Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Arktik jeopolitiği: Svalbard takımadaları

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Norveç Krallığının NATO’nun Arktik bölgesindeki angajmanının en aktif destekçisi olduğu, son yıllarda Rusya sınırında askeri hareketliliği hızlandırdığı ve silah alımını artırdığı bilinmekte. Baltık ülkelerinin Rus ekslavı Kaliningrad’ı şantaj malzemesi haline getirmesi gibi Norveç de bir süredir Rusya sınırındaki Svalbard’da yaşayan etnik Rusların boğazına çöküyor.

2022’nin haziran ayının sonlarına doğru Norveç hükümeti, Svalbard’da yaşayan etnik Ruslara karşı abluka uygulamaya başladı. Takımadalar resmen Norveç tarafından kontrol ediliyor, fakat özel statüye sahip; toprakları ve kıyıları askerden arındırılmış bölge.

1920’de Norveç ve Sovyetler Birliği arasında bölgeye bugünkü statüsünü kazandıran Svalbard Antlaşması imzalandı. 1925’te Norveç, anlaşma uyarınca takımadalar üzerinde denetimi ele geçirdi ve imzacı ülkelerin Svalbard’a yerleşmek isteyen herkese eşit haklar sunmasında mutabık kalındı. Bölgede Norveç yasaları geçerli ve Rus şirketleri ve araştırma kurumları Sovyet döneminden bu yana burada kömür madenciliği ve bilimsel araştırmalar yürütüyor.

Takım adaların idari merkezi Longyearbyen, dünyanın en kuzeyindeki idari merkez niteliğinde. Barentsburg ve Sovyet döneminde kömürün çıkarıldığı iki kullanılmayan yerleşim yeri Pyramida ve Grumant ayrı bir önemde. Barentsburg’da bir maden, termik santral ve liman mevcut. Burada 500 kişi yaşıyor; tamamı madenciler, öğretmenler; jeofizikçiler, jeologlar, arkeologlar ve biyologlar başta olmak üzere bilim insanlarından oluşuyor.

NATO’nun Baltık’taki hakimiyetini zayıflatan Kaliningrad’ı aylarca rehin alan abluka, yine ittifakın Arktik bölgesindeki hakimiyetini zayıflatan Svalbard’da da uygulanmıştı.

Arktik bölgesi, “uzman değerlendirmelerinde” çoğunlukla es geçilse de burada son yıllarda nükleer silah yığınakları arttı ve potansiyel savaş sahaları arasında.


Arktik jeopolitiği: Svalbard takımadaları

Andreas Østhagen, Otto Svendsen, Max Bergmann

Center for Strategic and International Studies (CSIS)

14 Eylül 2023

Kuzey Kutbu giderek artan bir şekilde güç projeksiyonu ve başka yerlerdeki çatışmaların yayılması bağlamında bir arena olarak görülüyor. Dolayısıyla Svalbard takımadaları önemli bir vaka çalışması, zira Yüksek Kuzey’deki ülkeler, ABD ve Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ittifakı açısından iktsadi, bilimsel, siyasi ve güvenlik etkileri söz konusu. Svalbard’ın, Norveç’in yabancı uyruklular için hükümler içeren egemen bir bölgesi olarak benzersiz statüsü, Rusya’nın bölgedeki varlığı ve denizdeki çıkarlarının yanı sıra takımadaların Rusya’nın kritik askeri pozisyonlarına yakınlığı Svalbard’ı potansiyel bir jeopolitik parlama noktası haline getiriyor. Bu özet, Svalbard’ın jeopolitiğini ve bunun Norveç, ABD’nin ve NATO açısından güvenlik sonuçlarını inceliyor. Yazarlar, takımadaları yakından inceleyerek Arktik jeopolitiğinin daha detaylı bir şekilde anlaşılmasına ve NATO ile ABD’nin bölgede artan jeopolitik gerilimlere en iyi şekilde nasıl hazırlanabileceğine katkıda bulunmayı amaçlıyor.

Giriş

Uzun zamandır Arktik siyasetini karakterize eden işbirliğine verilen önem azaldı. Soğuk Savaş döneminde, NATO üyesi Norveç ile Sovyetler Birliği arasındaki coğrafi yakınlığa rağmen, jeopolitik denge Kuzey Kutbu’nda devletlerarası çatışmaların neredeyse hiç yaşanmamasını sağladı. Aslında her iki taraf da bölgede kayda değer bilimsel işbirlikleri yürüttü. 2000’li yılların başında, Rusya da dahil olmak üzere Arktik ülkeleri arasında iktisadi kalkınmadan iklim araştırmalarına kadar her konuda bölgeye olan ilgi ve katılımda hızlı bir artış görüldü. Fakat eş zamanlı olarak Rusya da Kuzey’deki askeri varlığını ve faaliyetlerini artırdı. Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhak etmesinin ardından Kuzey Kutbu’ndaki güvenlik meseleleri daha da gerginleşti ve Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı tamamen işgal etmesinin ardından bölgesel işbirliğinin son kalıntıları da buharlaştı. Dahası, bazıları Rusya’nın Çin ile ilişkilerini derinleştirme girişimlerinin Pekin’in “Kuzey Kutbu’na yakın” bir ülke olma iddiasını güçlendirdiğini ve böylece diğer yedi Kuzey Kutbu devletine (Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç ve ABD) meydan okuduğunu düşünüyor.

Bölgede artan bu jeopolitik gerilim, Kuzey Avrupa ülkeleri, NATO ittifakı ve ABD tarafından daha yakından incelenmeyi gerektiriyor. Bu gelişmeyi Belçika’nın yaklaşık iki katı büyüklüğünde bir alana sahip olan ve Norveç anakarasının yaklaşık 650 kilometre kuzeyinde ve Kuzey Kutbu’ndan sadece bin kilometre uzaklıkta bulunan Norveç takımadası Svalbard’dan daha iyi somutlaştıran çok az örnek çalışma var. Norveç’in en kuzeyinde yer alan ve benzersiz bir siyasi ve iktisadi statüye sahip olan Svalbard etrafında coğrafya ve güç politikaları arasındaki bağlantıların analizi, Kuzey Kutbu’ndaki jeopolitik rekabetin karmaşıklığını ve çatışma/çatışmasızlık senaryolarının basit tasvirlerinin ne kadar yararsız olabileceğini ortaya koyuyor.

