerin üretkenliği ve iktisadi ve sosyal kalkınması üzerindeki etkisini incelemektir.
“Kalkınma koridoru” kavramıyla ilk karşılaşmam 1996 yılında, merhum hocam, büyük Amerikalı iktisatçı ve düşünür Lyndon H. LaRouche Jr. (1922-2019), Schiller Enstitüsü’nün bir ekibinin üyeleri olarak Avrasya Kara Köprüsü/Yeni İpek Yolu üzerine ilk kapsamlı iktisadi ve bilimsel raporu hazırlarken bize danışmanlık yapmasıyla oldu. Çin, bağımsız olarak kendi Yeni İpek Yolu stratejisini geliştiriyordu ama Çinli uzmanlar ile Schiller Enstitüsü arasındaki istişareler uzun yıllardır devam ediyordu. 290 sayfalık resimli rapor, Ocak 1997’de “Avrasya Kara Köprüsü, ‘Yeni İpek Yolu’; dünya çapında iktisadi kalkınmanın lokomotifi” başlığı altında yayımlandı. “Kalkınma koridoru” kavramı, LaRouche’un “fiziksel ekonomi” olarak geliştirdiği, yeni bilimsel ve teknolojik atılımların toplumun üretkenliği üzerindeki etkisine ve dolayısıyla “göreceli, potansiyel nüfus yoğunluğu” olarak adlandırdığı şeye dayanan iktisadi ilerlemeyi değerlendiren bilimsel bir yönteme dayanıyor. Ekonominin bu dalını evrensel deha, Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716), Karl Friedrich Gauss (1777-1815) ve Bernhard Riemann’ın (1826-1866) birbirini izleyen çalışmalarına atfeder. Fiziksel ekonomi, iktisadi süreçlerde belirleyici unsur olmamakla birlikte karar alımında yararlı olan salt politik araçlar olarak para ve ticarete olan tüm fetiş bağlılıkları ortadan kaldırır.
Buna göre modern kalkınma koridoru, merkezinde ulaşım, enerji, su ve telekomünikasyon altyapısının bir ekonominin iskeleti, omurgası ve sinir sistemi olduğu 100 ila 150 kilometre genişliğinde bir iktisadi faaliyet kuşağı. Bu altyapıların etrafında yeni kent merkezleri ve tarımsal sanayi bölgeleri inşa edilir. Altyapının amacı, bir bölgenin doğal ve beşerî kaynaklarının kullanımını artırmak ve bu bölgeyi ulusal, bölgesel ve kıtalararası ölçekte benzer diğer alanlara bağlamaktır. Dolayısıyla “ticaret”, her bölgenin karşılaştırmalı üstünlüklerini kullanarak bu bölgeler arasında birbirlerinin üretkenliğini ve büyümesini artırma amaçlı teknoloji ve malzeme transferidir. Bu, Devlet Başkanı Şi tarafından 2013 yılında İpek Yolu’nun “ekonomik KUŞAĞI” olarak sunulan kavramın aynısı. Çin’de Yangtze Nehri Ekonomik Kuşağı, Büyük Körfez Ekonomik Kuşağı ve Pekin-Tianjin Ekonomik Kuşağı boyunca gelişmeyi yönlendiren aynı konseptler. “Ticaretin teşvik edilmesini” birincil hedef olarak görmüyorlar. İktisadi kalkınma birincil hedef ve artan ticaret bunun doğal bir yan ürünü.
Dolayısıyla birincil hedef olarak para, ticaret ve hammadde ihracatına dayalı girişimleri duyduğunuzda derhal alarm düğmesine basmanız gerekir. Kuşak ve Yol Girişimi’nin Build Back Better World, Global Gateway ve şimdi de IMEC gibi Batılı “alternatiflerine” dönük kuşkularımın temel kaynağı bu. Elbette bu teşebbüslere kuşkuyla yaklaşmak için siyasi nitelikte başka gerekçelerim de var; zira bu teşebbüsler jeopolitik nitelikte ve hiçbir tarafa fayda sağlamadan öncelikle Çin’in ve KYG’nin altını oymayı amaçlıyorlar.