Svalbard’ın eşsiz bölgesel konumu bilhassa önemli. Rusya’nın konumu, stratejik nükleer denizaltılarına ev sahipliği yapan Kola Yarımadası’ndaki Kuzey Filosuna erişimi kontrol etmek açısından son derece önemli olabileceğinden, takımadalar kayda değer bir stratejik öneme sahip. Svalbard etrafındaki sular aynı zamanda morina ve karides gibi bol miktarda balık stokları ve geniş metal mineral yatakları içeriyor. Buzların erimesi bu kaynakların bazılarına erişimi kademeli olarak iyileştirecek ve durum, Kuzey Kutbu’nun bu kısmında gemicilik faaliyetlerinin artmasını kolaylaştırabilir.

Bu bağlamda Rusya, iklim değişikliğinin Avrupa ve Asya arasında seyahat eden gemiler açısından özellikle Rusya’nın Arktik kıyısı boyunca kestirme bir yol sunan Kuzey Denizi Rotası’nın ticari gelişimi üzerindeki etkilerine farklı bir ihtimam gösteriyor. Bununla birlikte, eriyen buzulların ülkelere manevra için yeni fırsatlar sunduğu Arktik’te bile, jeopolitik rekabet teriminin aşırı geniş çerçeveleri genelde son derece basit. Bundan ziyade Kuzey’deki belirli jeopolitik rekabet ve çekişme vakalarını daha yakından incelemek mecburi.

Hem akademik hem de gazetecilik çalışmaları Svalbard’ın egemenliğini ve bununla bağlantılı jeopolitik boyutlarını yanlış anlama eğiliminde. Svalbard Antlaşmasına göre Norveç’in Svalbard üzerinde “tam ve mutlak egemenliği” olmasına rağmen takımadaların “paylaşılan bir alan” olduğu ya da Svalbard’ın hukuki statüsünün belirsiz olduğu gibi yanlış anlamalar yaygın. Bir başka şüpheli iddia da “Svalbard Antlaşmasının Norveç yorumunun diğer imzacılar tarafından tartışılıyor” olması. Dahası, bazıları takımadaların “NATO belirsizliği” ile örtülü olduğunu iddia ediyor ve ittifakın bölgesel güvenlik garantisi kapsamında olup olmadığını sorguluyor.

Bu gibi ifadeler doğru değil ve Svalbard’ı çevreleyen hukuki ve siyasi durumu belirsizleştiriyor. Takımadaların deniz bölgelerine ilişkin belirsizliği, Norveç’in bölge üzerindeki egemenliğine ilişkin daha temel bir anlaşmazlıkla karıştırdıkları ve Svalbard’a ilişkin diğer jeopolitik boyutları —kasıtlı ya da kasıtsız olarak— göz ardı ederken dar kapsamlı bir meseleyi büyüttükleri görülüyor.

Bu yanlışlığın üstesinden gelmenin bir yolu, Svalbard’ın uluslararası politikadaki daha somut jeopolitik boyutlarını incelemek olacaktır. Bunlar arasında; (1) Norveç’in karadaki politikalarına dönük açık meydan okumalar, (2) deniz bölgelerinin yasal statüsü (egemenlik hakları) konusundaki anlaşmazlık ve (3) Rusya ile daha büyük bir çatışmada Svalbard’ın potansiyel askeri kullanımı yer alıyor.

Konu: Svalbard’ın siyasi tarihi

Svalbard’ın benzersiz hukuki statüsünün kökeni, yüzyıllar önce ticaret ve ticaret merkezi olarak oynadığı role dayandırılabilir. İlk olarak on altıncı yüzyılda Hollandalı kâşif Willem Barentsz tarafından Spitsbergen olarak adlandırılan takımadalar, 1925 yılında Norveç tarafından Svalbard olarak yeniden adlandırılırken, Spitsbergen artık takımadaların en büyük adasının adı. Fakat yirminci yüzyılın başlarında, umut vaat eden kömür keşifleri yapıldığında ve madenler kurulduğunda, ilk başta Norveç’in 1905’te İsveç ile olan birliğinin dağılmasından sonra bölgenin yasal statüsünü tanımlama isteğiyle Svalbard takımadalarının bir yönetimini kurmak için müzakereler başlatıldı. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce çeşitli modeller tartışılmış olsa da, 1920’deki savaş sonrası müzakereler, Norveç’in bölge üzerindeki egemenliğini doğrulayan Spitsbergen Antlaşması (burada Svalbard Antlaşması olarak anılacaktır) ile sonuçlandı.

Norveç’in adaların yönetiminde tam ve mutlak egemenliğini ve sorumluluğunu teyit ettikten sonra, anlaşma yabancı uyrukluların iktisadi çıkarlarını temel bir hedef olarak güvence altına almaya çalışıyor. Bu, o dönemde en ilgili iktisadi faaliyetlerde eşit haklar ve ayrımcılık yapılmamasına ilişkin hükümler dahil edilerek yapıldı. Örneğin, Norveç belirli alanlarda diğer ülke vatandaşlarına kendi vatandaşlarından daha az imtiyazlı davranamaz ve madencilikle ilgili olarak Svalbard’dan alınan vergiler yalnızca yerel amaçlar için kullanılabilir. Ayrıca, adalar “savaş amaçlı” kullanılamaz ve adalarda askeri tahkimat yapılamaz.