Batı Asya’nın kalkınma koridorları
Sayın LaRouche ve ben, Batı Asya ve Arap dünyasındaki ülkelerin liderleriyle yaptığımız diyaloglarda, düşük fiyatlarla ham petrol ve doğalgaz ihracatına bağımlılığı azaltmak ve bunun yerine bu hammaddeleri petrokimya ve kimya endüstrileri için endüstriyel hammadde olarak kullanmak ve böylece her bir varil petrolün değerini birkaç derece artırmak amacıyla bu kalkınma koridorlarının inşa edilmesini tavsiye ettik ve nükleer enerji inşa edilmesini teşvik ettik. BAE, Suudi Arabistan ve Mısır bu bölgede hammadde ihracatçılarından sanayi ülkelerine geçişin öncülüğünü yapıyor. Çin bu süreçte kilit bir rol oynuyor, fakat bu süreçte Güney Kore, Japonya ve Almanya gibi diğer ülkeler de yer alıyor. Herkes bu kazan-kazan sürecine katkıda bulunabilir. Doğal olarak bu ülkelere, “kıtaların ve okyanusların kavşağı” olarak coğrafi konumlarını kullanmak için büyük ölçekte ulaşım altyapısı inşa etmeleri de tavsiye edildi.
Yeni İpek Yolu ve KYG boyunca uzanan “kalkınma koridoru”, Schiller Enstitüsü temsilcisi olarak Batı Asya ülkelerine savaş sonrası yeniden yapılanma projeleri olarak sunduğum önerilerin merkezinde yer aldı. Phoenix Operasyonu’nu 2016’da Suriye hükümetine, Felix Operasyonu’nu 2018’de Yemen hükümetine ve Irak Kalkınma Koridorları’nı Kasım 2022’de Irak hükümetine sunduk. LaRouche, 1993’teki Oslo Anlaşmasına şüpheyle yaklaşmış ve barışın temeli olarak yalnızca siyasi anlaşmaları değil, fiziksel iktisadi kalkınmayı öngören Vaha Planını önermişti.
Gerçeklik illüzyona karşı
ABD, IMEC gibi bir proje önerirken, liderleri bunun bölgedeki boş bir alanı dolduracağını varsayıyor. Batı Asya ve Avrupa’nın ekonomik alanının geliştirilmesi için büyük bir alan olsa da Çin ve KYG halihazırda yıllardır bu alanın yapılarını inşa etmekle meşgul. Örneğin IMEC’in güzergahını ele alalım. Çinli COSCO, Yunanistan’daki Pire Limanı’nı Doğu Akdeniz’deki en önemli denizcilik merkezlerinden biri haline getirmek üzere büyük yatırımlar yaptıktan sonra halihazırda işletiyor. Çinli şirketler Doğu ve Orta Avrupa’da bağlantıyı artırmak için Sırbistan ve Macaristan’a demiryolları inşa ediyor. Çin, İsrail’deki iki önemli liman olan Hayfa Bayport ve Aşdod Limanı’nı inşa etti ve geliştirdi. Çin’in CRRC şirketi, BAE’de hem yolcu hem de yük demiryolu için Etihad Rail (BAE) ağında büyük ölçüde yer alıyor ve bu ağ bir sonraki aşamada Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin geri kalanına da bağlanacak. Suudi Arabistan ile Çin, Suudi Arabistan’ın Körfez’deki doğu kesimini Kızıldeniz’deki batı kıyısına bağlayacak Suudi-Kara Köprüsü’nün inşası konusunda müzakereler yürütüyor. Burada hem BAE hem de Suudi demiryolu ağlarının öncelikle Asya ve Avrupa arasında transit mal taşımacılığı için değil, boksit, fosfat ve diğer cevherlerin çıkarıldığı maden sahalarını yeni inşa edilen sanayi bölgelerine bağlamak için inşa edildiğini vurgulamak önemli. Çin, Suudi Arabistan’ın batı kıyısındaki Cizan’da petrokimya ve lojistiğin ana faaliyet alanı olduğu en büyük sanayi bölgelerinden birini inşa etti. Cidde’den Mekke’ye hacılar için ilk yüksek hızlı yolcu demiryolunu inşa etti. Abu Dabi’deki Halife Limanı’nda konteyner terminalinin geliştirilmesinde yer aldı. Teklif edilen IMEC’i teğet geçecek daha sayısız proje sayılabilir. Fakat ABD ve AB, Çin ile birlikte çalışmak yerine bu projeye yanaşmayı öneriyor. Bu asla gerçekleşmeyecek zira fiziksel olarak imkânsız. Başta Suudi Arabistan ve BAE olmak üzere bölge ülkeleri ne tür bir ortaklık kurmak istediklerine çoktan karar verdiler ve Çin bunun için bir model.