Sovyetler Birliği, devam eden iç savaşı nedeniyle antlaşma müzakereleri sırasında hazır bulunmadığından, o dönemdeki tek kaygı, bölgeye coğrafi yakınlıkları ve tarihi kullanım iddiaları göz önüne alındığında Sovyetlerin antlaşmaya itiraz edip etmeyeceğiydi. Ancak 1924 yılında Sovyet yönetimi, takımadalar üzerindeki Norveç egemenliğini koşulsuz ve tek taraflı olarak tanıdı ve 1935 yılında antlaşmaya katıldı. Sovyetler Birliği, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve daha sonra 1944 yılında Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov’un Norveç Dışişleri Bakanı Trygve Lie’ye antlaşmanın iki taraflı bir düzenleme lehine hurdaya çıkarılması önerisiyle Svalbard üzerinde özel statü kazanma yönünde birkaç girişimde bulundu.

Dünya Savaşı öncesinde iktisadi açıdan Svalbard’a olan uluslararası ilgi azaldı ve kısa süre içinde adada sadece Norveçli ve Sovyet madencilik şirketleri ekonomik faaliyetlerde bulundu. Birbirini izleyen Norveç hükümetleri, ağırlıklı olarak devlete ait Store Norske şirketiyle kömür madenciliğine teşvik sunarak ve adaların en büyük topluluğu olan Longyearbyen’i destekleyerek adalardaki Norveç nüfusunu korumaya çalıştı. Benzer şekilde, Moskova’daki birbirini izleyen yönetimler de devlete ait Arktikugol madencilik şirketi aracılığıyla, bugün sadece Barentsburg’un aktif olduğu Barentsburg, Pyramiden ve Grumant banliyölerinde oldukça büyük bir Sovyet nüfusunu korumaya çalıştı.

Değişen manzara: Svalbard’ın jeopolitik önemi

Son yıllarda Arktik meselelerine olan ilgi arttıkça, Svalbard ve onun özel yasal hükümleri, iktisadi tarihi ve jeostratejik konumu büyük ilgi gördü. Üç spesifik jeopolitik boyut hem Norveçli hem de Transatlantik gözlemciler tarafından daha fazla incelenmeyi gerektiriyor.

1. Norveç’in Svalbard politikalarını bağlayan zorluklar

Norveç’in Svalbard üzerindeki egemenliği tartışmasız olmakla birlikte, 1920’den bu yana Norveç’in anlaşmaya nasıl bağlı kaldığı ve hükümlerini nasıl uyguladığı konusunda tartışmalar yaşanıyor. Egemen ülke olarak Norveç, takımadalardaki tüm faaliyetleri düzenliyor, ancak bir dizi başka ülkenin vatandaşları ve şirketleri de burada faaliyet gösteriyor. Zaman içinde, Norveç’in daha sıkı çevre düzenlemeleri uygulaması, araştırma faaliyetlerinin koordinasyonunu artırması ve özellikle takımadalardaki kırılgan çevreye dönük kaygılarla belirli faaliyet türlerini sınırlandırması nedeniyle, bazı antlaşma imzacılarının iddia edilen antlaşma ihlallerine yönelik eleştirileri arttı.

Şikâyetler öncelikle Sovyetler Birliği’nden ve daha sonra da takımadalarda azalan da olsa büyük bir nüfusa ve farklı topluluklara sahip tek ülke olan Rusya’dan geldi. Bu şikâyetler, Rus şirketlerinin madencilik faaliyetlerinin ötesinde helikopter kullanmalarına izin verilmemesi, çevre düzenlemelerinin genişletilmesi, ulusal parkların oluşturulması ve bir uydu istasyonunun askeri amaçlarla kullanılmasına ilişkin sorulara odaklandı. Çin’in Svalbard’a ilgisini çeken bir diğer konu da Norveç’in Norveç Kutup Enstitüsü aracılığıyla Spitsbergen adasındaki küçük bir araştırma yerleşimi olan Ny-Ålesund’daki araştırmaları daha iyi koordine etme çabaları oldu. Burada Çin, Norveç’in yabancı kuruluşlara karşı antlaşma yükümlülüklerini aşıp aşmadığına dair endişelerini dile getirdi. Çin, Arktik siyaseti ve yönetimiyle giderek daha fazla ilgilenirken, Svalbard üzerindeki “hakları” ve “çıkarları” konusunda da giderek daha fazla endişe duymaya başladı. Bu durum, Kuzey Kutbu’na yakın bir ülke olmasına rağmen bölgedeki bazı haklarını meşrulaştırmak için altı kez Svalbard Antlaşması hükümlerine başvuran Çin’in 2018 Arktik politikasına da yansıdı.

Bir diğer zorluk da Rusya’nın Norveç’in Svalbard’ı antlaşmanın 9. Maddesini ihlal ederek askeri amaçlarla kullandığına dair şikayetleri oldu: “Norveç, 1. Maddede belirtilen topraklarda herhangi bir deniz üssü kurmamayı veya kurulmasına izin vermemeyi ve söz konusu topraklarda asla savaş amaçlı kullanılamayacak herhangi bir tahkimat inşa etmemeyi taahhüt eder.” Norveç sahil güvenliği ikmal için Longyearbyen’e yanaşıyor ve Norveç Donanması, bölgedeki Norveç egemenliğini ve kabiliyetini vurgulamak adına düzenli olarak Svalbard’a bir firkateyn gönderiyor. Rusya ise bunun Svalbard Antlaşması’na bir meydan okuma olduğunu savunuyor, fakat antlaşma Norveç’in takımadalar üzerinde ya da etrafında askeri varlık bulundurmasını “savaş amaçlı” olmadığı sürece engellemiyor. Rusya’nın Svalbard’daki askeri faaliyetlere dair hassasiyetleri sadece antlaşmayla değil, öncelikle Svalbard’ın Kola Yarımadası’ndaki Kuzey Filosuna yakınlığı ve Arktik topraklarını savunmak ve Grönland, İzlanda ve Birleşik Krallık-Norveç boşluğuna güç yansıtma konusundaki stratejik konumuyla ilgili.

Svalbard’da bulunan ve dünyanın en büyüklerinden biri olan Norveç uydu istasyonu ile ilgili olarak Rusya’dan da benzer şikâyetler geldi ve Rusya toplanan verilerin savaş amaçlı kullanılıp kullanılmadığını sorgulamaya başladı. Norveç’in Svalbard’daki antlaşma yükümlülükleri ve Arktik bölgesinde uzun süredir var olan ancak kırılgan olan sükûnet göz önüne alındığında bu tür protestolara karşı hassas olduğu aşikâr. Ancak Norveç, Svalbard’da savaş amaçlı askeri faaliyetleri sınırlandırmaya yönelik antlaşma yükümlülüklerini daima yerine getirdi.

Rusya veya Çin’den gelen bu gibi şikayetler Norveç’in egemenliğini doğrudan aşındırmasa da şikayetlerin toplamı Oslo’nun anlaşmaya bağlılığına dönük daha büyük bir meydan okuma anlamına gelebilir. Buna ek olarak, Rusya —eğer bir çatışmayı tırmandırmak isterse ve bunu bir şekilde makul bir şekilde inkâr edebilirse— bu şikayetleri gerekçe göstererek Norveç egemenliğini zayıflatacak eylemler başlatabilir. Özellikle, Rusya’nın Barentsburg Başkonsolosu kısa süre önce Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya’sını yenilgiye uğratmasının yıldönümü münasebetiyle bir helikopter ve Rus bayrakları sallayan onlarca aracın yer aldığı askeri tarzda sembolik bir geçit törenine öncülük etmişti. Her ne kadar öncelikle Rusya devletine ait madencilik şirketi Trust Arktikugol’un yeni yöneticisi İldar Neverov tarafından dikkat çekmenin bir yolu olarak yapılmış olsa da bu hadise, Svalbard’da giderek gerginleşen ilişkileri vurguluyor.

Rusya’nın Svalbard’a ilişkin açıklamaları hem Norveç’in Svalbard’a ilişkin kural ve düzenlemelerine yönelik meydan okumalar hem de Svalbard etrafındaki deniz bölgeleri söz konusu olduğunda Rusya’nın hukuki pozisyonuna ilişkin stratejik belirsizlik politikasını sürekli olarak destekliyor gibi görünüyor. Aynı zamanda, genel olarak Svalbard rejiminin altını oymanın ya da anlaşmanın kendisini ortadan kaldırmanın Rusya’nın çıkarına olması pek mümkün değil. Rus şirketleri ve aktörleri uygulamada Norveç’in egemenliğine ve otoritesine saygı duyuyor. Svalbard’da önemli bir nüfusa sahip olan ve kömür madenciliğinden turizm ve balıkçılığa kadar çeşitli ekonomik faaliyetlerde çıkarları olan diğer tek ülke olarak statüko, Rusya’nın Barents Denizi bölgesinin siyasi olarak istikrarlı kalmasını sağlama arzusunun yanı sıra Rus ekonomik çıkarlarına da uygun.

2. Svalbard etrafında Norveç’in yargı yetkisine yönelik zorluklar

İkinci olarak, takımadaların kıyılarından 12 deniz mili ötesindeki bölgenin etrafındaki deniz bölgelerinin statüsü konusunda devam eden bir anlaşmazlık söz konusu. Sorun, Svalbard etrafındaki 200 deniz millik deniz yetki alanının ve kıta sahanlığının 1920 Svalbard Antlaşması’ndaki hükümler kapsamında olup olmadığı.

Son yıllarda, özellikle Avrupa Birliği, balıkçılık koruma alanı ve sahanlığın Norveç’in yargı yetkisine tabi olduğu ancak Norveç’in Svalbard Antlaşması’nın hükümlerine uyması gerektiği şeklindeki ilk görüşün savunucusu oldu. Bu mesele, Norveç ile Avrupa Birliği arasında 2015’ten bu yana kar yengeci avlama hakkı konusunda yaşanan, Brexit’in bir sonucu olarak ortaya çıkan ve 2020’den itibaren morina kotaları konusunda bir anlaşmazlığa daha yol açan bir ihtilaf nedeniyle ortaya çıktı. Rusya, Norveç’in tek taraflı olarak herhangi bir bölge oluşturamayacağını ve bu nedenle yalnızca bölgede söz hakkı olan ülkelerin balıkçılık koruma alanındaki balıkçı gemileri üzerinde yargı yetkisine sahip olduğunu savunurken, tutumuna ilişkin bir tür stratejik belirsizlik veya muğlaklığı sürdürerek farklı bir yaklaşım benimsedi. Sahanlıkla ilgili olarak ise Rusya, bunun antlaşma hükümleri kapsamında olduğunu savunuyor.

Bu anlaşmazlığın bölgedeki jeopolitik rekabeti daha da yoğunlaştırma potansiyeli taşıyan iki yönü bulunuyor. Bunlardan ilki kaynaklara erişim ve Avrupa Birliği’nin kar yengeci meselesinde örneklendiği gibi çeşitli ülkelerden balıkçı gemilerinin antlaşmalarla korunan haklarını talep etme girişimleriyle ilgili. Dünyanın en büyük balıkçılık filosuna sahip olan Çin de şu ana dek resmi bir girişimde bulunmamış olsa da balıkçılık haklarına eşit erişim için olası iddialarıyla varsayımsal olarak bu konuda kendini gösterebilir.

İkinci mesele ise Rus gemileri ile Norveç sahil güvenliği arasında balıkçılık koruma alanındaki etkileşimlerin olası tırmanışı. Rus balıkçı gemileriyle etkileşimde tırmanış birincil endişe kaynağı olsa da Rus gemilerinin Norveç sularındaki faaliyetleri hakkında giderek daha fazla soru soruluyor. Örneğin, Ocak 2022’de Svalbard’daki bilişim teknolojisi açısından son derece önemli olan iki denizaltı kablosundan biri, Rus balıkçı gemilerinin bölgede yoğun bir şekilde faaliyet göstermesinin ardından kesildi. Norveçli yetkililer failin kimliğini kamuoyuna açıklamamış olsa de pek çok kişi, hadisenin Rus istihbaratının Norveç Kuzey Kutbu’ndaki hibrit faaliyetleriyle ilgili olduğunu düşünüyor. Eylül 2022’de Baltık Denizi’ndeki Kuzey Akım doğalgaz boru hatlarına yapılan sabotajla birlikte bu konu, Norveç’in güvenlik ve savunma tartışmalarında giderek daha önemli hale geldi.