Batıda kalırken doğuya gitmek
Bu konudaki en son gelişmelere bir göz atalım.
Batı Asya bölgesinde son yıllarda gerçekleşen en büyük atılımlardan biri Devlet Başkanı Şi’nin Aralık 2022’de Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a yaptığı ve Suudi liderler, KİK liderleri ve Arap Birliği liderleriyle üç zirve gerçekleştirdiği ziyaretti. Bu ziyaretin sonuçları ve sonrasında yaşanan gelişmeler tarihi önem taşıyor. Mart 2023’te Çin’in aracılık ettiği Suudi-İran ilişkilerini normalleştirme anlaşması tüm bölgede oyunun kurallarını değiştirdi. Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve İran’ın BRICS’e kabul edilmesi de dünyadaki yeni paradigma değişiminin bir başka ivmesiydi. Ancak biz burada bu gelişmeden kaynaklanan somut ve elle tutulur projelere odaklanıyoruz.
Devlet Başkanı Şi, 10 Aralık’ta Riyad’da KİK liderlerine yaptığı konuşmada Çin’in KİK ile derhal çalışmak için önerdiği somut iktisadi ve mali tedbirleri özetlemişti. “Beş husus” her ciddi analistin ilgisini çekecektir. Bunlar arasında yerel para birimleri üzerinden uzun vadeli petrol ve doğalgaz ticareti, nükleer enerjiyi de kapsayan altyapı projeleri, uzay araştırmaları ve uzay teknolojisi, telekomünikasyon ve yapay zekâ, sanayi projeleri ve ulaşım altyapısı projeleri yer alıyor. Çin-KİK Zirvesi’nden bir gün önce Devlet Başkanı Şi ve Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz, Kapsamlı Stratejik Ortaklık anlaşmasına vardılar. Bu ortaklık Suudi Vizyonu 2030 ile simbiyotik. Hemen ardından Çin ve Suudi kuruluşları arasında 30 mutabakat zaptı imzalandı. Bunlar Haziran 2023’te Suudi Arabistan’da düzenlenen Çin-Arap İş Forumu sırasında 10 milyar dolar değerinde sözleşmeler şeklinde somutlaştırıldı.
Çin’in Arap ülkeleriyle ticareti 2022 yılında 450 milyar dolara ulaşmış olup, Çin’in AB ile 650 milyar dolar olan ticaretine yaklaşıyor. Çin’in Arap dünyası ile ticaretinin önümüzdeki yıllarda AB’yi geçeceği ve ilgili tüm alanlarda işbirliğinin hızlanacağı öngörülüyor. Bunun göstergelerinden biri de Çin-Arap iktisadi işbirliğinin hızla ilerlediği Haziran 2023 Çin-Arap İş Forumu.