Rusya’dan gelen hem balıkçı hem de araştırma gemilerinin Norveç sularına erişim haklarının kısıtlanmasının zor olması meseleyi daha da karmaşık hale getiriyor. Balıkçı gemilerinin bölgesel sınırlara bakılmaksızın Barents Denizi’nin tamamında balıkçılık yapabilmesi, Norveç ile Rusya arasındaki başarılı balıkçılık işbirliği ortak yönetim planının temel dayanaklarından birini oluşturuyor. Araştırma gemilerinin Norveç’in münhasır ekonomik bölgesine (MEB), balıkçılık koruma alanına ve sahanlığa erişimi Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 246. Maddesine dayanıyor; bu maddeye göre birkaç özel durum dışında “Kıyı ülkesi normalde rızasını vermelidir.” Başka bir deyişle, balıkçılık koruma alanı da dahil olmak üzere Norveç sularında yasa dışı faaliyetler yürüten Rus gemileriyle ilgili ispat yükümlülüğü Norveç makamlarına ait. Bu durum, Norveç kolluk kuvvetleri açısından kayda değer bir operasyonel ve bürokratik engel oluşturuyor ve Norveç’in Rusya’nın örtülü operasyonlarına dönük caydırıcılığını sınırlıyor.

Svalbard sularında denetimleri ve olası tutuklamaları özellikle hassas kılan, Rusya’nın münhasır ekonomik bölgeyi Norveç’in denetleme ve tutuklama yetkisine sahip olduğu sular olarak —her ne kadar uygulamada Rus balıkçılar genellikle Norveç sahil güvenliğinin denetimlerini kabul etse de— kabul etmemesi. Yine de gergin güvenlik ortamında, Norveç makamlarının bir Rus gemisini denetlemesi ve tutuklaması halinde Rusya’nın Norveç’in yetki alanını aştığını iddia edebileceğinden endişe ediliyor. Buna Rusya da, daha önce 2000’li yılların başında Rus balıkçı gemilerinin Norveç sahil güvenliği tarafından balıkçılık koruma alanında alıkonması sırasında ima ettiği gibi, askeri güç kullanma tehdidiyle karşılık verebilir.

3. Doğu-Batı çatışmasında Svalbard’ın askeri amaçlı kullanımı

Son olarak, Svalbard’ın Kuzey Kutbu’nu ilgilendiren büyük ölçekli bir çatışmada oynayabileceği rol göz ardı edilemez. Her ne kadar Svalbard Antlaşması’nın 9. Maddesi bölgenin “savaş amaçlı” kullanılmaması gerektiğini belirtse de —ki bu askerden arındırılmış bölge ile aynı şey değil— takımadaların askeri amaçlarla kullanılabileceğine dair kaygıların derecesi tarihsel olarak Doğu-Batı gerginliğinin derecesine göre dalgalandı.

Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği takımadaların askeri amaçlı kullanılma riskinden özellikle endişe duymuş ve antlaşmanın adaların tahkimat veya deniz üsleri kurulması da dahil olmak üzere savaş amaçlı kullanımına ilişkin yasağına sıkı sıkıya bağlı kalınmasını talep etmişti. Savaş çıkarsa, Svalbard’ın kontrolü Sovyetler için hem NATO komutasını sınırlamak hem de stratejik denizaltıları nükleer balistik füzelerle korumak amacıyla Rus askeri kuvvetleri için bir üs olarak kullanma konusunda birincil motivasyon olacaktı. Bu, Sovyetler Birliği’nin kale savunma konseptinin merkezi bileşeniydi.

Rusya’nın 2005’ten bu yana Avrupa Arktik bölgesinde artan askeri faaliyetleri Svalbard’ın jeostratejik konumunun altını çizdi. Her ne kadar Svalbard Antlaşması uyarınca takımadalarda askeri tahkimat bulunmasa da Norveç’in endişesi, NATO ile Rusya arasında topyekûn bir savaş çıkması halinde Rusya’nın burayı kontrol etme teşebbüslerine hızla maruz kalması. Takımadaların Kola Yarımadası’ndaki Severomorsk’ta bulunan Rus Kuzey Filosuna yakınlığı ve Svalbard’ın Barents Denizi ve Kuzey Atlantik’teki sözüm ona erişim ve alan engelleme operasyonları açısından potansiyel bir üs olarak stratejik konumu, Rusya’nın bölgedeki güvenlik çıkarlarının hala başlıca itici güçleri. Bazıları, Rusya’nın uzun menzilli balistik füzelerindeki teknolojik gelişmeler ve Kuzey’deki savunma konseptlerindeki değişim göz önüne alındığında, Svalbard’ın gerçekten böyle bir stratejik konuma sahip olup olmadığını sorguluyor. Her şeye rağmen, Rusya’nın Ukrayna’da ve İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine yanıt olarak yıpranan Arktik kuvvet duruşunu ve kabiliyetlerini yeniden inşa etmeye niyetli olması muhtemel olduğundan, Svalbard’ın Rusya’nın güç projeksiyonu açısından potansiyel bir alan olmaya devam etmesi muhtemel görünüyor.

Tehdit ortamı: Norveç ve NATO, Rusya’ya karşı

Norveçli bir savunma planlamacısı veya karar alıcı açısından bakıldığında, Svalbard ile ilgili temel güvenlik endişesi kuşkusuz Rusya olmaya devam edecektir. Yukarıda vurgulanan tüm jeopolitik boyutlarda, takımadaların askeri kullanımı yalnızca bir NATO-Rusya çatışmasında söz konusu olabileceğinden, Rusya’nın yarattığı tehdit büyük önem taşıyor. Diğer AB ya da NATO ülkelerinin Norveç’in bölgedeki egemenliğini örtülü ya da askeri eylemlerle önemli ölçüde engellemesi düşünülemez. Dahası, büyük ölçekli bir çatışmada diğer potansiyel düşmanlar (örneğin Çin) Svalbard’dan kısa ve orta vadede herhangi bir tehdit oluşturamayacak kadar uzakta.