Körfez’in doğu kıyısında Çin ile İran (Arap olmayan bir ülke) “teknoloji karşılığı petrol” mekanizmasını kullanarak 25 yıl sürecek benzer bir Kapsamlı Stratejik Ortaklığa ulaştılar. İran geçen yıl Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üye olarak kabul edildi ve bu yıl da BRICS’e katıldı. İran, aynı zamanda Hindistan ve Rusya ile de çok iyi ilişkiler sürdürüyor ve bu üç ülke arasında Uluslararası Kuzey-Güney Ulaşım Koridoru (INSTC) adı altında gerçek bir “koridor” faaliyete geçti. Bu bölgede Anglo-Amerikanların sıfır toplamlı oyunlarına artık yer yok, zira ülkeler ideolojik ve milliyetçi duygularını aşarak kazan-kazan şeklinde kendi çıkarlarını gözetiyorlar.
Çin neden güvenilir bir ortak?
Batılı kuruluşlar tarafından yapılan pek çok kamuoyu yoklaması, Çin’in Arap halkları, özellikle de gençler nezdindeki popülaritesini ortaya koyuyor. ABD, Britanya ve onların NATO ve AB’deki müttefikleri tarafından başlatılan savaşların Arap dünyası ve Batı Asya’daki halkların kalpleri ve zihinleri üzerindeki korkunç etkisini bir kenara bıraksak bile, Çin kendi değerlerine dayanarak popüler.
Çin, gelişmekte olan bir ülkenin hızla sanayileşebileceğini ve dünya ekonomik sıralamasında yükselebileceğini ispatladı. Fakat bunun temelinde, diğer gelişmekte olan ülkeler için ciddi bir ders niteliğinde olan modern ve yüksek standartlı bir altyapı ile sağlam bir fiziksel iktisadi temel inşa etmek yatıyor. Dünyanın önde gelen mühendislik ve inşaat gücü haline geldi. Aynı zamanda telekomünikasyon ve uzay teknolojisi, robotik, kimya ve petrokimya endüstrileri gibi yüksek teknoloji alanlarında da lider konuma geldi ki bunlar bölgedeki petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler için son derece cazip. Ülke, gezegendeki en sağlam endüstriyel tedarik zincirine ev sahipliği yapar hale geldi. Uzun vadeli ve düşük faizli krediler sağladığı muazzam bir finansal cephaneliğe sahip. Çin en azından 2060 yılına kadar bu bölgeden dünyanın en büyük ve istikrarlı petrol ve doğalgaz ithalatçısı olmaya devam edecek, bu da onu güvenilir ve istikrarlı bir alıcı haline getiriyor. 2049 yılına kadar kalkınması için uzun vadeli bir vizyona sahip, bu da onunla ekonomik ortaklığı istikrarlı ve uzun vadeli bir girişim haline getiriyor. Çin; KYG, Küresel Kalkınma Girişimi, Küresel Güvenlik Girişimi ve Küresel Medeniyet Girişimi aracılığıyla bölge ve dünya ile ilişkilerine dair somut ve karşılıklı fayda sağlayan bir vizyona sahip.
Siyasi olarak Çin, Kovid-19 salgını başta olmak üzere pek çok krizde bu ülkelerle büyük bir iyi niyet ve dayanışma gösterdi. Çin hiçbir zaman Batı Asya ülkelerinin ya da diğer ülkelerin iç işlerine karışmadı. Dahası, Arap halkının gözünde Çin, Filistin meselesinde Filistin halkının adalet yoluyla barışa ulaşma ve Birleşmiş Milletler kararlarına bağlı kalma haklarına dayanan tereddütsüz ve ilkeli duruşu nedeniyle takdir ediliyor.
Hindistan’ın İngiliz jeopolitiğinin tuzaklarından kaçınmak için Çin, Pakistan ve bölgedeki diğer ülkelerle el ele vermesi iyi olacaktır. Derin bir maziye sahip Hindistan gibi gelecek vaat eden bir ekonominin Avrasya ve Afrika’da olumlu bir rol oynaması için alan sonuna kadar açık. Burada belirleyici olan dünyanın fiziksel-iktisadi gerçekleridir, gerçeklikten tamamen kopuk politikacıların hüsnükuruntuları değil.
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