Fakat Norveç’in karadaki politikasına ya da denizdeki yetki alanına yönelik küçük ölçekli meydan okumalar, yalnızca Rusya’yı değil, meydan okuyabilecek bir dizi aktörü de içeriyor. Daha önce de belirtildiği gibi, son yıllarda Norveç’in deniz alanlarına ilişkin tutumuna yönelik en aktif meydan okuma Avrupa Birliği ve bazı üye ülkelerden geldi: birincisi, kar yengeci balıkçılığına erişim ve ikincisi, Brexit’ten sonra balıkçılık koruma alanındaki morina kotalarının payı konusunda. Rusya ve AB üyesi ülkeler dışında Çin gibi ülkelerin de Norveç’in tutumuna meydan okumak için harekete geçtiğini ya da su sütununda veya sahanlıkta ekonomik faaliyetler konusunda eşit haklar talep ettiğini düşünmek mümkün.

Yine de jeopolitik açıdan bakıldığında, Barents Denizi’ndeki ortak balık stoklarının ortak yönetim rejimi uyarınca her yıl bölgede faaliyet gösteren çok sayıda Rus balıkçı gemisi nedeniyle Rusya, birincil güvenlik kaygısı olmaya devam ediyor. Çin’in araştırmalarla ilgili protestolarına ilişkin bir kerelik soruna rağmen, aynı sonuç Norveç politikaları ve Rus yetkililerin Svalbard Antlaşması’nı ihlal ettiği iddiaları üzerine karadaki olası anlaşmazlıklar için de geçerli.

Rusya’nın jeopolitik tehdidi önemini korurken tecrit edilen Rusya’nın kolaylaştırdığı Çin tecavüzleri, uzun vadede Arktik’teki güvenlik ortamını karmaşıklaştırabilir. Rusya ile Çin, sahil güvenlik teşkilatları kısa bir süre önce Rusya’nın batı kanadında Norveç’e yakın bir kent olan Murmansk’ta büyük bir tantanayla deniz hukuku uygulamalarının güçlendirilmesine yönelik bir işbirliği anlaşması imzaladı. Dahası, diğer tüm Arktik sahil güvenlik kurumları Arktik Sahil Güvenlik Forumu’na katılımlarını askıya aldıklarında Rusya, Çin’i foruma katılmaya davet etti; bunlar, Çin’in Yüksek Kuzey’de genişleyen varlığının açık işaretleri. ABD’nin Arktik ve Küresel Dirençten Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı Iris A. Ferguson’un ifadesiyle, Çin’in çabaları “varlığını normalleştirmeyi ve Arktik bölgesel yönetişim ve güvenlik meselelerinin şekillendirilmesinde daha büyük bir rol oynamayı” amaçlıyor.

ABD’ye politika önerileri

ABD Başkanı Joseph Biden yönetimindeki idare, 2022 Arktik Bölgesi Ulusal Stratejisi ile bölgeye öncelik vereceğine dair güçlü ve açıklayıcı bir sinyal gönderdi. Strateji, 2013 tarihli Arktik Bölgesi Ulusal Stratejisini etkin bir şekilde güncelliyor ve dört eylem sütunu etrafında düzenleniyor: güvenlik, iklim değişikliği ve çevrenin korunması, sürdürülebilir iktisadi kalkınma ve uluslararası işbirliği ve yönetişim. Güvenlik sütunuyla ilgili olarak strateji, ABD’nin Kuzey Kutbu’ndaki çıkarlarını korumak için gerekli askeri ve sivil kabiliyetleri genişletmeyi amaçlıyor. Strateji, “ABD’nin barışçıl, istikrarlı, müreffeh ve işbirliğine dayalı bir Arktik bölgesi istediğini” belirtirken, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından artan jeopolitik gerilimin gelecekte Arktik’e jeopolitik rekabet getirebileceğini de kabul ediyor.

Bu hususlar göz önünde bulundurularak ABD, aşağıdaki hareket tarzını izlemeli.

  1. Svalbard’ı özel olarak dikkate alan koordineli bir NATO yaklaşımı konusunda baskı yapılmalı.

Daha önce de belirtildiği gibi, Svalbard’ın coğrafi konumu, Rusya’nın nükleer denizaltı filosunu barındıran ve Washington’un, Rusya’nın Yüksek Kuzey’deki birincil odak noktası olan Kola Yarımadası’ndaki Kuzey Filosuna erişimin kontrolünde merkezi bir rol oynayabilir. Bu nedenle, Washington’un Svalbard’ın yaklaşan Arktik güç mücadelesinde potansiyel bir parlama noktası olduğunu kabul etmesi ve caydırıcılığı takımadaların benzersiz hukuki statüsü üzerindeki etkiyi en aza indirecek şekilde uyarlamak için Norveç ile birlikte çalışması gerekiyor. Bu yaklaşım, daha fazla askeri gerilim riskini en aza indirmek için Svalbard’ın statüsünü dikkate alırken güçlü bir savunma duruşunu dikkatlice dengelemeli.

Kremlin’in Svalbard Antlaşması’nın 9. Maddesini genişletilmiş bir NATO varlığını tırmandırmak için bahane olarak kullanma riski göz önüne alındığında, ittifak Svalbard’da veya etrafında kabiliyet geliştirme ve askeri tatbikatları en aza indirme niyetini inandırıcı bir şekilde belirtmeli. Genel caydırıcılıktan ödün vermemek adına bu kısıtlama, Norveç anakarasında güçlü bir amfibi kuvvetle tamamlanmalı ve Rusya’nın Svalbard veya etrafındaki konvansiyonel tırmanışına yanıt verecek askeri tatbikatlar yapılmalı. Bu çabanın bir kısmı NATO’nun Norveç’in müttefik birliklerin Arktik ortamda savaşma ve hayatta kalma yeteneklerini test etmek için ev sahipliği yaptığı iki yılda bir gerçekleştirilen Cold Response tatbikatlarına dahil edilebilir. Aynı zamanda, NATO’nun 5. Maddesinin Svalbard’ı Norveç topraklarının bir parçası olarak kapsadığının açıklığa kavuşturulması herhangi bir stratejik belirsizlikten kaçınmak için önemli.

Svalbard Antlaşması’nın takımadaların deniz alanlarına uygulanabilirliği konusunda ittifak çapında bir uzlaşı sağlanması da önemli bir diplomatik çaba hattı olabilir. Bu da Norveç ile Avrupa Birliği arasında devam eden anlaşmazlığın çözülmesi ve Rusya’nın muhtemelen Norveç’in tutumu lehine bir müttefik çatlağını istismar etmesinin önüne geçilmesi anlamına geliyor.

  1. Arktik deniz tabanındaki fiber optik kablolar gibi kritik altyapıların dayanıklılığını güçlendirmek için bölgesel müttefiklerle birlikte çalışılmalı.

CSIS’in Kremlin’in Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından Rusya’nın Kuzey Kutbu’ndaki tehdidini inceleyen yakın tarihli bir özeti, Rusya’nın bölgede hibrit taktikler kullanmasının “hem sıklık hem de şiddet bakımından artıyor gibi göründüğünü” belirtiyordu. Bu korkular belki de ilk olarak, Rus balıkçı gemileri yakınlarda yoğun bir şekilde faaliyet gösterirken Svalbard’a hizmet veren kritik bir deniz altı bilişim teknolojisi kablosunun kopmasıyla en iyi şekilde örneklendi. Norveçli yetkililer ayrıca birkaç Rusya vatandaşını ülke genelinde yasa dışı fotoğraf çektikleri Svalbard üzerinde habersiz drone gözlemleri yaptıkları için gözaltına almıştı. Batılı paydaşlar, özellikle Norveç’in Avrupa’nın ana boru hattı gaz tedarikçisi olarak önemi göz önüne alındığında, Kuzey Akım 1 ve 2 boru hatlarına yapılan sabotajın ardından bu kırılganlığı kabul etmiş görünüyor. Norveç, 2022 sonbaharında kritik denizcilik altyapısını korumak üzere İç Güvenlik Güçlerini görevlendirmiş ve bu hamle Kuzey Denizi’ndeki NATO gemi devriyeleri tarafından desteklenmişti. ABD’nin Arktik Bölgesi Ulusal Stratejisi de bu riski ele alma ihtiyacını kabul ediyor ve Washington’un “hem iklim değişikliğine hem de siber saldırılara karşı korunmak için kritik altyapının dayanıklılığını artırırken, bu amaçları mümkün kılmak için gereken güvenlik altyapısını stratejik olarak geliştirmek üzere hedefli yatırımlar yapma” niyetini belirtiyor.

Batı’nın yaptırımlarının tükenmekte olan etkileri ve Rusya’nın Arktik kuvvetlerinin zayıflamış durumu göz önüne alındığında, NATO ile Rusya arasındaki gerilim tırmanmaya devam ederse, Kremlin’in en azından kısa ve orta vadede Svalbard etrafında hibrit taktikler kullanmasını beklemek makul olacaktır. Bu nedenle Rusya’nın hibrit tehditlerine karşı koymaya yönelik geçici girişimler yetersiz kalabilir ve daha yapılandırılmış bir NATO yaklaşımından fayda sağlayabilir. Örneğin, NATO’nun hibrit unsurları konvansiyonel askeri senaryolara dahil eden, siyasi ve askeri yelpazeyi kapsayan bölgesel masa başı tatbikatlarını kolaylaştırabilir. Diğer alternatifler arasında müttefikler, kamu kurumları ve özel sektör arasında istişare ve bilgi paylaşım kanallarının geliştirilerek ortaya çıkan hibrit krizlerin ilk tespit ve müdahalesinin güçlendirilmesi de yer alıyor.

  1. Bölgesel yönetişimin kabul edilebilir kapsamını, özellikle de Çin’in rolünü belirlenmeli.

Son olarak ABD, Kuzey Kutbu’nun jeopolitik istisnacılığından geriye kalanları —tarihsel olarak sert güvenlik konularını bölgesel yönetişimin dışında bırakan ve giderek zayıflayan statükoyu— korumaya çalışmalı. Bu, Haziran 2023’te konseyin sekiz üye ülkesinden yedisi —Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç ve ABD— tarafından ilan edilen Arktik Konseyi’ndeki sınırlı çalışmanın yeniden başlatılmasını da içermeli. Bu çabanın bir parçası da Çin’in Arktik’teki artan hırslarını ve bunların Svalbard üzerindeki etkilerini ele almalı. ABD, Kuzey Kutbu’na yakın bir ülke olarak Çin’in Svalbard’daki meşru araştırma faaliyetleri de dâhil olmak üzere, Kuzey Kutbu’ndaki çevresel meseleler ve sürdürülebilir iktisadi kalkınma konularında bölgesel paydaşlarla ilişki kurmaya açık olduğunu vurgulamalı.

Fakat ABD ve Norveç, Çin’in Avrupa’nın Kuzey Kutbu’nun yönetim ve güvenlik işlerine yersiz müdahalesine müsamaha gösterilmeyeceği mesajını açıkça vermeli. Kuzey Kutbu’ndaki jeopolitik gerilimin tüm kutup bölgesinde aynı şekilde tezahür etmediği unutulmamalı. Daha ziyade, Kuzey Kutbu’ndaki askeri faaliyetler çeşitli alt bölgelerle sınırlı; bunların en önemlileri Yüksek Kuzey/Kuzey Atlantik bölgesi ve Kuzey Pasifik/Bering Denizi bölgesi. İlk bölgede, Rusya’nın Kuzey Filosu ve etrafındaki güçlere yönelik askeri yığınağı Kremlin’in Batı ile olan daha büyük jeostratejik rekabetini etkiliyor ve nükleer caydırıcılık kabiliyetleri ve Atlantik’e erişim ile ilgili. İkinci bölgede ise Rusya’nın askeri yığınağı Çin ile ikili işbirliğinin artmasına katkıda bulunuyor ve ABD’nin Kuzey Kutbu güvenliği ve kuzeybatı etrafındaki jeopolitik meselelere geç de olsa uyanışını vurguluyor.

Çinli aktörlerin Kuzey Kutbu’ndaki eylemleri ve ilgili etkileri şimdiye dek oldukça sınırlı olsa da Çin, Kuzey Kutbu’nun çeşitli bölgelerinde ve buradaki iktisadi faaliyetlerin farklı dallarında giderek daha fazla yer edinmeye ve etkili olmaya çalışıyor. Çin’in çıkarları, Batılı Kuzey Kutbu ülkelerinin çıkarlarıyla mutlaka örtüşmek zorunda değil ama Kuzey Kutbu’ndaki belirli ekonomik projeler söz konusu olduğunda, Çin yatırımları ve sermayesi hala talep edilebilir ve garanti edilebilir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinin etkileri, Kuzey Kutbu’nda Çin ile Rusya arasındaki ilişkilerin artmasını teşvik edebilir.

Çin’in Avrupa’nın Yüksek Kuzey bölgesine haksız yere tecavüz etme riski, Çin ve Rusya sahil güvenlik birimleri arasında ilan edilen yakın işbirliği bağlamında özellikle ciddi bir hal alıyor. Çin sahil güvenliği, yakın zamanda Çin gemilerinin Güney Çin Denizi’nde bir Filipin devriye gemisini engellemesi ve tehdit etmesiyle örneklenen saldırgan bir davranış eğilimi sergiledi. Çin, Güney Çin Denizi üzerinde geniş egemenlik iddiaları geliştirdi ve bunların çoğu 2016 yılında Lahey’deki Daimî Tahkim Mahkemesinde Filipinler tarafından UNCLOS kapsamında Çin’e karşı açılan bir davada reddedildi. Çin gemilerinden oluşan bir filo da kısa süre önce Vietnam’ın MEB’inde Vietnam ve Rus devlet şirketleri tarafından işletilen bir gaz sahasına girmişti. Denizcilik alanındaki benzer Çin-Rus işbirliği, ABD Sahil Güvenliğinin son yıllarda birkaç kez Alaska yakınlarında birlikte çalışan Çin ve Rus savaş gemileriyle karşılaşmasıyla Arktik bölgesinde başka yerlerde de kendini gösterdi.

Kısa vadede pek olası olmasa da Çin ve Rus sahil güvenlik güçleri uzun vadede Barents Denizi’ndeki varlıklarını artırabilir ve muhtemelen Svalbard’da ya da etrafında Çin ve Rus vatandaşlarının ve kuruluşlarının meşru varlığını bahane olarak kullanabilirler. Bu yaklaşım, Rusya’nın Güney Osetya ve Kırım’daki Rusya vatandaşlarını korumak için yürüttüğü operasyonlardan farklı olmayacaktır. ABD ve Norveç, bu şaibeli sicilin farkında olmalı ve Svalbard etrafındaki sularda benzer tecavüzlere müsamaha gösterilmeyeceğini açıkça belirtmeli.

Kapanış

Kuzey Kutbu güvenliği tartışmaları, Svalbard takımadalarını tartışmak için kullanılan ve genelde ters etki yaratan çerçeveleme ile örneklenen belirli endişe konularını incelemekte genelde başarısız oluyor. Özellikle egemenliğin yanı sıra egemenlik haklarının anlaşılmasının dışında farklı güvenlik tehditleri ve potansiyel çatışmalar arasında ayrım yapılması söz konusu olduğunda, bu tür potansiyel parlama noktaları ve bunlarla ilgili meseleler hakkında araştırma ve tartışmaların yaygın yanlış anlamaları ortadan kaldırması gerekiyor.

Rusya’nın da taraf olduğu ve itiraz etmediği 1920 Svalbard Antlaşması uyarınca, bölge üzerindeki egemenlik tartışmasız. Norveç topraklarının bir parçası olan Svalbard, aynı zamanda NATO’nun 5. Maddesi kapsamında. Rusya ile Batı arasında artan gerilim göz önüne alındığında Norveç, takımadalar konusunda NATO’nun belirsizliğine ilişkin yanlış anlamaları açıkça çürütmek için ABD ve diğer müttefikleriyle birlikte çalışmalı. Bu çalışma, ittifak içinde Svalbard meselesinin hukuki ve siyasi karmaşıklığı konusunda ortak bir anlayış geliştirerek başlamalı.

Kuzey Kutbu güvenlik çalışmaları genellikle genelleme yaparak, Kuzey Kutup Dairesi’nin kuzeyindeki bölgesel karmaşıklığı ve farklı güvenlik sorunlarını dikkate almayan kapsamlı sonuçlara varıyor. Bölgesel jeopolitiğin ve olası çatışma senaryolarının Kuzey’de nasıl ortaya çıkabileceğinin daha detaylı bir şekilde anlaşılması için Svalbard gibi belirli Arktik ortamların yakından incelenmesi gerekli.

Dünya Basını

Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Yayınlanma

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.

Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.

“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.

Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:

“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”

Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”

“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”

Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.

Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:

“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”

Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:

“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”

Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:

“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”

“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”

Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.

Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:

“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”

Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:

“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”

“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”

Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”

Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”

Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:

“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”

“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”

Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.

Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:

“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”

Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:

“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”

“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”

Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.

İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:

“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”

Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:

“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”

“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”

Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.

Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:

“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”

Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:

“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”

“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”

Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.

Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:

“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”

Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”

“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”

Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.

Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”

Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:

“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”

“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”

Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.

Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:

“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”

Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:

“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”

“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”

Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.

Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:

“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”

Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”

“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”

Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.

Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:

“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”

Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:

“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.

Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.

Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.

Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.

Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.

Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.

Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.

“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”

Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.

Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.

Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.

“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”

Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.

Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”

Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.

“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”

Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:

“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”

Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:

“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”

“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”

Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.

Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:

“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”

Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.

“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”

Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:

“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”

Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.

“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”

Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.

Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:

“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”

Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:

“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”

Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:

“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”

Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:

“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Yayınlanma

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.

***

Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026

Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.

Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.

Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.

“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.

Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.

Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.

Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.

Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.

ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.

Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.

Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?

Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.

“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.

Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.

Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.

“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.

Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.

Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.

Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English